Ay: Eylül 2011

Alişan Demirci – Kamilya Jubran

Alişan Demirci – Kamilya Jubran

Kamilya Jubran 1963 Filistin köyü Celile doğumlu. Babası Elias Jubran udî ve müzik öğretmeni. Rum kökenli Ortodoks bir aile. Kamilya dört yaşından itibaren kanun ve udu, klasik Arap ve Mısır müziği repertu­varını öğrenmeye başladı. Henüz 19 yaşında iken Sabreen grubuna katıldı ve yirmi yıl boyunca 1982’den 2002 yılına kadar bu grupla çalıştı.

Sabreen grubu geleneksel ola­nı günümüz çalgılarıyla icra ediyor ve şarkı sözlerinde şiddet söylemle­rinden özellikle kaçınıyor. Kudüs’te; direnişin, özgürlük için mücadele­nin, ümidin, barışın, Filistin’in, mo­dern bir karşı koyuşun müzik alanın­daki en büyük temsilcilerinden olan grup, sözlerini özenle seçiyor; “sa­vaş”, “taş”, “asker” gibi sözcükler­den kaçınıyor. Grubun şarkıcısı Ka­milya, Mahmud Derviş, Fadva Tu­kan gibi Filistinli şairlerin şiirlerini alıyor. 2003’te kanserden ölen genç şair ve romancı Hüseyin el-Bargusi de gruba eşlik edenlerden biri. Grup 1989’da çocuklar ve amatör yetişkin­ler için sanat eğitimi derneği kuruyor. 1994’te Oslo antlaşmasının imzalan­masıyla oluşan iyimser hava içinde “İşte güvercin zamanı” (Here come the doves) albümünü çıkarıyorlar. Sabreen, ilk İsrail Filistin ortak ya­pımı olan Roméo ve Juliette eşliğin­de Fransa’da konser veriyor. Sonraki yıllarda Kamilya Jubran Filistin top­raklarındaki çocuklar için müzikli ta­til kampları düzenlemiş. “Herkes için müzik” adını verdiği etkinlikler geliş­tirmiş.

Ancak bu proje, başbakan Rabin’in öldürülmesin­den sonra, çıkmaza girmiş.

2002 yılından bu yana kendi başına hareket eden Kamilya çeşitli sanatçılarla uluslararası konserler vermek­te, festivallere iştirak etmekte ve turnelere katılmaktadır.

Edindiğim izlenimlere göre Kamilya bu işi gerçek­ten sevdiği için yapıyor. Şan, şöhret, para gibi maddi bir­takım kaygılarla bu işi yapmıyor. Yaptığı müziklere ve bir­likte konser verdiği müzisyenlere bakıldığında aslında üst düzey bir müzik yaptığı söylenebilir. Sadece ilgililerin, bu anlamda dertleri olan birtakım duyarlı dinleyicilerin ön sı­ralarda olduğu bir dinleyici kitlesine sahip olduğunu dü­şünüyorum. 20 yıl Filistin’in direnişine destek veren bir müzik grubunun, protest müzik popülaritesinde arka sıra­larda kalmasını başka bir şekilde izah edemiyorum. Sanı­rım dünya şiddet içeren ya da şiddete, zulme karşı sert ta­vırlar koyan sanatçıları daha çok öne çıkarıyor. Bir de Ka­milya, İsrail pasaportuna sahip olduğu için bazı Ortadoğu ülkelerine giriş yapamıyor. Dolayısıyla mesela Beyrut’ta Kamilya Jubran konseri dinleyemeyeceğiz.

Saçlarına aklar düşmüş Kamilya’nın sesinde sanki yılların yankısı var. Üzerinde bir tişört ya da gömlek ama mutlaka siyah renk. Ve elinde ud. İnanılmaz sade bir ka­dın ama lirik bir ses. Şarkıları dinlerken içimde bir ümit yeşeriyor, farklı bir manevi haz alıyorum fakat bütün bun­lar kahırlı bir ruh hali içinde gerçekleşiyor. Çünkü ses saç­ları beyazlamış bir kadından geliyor. Gerçi babası Elias, Kamilya’nın şarkılarını dinlemek istememiş ama Ümmü Gülsüm’den söyleyince “İşte müzik bu” demiş. Ümmü Gülsüm’ü yazmak ise çok zor görünüyor benim için.

Albümlere gelince; Sabreen grubunun Smoke of the Volcanoes (1984), Death of the Prophet (1987), Here Come the Doves (1994), Al Fein (2000), Maz’ooj (2002) ve Al Zeir Salem (2003) ulaşabildiğim albümleri. Kamil­ya Jubran’ın ise; Wameedd (2006-Werner Hasler ile bera­ber), Makan (2009) ve Wanabni (2010-Werner Hasler ile beraber) olmak üzere üç albümü bulunmakta.

Kamilya’nın, bu güçlü ve içli sesin mesajı çok basit: “Bu halk, bu kültür, bu tarih, yok edilmek istense de ye­rinde kalacak!”

Smoke of the Volcanoes albümünde yer alan Mah­mud Derviş şiirinin çevirisi ile bitirelim:

İnsana Dair

Ağzına zincirler vurdular
Ölüler kayasına bağladılar ellerini
Sen bir katilsin dediler
Yemeğini elbiselerini ve bayraklarını aldılar
Ölüler zindanına attılar onu
Sen bir hırsızsın dediler
Bütün limanlardan kovdular onu
Küçük sevgilisini aldılar
Sen bir mültecisin dediler
Ey gözleri ve avuçları kanayan
Elbet bitecek gece
Ne tutuk odası kalacak
Ne zincirlerin halkaları
Neron öldü ama ölmedi Roma
Gözleriyle çarpışıyor
Bir başağın taneleri kurusa da
Vadiyi başaklar dolduracak yakında

(Mütercim: İbrahim Demirci)

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Kilometre Taşı: A Ay

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Kilometre Taşı: A Ay

Türk Sinemasının, zeminini henüz pek sağlamlaştıramamış, ku­ramsal tartışmaların daha çok ideolo­ji merkezli olarak şekillendiği, içinde filizlenip boy veren akımların pek de uzun ömürlü olmadığı ve siyasi çal­kantılara paralel gelişim seyri göste­ren bir sinema olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. 1960’lı yıllar­da 27 Mayıs askeri darbesinin getir­diği siyasi konjoktüre bağlı olarak or­taya çıkan sinemasal akımların – Top­lumsal Gerçekçilik, Ulusal Sinema, Devrimci Sinema ve Milli Sinema… – 1980’li yıllara gelindiğinde yaşanan yeni bir darbe süreciyle birlikte, son­radan bağlılarınca başka bir isimle – Beyaz Sinema – anılmasına karşın aynı biçim ve özle var­lığını sürdürmeyi başarabilen tek sinema akımı olan Mil­li Sinema akımı dışında tümden yok oluşları başka nasıl açıklanabilir? Üstelik bu durum, Türk sinemasının varlık sahasına çok önemli katkılarda bulunmuş iki büyük usta­nın; Toplusal Gerçekçiliğin büyük ustası Ö. Lütfü Akad ve önceleri Toplusal Gerçekçi iken daha sonra özellikle Ke­mal Tahir etkisiyle Ulusal Sinema Akımı içerisinde yer almış olan Metin Erksan’ın sinemadan koparak bir daha film yapmamalarına da sebep olmuştur.

80’li yıllar, Yeşilçam Sineması etkisinin tamamen kaybolduğu, Hollywood Sinemasının tüm dünyayla bir­likte Türkiye’deki sinema salonlarını da esir almaya baş­ladığı yıllar olarak görülebilir. Bu dönemde ucuz video filmleriyle ayakta kalmaya çabalayan, kimliksiz ve renk­siz bir sinema ortaya çıkmıştır. Söz konusu yıllar boyun­ca yaşanan apolitikleşme sürecinden ciddi biçimde etki­lenen sinema sektörü hiç biri zerre miktarı sanatsal bir değer taşımayan, uyuşturucu, kumar ve alkolizm gibi dönem gençliğini ve aileleri kuşa­tan bir takım toplumsal sorunları ele alan filmler üretmiştir. Bu filmlerden pek çoğunun insana dair, hayata dair söyleyebildiği, hissettirebildiği hiçbir derinlik yoktur. Ancak bazı filmleriy­le Halit Refiğ’i ve sinema çevrelerin­ce ne anlatmak istediği hep sorgulan­mış ve bir türlü hak ettiği değeri bu­lamamış olan Ömer Kavur’u ayrı bir yere koymak gerekir.

Türk Sinemasının tam olarak neye tekabül ettiği, onu diğer sine­malardan ayıran şeylerin neler olduğu konusu da oldukça netamelidir. Kendine özgü dili ve biçimsel yanlarıyla yet­kinliğini ispat edebilmiş bir Türk Sinemasından söz edi­lebilir mi? Ayşe Şasa Türk Sinemasını tanımlarken “Türk Sineması, Gerçekten çok temsile ve görüntüye dayalı bir anlatımı olan, ses-görüntü karşıtlığından, görüntü anlam karşıtlığından, tema-karşı tema çatışmasından yani batılı bir anlatımdan taban tabana zıt olarak, ses-görüntü pare­lelliğine, görüntü-anlam parelelliğine, müzikteki tek ses­lilik ilkesine bağımlı ve öyküleme tekniği olarak trajikten daha çok epiğe dayalı bir görsel anlatım çabasıdır”(Şasa, 1993: 7-8). demektedir. Sinema tarihine bakıldığında ge­nel bir gerçeği ifade etmekten ziyade ne yazık ki arzula­nan bir durumu ortaya koyduğu açıkça belli olan bu gü­zel tanım, sinema tarihimizde çok az örnekte tecessüm etmiş bulunmaktadır. “Ne Doğu kültürünü biliyoruz, ne Batı kültürünü. Neden bu ikisiyle doğru bir hesaplaşma­ya girmemişiz? Bizim dünyadaki yerimiz nedir, bunu bil­ miyoruz. Birey olarak kendi kültürü­müz de yok. Bir Batılı yönetmen gibi, hem kendiyle, hem dünyayla hesap­laşmaya elverişli, geçmiş kültür bi­rikimini mutlaka kullanabilen biri­kimimiz de yok”(2009: 43). diye ha­yıflanan Metin Erksan, yaşanan du­rumu acılıkla ifade etmektedir. Lüt­fü Akad’ın sözleri çok daha vahim bir durumu özetlemektedir adeta: “Bu­güne kadar yaptıklarımız, ne yapılma­ması gerektiğinin göstergesidir. Uma­rım bundan böyle yapılması gerekene geçeriz”(Aktaran: Şasa, 1993: 33).

80’lerin sonuna gelindiğinde, Yeşilçam’ın en prestijli senaristlerin­den biri olarak kabul gören, aynı za­manda kuramsal tartışmalarıyla da sektöre ciddi katkılarda bulunan Ayşe Şasa’yı bile derin heyecanlara sürük­leyen bir film çıkageldi; a ay! Genç bir yönetmen olan Reha Erdem’in ilk uzun metraj denemesi olan bu film, çoğu nitelikli sanat eserinin başına geldiği gibi salonlarda pek bir gös­terim şansı bulamasa da, işin erbabı olanlarca çabucak fark edildi ve çok önemli festivallerden ödüllerle dön­dü. Sinemamız açısından önemli bir kırılma anına işaret eden bu film yeni diye anılmaya başlanacak bir döne­min de kapılarını aralamış oldu. Yeni Türk Sineması onunla başladı ve si­nema sektörünün önünde hem nite­lik açısından hem de üretimsel açıdan her şeyin daha da iyi olmaya başladı­ğı bir dönem açılmış oldu. Henüz ku­ramsal olarak adı konulamamış olsa da, bu yeni açılan kapıdan hızla ak­maya başlayan yeni dalga yönetmen­lerin filmleri, hem uluslar arası festi­vallerden yüz akı başarılarla döndüler hem de uzun yıllar sonra ticari açıdan Hollywood’u geride bırakabilecek iş­ler çıkarmaya başladılar.

Bu yeni dönemin öncüsü ve fi­tili ilk ateşleyen film olan A ay, baba­sını ve annesini çok küçük yaşta kay­betmiş olan, çocukluk devresini geri­de bırakıp bir genç kız olmaya hazır­lanan Yekta’nın düşle gerçek arasında gelgitlerle dolu yaşamından kısa bir kesit sunuyor izleyicilere. Yekta hala­sı Nükhet Seza ve büyükbabası Sırrı Bey’le birlikte büyük bölümü tamam­lanamamış fakat bununla birlikte ar­tık oldukça eskimiş olan bir konakta yaşamaktadırlar. Yekta’nın artık yata­lak olan büyükbabasının odasına gir­mesi yasaktır. Diğer halası Nehir İn­gilizce hocasıdır ve adada yaşamak­tadır. Nükhet Seza ile Nehir arasın­da derin farklılıklar ve gizliden gizli­ye yaşanmakta olan bir çatışma hali mevcuttur.

Nükhet Seza konakta yaşamayı seçmiş geleneklerine bağlı gibi görü­nen bir kadındır. Nehir ise konaktan yıllar önce kopmuş ve kendine ait bir yaşam kurmuştur. Her ikisi de hiç ev­lenmemiş olan kardeşlerin geçmişle­rinde peşlerini bırakmayan derin bir sır vardır. Yekta bu sırlarla örülü ko­nakta annesi İhsan’ın neden öldüğü­nü merak etmekte ancak tatmin edici bir cevaba ulaşamamaktadır. Her gece annesinin kayıkla pencere önünden geçtiğini söyleyen Yekta’ya Nükhet Seza halası düş gördüğünü söylemek­te, Nehir halası ise bunların birer saç­malık olduğunu düşünmektedir. Ne­hir Yekta’yı yatılı okula vererek için­de bulunduğu durumdan kurtarmak istemektedir. Ancak Yekta ve Nük­het Seza bu duruma pek sıcak bakma­maktadırlar.

Gerçek nedir? Biz gerçeğin ne­resinde durmaktayız? Her gördüğü­müz şey gerçek midir? Bu sorular fil­min temel problematiğini oluşturu­yor. Ve filmin mottosu olarak kabul edebileceğimiz can alıcı soru: Rüyala­rını gösterebiliyor musun?

Filmde seçilen her mekan, fil­me adeta bir baş rol oyuncusu gibi dahil edilmektedir. Yönetmen yarım kalmış ve bu haliyle köhneleşmiş olan bir konağın yer yer insanın içini ür­perten atmosferinde, her şeyin ya­rım yamalak ve kırık dökük yaşandı­ğı bir ailenin çözülüşünü, yok oluşu­nu simgeleştirmektedir. Nükhet Seza kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kor­kan, değişmek duygusundan olduk­ça uzak biri olarak bu konakta adım adım yok oluşa sürüklenmektedir. Nehir’in yaşamayı seçtiği ada, bir ka­çış, yabancılaşma ve kendini yeniden arayışın metaforu olarak sunulmakta­dır. Deniz gizemin, sonsuzluğun, var­lığın ve yokluğun remzidir. Film baş­larken denizde görülen ölü kedi son­suzluk içinde kayboluşu, konakta ya­şayan topal martı, insanın kendi zin­danında hapsoluşunu anlatmaktadır.

Başta genç oyuncu Yeşim To­zan olmak üzere rol alan bütün oyun­cular, kusursuza yakın bir perfor­mansla katkıda bulunuyorlar filme. Hele yılların ustası Münir Özkul bun­ca yıldır sinema izleyicisinin onu görmeye alıştığının çok dışında bir rolde adeta nefesleri kesen bir oyunculuk gös­terisi sunuyor.

A ay, ilk bakışta kendini pek de kolayca ele verme­yen şiirsel dili, özenli çerçeveleme ve görüntü yönetimiy­le Tarkovsky’nin açtığı yoldan, Erksan’vari bir estetik bi­çimciliği içselleştirerek işe koyulan ve fakat taklitten uzak durarak bu durumu sadece etkileşimle sınırlı tutup kendi sinema dilini kurma çabasında olan bir yönetmenin varlı­ğını müjdelemektedir. Yönetmenin sonraki çalışmaları da bu müjdenin yersiz olmadığını gözler önüne sermektedir.

Kaynak: Şasa, Ayşe. (1993). Yeşilçam Günlüğü. İs­tanbul: Dergah Yayınları.

Arınç, Cihat. (Ağustos 2009). Teorisiz Film Pratiği, Felsefesiz Film Eleştirisi Olur mu? Anlayış Dergisi

A ay

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Yeliz Tozan, Özcan Özgür, Gülsen Tuncer

Özet: 12 yaşındaki Yekta, boğaz kenarında eski ve kasvetli bir yalıda halası ve dedesi ile birlikte yaşamakta­dır. Ölen annesi hakkında tek bildiği şey, bir gün kayıkla denize açıldığı ve bir daha geri dönmediğidir.

Bir gece, Yekta, pencereden annesinin bir kayığa binip uzaklaştığını görür, ama herkese anlatsa da kimse­yi inandıramaz. Bu olaydan sonra annesinin bir gün geri döneceği inancı daha da güçlenir. Küçük halası Neyyir, Yekta’yı Büyük Ada’daki bir okula kaydettirmek istemek­tedir. Yaşadığı evden uzaklaşmak istemeyen Yekta, bir gün annesi gibi kendi başına bota atlayıp açılınca, durumu için endişelen halası adaya, kendi yanına aldırır. Her şeye rağmen, Yekta buraya alışmayı reddecektir.

Kaç Para Kaç

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Taner Birsel, Zuhal Gencer Erkaya, Sermet Yeşil

Özet: Filmde küçük bir hayata giren, büyük bir pa­ranın, küçük bir suçu, büyük bir trajediye dönüştürmesi anlatılıyor. Kendi halinde bir yaşantısı olan bir adamın gü­nün birinde bindiği bir takside bulmuş olduğu dötyüzelli­bin dolar ve kendiyle mücadelesinin anlatıldığı filmi Reha Erdem sinemasının tipik örneklerinden biri.

Korkuyorum Anne

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür

Özet: Bol karakterli hikayesi ile insanlığın evrensel bir resmini çizmeye çalışan bir film Korkuyorum Anne. Eski bir apartman dairesinde, ekseninde bir kaza sonucu hafızasını kaybetmiş Ali Düşenkalkar’ın bulunduğu birbi­rinden değişik karakterler. Hafıza kaybı ile beraber insan olmayı yeniden keşfediyor Ali ve etrafında yaşayanlarda bu serüvenden etkilenip kendi insanlıklarının farkındalı­ğına ulaşıyorlar. Filmin yan hikayesi ise elden ele dolaşan bir kayıp yüzüğün hikayesi.

Bol ödüllü olmasına rağmen uzun zaman vizyon iz­leyicisi ile buluşamamış bu film, dönemin diğer Türk film­lerinden oldukça özgün ve öncü bir yönetim stili ile ayrı­lıyor. İnsan olma hali bir vücudun parçaları gibi bölünüp, filmin finalinde tekrar bir araya getiriliyor sanki…

Beş Vakit

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Özkan Özen, Ali Bey Kayalı, Elit İşcan

Özet: Sert bir coğrafyada yüksek kayalıkların üze­rine kurulmuş küçük köyün sakinleri, tıpkı toprak ve su gibi doğanın bir parçası olmuşcasına sakin ve doğal bir ya­şam sürmektedirler. Tüm hayatları, mevsimlerin, topra­ğın, suyun, havanın ritmine göre şekillenir. Besin kaynak­ları da, toprağın ve besledikleri az sayıdaki hayvanın on­lara verdiğinden ibarettir, daha fazlasından değil. Zamanı belirlemelerini sağlayan tek şey ise her gün beş vakit oku­nan ezandır.

Tüm bu doğal akışkanlığın içinde, 12 yaşlarında üç çocuk, Ömer, Yakup ve Yıldız, beş vakte bölünmüş gün­leri birer birer eskiterek büyümektedirler. Ömer, babasın­dan nefret etmektedir ve tüm kalbiyle onun ölmesini ister. Sadece istemekle kalmaz, kendince girişimlerde de bulu­nur. Yakup, genç öğretmenine aşıktır ve bir gün babası­nın onu gizli gizli gözlediğini görünce o da babasını öldür­meyi aklından geçirir. Yıldız ise bir yandan okumaya çalış­makta, bir yandan da annesinin üzerine yıktığı işlerle ba­şetmeye çalışmaktadır. Böylece beş vakitler birbirini kova­lar ve çocuklar da, sevgi ve nefret duyguları içinde büyü­meye devam ederler.

Kaç Para Kaç ve Korkuyorum Anne gibi filmleriy­le uluslararası festivallerde yarışmış ve bir çok ödül almış Reha Erdem, Beş Vakit’in dünya prömiyerini 25. Ulusla­rarası İstanbul Film Festivali’nde yaptı. FIPRESCI ve En İyi Türk Filmi ödüllerinin yanında, Adana Altın Koza Film Festivali’nde de En İyi Film dahil pek çok ödülün sahi­bi oldu.

Hayat Var

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Elit İşcan, Erdal Beşik­çioğlu,

Özet: Hayat, babası ve yatalak dedesi ile birlikte, İstanbul Boğazı’na açılan bir dere ağzındaki ahşap bir evde yaşamaktadır. Babası ailenin ha­yatta kalmasını sağlamak için küçük teknesiyle bu sularda balıkçılık yapar­ken, bir taraftan da birtakım yasadışı işlere girip çıkar.

Hayat bu zorlu, sert ve acıma­sız dünyaya doğmuştur ama yaşama sıkı sıkıya sarılır. Dünyadaki adalet­sizliklere karşı cesaretini, dayanıklılı­ğını ve umudunu yitirmez.

Korkuyorum Anne , Beş Va­kit gibi filmlerin yönetmeni Reha Erdem’in son filmi Hayat Var, dram yüklü bir hikaye.

Kosmos

Yönetmen: Reha Erdem

Oyuncular: Sermet Yeşil, Türkü Turan, Suat Oktay Şenocak, Hakan Al­tuntaş, Murat Deniz, Asil Büyüközçelik, Sencar Sağdıç, Korel Kubilay

Özet: Kosmos mucizeler yara­tan bir hırsızdır. Dağlardan taşlardan, ağlayarak ve sanki birilerinden kaçar gibi gelir bu zaman dışı sınır şehrine. Şehre girer girmez nehirde boğulan bir küçük çocuğu kurtarır ve mucize yaratan insan olarak hemen kabul gö­rür şehirde.

Kosmos sıradan birisi değil­dir. Kosmos’u hiç yemek yerken ya da uyurken görmeyiz. En büyük ihtiya­cı çay, tek besini ise avuç avuç yedi­ği kesme ya da toz şekerdir. Şaşırtıcı maharetlerinden birisi de yüksek yük­sek ağaçlara büyük bir kolaylıkla tır­manıp, incecik dallarında bir kuş gibi oturabilmesidir. Kosmos herkesi ir­kilten bir isteğini açık sözlülükle be­lirtir: Aşk peşindedir. Kosmos’la de­reden kurtardığı küçük çocuğun ab­lası Neptün arasında tuhaf bir yakın­laşma olur, ağaçlarda damlarda çığlık çığlığa kuş bağırışlarını taklit ederek sanki gölgeleriyle buluşur, oynaşırlar.

Kosmos’un gelmesiyle şehir­de o zamana kadar pek de görülme­yen küçük dükkan soygunları baş gös­terir. Soygunlar ve mucizeler birbiri­ni kovalarken, şehirliler Kosmos’un insanları iyileştirme gücünü keşfe­derler. Bütün dertliler, hastalar, şifa arayan çaresizler Kosmos’un peşine düşer. Zamanla talihsiz olaylar seri­si herkesin ondan uzaklaşmasına se­bep olur…

Nurettin Özel – Türk Dünyası ve Sinema

Nurettin Özel – Türk Dünyası ve Sinema

Bundan bir hafta kadar önce Kazakistan’da idim, bir film çekimi için ön araştırma yapmaya gitmiştik. On altı gün kaldım, gerçi Almaata dı­şına çıkmak nasip olmadı, ama sadece Almaata’yı görmek bile Kazakistan’ın geneli hakkında bir fikir edinmeye yetiyor sanırım.

Almaata çok güzel bir şehir; ya­yalar öncelikli çok düzenli bir trafiği var, araba trafiğinde tek bir yaya gö­remezsiniz. Çünkü yayalar için yolun her iki tarafı da araba trafiğine ayrı­landan daha fazla genişlikte yol ayır­mışlar. Gerçi bizim Konya’mız gibi yol refüjlerine milyonlarca lale süm­bül dikmemişler ama olsun, onlar da yaya yolunun iki tarafına ağaçlar dik­mişler… Yayalar kilometrelerce göl­gede yürüyorlar, güneş sağında so­lunda önünde arkanda olsun fark et­mez. Hep gölgede yürüyorsun, anla­şılan görsellikten daha çok insan sağ­lığına ve refahına önem vermişler…

Bahçesinde cuma nazmımı­zı kıldığımız Turgut Özal zamanın­da yapılmış büyük bir camileri var. Türkiye’den geldiğimizi duyunca ca­minin Turgut Özal tarafından yaptı­rıldığını ve Turgut Özal’ı çok sevdik­lerini söylediler, rahmetle andıklarını söylediler…

Bu olay Hadimi hazretlerinin çok güzel bir sözünü hatırlattı bana. Hadimi hazretleri der ki: “İnsan odur ki bıraka bir eser, eser bırakmayanın yerinde yeller eser…” Özal, eserini bırakmıştı ve yerinde yeller esmiyor­du…

Almaata, Konya büyüklüğünde bir şehir. Söylediklerine göre 17 tiyat­ro ve 25 sineması var… daha önce duy­muştum, Rusların kendi fikirlerini hal­ka benimsetmek için, katır sırtında, bir tarafta film kopyaları, diğer tarafta gös­terim makineleri köy köy dolaşıp film gösterimi yaptıklarını, demek ki büyük şehirlerde de katırları bırakıp yerleşik sinema düzenine geçmişler….

Bunu Eski Roma devlet gele­neğinde de görüyoruz. Akdeniz sahil­lerinde kalıntılara baktığınız zaman en önemli yapıları arenaları ve açık hava tiyatroları olduğunu görürsü­nüz. Halkı bu yolla eğitmişler, eğlen­dirmişler ya da uyutmuşlar her ney­se… Ama şurası bir gerçek bu: Top­lu iletişim ve etkileşim sanatı olan ti­yatroyu çok iyi kullanmışlar ve yıllar­ca insanları yarı aç, yarı tok savaşlara sürmüşler, ya da gürültü patırtı olma­dan idare etmişler.

Bu bir yönde çocukların yara­mazlık yapmasın da, ben misafirle­rimle rahat rahat oturayım dercesine tüm oyuncaklarının önlerine dökül­mesi gibi bir şey olsa gerek…

Tabii o zamanlar Amerika’nın şiddet filmleri yok. Şimdiki gibi canı sıkıldığı zaman karşısındakinin kafa­sına bir kurşun sıkan ve sonra da hiç sorgu sual görmeden elini kolunu sal­layarak dolaşan oyuncuların rol aldığı Türk dizileri de yok…

Ama şurası bir gerçek, sanat insanlar üzerinde çok etkili bunu ta Roma döneminde farkına varmışlar ve kullanmışlar, Rusya kullanmış, Amerika hala kullanmaya devam edi­yor ama biz henüz bu gücün farkın­da değiliz… Farkında olsak da, ya bu işi eskiden sol dediğimiz kesime ya da benim gibi Donkişotvari savaşarak film çekmeye çalışan birkaç kişiye bı­rakmışız…

Bizimkilere zaman zaman söy­lediğim bir şey var: Sanatta iktidar ol­madan devlette iktidar olamazsınız. İktidar olsanız da muktedir olamazsı­nız diye… Ama bu söz hiçbir zaman itibar görmedi…

Hatta bir zaman Halil Ürün Bey’e dedim; milletvekilleri, beledi­ye başkanının yanlarında bir de sa­nat danışmanı olsun, halkın nabzı­nı tutsun, fısıltı gazetesini iyi okusun ve edindiği tüm bilgileri size iletsin, siz de söylemlerinize ve icraatlarınıza daha isabetli yön verin diye… Hatta eline on beş sayfayı aşkın bir de öneri dosyası tutuşturdum, ama bu da iti­bar görmedi… Bu söylediklerimi bi­rileri çok iyi yapıyor. Hani batı film­lerinde nikah törenlerinde duyduğu­muz bir konuşma vardır: “İyi günde ve kötü günde” diye başlayan… İyi günde onlar onları destekliyor, kötü günde de onlar onlar için kazan kal­dırıp vaveylayı koparıyorlar. Sonra da ayıkla pirincin taşını ayıklayabilir­sen…

Tiyatro ve sinema çok etkili bir silah. Hele kitapların, gazetelerin, dergilerin okunmadığı bir dönemde çok etkili bir silah, hem de çok uzun menzilli bir silah, yüz sene sonrasın­daki hatta yeni teknolojilere göre beş yüz sene uzaklıktaki hedefi on ikiden vuracak bir silah, ama biz bunun hala farkında değiliz.. Farkında olduğu­muz tek şey masa ve kasaya bir ma­kam peşinde koşuyoruz ya da kasa­mızı doldurmaya bakıyoruz…

İki yaşında bir torunum var, Cailloulu bardaktan başka bardakta su içiremiyoruz. Sebebi Caillou çizgi filmini izlemesi, bu durum sinema­nın gücünü size çok daha iyi anlatır sanıyorum..

Amerika boşuna Amerika ol­madı, düşünsenize dünyada dış borcu en çok olan ülke dünyanın en güçlü ülkesi… Çünkü Amerika daha sonra askerleri gönderdiği ülkelere ilk önce filmlerini gönderdi ve insanları güçlü olduğuna ikna etti…

Henüz geç değil, ama bu günden başlamazsak yarın çok geç olacak, geç olduğunu ise on, on beş sene sonra anlayacağız… Çünkü bu günün çocukları büyüyecekler ve Yavuz Bülent Bakiler’in bir şiirinde “Baş­ka çeşmelerden doldurmuşsun testini, insanlar selamı­nı, Allah rahmetini kesmeden çek git aramızdan…” dedi­ği gibi, başka çeşmelerden testisini dolduran gençler ola­cak aramızda…

Yo yo karamsar da değilim, ümitsiz de değilim… Çünkü Cenabı Allah’ın dilediğinden öte hiçbir şey olmaz ve olmayacak da… Ama üzülüyorum bazı zengin iş ada­mı dostlarımız için, çünkü öldükleri zaman her şeyleri­ni burada bırakıp gidecekler. Hâlbuki düşünseler, bütün servetlerini öbür dünyaya taşıyabilirler… Bu ama insan­ları hayra davet eden sinema filmleri ile olur ya da Özal gibi Kazakistan’a cami yaptırmakla olur, çünkü oradaki­lerin buna çok ihtiyacı var. Ama şurası bir gerçek ki, in­sanlar servetlerinin nasibi kadarını yerler, nasibi kadarını içerler ve de nasipleri kadarı ile de hayır işlerler… Çünkü cennet bedava değil, cehennem de lüzumsuz değil… Se­lam ve dua ile… Hoşça kalın.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Muhayyere-i Kûniyye

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Evsâf-ı Belde-i Muhayyere-i Kûniyye

Yevmen mine’l-eyyâm bu hakîr ü pür-taksîr, evliyâ-yı bî-riyâ, kadîm yârânum Kütâhya sancağundan Hâkân Efendi vü Âmid sancağundan Ankaralu Emre Çelebi ilen musâhibet ider iken Hâkân Çelebi ayıttı kim, ‘Bak a pîrim, şol şühûr-i sayf içre memâlik-i âl-i Selçûk’ın pâyitaht-ı bî mânendi, diyâr-ı Rûm’ın şehr-i azîmi, makber-i Selâçika bulan Konya vilâyetüne, kim senin vilâyetindür, güzerân eylesek; hem seyâhatden ferahluk kesbitsek hem dahî maârif-i târîhiyyemüz müzdâd eylesek nic’olur; nitekim ol beldede ecdâdumız nice âsâr-ı atîka bırağup çerhe tâbî ol­muşdır, şol fıkarâyu mihmândâr olur mısun?’ didükde ha­kir, ‘Hay hay pîrim’ didim. ‘Türk’ün töresünde mihmân, nezd-i Çalab’dan lütufdur kim makâmu ale’r-ra’si ve’l-ayndur. Lâkin seyâhatin mâ-kablinde hakîr Konevî olma­ğın sizi irşâd idüp şehr-i Kûniyye’den az bahs itse, ahvâl-i umûmiyyeden tahkiye itse olma mı?’ diyüp söze ser-ağaz eyledikde her ikisi de dehenlerün ayurup iş bu seyyâhı istimâya şurû’ eylediler:

Hikâyet:

“Evveliyâtında şehr-i Konyâ tâ Bizans rûzigârundan müesses, nizâmî bir belde olup düvel-i mâ kable’t-târîhde  ism-i evvelü İconium’dur kim, lisân-ı kadîmde cümle mukîmânı müşrik âdemler olub meydânunda bir büt mansûb olmağın “belde-i büt” di­mekdir. Vâkıa bilâhare Mesîhî Urûm kavmi beldeyi hükm ittiyse de Al­parslan Gâzî –tâbe serâh- Anadolu’yu feth idüp Oğuz Karahan ahfâdundan Selcûkiyân-ı Rûm nâm, âl-i Selçûk dahî ol şehr-i azîmü zabt eyleyüp ânı ziyâ-yı İslâm ilen tenvîr idüp ismün dahî Kûniyye’ye tebdîl itdüler. Kutal­mışoğlu Süleymân Şâh –rahmetullâhi aleyh- dahî ânı, takvîm-i Îsevî’nün bin doksan yedi senesinde pây-taht eyleyüb bu hâl üzre düvist seneyi bâliğ kalmışdır. Andan berû, cümle halkı ehl-i İslâm olan, kavm-i necîb-i Etrâk’dir. Selâtin-i âl-i Selçûk ol şehr­de mesâcid ü dergehhâ, câmi ü hân ü künbed ü tekâyâ vü medreseler bünyâd eylemişdir. Ahd-i Selâçika’da sûfiyyân hep Konyâ’ya gelüb bilâd-i Rûmı irşâd eylemüşdir kim evve­len Hazret-i Pîr nâm Mevlânâ Mu­hammed Celâlüddin Rûmî olmağ üzre Şems-i Tebrîzî, Sultânü’l-ulemâ Behâüddin Veled, Salâhuddîn Zerkûbî, Şeyh Sadrüddîn-i Malâtî el-Konevî vü dahî esâmisün ta’dâdun gayr-i kâbil cümle sulehâ, ulemâ, şuarâ vü ehl-i hikmet anda türbe-i pâkleründe yatur. Alâüddîn höyü­ğü üzre mebnî Alâüddin mescid-i cumâsı avlusundaki türbede dahî heşt sultân-ı âl-i Selçûk medfûndürür. Hakk teâlâ cümlesün esrârun takdîs eylesün, âmîn…

Kudemâdan mervîdür kim Musallâ Makberesü’nde dahî Kelâm-ı Kadîm’deki elfâz-ı celîlede ‘ehade aşe­ra kevkeben ve’ş-şemse ve’l-kamera..’ buyrulduğu misillû on ikiden ziyâde peyâmberân-ı ızâm –salavâtüllâhi aleyhim ecmaîn- hazerâtınun lahid­lerü vardur. Andan mâadâ üçler vü Sarı Ya’kûb makbereleründe de nice enbiyâ yattuğı menkûldür.

Belde-i Konya mübârek bir bel­dedür. Çün kim Konya belde-i mu­hayyeredür. Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerünin –ravvehallâhu rûhah- Fütûhât’ında tahkiye buyurdığı üze­re Resûl-i Zî-şân efendimüz emr-i ilâhî mûcibince hicret murâd buyur­duğunda, Cibrîl aleyhisselâm âna hic­ret içün bilâd-i selâse tavsiye buyur­mışdur kim Konya ânlardan biridür. Diger ikisi dahî ma’lûm olduğı vec­hile Medîne-i Münevvere vü Şâm-ı Şerîf’dir. Resûl-i Ekrem dahî hadîs-i kudsîdeki ‘ene ınde’l-münkesirati kulûbühüm li eclî’ (ben kalblerü hat­rımiçün inkisâr bulmış ibâdumun kurbündeyüm) fehvâsunca fıkarâsu vâfir bulunduğiçün Medîne’ye mâil olmuşlardur. Konya vü Şâm dahî vasiyet-i Cibrîl’de esâmîsü mezkûr ol­mağla teberrük bulmışlardur. Andan sebep himmet-i Hakk, her dâim ol beldeteynin fevkindedür.

Belde-i Konya’nun Merâm nâm bir muhît ü mesîresü vardur kim cüm­le bâğ ü bağçeler ü havz ü enhâr anda olub cennât-i Firdevs’den nişân virür. Letâfet ü rîhi, sem’a safâ; câna şifâ; rûha gıdâdur. Şuarâ-yı hukemâdan ü mevleviyyân-ı kirâmdan Şeyh Ga­lib Dede, hezâr ü yek-rûz çihille­sün hezâr rûzın Âsitâne-i Konya’nın matbah-ı şerîfinde çıkarmuş vü Kon­ya vü kazâ-yı Merâm’ın fezâilin vasf iden bir gazel dahî îrâd buyurmuşdır. Elyevm dahî, cümle nezâhet ü letâfet ol kazâ içredir.

Gazel:

Harîm-i gülşen-i firdevstir, kazâ-yı Merâm;
Ne rütbe söylesem olmaz yine edâ-yı merâm.
Hayât-ı tâze verir, çâr faslı, ervâha;
Azizler nefsinden gelüb, havâ-yı Merâm.
Zemîn-i Konya, aceb, genc-i pür-maârifdir;
Bu hâkde bulunur gevher-i atâ-yı Merâm.
O âşiyâne-i aşka melekler eyler reşk;
Kebûter-i harem-i yârdır, humâ-yı Merâm.
Sürûd-i âb-i dürûdın, makâm-ı vuslettir;
Behiştden mi gelir cûy-i pür-safâ-yı Merâm…

İmdi, belde-i Konya’nun merkezi, bâlâda mezkûr, Bizans rûzigârunda alâ eydi’l-beşer imâl idilmiş Alâüddin höyüğüdür. İş bu höyüğe iki ok atımlık mesâfede Hz. Pîr’in türbe-i hadrâsu vardur kim dâimü’l-evkât ger ehl-i İslâm ger nasârâ ü yehûd ü mecûs olsun hezâr-bâr âdemoğlanları şeş-cihet-i cihândan ânı ziyâret idüp rûhâniyyetünden müstefîd olurlar. Vü lâkin belde-i Konya-i muhayye­rede mukîm durub yaşı yitmişe irüp işi dahî bitmişe ir­düği halde, ol Pîr-i Şerîfü vü sâir pîrân-ı kirâmu –ve lev kâne merraten- zâir olmamuş gûyâ Konevî geçünen, fe­leğe kelek, ankâya sinek dimez rüsvây âdemler dahî mev­cutdürür. Ânlar türbe-i pîrin yarım ok atımlık mağribinde Sultân Azîz ânesü Vâlide Pertevniyâl Sultân’un –cealella­hü sa’yehâ meşkûran- inşâ itdürdiği Azîziye camiî kurbun­de taâmun envâını ziyâde eklidüp ba’dehâ sürrelerün ka­şuyub “Yitmiş küsûr senedir şô Gonya’da otururun, deha şô Mevlâne dinen herifin gaprine kitmişliğim yokh…” di­yerekden elfâz-ı mahalliyye ile kelimât iderler. Hak teâlâ cehilleründen cümle ehl-i dili hıfz ü sıyânet buyursın…

Evveliyâtunda Konya pây-tahtı cümle bürûc-i mü­şeyyede ile ihâtalu iken elyevm ol sûrlardan eser kalma­muşdur. Müerrihânun rivâyet buyurdığına binâen, Ebu’l-feth, ızzü’d-dünyâ ve’d-dîn, ruknü’l-İslâmi ve’l-müslimîn, nâsırü emîri’l-mü’minîn, melikü’r-Rûmi ve’l-acem ve’l-Arab ve’l-efrenc, Sultân ibnü’s-Sultân Alâüddin Keykubâd Hân hazretlerü burclarun inşâu nihâyete irdikde Sultânü’l-ulemâ Bahâüddin Veled’i –kuddise sirruh- da’vet idüp te­berrük buyurıp duâsından himmet aramağ irâde itdi. Sultân Veled sûrın etrâfun güzerân idüp ayıttı kim: ‘Âfât-ı seyl ü savlât-ı adûya karşu gâyetle müşeyyed bir kal’a eyle­dün vü lâkin nezd-i Hakk’dan nâzil olıcak âfât ü gazaba çi fâide? Bes imdi anın üzre hakkeyleyün:

Beyt:

“Hâzihî dâyiratün tedfe‘u’s-seyle’d-dâfiqa ve’l-hayl-
es-sâbiq; ve lâ tenfe‘u’l-veyle’t-târiqa fi’l-leyl…”

[Şol kal’a feverân iden seyllerün, savlet iden fârisânun önün def’ ider; lâkin kîce inen gazab ü azâba fâidesi yokdürür.]

Devlet-i âl-i Osmân rûzigârunda kâfi ehemmiyet at­fidülmediğünden ol sûrlar ü burclar cümle zâil olmış, te­rikesi hıcâr ilen dahî nice mesâcid inşâ kılınmışdur kim cümlesü fi’l-asl Alâüddin Keykubâd ü Sultan Veled’ün sadaka-i câriyelerüdir.

Türbe-i Pîr’in beş ok atımlığu mağrib-i cenûbîsinde dahî kibâr-ı sûfiyyeden Şeyh Sadrüddin medfûn olup, ol mübârek dehr-i Selâcika’da İnce Minâre vü Celâlüddîn Kara­tay dâru’l-hadîsinde vü Sırçalu Medrese nâm Muslihiyye’de ulûm-i şer’iyye, ehâdîs-i nebeviyye vü ilm-i bâtın tedris ey­lemişdür -nevverallâhu kabrehû-. Şeyh’in kurbünde zıll-i himmetiyle, şârih-i füsûs Abdullâh-ı Bosnevî vü âlim ü hâfız-i hadîs bulan Meâlimü’s-Sünen nâm te’lîfün sâhibi İmâm Beğavî hazerâtu vü civârunda yâdlaruna hurme­ten isimlerüyle tesmiye idilmiş mescid içre, dehen-i nâsa dâstân bolmış, üdebâ ü şuarâya ilhâm olmış âşıkân-ı Tâhir ü Zühre yatur. Vilâyet meydânu civârunda dahî Şems-i Tebrîz’in himmeti olub, istirâhatgâhı, ismiyle müsemmâ mescidün harîmindedür.

Alâüddin höyüğü eyninde –hamdülillâh- müşterîsi kalmamuş bir kenîse dahî vardur. Gerçi merkez-i bel­deye yigirmi beş ok atımlığı mesâfedeki Sille karyesün­de dahî Azîz Pavlus’un vü lâbis-i libâsı katrânî bitli pa­pazlarun –sevvedallâhü vücûhehüm- hufyeten ikâmet it­düği kenîseler olub harâb ü tarâb haldedür. Mukaddemâ, kable’l-feth, ekser halk Urûm ü Ermenî olmağın kenîse vü büt-hâneler ânlardan yâdigârdur.

Beyt:

“Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledün;
Nâkûs yerlerinde okutdun ezânlaru…”

İmdi belde-i muhayyere-i Kûniye’nün târîh-i ma’neviyyesünden sadra şifâ mikdâr ihtisâren nakleyle­dük, âsâr-ı atîkalaru, eşribe vü et’imelerü, an’anât ü tö­relerü vü sâir husûsâtı dahî başka vakt yâd ü hikâyet ide­riz vesselâm…

 

Cevelânnâme-i Ziyâ / 11 Temmûz 1427 / Îcâdiye, İstanbul

Mücteba Atçeken – Filistinli Ahmet’e Açık Mektup

Mücteba Atçeken – Filistinli Ahmet’e Açık Mektup

Açıkçası benim hissettiklerimi hisseder misiniz bilemiyorum. Çün­kü o çocukların, en büyüğü on yaşın­da olan o çocukların gözlerine ben baktım. Dünyanın neresinde olursa­nız olun, hangi çocuğun gözüne ba­karsanız bakın görebileceğiniz saf­lıktan bahsediyorum. Ders yapıyor­duk, çok yoruldular. Zaten hava sı­cak, ben de fazla zorlamadım. Onla­ra Filistinli Ahmet’in hikayesini an­lattım. Babası bir gece yarısı evi bası­lıp götürülen, annesine türlü eziyet­ler yapılan, kolları kırılan, oyuncakla­rı olmayan mesela, sokağa çıkıp top oynayamayan, okula gidemeyen, di­ğer ülkelerdeki çocuklar gibi bir tür­lü mutlu olamayan Ahmet’in hikaye­sini anlattım onlara. Fazladan hiçbir şey katmadım, onları daha da duygu­landırmak için acındırmadım. Sadece olanları, tüm dünyanın gözü önünde olup bitenleri anlattım onlara. Ve bi­rer mektup yazmalarını istedim Ah­met kardeşlerine. Şimdi ben de size o mektuplardan birkaçını sunuyorum. Dediğim gibi hissedecekleriniz, sizin Müslüman kardeşlerinize olan hassa­siyetinizi gösterecek olabilir belki de. Vesselam…

“ Filisitinli Sevgili Kardeşim,

Senin ne kadar büyük acılar çektiğini az çok tahmin edebiliyo­rum. Ahmet neden öldürülüyorsun? Sadece Müslüman (burayı büyük yaz­mış) olduğun için mi? Bence bu dün­yada herkes özgür yaşamalı. Ama Al­lah muhakkak ki onların cezasını ve­recek. bununla ilgili sana bir ayet ya­zacağım. Kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Şüphesiz O, zalimle­ri sevmez. Allah’a emanet ol…” (Fur­kan Köstekli)

“ Sevgili Ahmet,

Selamün aleyküm. Nasılsın? Ne durumda olduğunu biliyorum. Allah inşallah bir yol gösterir.elimiz­den geldiği kadar yardım etmeye ça­lışıyoruz. Bende olan şeylerin sende olmadığı için üzülüyorum. Orada ye­mek bulmak bile zormuş. Askerlerin çocukların kollarını kırdıklarını öğre­nince çok üzüldüm. Allah’a emanet olun. Allah sabır versin… ” (Mehmet Karaşahin)

“ Sevgili Ahmet,

Selamün aleyküm. Orada nasılsın? İsrail askerle­ri hala sizi dövüyorlar mı? Siz de keşke Türkiye’de olsay­dınız. Burada sizi koruyabildiğimiz kadar korurduk. Ben de ailem de size yardım ederdik. Senin acını da paylaşır­dım. O askerlere karşı elinizden gelen bir şey yok; ama bi­raz sabredin Allah size yardım edecektir. Biliyorum, sade­ce elinizden dua geliyor.Allah inşallah yardımcınız olur. Onlar kötülükten çıkmışlar. Sizin ne acılar çektiğinizi de biliyoruz. Kıyafetiniz, yiyeceğiniz olmadığı için üzülüyo­ruz. Sevgilerimle…” ( Mustafa Samet Çil)

“ Sevgili Ahmet,

Senin neler çektiğini az çok biliyorum. Şu anda ak­rabaların yaşıyorlar mı bilmiyorum. Ama inşallah yaşıyor­lardır. Keşke sen şu anda bizim yanımızda olsan da oyun oynasan, gün yüzü görebilsen. Ama şu anda ordasın, yağ­mur yerine bomba yağan yerdesin…” ( Mehmet Kuz)

“ Sevgili Ahmet,

Senin ne acılar çektiğini biliyorum. Çok acı çeki­yorsun. Burada hiç birimiz o acıyı çekmiyoruz. En son ne zaman havayı, dışarıyı gördüğünüzü bilmiyorum. Sadece Müslüman olduğunuz için bu acıları çekiyorsunuz. Mavi Marmara gemisi ile yardım gönderiyorduk. Ama izin ver­mediler. Ne kadar acımasızlar… Size yardım göndermek istiyoruz; ama izin bile vermiyorlar. Her yeri yakıp yıkıyor­lar. Onlar cehennemde cezalarını çekecekler. Yeter ki sab­redip dayanın. Sokakta top oynarken, israil askerleri gelip kollarınızı taşlarla eziyorlar, bu yüzden sokağa çıkamıyor­sunuz. Hiçbir şeyiniz yok. Annenizi babanızı gece gelip öl­dürüyorlar. Selamlar adaşım…” ( Ahmet Esat Ünal)

Pakize Erbay – Rüyasız Romanlar

Pakize Erbay – Rüyasız Romanlar

Çocukluğumu tek satır bir romanda unuttum. Bir yağmurda sonbahardan kovuldum. Sonsuz romanlar yitir­dim mevsimler götürüp getiren bir trende. Kırk kilitli bir sırda kayboldum.

Kayboluşlarımın kaybedişlerim olduğunu öğrendi­ğim an, en kilitli kapılarım açıldı. Kapılar açılınca: ıhla­murda ayrılık… Gözlerinde mızıka çalan çocuk… Bir yağ­mur sakladığım yitik sonbahar… Kaybedişlerimizin karşı­sındaki ezeli dargınlığımızın ıslığıdır çocukluk! Kilitler ka­dar hakikattim!..

Çocuktuk… Yağmurlara düşse de gözlerimiz, son­suz romanlar büyütürdük masumiyetimizin saksılarında. Öykülerimiz nedense ağır yaralı, gizliden gizliye kan kay­betse de çocukluğumuzun her anı bir romanı yaşardık…

Bir şiirin uçurumunda unutulduk…

Çocuktuk… Büyümek bilinmezlikte ıslık çalar, her sene bir yağmur üstümüze yıkılırdı. Bir ömrün gözyaşları­nı sayarken ellerimiz, bir çocuğun hüzzam şarkısıydı göz­lerimiz; bilemezdik…

Bir masalın bilinmezliğinde kaybolduk…

“Masallarını yakma!..” “Ömer, artık onlara inanmı­yorum, bu satırların hepsi yalan! Duydun mu Ömer, inan­mıyorum! ”Yusuf’un yanına gittim. Ateş kıvılcımları da ağ­larmış meğer o zaman öğrendim. “Yusuf bak ilk masalı­mız.” dedim. “Şimdi bir satırına bile inanmıyorsun oysa hecelerini bile ezberlemiş, çocukluğumuz kadar çok inan­mıştık ona. Çocukluğumuzu yaktığın bu masallarda büyüt­müştük harf harf hatırlasana…” Yu­suf susuyordu… “Bizim artık çocuk­luğumuz kadar çok olan masallarımız yok. Aydınlığımız yok Ömer!” dedi. Biliyordum. Ama ne masalları yakma­ya cesaretim, ne de öykülere sığınacak bir yüreğim vardı…

Defterimi kapadım. Kalemim hâlâ elimde… Bir masal da ben yaz­mak istedim artık yanık masallar ka­dar uzak kalmış çocukluğuma. Haya­tımı yazmamı bekliyorlarken benden, tek satır bir romanda unuttuğum ço­cukluğumu yağmurlara düşürdüm! Damlalarda yaktım satırlarımı. Bir damla suda hapsoldum. Çünkü unu­tuldum. Her şey unutulurdu. İnsan nisyandı. Ama bir çocukluk unutu­lursa bütün masallar yakılırdı. Çünkü ömür dediğimiz şey aslında bir masal­dı. Ama bin muhteşem güneşin doğ­duğu bir masala bilinmezlik düşerse kırk kilitli bir sırda kaybolurdu aydın­lığımız. Tebessümlerimizi geri ver­mezdi şekerci amcamız. Gökyüzü ağ­larken damlalar rüyalar düşürmezdi göklerden. Unutulan aslında biz de­ğil çocukluğumuzdu ve düşmüştü işte bir sır, bir bağ, bir düğüm artık her sene bir yağmur rüyalarımızı silerdi. Rüyasızdı damlalar, yitirmişti tebes­sümlerini masallar; tek satır çocuklu­ğumuza nokta koymuştu romanlar… ”Yusuf’un masalları yaktığı gün ıslık çalmayı bıraktı bilinmezlik. Çünkü… Çünkü biz yanık masalların içinden noktası konulmuş, rüyasız romanlara çıkmıştık. Çocukluğumuz kadar çok büyümüştük! O gün Yusuf bana “an­nemle babam bizi terk ederken yalnız gitmediler; giderken masallarımızı da götürdüler, rüyalarımızı, yağmurla­rımıza da onlar bizim çocukluğumu­zu götürdüler!” dedi. Haklıydı Yusuf, onlar bizi rüyasız romanlara terk et­tiler.

Yıllar geçmişti aradan… Ben kayıp sırların kilitli yalnızlığında ce­saretle büyüdüm. Hiç çalmadığımdan mı açılmadı kapılar bilmem. Bilmem çalsam da açılır mıydı en girift soru­ların yüzyıllık yalnızlığına düşen ki­lidi, neden? Artık hayatım romanlar­dan ibaret ben çocukluğumdan… Bi­linmezlik kol gezerken kırk kilitli bir sırda, hayat rüyasız romanlar bıraktı avuçlarımda!

Eflatun bir karanlık çektiler üs­tüme, kilitlediler. Romanlarım karan­lıkta yazıldılar, ya ben? Hayatımı yaz­mamı bekliyorlarken benden mev­simsiz romanlarda aradım hiç yazıl­mamış kaderimi, neden?

Ne annemi tanıdım ne babamı. Belki tanımak sözcüğü kadar ayrı düş­memiştik birbirimize, belki de lügat­lere sığmayacak kadar yabandık! Kim ateşte yanmadan durabilirdi? Kim bi­linmezlik devşirirdi kaderine inat ka­derinden? Bilmedik hiçbir şey… Bi­linmezdik devşirdik mevsimler eskir­ken sonbahardan! Ateşte yanmadan durabildik sardunyalar suya hasret kalırken; zamandan!…

Kardeşim gözlerinde ıslık çalan bir çocuktu; bir öykünün kahramanı olarak yaşadı. Ben… Rüyasız roman­lara yazıldım. Zaten başka bir satır hiç yaşamadım.Yazılsa da sonsuz ro­manlar ömrüme, bir ölüm kadar ya­ban düştük kaderimle!…

En uzak yalnızlığıma bir roman uzandı. Bu bir bakıma kaybolmuşlu­ğumdu, bir bakıma boydan boya ya­kılmış masallar; gözlerinde ıslık çalan çocuk susmuş, ufacık bir hüzün ıslığı duyuluyor kırık bir çocukluğun arka­sından! Geriye kalan: Her unutuluşun ardındaki malların ezeli ıslığı. Bir za­manlar kırk kilitli bir sırda kalan rü­yasız çocukluğun hatırası!…

Esra Demirci – Törpü

Esra Demirci – Törpü

İçimde bir ses çoğalıyor. Bir ayak sesi bu; asi ve hoyrat: rap rap!

Kalın tabanlı bir ayakkabı giy­miş olmalı içime sızan gezgin. Kaldı­rımları aşındırmaktan usanmıyor. Bir an dursa devinimi, bir köşeye sinmiş şarkı söylerken buluyorum onu. Ya­nık ve içli sesini ruhuma boşaltıyor. Yerli yersiz yapıyor bunu üstelik. Ku­afördeyken geldi geçen. Kadının biri fıkra mı anlatıyordu ne. Gülüyormuş gibi yaparken, içimden kızmıştım. Kadına değil, mizah anlayışına. Sonra bu başladı yine: rap rap! Çok geçme­den sustu. Bu kez içli bir türkü tut­turdu: “karadır kaşların ferman yaz­dırır”. Tam da karşımdaki kadın, ku­aför kıza kaşlarından şikâyet ediyor­ken. Kız, badem yağı sürmelisiniz, dedi. Ama mutlaka sarımsaklı olma­lı. Sarımsakla birleşince kaşları güç­lendirir. Şaka mı bu, diye atıldı diğe­ri. Ayol kokar o zaman leş gibi. Valla kocası durmaz, kaçar yanından.

Gülüştüler. Hem de nasıl! Kah­kaha atarken, oracıkta can verecek gi­biydiler. Normalde olsa ilgimi çek­meyecek bir dekorasyon dergisini, önümdeki sehpadan kapıp yüzümün tamamını kapatacak şekilde açtım. Maksat ortamdan uzaklaşmaktı. Say­fada devasa bir masa vardı. Üzeri gü­müş şamdanlar, simli peçete ve örtü­lerle bezenmişti. Önünde bir pence­re; ışıklı ve sakin. Masanın gri yalnız­lığına, içeri dolan ışık huzmeleri eş­lik ediyordu. Pencere ıssızlığa açılıyor gibiydi. En çok istediğim şeye; sessiz­liğe.

Sessizlik mi dedim ben, ne mümkün! Kalın tabanlarıyla içimin kaldırımlarını dövmeye başladı işte. Dışarı çıksa yapacağımı biliyorum ya, içimdekine dayılanmak nafile!

Buyurun, diye atıldı kız, sıra­nın bende olduğunu belirterek. Sizin manikürdü, değil mi? Başımla onay­ladım. Kız hazırlıklarını yapmak için içeri geçtiğinde telefon çalmaya baş­ladı. İnatla çalıyordu ama açan olma­yacaktı besbelli. Sustu derken tekrar başladı ve tekrar, tekrar. Niye açmı­yorsun Ayfer abla, diye atıldı kız. Ay­fer, yandaki genç kızın saçlarını fön­lüyordu o an. İşine kaptırmıştı ken­dini. Hem öyle ki, dalgalı tek bir tel bırakmamak için sıkıyordu elinde­ki maşayı. Sıcak maşanın dili olsa ca­nıma kastın mı var, diyecekti. Bu du­rum kızın işine geldi. Düzleşen saç­larını aynadan izlerken atıldı: Eline sağlık Ayfer abla. Sen de olmasan!

Rap rap! diye ünledi içimdeki. Canın cehenneme! diye haykırdığım­da, salondaki kadınların hepsi bir­den bana döndüler. Hepsinin gözleri­ne aynı şaşkın ifade oturmuştu. Soru işaretinin kancasına takılmış merak­larını, bir an önce asılı kaldığı yer­den kurtarmamı ister gibi bakıyorlar­dı yüzüme. Verecek bir cevabım yok­tu. Kıvrandım durdum da sonra: Şu şeytan tırnakları yok mu, dedim. On­lara diyordum. Bıktım artık. Görmeye tahammülüm yok da! Kadınlar, heye­canla üzerime diktikleri bakışlarını hüsranla önlerine çevirirken içimden bu kez kendime kı­zıyordum. Başka bahanen yok muydu? Şeytan tırnağıy­mış, pehh!

Tırnakları dökülesice şeytan, yine işime burnunu sokmuştu. “Şerrinden korkan senin gibi olsun” dedim, ellerimi kuaför kızın ellerine teslim ederken. Törpüleye­yim mi abla, dedi. Lütfen dedim. Abla mı? Nereden bak­san, benden en az beş yaş büyük! Kız, törpülemeye başla­dı. Önüne serdiği yeşil yaygı, tırnaklarımın tozuyla beya­za bulandı. Öyle hararetli törpülüyordu ki, manikür bit­tiğinde hiç tırnağım kalmayacakmış gibi hissettim. Oysa işini büyük bir maharetle yapıyor, her parmağın üzerinde bir oyma ustasının ağaçtan çıkardığı güzelliği yakalamayı beceriyordu. Hareketleri ritmik ve rahat, gözleri yaptığı iş üzerinde kıpırtısızdı. Dudaklarının kenarında donmuş ifa­dede gizli bir şey var gibiydi. Konuşmak isterken susturul­muştu belki. Yahut konuşmaktan eprimiş, büzüşmüş bir dili saklıyordu kilitli ağzının ardında.

İçimdeki yürümeye başladı: rap rap! Bedenim tör­pünün etkisiyle sallanırken, içimdekinin bir yerlere çarp­masını, başını duvarlara vurmasını, sonra ne bileyim işte beyin kanaması geçirip ölmesini diledim. Beni bu hale ge­tirişine gülüp geçemiyor, adamakıllı sinirleniyordum: Sen kimsin de öyle içime sızıp yürüyebiliyorsun tabanlarını vura vura!

Telefon tekrar çalmaya başladı. Ayfer fönünü bitir­mek üzereydi. Tavrı değişmemiş, bilakis işine verdiği cid­diyet gittikçe artmıştı. Telefonu duymuyor gibi davranıyor ve bunu yaparken de, sahne tozu yutmuş bir oyuncunun başarısını sergiliyordu. Onun dışında herkesin aklı telefo­nun diğer ucundaki sesteyken o, işinin başında arıyor gi­biydi huzuru. Huzursuzluğu önce yüzünden okunuyordu. Sonra elleri… Ayfer’in maşa tutan ellerinde tuhaf bir sa­rartı vardı. Bir yapraktı da sanki, dalından koptu kopacak­tı. Elleri ele veriyordu Ayfer’i. Bir de gözünde sönmemek için direnen cılız fer…

-Açmayacaksan da sustur bari kızım, geldiğimizden beri dinliyoruz şu cızırtıyı!

Müşterinin uyarısıyla elindeki maşayı bıraktı. Tele­fonu çantasında o kadar çok aradı ki, hiç bulamayacağı­nı düşündüm bir an. Kocası ölünce “derine gömün, daha derine” diye bağıran kadını anlatırdı dedem. Kadında bi­rikmiş nefreti düşleyince ürkerdim. Ayfer de tıpkı o kadın gibi, duymak istemediği ve belki nefret ettiği telefonu çan­tasının derinine, en derinine gömmüştü.

-Efendim, hayır gelmeyeceğim. Geber, nefret ediyo­rum senden. Ömrümü törpüledin be, törpüledin!

Kız , elimi son kez su dolu kaba batırıp çıkarmamı istedi. Sudan çıkardığım ellerimi küçük havluya kurular­ken eseriyle övünen sanatkâr edasıyla: Bitti abla! Ama is­tersen son bir kez törpüleyeyim. Teşekkür edip oturdu­ğum koltuktan kalktım. Kızla beraber kasaya yöneldik. Pa­rayı uzatırken ellerime bakmaya devam ettiğini fark ettim:

-İkinci törpüye gerek yokmuş abla, bak böyle de çok güzel oldu.

İçimdeki uyandı ve kızı onaylar gibi başladı yürü­meye: rap rap!

Çıkarken son kez Ayfer’e baktım. Maşa tutan yor­gun ellerinin manikürsüzlüğüne. Diri, dirençli ellerinin damarlarında, söylediği son sözün kararlılığı vardı sanki!

Çıktım. Hafif bir esinti vardı. Caddeyi baştan sona yürümeye karar verdim. Rüzgârda uçuşan şalımı düzeltir­ken ellerime kaydı bakışlarım. Hiç şeytan tırnağı görmeyi­şime sevinemedim. Aklıma o tuhaf bahane geldi. Sonra kı­zın durmadan abla deyişi. Ah, ne gereksiz bir hitap!

İçimdeki de gülüyordu sanki buna: rap rap- rap rap!

Necip Tosun – Öykümüzde Konya Sokakları

Necip Tosun – Öykümüzde Konya Sokakları

Biçimsel yaklaşımlar Abdullah Harmancı’nın öykülerindeki ilk dik­kat çeken özelliktir. Harmancı öykü­lerinde biçimi önemser hatta bazen riskli diyebileceğimiz denemelere gi­rer. Öykülerinde temalar benzerlik­ler taşımakla birlikte pek çok öyküde farklı biçimleri değerlendirir. Öykü­nün yapısı, kurgusu ve anlatımı üze­rine kafa yorduğu gözlenir. Kimi za­man hiç noktalama işareti kullanmaz; çoğunlukla şiirsel düzyazı biçimin­de yazar; cümleyi kırar, büker, yarım bırakır; minimal öyküler dener; kur­guyla fazlasıyla oynar. Ancak bu tu­tumu onu anlamı örten, anlatımı iyi­den iyiye “şahsi”leştiren bir sonuca götürmez. Deneysel yaklaşımlardan çok, biçimsel arayışlar içerisindedir. Semboller, metaforlar özellikle mi­nimal öykülerde kendini gösterir. Bi­çimsel metinlerinde, öykülerde de adı geçen Sevim Burak ve Leyla Erbil et­kisinden söz edilebilir.

Tema olarak ise öykü kişileri­ni, ölüm, aşk ve cinsellik testlerinden geçirerek sınarken onları süfli yanla­rıyla yüzleştirir. Hayatın hem güzel­liğini, hem aldatıcılığını zaman za­man hikmetle bağlantı kurarak ör­nekler. Çatışma, çelişki, arayış anlatı­larının merkezindedir. Harmancı, İs­lami dünya içerisindeki insanları sık­lıkla gündeme getirmesine karşın ol­dukça orijinal ve yerinde bir tutum­la “günah” duygusuna eğilir ve öykü­müzde az gözüken farklı bir karakter ortaya çıkarır. Harmancı öykülerinde iki önemli şey yapar. Öncelikle ideali­ze edilmiş, şablon, karton tiplere iti­bar etmez. Hidayet anlatılarının artık bıkkınlık veren dört dörtlük mümin tipini değil, daha çok insani vasıfla­rı olan günah da işleyen, içinde gel-gitler yaşayan karakterleri gündeme getirir. Bilindiği gibi hidayet roman­larında/öykülerinde sadece insanın metafizik boyutu, dinî boyutu ele alı­nır; beşerî boyutu, toplumsal boyu­tu ise göz ardı edilir. Eserlerde sanki ayakları yere basmayan bir melek do­laşır ortalıkta. Kahramanlarımız, el­leri dizlerinde, kafasında takke, mü­tevekkil bakışlarla, zühd içinde ahre­ti bekler. Sabah namazına camiye gi­der, bulaşık yıkarken bile ilahi söyler, kendisiyle gönül ilişkisine giren kıza ahretten bahsederek, onu dine çağı­rır, misafirliğe gittiği evde, ev sahip­lerine Mevlana vaazı verir. Kırık dö­kük, boynu eğik bir hâlde son derece saygılı “efendim” diye konuşur. Eko­nomiden etkilenmez, gazete okumaz, televizyon seyretmez, maç tartışmaz, otobüslerde sıkışmaz, yoksulluktan şikâyet etmez, sömürüden bahset­mez. Bu karakterlerin genel olarak yanlışları, çatışmaları, aşkları yoktur ve hiç günah işlemezler.

Abdullah Harmancı’nın öykü­lerinde ise, hep yüceltilen, bir insan­dan çok melek olarak çizilen, hiçbir coşku anı, sevinçli anı olmayan Müs­lüman genç tipi âdeta ayakları yere basan, âşık olan, günah da işleyen bir karakter olarak ortaya konur. Öykü­ler bu çatışma üzerine oturur. Kuş­kusuz sadece siyasi/inanç coşkusuna yaslanan, duygusal/psikolojik yoğun­luk ve derinlikten yoksun bir edebî metnin başarısından söz edilemez. Sanat, dram ve çatışmadan doğar. Bu anlamda Harmancı “günah” gibi ol­dukça riskli alanlarda gezinir. Ama kahramanların yaşadığı bu çelişki in­sani bir olgu olarak öykünün sahihli­ğini besler, inandırıcı kılar.

Öykülerde çatışma, öğretide, inançta yapılması gerekeni bilmesi­ne karşın, arzularına hâkim olamama sonucu kişinin düştüğü ikilem olarak gerçekleşir. Öykü kişileri inançları­na göre günah olmasına karşın inanç­larına sadık kalamazlar ve günah iş­lerler ancak öykü boyunca bunun acısını çekerler. Bu çatışma anında gel-gitlerle hayatla yüzleşir, yaşadığı derin pişmanlıkla acı içinde kıvranır­lar. Bu tiplerin özellikle dinî duygula­rının güçlü olması çatışmayı iyice de­rinleştirir. Bu öykülerdeki dikkat çe­kici bir incelik de kişiyi günah işle­meye götüren duyguların insaniliği­nin iyi verilmesidir. Bir başka deyiş­le nefs mücadelesinin hiç de kolay ol­madığı iyi temellendirilir.

Muhteris (2002) onun biçim­sel denemelere yaslı ilk öykü kitabı­dır. Öykülerde kahraman hep aynıdır: Konya’da okur/yazar bir öğretmen. Anlatıcı buradan hayata, kendine, si­nemaya, düzene, aşka, genç kızlara bakar. Kuşkusuz o bildik öğretmen­lerden değildir; şiir yazar, öğrencilere şiir okur, tüm öğrenciler onu sever. Bu birikimle Konya’da sıkılır, buna­lır, sanat edebiyat dergileri çıkarma­ya çalışır, kitabını yayınlatmak için yayınevlerinin kapısını çalar. Öykü­ler boyunca bu kahraman belleğimize iyice kazılır: İmam Hatip mezunu bir gençtir, namaz kılar, dört yıllık okulu Konya’da okumuş, sonra Rize’de öğ­retmenlik yapmış, Konya’ya yeniden dönmüş, Müslüman olmasına rağ­men ilk gençlik çağının savruluşlarını yaşamış, çantasında edebiyat dergile­ri olan biridir.

“Umur Bey Günleri”nde li­sede öğretmenlik yapan kahrama­nın bir haftalık tekdüze yaşamı an­latılır. Biçim olarak da her gün aynı şey bıktırırcasına anlatılır ki o da za­ten bu hayatın bıktırıcılığını vurgu­lamak ister. Böylece biçim ve tema örtüşür. “Gerekçe”de çocukluğun­da zorla Kur’an kursuna gönderilen genç, hocasından nefret ettiği için bir daha kursa gitmek istemez. Büyüyün­ce Kur’an kursu için yardım istenin­ce çocukluğunu hatırlar ve yardım et­mez. “Daral”da bir genç kız, modern hayatın hay huyunda unuttuğu ölüm duygusuyla karşılaşınca ne yapacağı­nı şaşırır.

Muhteris’te biçimsel yakla­şımlar baskındır; noktalama işaretle­ri kullanmaz (“Umur Bey Günleri”); şiir biçiminde ve yine noktalama işaretleri yoktur (“Umur Bey Akşamları”) (“Umur Bey/Doğu Anlatısı”); her sözcü­ğün ardından artı işareti konur (“Umur Bey Ukdeler”); gi­riş ve sonuç tümüyle büyük harflerden oluşur (“Umur Bey Caddelerde”)… Bu tutum diğer öykülerde de sürer.

Ertesi Dünya’da (2003) kahramanımız da mekân da aynıdır. (Her ne kadar Muhteris birinci kitap olarak yayın­lansa da, bu kitaptaki öyküler yazılış itibarıyla onun ilk öy­küleridir.) Okey oynayan, halı saha maçlarına giden, kız­ların peşine düşen, Teoman dinleyen, Müslüman/öğret­men/yazar/öğrenci/genç, zaman zaman günah da işler. Bunun üzerine, Allah ve meleklerden utanır, bunun piş­manlığını yaşar. Bu öykülerde ağırlıklı olarak din ve ha­yat (gençlik arzuları, istekler) arasındaki gerilim, açmaz anlatılır. Günah işleyen insanların pişmanlığı ve vicdan azabı önemli bir temadır. Müslüman gençlerin kendileri­nin dışındaki dünyaya bakışları da diğer bir önemli tema­dır. “Ermiş”te, günah işlemiş Hidayet öğretmenin bunun utancıyla çıldırması, “Kızlar Geliyor” öyküsünde kızların peşindeki delikanlılar anlatılır. Küçük şehirlerine gelmiş zamane kızlarını izler, onlar hakkında düşünce üretirler. Bunlar ne yer, ne içerler, Allah’ı düşünürler mi?

Yerlere Göklere (2007) iki bölümden oluşur. İlk bö­lümde kadın erkek ilişkileri ve aile odaklı öyküler, ikinci bölümde ağırlıklı olarak minimal öyküler yer alır. Tüm öy­külerde hikmet ve hayat temel vurgudur. Kahramanlar ha­yatın peşinden koşarlar; kadınların, arzuların, tüm mut­lulukların. Ama bunun da sonu olmadığı, insanın fanî ol­duğu bir aydınlanma anı ile açık edilir. Arzuların peşin­deki insan günah duygusuyla ikilik yaşar ve hayatla yüz­leşir. Anlatıcı pek çok öyküde kaçırılmış aşkları hikâye eder. Okullarda, küçük kasabalarda uzaktan uzağa sevdik­leri ama hiçbir şekilde bunu açıklayamadıkları sevgilile­riyle yıllar sonra karşılaşma, o günü anma ve bitmiş yan­gının küllerine bakma öykülerin ana temaları olur. (“Esas Fiil”, “Mezarına İzmarit”, “Meleğim Benim”) Diğer bir or­tak tema da yanlış evliliklerdir. “Yokuş Aşağı” öyküsün­de, kitaba, onun yazarlık dünyasına uzak bir eşi olan ya­zar, tüm bunlara yakın entelektüel bir başka kadınla iliş­ki yaşar. Ama bu iki kadın arasında kalan yazar, günah ve vicdani duygular arasında gider gelir. Bu iki evliliğin artısı­nı ve eksisini tartışır, erken evlendiğini düşünür. Kadın ve erkeğin hayata farklı anlam yüklemesi çatışmanın temelini oluşturur. Burada problem erkekte başlar. Kitaptaki bas­kın bir tema da marazi hâllerdir. Kahramanlar bir anafora kapılmış gibi, hastalıklı bir hâlde, kontrolsüz, adım adım ölüme doğru yol alırlar. Bu çevrelerindeki olaylardan de­ğil, içsel bir serüven olarak gerçekleşir. Kahraman ya ka­tilliğe (“İlk Cinayet”), ya da ölüme teslim olur (“Yokedi­ci”, “Göl”).

İkinci bölüm olarak adlandıracağımız öykülerde ise, kısa metinlerle çarpıcılık, vuruculuk yakalanmaya çalışılır. İki arabanın çarpışma anını izleyen anlatıcı, içinin aydın­landığını, yıkandığını, arındığını hisseder (“Melek Kana­dı”); Dede torununa bakıp geçmişini, gençliğini, torun de­deye bakıp yaşayacağı hayatı, geleceğini düşünür (“Dede ve Torun”). Öte yandan “Şükür”, “Caddelerden Birinde”, “Gülümseme”, “Bulutlar” öykülerinde ise hikmete vurgu yapılır. Bu metinlerde özellikle yanlış hayat algısı eleştiri­lir, insanın fıtratına vurgu yapılırken, doğaya, merhamete çağrı yapılır. Doğadan kopuş ve kitap körleşmesi öyküler­de gündeme getirilir. Gelenek ve modern çatışması arka planda hep kendini hissettirir.

Edebiyatta pek çok yazar ve onların yarattıkları ka­rakterler hep bir kentle özdeşleşmiştir. Dickens (Lond­ra), Balzac (Paris), Dostoyevski (Petersburg), James Joyce (Dublin), Lawrence Durrell (Akdeniz), Kafka (Prag), Ah­met Hamdi Tanpınar (İstanbul), Paul Auster (New York) bu bağlamda anılabilir. Bu şehirler ve bu şehirlerin yarat­tığı karakterler, yazarlar elinde edebiyat dünyasında ölüm­süzleşmişlerdir. Bu yazarların kahramanları ancak bulun­dukları kentin, yaşadıkları coğrafyanın ürünüdür. Bu ne­denle kentle kahraman birbirinden ayrılamaz bir şekilde iç içe geçmiştir. Hatta kimi kez mekân (kent/kasaba) öyle öne çıkar ki karakter daha geri planda kalır ve kitabın ger­çek karakteri bir kent olur. Karakter bir anlamda kahrama­nı doğurur, onu biçimler ve yönlendirir.

Öykücülüğümüzde ise Tahsin Yücel Elbistan’ı, Ce­mil Kavukçu İnegöl’ü, Ethem Baran Yozgat’ı, Yücel Bal­ku Bursa’yı, bir mekân olarak Türk öykücülüğüne hedi­ye etmişlerdir. Aynı şekilde Harmancı da Konya’yı bir şe­hir olarak Türk öykücülüğüne kazandırmıştır denilebilir. Anlatıcının çok bilindik bir dünya şehrinde dolaşır gibi Konya sokaklarında dolaşması doğru­su okurda tuhaf duygular uyandırır. Harmancı, okura Kiev gibi, Prag gibi bir yerdeymişiz hissi verir. Ancak me­tin biraz ilerleyince buraların da met­ropol sokaklarından farklı olmadığı­nı görürüz. Konya’da hem din’le iç içe metafizik hayatı hem de gündelik hayatı yaşamak isteyen gençlerin ha­yalleri öykülerin odağı olurken öykü­ler pek çok sosyolojik belgeler de içe­rir. Allah’a karşı suç işlemiş, hanımı­na ihanet etmiş, toplumun kurallarını ihlal etmiş öykü kişisi vicdan azabıy­la ne yapacağını şaşırır ve kendi ken­disiyle mücadele eder. Bu çatışmanın en önemli özelliği ayıp ya da hukuka aykırı olaylardan değil, inanca aykırı eylemlerden kaynaklanmasıdır. Onun öykülerini ayrıksı kılan yanı budur.

Konya’nın toplumsal yaşayı­şı ama özellikle okumuş yazmış in­sanların görünümleri hikâye edilir. Muhafazakâr dünyanın bir aydın gö­zünden görünümü önemli saptama­lar içerir. Pek çok öyküde Konya’da yazar olmanın, dergi çıkarmanın du­rumunu aktarır. Öykülerde Konya bir dekor olmaktan öte kahramanlarla bir örtüşmüşlük içerisindedir: “Ala­addin Camii’nin avlusundan geçi­yorduk. Selçuklu sultanlarının med­fun bulunduğu türbenin arka tarafın­dan, saçları yaşından beklenmeyecek denli gür, sık ve uzun, sakalları kül beyaz bir ihtiyar çıkıverdi.” (“Asâ) “Konya’da, büyük panayırda, kitapçı­lık yapmaya başladığım günlerde, bi­tişiğimdeki dükkânın sahibi, kına­lı sakallarıyla abus çehreli, suskun ve sinsi biriydi.” (“Yanık”) “Zaman Za­man burnunun ucunda, Meram bah­çelerinin sükûneti de tütmüyor değil­di çünkü. Meram’da olmak. Geceleri kavak hışırtılarıyla uykuya dalmak.” (“Nafile”) “Kayalı Park’a, kayalı ha­vuzun başına oturdum, hayal kuruyo­rum. Adım Abdullah değil de Orhan olsaydı. Soyadım Harmancı değil de Batıbey olsaydı. (…) Sonra arkadaş­larıyla şöyle bir Sille-Dere-Apa yapa­caklarmış.” (“Orhan Batıbey Olmak”) “Yine büyük çam ağaçlarıyla kaplı Alaaddin Tepesi’nin çay bahçelerinde sıkıntılı beklemeler. Tadı çoktan kaç­mış edebiyat sohbetleri.” (“Yaşam Bir Iska”) “Ben o vakit bir divaneye dö­nüp de Konya’nın caddelerine böğüre böğüre neden fırlamadım, nasıl fırla­madım, anlayabilmiş değilim.” (“Me­leğim Benim”) “O gün Civcivli Han’ın önünden geçerken Mesut’la karşılaş­masaydım, Söyler Tekstil’den Selçuk­lu Kulesi’ne kadar adımlamayacak­tık.” (“Şırınga”)

Sonuç olarak Abdullah Har­mancı nitelikli bir öykü evreni ya­nında Konya’yı da Türk öykücülü­ğüne kazandırmıştır. Öte yandan Harmancı’nın özellikle büyülü ger­çekçiliği çağrıştıran ve rüya anlatım diyebileceğimiz bir tutumla yazdığı öykülerde oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. “Manzara Resmi” bu­nun en iyi örneğidir.

Arif Burun – Suluboya Tablo

Arif Burun – Suluboya Tablo

şu çoğalan çiçeğe bak, şu çoğalan suya
şu giden adama bak, şu bozulan arabaya
şu bir sonraki vapurla dönecek olanlara
birkaç şekilde bak, şu parlayan güne

yanıldığımızı söyle her yerde şöyle böyle
bir güvercin al bir uçurtma al eline
söyle hangisi daha iyi uçuyor bir uçaktan
hangi elimiz daha temiz yıkamaktan
hangi kadın daha memnun yaşamaktan
bunları unut kalbimi temiz tut elinle

bilirsin sen bir kar yağarken de
geceler iyiyse iyidir, kötüyse kötü
mesela bir adam yorgunsa yorgundur
açsa aç, gençse genç
bundan kime ne

öte yandan şimdi bir yerde
tüm musluklar açıktır, yorgan açıktır
gökyüzü açıktır, kapılar açıktır
balıkçıların bugün için kısmeti açıktır
petrol yüklü çok çok büyük gemiler
yine kuzeye gidiyordur
bunları konuşmaktan yorgun düşmüş iki adam
güzel kızların sıkça geçtiği bi köşede
oturmuş dinleniyordur ve
her sabah caddeleri, pazarları, sokak başları
merdivenleri, çok katlı evleri, iş yerleri

biraz daha biraz daha eskiyen şehirlerin
ayakkabıcıları ve berberleri
bal gibi de bu saatlerde açıktır
haydi kalkalım öyleyse
gönlümüze göre eğlendik nasılsa
az yorulduk gölgeli günlere göre
az konuştuk az sapıttık biz de
güzel kızlara laf attık, para biriktirenlere güldük
yine iman ettik allah’a üç kere
geçtik duraklara baktık, eskiyen çarşılara
susadığın yerde durduk su içtik
bir iki çocuğun adını tahmin ettik
sigara yaktık üst üste
gün boyu dolaştık çarşılarda
bir ayakkabı sen beğendin bir ceket ben
ne iyi
geçtik işte bugün de bu güneşli evleri

çok gölgeli bir geçmişi var dedin bu çınarların
orada, akşama kadar seninle.