Ay: Ocak 2012

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Alişan Demirci – Mısır’ın Sesi

Daha önce Ümmü Gülsüm’ü yazmak zor görünüyor demiştim. Bağlam Yayıncılık’ın Müzik Bilimleri Dizisi’nden çıkmış olan Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır Toplumukitabından hareketle yazmak istedim. Kitabın yazarı Virginia Danielson ve kitap Amerika’da 1997 yılında yayınlanmış.

Ümmü Gülsüm’ün kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber, Dakhaliye vilayeti nüfus kayıtlarının Tammay el Zahâyra köyü sayfasındaki bilgilere dayanılarak 4 Mayıs 1904 tarihi veriliyor kitapta. Taşrada fakir bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen sanatçının babası, köyün imamı olan Şeyh İbrahim es-Seyyid el Baltacı (ölümü 1932), annesi ev hanımı olan Fatma el-Melîjî (ölümü 1947).

Ümmü Gülsüm 5 yaşından itibaren üç sene boyunca Kur’an ve tecvid dersleri aldı. Babası imamlıktan aldığı düşük ücretle geçinemediği için, kendi köylerinde ya da civar köylerde dini şarkılar söyleyerek para kazanmaya çalışıyordu. Ümmü Gülsüm’den on yaş büyük ablası ve bir yaş büyük abisi de babalarına eşlik ediyorlardı. Bir gün abisi rahatsızlanınca, Ümmü Gülsüm babası ile birlikte gitti. Genelde “umde”nin (köyün reisi) evinde toplanılıyordu. Ümmü Gülsüm’üm 5-8 yaş arasında umdenin evinde yaptığı başlangıç, komşu köyde yapılacak bir kutlamaya davet edilmesi ile devam eder. Bu kutlamada ev sahibi, babasının imamlıktan aldığı maaşın yarısı kadar bir ücret öder Ümmü Gülsüm’e. Dinleyiciler arasında bulunan bazı insanlar; babasından, Ümmü Gülsüm’ü kendi kutlamalarına da getirmesini isterler. Bu sayede ünü gittikçe yayılan sanatçı, bir tüccar tarafından halk konseri yapmaya davet edilmiş, zengin ve nüfuzlu insanların evlerine çağırmalarıyla ünü daha da artmıştır. Bu ev konserlerinde Ümmü Gülsüm, fakir ve köylü kıyafetleri ile bir erkek gibi giyinen ve zenginler tarafından hor görülen küçük bir kız iken; şarkı söylemeye başladığında herkesi susturan ve bütün dikkatleri kendinde toplamayı başaran müthiş bir sese sahipti.

Sanatçı ilk  başlarda  şeyha,  dinî  şarkıcı,  taşra lı, bedevî gibi farklı sıfatlarla nitelendirilmişti. Fakat Kahire’ye giderek yeteneklerini geliştirmiş, şöhret ve serveti getirecek repertuarı ve profesyonel kimliği ararken bir yanda da icra stilini, görünüşünü, tavırlarını değiştirmiştir. Zaman zaman devrin popüler müziğine kaydığı için eleştirilen Ümmü Gülsüm halkın isteklerini geri çevirmemek belki de daha meşhur olabilmek için dini müzikten uzaklaşıp eğlencelik aşk şarkıları söylemeye başladı. 1923 yılında Odeon firması ile anlaşan sanatçının 1924-1926 yılları arasında 14 adet kaydı piyasaya sürüldü.

Ümmü Gülsüm öğrenmeye hevesli ve çabuk öğrenen bir öğrenciydi. 1920’lerin başında bir davette onu gözlemleyen Muhammed Abdulvahhab, “Her zamanki gibi Ümmü Gülsüm birinci bölümü sadece bir kez dinleyerek ezberlemişti” demiştir. Bu yıllarda babası ona birçok hoca ile çalışması için yardımcı olmuş, ud dersi almasını sağlamıştır. Esas hocası Şeyh Ebû’l-ilâ Muhammed, meşâyihlerin müzik mirası konusunda uzmanlaşmış, klasik Arapça şarkılar konusunda sanatçıyı yetiştirmiştir. Meşâyih tarzının ana unsurlarından olan söz ve melodinin aynı potada eritilmesi Ümmü Gülsüm’ün stilinin özünü oluşturacaktır. Bu yıldan sonra Ümmü Gülsüm’ün müziğinde ve kişisel tarzında yaptığı seçimler tutarlı bir kalıba girmişti.

Ümmü Gülsüm aile bireylerinden oluşan şarkıcılarını (yani meşayih orkestrasını) prestijli/saygın bir “taht” ekibi ile değiştirir. Yeni taht’ın yarattığı etki çarpıcı idi ve müzisyenler tek tek ele alındıklarında Ümmü Gülsüm’den daha ünlü, klasik müzikte ustalaşmış kişilerdi. Müzisyenlikteki ustalıklarının yanında bu adamlar önemli bir tarz değişiminin sinyalini veriyorlardır. Çünkü orkestra sanatsal ilerlemeyi, modernliği ve biraz da olsa dinden kopuşu temsil ediyordu. Artık Kahire sahnelerinde taht ile çıkarak bir şeyha ya da münşide olmaktan çıkıp yerini taht’ı olan ve artık başörtüsü kullanmayan ve bu yüzden eleştirilen bir şarkıcı alıyordu. Rûz el Yûsuf gazetesinde yer alan bir haber şöyle: “Dini şarkılar söyleyerek konser veren.., kollarını sıyırıp elleriyle yemek yiyen Ümmü Gülsüm, bugün aşk ve tutku üzerine taktuka ve edvâr söylüyor, size ‘Comment ça va?’ diye sorup ‘Bien, merci’ diye cevaplıyor.”

Bu başarılar dönemin ünlü sanatçıları tarafından kıskançlıkla karşılık bulur. Mesela Münire el Mehdiye medya sektöründeki tanıdıkları sayesinde kirli haberler yaptırır. Babasının köye dönmek istemesine ve kızının kariyerini bitirmek istemesine kadar varan bu olayları Emin elMehdi’nin çabaları durdurur. Ümmü Gülsüm evine kapanır, ziyaretçi kabul etmez ve basına karşı ihtiyatlı olmaya başlar. Bu dönemde ülkedeki ekonomik daralma, tiyatro, konser gibi eğlencelerin kötü etkilenmesine neden olur. Birçok sanatçı Ümmü Gülsüm’e özenerek, onu taklit ederek, onun gibi giyinerek piyasada yer almaya çalışsa da başarılı olamazlar. Ümmü Gülsüm ise kendine bağlattığı maaşlar ve albüm satışlarından aldığı ücretlerle geçimini rahatça sağlamıştır. Gelen tekliflere çok yüksek ücretler istiyor, bazen gelen yüksek ücretleri bile reddediyordu.

1930’larda, her ayın ilk perşembe günü radyoda da yayınlanan sezonluk konserler vermeye başlar. Bu konserler neredeyse 1973 yılına dek hemen her sezonda devam etmiştir.

350 sayfalık kitapta bu şekilde o kadar çok ayrıntı var ki; Ümmü Gülsüm, hangi tarihte, kiminle, ne anlaşması yaptı, ne kadar ücret aldı, memnun kaldı mı, basında yankısı ne oldu gibi birçok soruya cevap bulabiliyorsunuz. Kitabın yazarı 5 sene Mısır’da çalışarak, dönemin hemen hemen bütün dergi, gazete ve resmi kayıtlarına bakarak hazırlamış kitabını. Müthiş ayrıntılı bir kitap. Bu ayrıntılardan birkaç örnekle bitirelim:

Ümmü Gülsüm’ün çocukluğundaki “gürültücü” hayran kitlesi, ağırbaşlı ve repertuarı bilen, sadık bir dinleyici kitlesine  dönüşmüştü. Bir müzisyenin anlattığına göre: “Yaşlı bir umde İskenderiye’de yaşıyor ve Ümmü Gülsüm’ün her konserine gidiyordu. Biri kendisi, diğeri de paltosu ve şapkası için olmak üzere iki yer satın alıyordu. Bir gün konsere gelmeyince konser arasında Ümmü Gülsüm acil servis arabasını umde’nin evine yolladı. Umde’nin babasının vefat ettiği ve kendisinin yasta olduğu ortaya çıktı. Her şeye rağmen acil servis arabası ile konsere geldi.”

Genelde aşağıdaki şekilde bir program uyguluyordu Ümmü Gülsüm:

22.30 23.40 Birinci Şarkı (Vasla) 50 dakika ara

00.30 – 02.40 İkinci Şarkı 50 dakika ara

03.30 04.15 Üçüncü Şarkı.

1967 yılında Paris’te vereceği konserde benzer bir programda ısrar etmiş ve Fransız devlet adamlarını ve Arap olmayan seyirciyi hayrete düşürmüştür. Söylenenlere göre 7 saat süren ve sabaha karşı biten konser için yetkililerden özel izin alınmış, Mısır rekoru kırılmış ve “Olympia Tiyatro salonu Wagner için bile bu vakte kadar açık kalmamıştı” denilmesine neden olmuştur. Başkan Dögol’ün de telgrafla kutladığı 1967 yılı Kasım ayındaki bu konser, sanatçının Arap dünyası dışındaki ilk ve tek konseridir. Buradaki bütün gelirlerini Mısır’a bağışlayan sanatçı, Arap dünyasında verdiği bir dizi konserden elde ettiği geliri de Mısır’a bağışlamıştır.

Ümmü Gülsüm “iyi bir şarkıcıydı çünkü Kur’an okuyabiliyordu”. “Asla aynı mısrayı iki kez aynı şekilde okumazdı”. Araplar, o şarkı söylemeye başladığı anda “zamanın durduğuna” inanıyorlardı.

Bir söyleşide kendi kimliği ni ifade ederken: “Onlar (fellahin) basit insanlar… ama altın kalpliler. İlk dinleyicilerim onlardı. Elde ettiğim her türlü başarıyı onlara borçluyum. Bu ülkenin gerçek efendileri onlardır, çünkü bu topraklardaki iyiliğin, cömertliğin ve sevginin kaynağıdırlar. Taşra, şehrin kaynağı ve çıkış noktasıdır. Eğer şehirde yaşıyorsanız sürgünde yaşıyorsunuz demektir; köyde ise akraba ve dostlarınızla yaşarsınız.” demiştir.

Ümmü Gülsüm Allah’tan gelen müthiş bir sesin yankısıdır. Bu yankı herkeste farklı bir anlam bulabilir. Kitaptan yapmaya çalıştığım kısa alıntılarla küçük bir giriş yapmış oldum. Bu sesin hayat hikâyesini bu kitaptan okumanızı öneririm. (Virginia Danielson, Mısır’ın Sesi -Ümmü Gülsüm, Arap Şarkısı ve Yirminci Yüzyılda Mısır ToplumuBağlam Yay, Mart 2008, çev.Nilgün Doğrusöz, Cem Ünver)

Ahmet Aksoy – Nihilizmin Doruklarında Sinema Keyfi

Ahmet Aksoy – Nihilizmin Doruklarında Sinema Keyfi

90’lı yıllarda temelleri atılan ‘Yeni Türk Sineması’nın en önemli temsilcilerindendir Zeki Demirkubuz. 1994 yapımı C Blok’la başladığı sinema yolculuğunda, Yeşilçam sinemasından keskin bir kopuşun başlıca temsilcilerinden biri olmuştur.

Demirkubuz henüz on yedi yaşındayken, ihtilalin hızlı günlerinde cezaevi ile tanışmış, burada geçirdiği üç yılın ardından, kendi deyimiyle tesadüfen sinema sektörüne girmiştir. Yeşilçam’ın ünlü yönetmenlerinden Zeki Ökten’e asistanlık yapmıştır. İlk filmi C Blok, adını bağımsız sinemacılar arasına yazdıran film olmasına karşın, kendisinin de ifade ettiği gibi gerek dramatik yapısı, gerekse diğer eserlerine oranla daha yoğun müzik kullanımıyla Yeşilçam filmlerine en çok benzeyen eseridir. Auteur bir yönetmen olarak Demirkubuz, sonraki filmlerinde Yeşilçam kalıplarından kendini bütünüyle arındırarak özgün bir sinema dili kurma çabası içine girmiştir. Tema seçimi ve anlatım tarzı açısından kimi zaman Bresson ve Kieslowsky’ye benzer bir tavır içinde olduğu vurgulanmakla birlikte, Tarantino’ya yakın durduğunu söylemek de mümkündür. Bir farkla ki; Tarantino âdeta şiddetin anatomisini gözler önüne sererken, Demirkubuz fiziksel şiddeti neredeyse hiç göstermemektedir. Edebiyattan beslendiğini sıklıkla vurgulayan yönetmenin en çok etkilendiği isimler Dostoyevski ve Camus’dür. Bu yazıda Demirkubuz’un hâlihazırdaki sekiz filmi arasında kanımca diğerlerinden bir adım öne çıkan 1997 yapımı Masumiyet ve 1999 yapımı Üçüncü Sayfa filmlerinin çözümlemesi yapılacaktır.

Masumiyet (1997)

Başrollerini Güven Kıraç, Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın paylaştığı bu film, yönetmenin henüz ikinci filmi olmasına rağmen, Üçüncü Sayfa ile birlikte en dikkat çeken iki filminden biridir. Film öyküsü Güven Kıraç’ın canlandırdığı Yusuf karakterinin etrafında döner. Yusuf, evli olan kız kardeşiyle birlikte kaçan en yakın arkadaşını öldürmüş ve kız kardeşini de ağır yaralayarak hapse mahkûm olmuştur. On yılını cezaevinde geçiren Yusuf, bu süre zarfında depremde kız kardeşi ve eniştesi hariç bütün ailesini kaybederek yapayalnız kalmıştır. Cezaevinden tahliye olacağında, bir dilekçeyle başvurarak dışarıda kimsesi olmadığını, hayatının geri kalanını içeride geçirmek istediğini belirtir. Tahliye edilirse, içeri dönebilmek için tekrar suç işlemek zorunda kalacağını ifade eder. Ancak isteğinin yerine getirilmesi mümkün olmadığından salıverilir.

Adana’dan İstanbul’a gitmek ve içeride  tanıştı ğı Orhan’ın babasından iş konusunda yardım istemek amacıyla yola çıkar. İstanbul’a gitmeden önce ablası ve eniştesini ziyaret etmek için onların yaşadığı şehre gider. Yolda oldukça ilginç bir çiftle, Uğur ve Bekir’le karşılaşır. Çift yolda otobüsü durduran polislerce gözaltına alınır. Tesadüfen bu ailenin kaldığı otele yerleşen Yusuf, bir anda korkunç bir trajedinin tam ortasında bulur kendini.

Uğur pavyonlarda şarkı söylemekte ve fahişelik yapmaktadır. Müebbet hapse mahkûm olan Zagor’a âşık olan kadın, yıllardır onun sürgün edildiği şehirlere taşınarak bir hayalin peşinden sürüklenmektedir. Bekir yirmi yıldır kara sevda ile tutkun olduğu Uğur’un arkasında şehir şehir dolaşarak ömür tüketmektedir. Uğur’un Sinop’lu eski kocasından olma sağır ve dilsiz kızı Çilem de bu ailenin diğer üyesidir.

Filmin erkek karakterleri hayata karşı edilgen, iradesiz ve bir biçimde kişiliksizdir. Bekir, zengin sayılabilecek bir ailenin tek oğludur. Yirmi yıl önce ilk görüşte âşık olduğu Uğur için evini, eşini, çocuklarını ve sahip olduğu bütün mal varlığını kaybetmiştir.  Üstelik Uğur’dan gördüğü karşılık hep aşağılanma olmuştur. Kadın bir gün bile Bekir’e saygı duymamış, değer vermemiştir. Onun gözü önünde para karşılığında başka erkeklerle birlikte olarak onu daima hakir görmüştür.

Bekir’in Yusuf’a hayat hikâyesini anlattığı piknik sekansı aslında bütün filmin özeti gibidir. “Bi inandım o… ya tam yirmi yıl geçti!” filmin en can alıcı repliği olarak dikkati çeker. Bu uzunca sekans aynı zamanda diyalog açısından Türk sinemasının tartışmasız en başarılı sekansıdır. Haluk Bilginer’in film boyunca sergilediği muhteşem oyunculuk performansı burada âdeta doruk noktasına ulaşır. Yusuf son derece tepkisiz ve kolaylıkla yönlendirilebilen bir tiptir. Bekir’in öfkeli tavrına rağmen Uğur’un her dediğini itiraz etmeden yerine getirir. Bekir’in yaşadığı trajediyi bildiği ve onun yüzünden intiharına şahit olduğu halde Uğur’a âşık olur. Böylelikle Bekir’in yerini o alır. Sonunda Uğur kızı Çilem’i ona bırakarak hapisten kaçan Zagor’la birlikte sırra kadem basar.

Yeşilçam sinemasında kadın karakterler ya anne ve eş olarak idealize edilmiş ya da baştan çıkaran fettan kadın ve üvey anne olarak kötülüğün temsilcisi konumunda izleyicinin gözünde mahkûm edilmiştir. İdealize edilen kadın bazen bir pavyon şarkıcısı bazen geneleve düşmüş bir kadın olarak da karşımıza çıkabilir. Ancak o her hâlükârda ruhunun derinliklerinde incelikler ve erdemler barındırır. Gün gelir içine düştüğü durumdan sevdiği adamın el uzatmasıyla kurtulur. Camiye gidilerek edilen bir dua onu bütün kirlerinden arındırır. Çünkü  üzerinde taşıdığı kötülük onun içinde değildir. Arızi olarak gelip üzerine yapışmış bir şeydir. Demirkubuz kadın karakterini asla idealize etmez. Evet o bir aşk öznesi ve anne olarak sunulur filmde ancak âşık olunan kadın olarak da anne olarak da hiçbir iyilik göstermez. Kendisini seven erkeklere sadece acı çektirir ve bundan garip bir zevk duyar. Çocuğuna bir kez bile sarılmaz. Çocukla ilgilenenler ona âşık olan erkeklerdir hep, önce Bekir sonra da Yusuf. Kötülük onun özünden gelen bir şeydir. Yönetmen Kader filminde bize Uğur’la Bekir’in gençliğini anlatır. Bekir Uğur’un peşinden sürüklenmeye başladığı sıralarda, karısından ayrılarak onunla evlenmek istediğini ve İstanbul’a dönmelerinin iyi olacağını söyler. Ancak Uğur bunu reddeder. Bekir ona bunun kötülüğü istemek olduğunu söyleyince “Evet kötülüğü istiyorum!” diyerek karşılık verir. Garip bir şekilde kendisini kötülüğe ve hiçliğe mahkûm eder. Onunla birlikte önce Bekir ardından da Yusuf bu hiçlik duygusu içinde kaybolur.

Masumiyet karakterlerin şehirden şehre sürüklendikleri bir yol filmidir aslında. Yolculuk esnasında karanlık yollardan, tünellerden geçilir. Bazen de karlı ve puslu yollarda sürer yolculuk. Yolculukların kasvetli havası varılacak mutlu bir sonun olmadığını âdeta gözler önüne serer. Masumiyet’te de Kader’de de şehirlere ait hiçbir farklılığa, güzelliğe yer vermez yönetmen. Şehrin kimliğini öne çıkaracak tek bir ayrıntı görülmez. Şehirler âdeta modern hayatın girdapları gibi sunulur.

Filmde yoğun ve sürekli tekrarlanan bir kapı imgesi dikkat çeker. Kapılar hep bozuktur. Önce cezaevi müdürünün odasının kapısını görürüz filmin başında. Bir türlü kapanmaz. Karakolda Uğur’un sorgulandığı odanın kapısı da olur olmaz açılıverir. Kader’de Bekir Kars’a gittiğinde de kapanmaz odasının kapısı. Üçüncü Sayfada da yaşanır aynı durum. Kapı imgesi bir türlü çekip gidememenin, kapıları kapatamamanın metaforu olarak sunulmaktadır. Geçmiş asla geçmişte kalmaz. Garip bir şekilde peşi sıra gelir karakterlerin.

Yönetmen karakterlerini suça meyilli, hayatın girdaplarında boğulmuş, âciz kimseler olarak temellendirmiştir. Her şeyin sonu kötüye varır. Bu kötücül yaklaşım filmlerin bütününe yayılmıştır. Umuda hiç yer vermez yönetmen. Bekir’le Uğur’un yollarının kesişmesini kader ola rak nitelendirir. Yusuf ve Çilem bu kötü kaderin içine hayatın bir cilvesi olarak itilmiş masum tiplerdir. Yusuf boynunu büker ve kabullenir her şeyi. Çilem’in zaten varlığı ile yokluğu belli bile değildir.

Filmde Çilem’i televizyonda Türk filmi izlerken görürüz ilk olarak. Film boyunca bu devam eder. Yusuf da ona katılır sonraları. Yönetmen kendi sinemasıyla Yeşilçam sineması arasında garip bir ilişki olduğunu duyumsatma çabasında gibidir. Yeşilçam melodramlarında sıklıkla karşılaştığımız hayata kar şı ezik ve yenik tiplerin kendi filmlerindeki karakterlerle benzerliğine dikkat çekmek ister sanki. Hakikatte de Demirkubuz’un karakterleri pek âlâ bir melodram tiplerine dönüşme potansiyeli barındırmaktadır. Ancak yönetmen müziğe çok az yer vererek ve karakterlerin iç dünyalarını hiç açık etmeyerek melodrama düşmekten kurtarır filmlerini. Çoğunlukla genel çekimler kullanır. Neredeyse hiç yakın çekime yer vermez. Bu durum film karakterlerinin psikolojileri hakkında izleyicinin bir fikir edinmesini zorlaştırır. Film boyunca onlar hakkındaki her şeyi yalnızca diyaloglardan öğreniriz. Bu tavrıyla yönetmen, Yeşilçam’ın dışavurumcu tavrından uzaklaşır.

Masumiyet, insanın her halde kaybetmeye mahkûm olduğu önermesini ilmek ilmek işleyen bir film. Temposu ve gerilimi de gayet iyi. Keşke finali de aynı ölçüde iyi olabilseydi!

Üçüncü Sayfa (1999)

Başrollerini Ruhi Sarı ve Başak Köklükaya’nın paylaştığı Üçüncü Sayfa yönetmenin üçüncü filmidir. Konusunu gazetelerin Üçüncü Sayfasına malzeme olan bir haberden almaktadır.

Filmlerde figüranlık yaparak geçimini sağlayan İsa, geçici olarak çalıştığı bir iş yerinde 50 dolar para çalındığı için hırsızlıkla suçlanır ve mafya tipli patronu tarafından fena halde dövülür. Çaresizlik içinde evine gelen İsa, parayı bulup ödeyemeyeceği için intihar etmeye karar verir. Tam bu esnada kapı çalınır. Gelen ev sahibidir. Birikmiş kira alacaklarından dolayı İsa’ya olmadık hakaretler yağdırır. Kendini öldürmek üzere olan İsa, bir anda fikir değiştirerek ev sahibinin kapısına dayanır ve onu öldürür. Sonra da düşüp bayılır. Gözlerini açtığında kendi dairesinde yerde yatmakta olduğunu fark eder. Şiddetle kapıya vurulmaktadır. Kapıyı açtığında karşısında polisi görür. Polis apartmandaki herkesi karakola götürür. Sorgulamanın ardından herkes eve döner. İsa eve girer girmez düşüp bayılır. Uyandığında yatağındadır ve evde bir kadın vardır. Bu kadın karşı komşusu Meryem’den başkası değildir. Kadın onu, kapısı açık kaldığı ve yerde yatar halde bulduğu için yatağına taşımıştır. Meryem’le aralarında bir yakınlaşma başlar. Meryem aslında evlidir. İki de çocuğu vardır. Kocası Bursa’da çalışmaktadır.

Meryem İsa’ya ev sahibini öldürdüğünü bildiğini, onu eve taşıyanın kendisi olduğunu söyler. Sürekli dayak yediği kocasını birlikte öldürmeyi teklif eder. İsa bir anda âşık olduğu bu kadına karşı koyamaz ve kocasını öldürmek üzere takip etmeye başlar. Ancak adam bir kavga sırasında öldürülünce Meryem birdenbire İsa’ya mesafeli davranmaya başlar. İsa bir filmde iş bulur ve şehir dışına çıkar. Döndüğünde Meryem’in taşınmış olduğunu görür. Ev sahibinin oğlu, İsa’nın da evden çıkmasını rica eder. Sonraki günlerde İsa ev sahibinin oğluyla Meryem’i birlikte görür. Her şey anlaşılmıştır. Meryem ve ev sahibinin oğlu, aslında önceden birbirlerini sevmektedir. Bir plan yaparak önce ev sahibinden sonra da Meryem’in kocasından kurtulmak istemişler ve tesadüfen işin içine İsa’nın girmesi ve başka birtakım gelişmelerin yardımıyla amaçlarına kolayca ulaşmışlardır. Film İsa’nın kadının evini basıp sonra da intihar etmesiyle son bulur.

Üçüncü Sayfa, çoğunlukla Avrupa sinemasından aşina olduğumuz “öldüren kadın-femme fatale” imgesi üzerine kurulmuş bir film. Yönetmen Masumiyet’te kötülüğü hayatın bir dayatması olarak kabullenen, hiç düşünmeden peşinden giden ve başkalarını da sürükleyen, zerre miktarı değer duygusu taşımayan Uğur’a karşılık bu filmde, kötülüğü bizzat kendi seçen ve amacı uğruna planlar yapan Meryem’i anlatmaktadır. İsa’nın figüran olarak rol aldığı ucuz televizyon dizilerinin setleri arasında koşuşturmakla geçen yaşamı, Meryem’in gün boyu izlediği reality showlar ve diziler arasında sıkışıp kalan yaşamıyla, karşılıklı olarak oturdukları apartmanın bodrum katında kesişir. Bazen İsa’nın bazen Meryem’in dairesinde bazen de iki kapı arasındaki karanlık merdiven boşluğunda yaptıkları konuşmalar, ikisinin de kimliği ve yaşadıkları hakkında fikir sahibi olmamıza imkân sağlar. İsa’nın dairesinde Meryem’in yaşadığı dramı gözyaşları eşliğinde anlattığı sekans tıpkı bir önceki filmde olduğu gibi diyalog açısından oldukça başarılıdır. Başak Köklükaya’nın ustalık kokan oyunculuğu ve yönetmenin bir televizyon kanalında haber izliyormuşuz hissi uyandıran görüntü-ses paralelliğini bozan kesmeleri işe ayrı bir boyut kazandırmaktadır.

İsa kolayca âşık olur Meryem’e. Tıpkı Kader’deki Bekir, Masumiyet’teki Yusuf gibi. Nedensiz ve belki biraz da anlamsız bir biçimde. 50 dolar için kendi hayatını sonlandırmaya karar vermiş biri olarak, kocasından dayak yiyen Meryem’e sahip çıkma ve onun için cinayet işleme gözü karalığına soyunacak kadar âşık olur hem de. Yönetmen hikâyesini dizi çekimleri, televizyon ekranından yansıyan programlar ve film afişleriyle detaylandırıyor. İsa’nın dairesinin duvarında Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney ve Orhan Gencebay’ın yer aldığı afişler sıklıkla kadraja yansıyor. Tıpkı Masumiyet’te olduğu gibi burada da ters yüz ediyor sinemasal geleneğe ait birçok şeyi. Ve sinemanın ipliğini pazara çıkarıyor âdeta. Yeşilçam’ın birer kahramana dönüştürdüğü, toplumda idol olmuş isimlerle, bir figüranı aynı karede yan yana getiriyor. Ve bu figüran da tıpkı o kahramanlar gibi acı çeken ve itilmiş bir kadını kurtarmaya soyunuyor. Gerçek hayatta figüranlığın ötesine gitmenin pek de olası olmadığını vurguluyor âdeta. Filmin bir sahnesinde televizyondan Masumiyet’teki piknik sahnesi görülür. Bu esnada Meryem kendi acıklı hikâyesini anlatmaktadır İsa’ya. Masumiyet’in o can alıcı repliği dökülür Bekir’in ağzından: “Bi inandım o…ya tam yirmi yıl geçti!” Ve İsa tüm kalbiyle inanmaktadır Meryem’e o an. Sonrası aldatılmışlık, yenilmişlik ve intihar olur.

Sonuç Olarak

Zeki Demirkubuz, Masumiyet’te de Üçüncü Sayfa’da da nihilizmin doruklarında dolaşıyor. Bekir, Yusuf ve İsa âşık oldukları kadınları; Uğur ve Meryem’i tanımadan önce de hayatlarında hiçbir mutluluk pırıltısı olmayan tiplerdir. Âşık oldukları kadınlar Salome misali hep acı verir onlara.

Demirkubuz üslupçu bir yönetmen. Konudan çok onun nasıl anlatılması gerektiği üzerine kafa yoruyor. Hikâyelerini psikolojik ve sosyolojik tahlillere girmeden anlatmayı yeğliyor. Kötülüğün sadece var olduğunu gösteriyor, nedenleri üzerinde durmaktan kaçınıyor. Genel plan çekimler ve karanlık bir atmosferde, büyük bir ustalıkla yazılmış diyaloglarla müthiş bir gerilim yaratmayı başarıyor.

Masumiyet’in esin kaynağı olan Beckett’in “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Bir daha dene, daha iyi yenil.” sözünün filmin duygusuyla aynı paralelde olduğu kanaatinde değilim. Beckett, bitimsiz bir  umudu, asla mağlup edilememeyi haykırıyor âdeta. Oysa ne Masumiyet’te ne de Üçüncü Sayfa’da en küçük bir umut olduğunu söylemek bir hayli zor.

 

ZEKİ DEMİRKUBUZ FİLMLERİ

C Blok

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Serap Aksoy, Zühal Gencer, Fikret Kuşkan, Selçuk Yöntem, Ülkü Duru, Feridun Koç

Mutsuz evliliği dağılmakta olan Tülay, modern bir sitede yaşamaktadır. Site çalışanı Halit, gizlice Tülay’ı gözetlemekte, her hareketini izlemektedir. Tülay bir akşam eve döndüğünde Halit’le hizmetçisi Aslı’nın kendi yatağında birlikte olmasına tanık olur. Bu an, Tülay için bilinçsiz bir arayışın başlangıcı olacak, günlük yaşamı algıları ve korkularıyla karışmaya başlayacaktır.

Masumiyet

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Derya Alabora, Haluk Bilginer, Güven Kıraç, Melis Tuna, Yalçın Çakmak, Ajlan Aktuğ, Nihal G. Koldaş, Doğan Turan

On yıllık mahkumiyetini tamamlayıp hapishaneden çıkan Yusuf, ablasını ziyaret etmek için İzmir’e gelir. Eski bir hesabın karşısına çıkması yüzünden oradan ayrılmak zorunda kalıp harap ve ucuz bir otele yerleşir.

Gidecek başka bir yeri olmadığından çaresizlik içinde burada beklerken yolu aynı otelde kalan tuhaf bir aileyle kesişir. Bekir, Uğur ve çocukları Çilem, Yusuf’un ayakta kalabilme savaşında önce bir umut, sonrasında ise sarsıcı bir kadere dönüşeceklerdir.

Üçüncü Sayfa

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Ruhi Sarı, Başak Köklükaya, Cengiz Sezici, Serdar Orçin, Emrah Elçiboğa, Naci Taşdöven

Filmlerde figüranlık yaparak hayatını kazanan İsa, mafyatik bir ortamda elli dolar çalmakla suçlanır ve fena halde dövülür. Parayı iade etmesi için kendisine yirmi dört saat süre tanınır. İsa, parayı bulamaz ama bir tabanca bulur. İntihar etmeye karar vermiş, tam tetiği çekmek üzereyken kapı çalınır…

İtiraf

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz (Albert Camus’nün Yabancı adlı romanından)

Oyuncular: Taner Birsel, Başak Köklükaya, İskender Altın, Miraç Eronat, Gülgün Kutlu, Abdullah Demirkubuz

Zengin ve başarılı bir mühendis olan Harun, karısı Nilgün’ün kendisini aldattığını öğrenir. Önce bu durumla yüzleşmeyip bildiklerini karısına söylemez. Zaman ağır ve acılı geçmekte ve belirsizlik dayanılır gibi değildir. Sonunda karısına her şeyi itiraf ettirmeye karar verdiğinde uzun bir gece başlar. Yedi yıldır evli olan karı-koca, insan olmanın karanlığında ilerledikçe, kimin kim olduğu tanınmaz hale gelir. Yalvarmalar şiddete, gözyaşları çığlıklara karışır.

Yazgı

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz (Albert Camus’nün Yabancı adlı romanından)

Oyuncular: Serdar Orçin, Zeynep Tokuş, Engin Günaydın, Demir Karahan

Zeki Demirkubuz’un Albert Camus’nün Yabancı adlı ünlü romanından esinlenerek senaryolaştırdığı Yazgı, nedeni olmaksızın kendisini suçlu hisseden ve iradesini kullanmayı reddeden bir insanın tuhaf, akıl dışı öyküsünü anlatır.

Bekleme Odası

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Nurhayat Kavrak, Zeki Demirkubuz, Nilüfer Açıkalın, Serdar Orçin, Ufuk Bayraktar, Eda Teksöz, Güliz Pilge

Başkalarına göre idealist ve ilkeleri için yaşayan ama kendisine göre inançsız ve kibirli bir insan olan yönetmen Ahmet, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını filme çekmek istemektedir. Hem çekeceği filme hem de sevgilisi Serap ve yaşadığı hayata karşı nedensiz bir kayıtsızlık içinde, kendini evine kapatmış, âdeta bir münzevi gibi yaşamaktadır. Bütün bunlar  olurken  asista nı Elif, filmin hazırlık çalışmalarını sürdürmekte ve romanın kahramanı Raskolnikof’u oynayacak kişiyi aramaktadır.

Kader

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kader, yönetmenin ikinci filmi Masumiyet’te (1997) tanımış olduğumuz iki karakterin gençlik öyküsünü anlatır. Bekir, Uğur’a aşık olur. Uğur da başı hep belada olan Zagor’a.

Zagor, iki polisin öldürülmesi olayına karışıp tutuklanır. Bu olay, başlangıçta Bekir için bir umut gibi görünse de, bu acımasız aşkın peşinde yıllarca sürecek amansız bir hastalığın başlangıcı olacaktır. Bekir, üçüncü sınıf otel odalarında, esrar âlemlerinde, taşra pavyonlarında Uğur’un inatçı bir köpek gibi izini sürecek, üç insan arasında yaşanan bu tuhaf aşk, acıyla, yoksullukla, gözyaşıyla ve kötülükle büyüyecektir.

Kıskanmak

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz (Nahit Sırrı Örik’in aynı adlı romanından)

Oyuncular: Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer, Berrak Tüzünataç, Bora Cengiz, Hasibe Eren, Nihal Koldaş, Ferdağ Işıl, Mustafa Uzunyılmaz, Reyhan İlhan, Serdar Orçin, Rafi Emeksiz, Birsen Dürülü, Yeşim Gül, Şule Demirel, Can Anamur, Hatice Aslan (Konuk Oyuncu)

1930lar, Zonguldak… 29 Ekim gecesi Cumhuriyet balosu yapılmaktadır. Bu küçük, sıkıcı kömür kentine iki ay önce taşınan maden mühendisi Halit, eşine az rastlanır güzellikteki karısı Mükerrem, Halit’in kız kardeşi ve sığıntısı Seniha da davetlilerin arasındadır. Kentin en zengin ailesinin oğlu Nüzhet, Mükerrem’i dansa kaldırdığında, oturduğu kuytu köşeden onları gözleyen Seniha, yengesinin bu kız gibi güzel çocuğa karşı koyamayacağını hemen fark etmiş, Tanrı’nın onu çirkinliğin Yazgısına boyun eğen olmaktan, güzelliğin Kaderini çizen mertebesine yükseltmeye karar verdiğini o anda anlamıştır.

Vural Kaya – Şiir Mektebi

Vural Kaya – Şiir Mektebi

Şiir Mektebi’nden Merhaba. Mahalle Mektebi’ne gelen şiirleri kısa kısa incelemek, değerlendirmek endişesiyle oluşturduğumuz Şiir Mektebi’mizin temel işlevi yahut amacı şu: Şiire yeni başlamış yahut da şiirde yeni görünme gayre ti güden arkadaşlarımızın şiirlerini ele alıp şiir gönderen Mektep müdavimimize geri dönmektir. Şiirde önceden başka dergi ya da mahfillerde görünmüş isimlerin şiirlerine değerlendirme ve inceleme boyutunda değinmeyeceğiz. Edebiyat müdavimleri bilir ki önceden dergilerde isimleri görünmüş kişilerin şiirleri şairin kendisini yeni başlayanların ürünleri ise dergiyi bağlar. Bu ilke doğrultusunda yeni isimlerin yayınlanması ya da yayınlanmaması durumlarında Şiir Mektebi’miz Türk Şiirine katkı sağlamak amacıyla gırtlak patlatacak. Yoksa ki kimseye ders vermek niyetinde değiliz. Mektep eğiticidir. Öyleyse işlevine uygun hareket edebilmenin gayretini güdüyoruz hepsi bu. Umarız maksat hasıl olur, verim elde edilebilir. Şiir yüzde elli ilhamsa yüzde elli çalışmakmış; habire çalışmak… Hem ayrıca biz biliriz ki hiç kimse anadan doğma şair değildir. Şu halde diyoruz ki kırılmak yok ha, şiirde daima çalışmak esastır. Bıkmadan usanmadan çalışmak… Vira bismillah deyip Şiir Mektebi’mizin kapısını üçüncü sayımızdan itibaren açıyoruz.

Rumeysa Betül Mert: Rumeysa Betül Mert’in bize “Gül Kızı” isimli şiiri ulaştı. Şiir yoğunluklu duygusallık barındırmakta. Salt şiir için yeterli bir özellik değil duygu ya da duygusal etkilenimler… Rumeysa Mert’in şiirsel sesi çocuk şiirlerine daha yakın bir formda. Bunu Rumeysa iyi değerlendirmeli bizce. Çocuk şiirinde de nitelikli ürünlere ihtiyacımız var. Metinlerini çocuk şiirine dönüştürmesini öneririm. Fakat bunu yapmak modern şiir formlarından ve işleyiş kalıplarından daha kolay bir şey değil. Aksine çocuk şiirleri için çok çalışmalı. Klasik şiirimizi de modern zamanlardaki şiirleri de iyi bilmekten yani çok okumaktan ve bütün bu birikimleri çocukça bir dile dönüştürme gayreti gerek. Bütün bunlarla birlikte çocuk şiirlerine giriş sürecinde Rumeysa’nın Fazıl Hüsnü, Cahit Zarifoğlu, Gökhan Akçiçek, Mustafa Ruhi, Mevlana İdris, İbrahim Alaaddin Gövsa, Yalvaç Ural gibi çocuk şiirleriyle de meşhur şairlerimizi de okuması, değerlendirmesi gerekmektedir.

Rufeydanur Ceylan: Rufeydanur’un bize “Gri Bir Gökyüzünün Altında Çekilmiş Bir Şehrin Fotoğrafı” isimli şiiri ulaştı. Rufeydanur Ceylan, imge kullanımlarına eğilmeli bizce. İmgeyi atlamamış, imgesel ifadelendirmeyi zorlamakta; bu iyi. Fakat yerli, yerinde imge kullanımına mütekamilen hakim olamama durumu söz konusu. Bu problemi aşarsa daha iyi şiirsel metinler ortaya koyacaktır Rufeydanur. Rufeydanur’un sıkı tuttuğu şiirsel metinlerde sloganlaştırma ve söylevi yüksek değerde işleri dikkate değer. Rufeydanur, şiire başarılı olduğu alanlardaki belirginliğine kısmen zayıf kaldığı yönlerini iyileştirerek devam edebilir kanısındayız. Eski şiirimizi ve modern şiirimizi didik didik etmesini yani sıkı bir şekilde Türk Şiirini takip etmesini öneririz.

Emre Gürkan Kanmaz: Emre Gürkan’ın bize “Hayatı Bana Öğretemeyecek Olana” isimli şiiri ulaştı. Şiirsel metnin şiire giden yolda kimi zorlamaları çalışkanlık gösterisini işaretliyor bize. Bu şiir için gerekli bir atılım ve fakat yeterli değil. Hatta bir şiir için henüz yolun başı demektir. Emre Gürkan’ın da diğer arkadaşlarımız için sürekli vurguladığımız Türk Şiiri bilgisine sahip olması gerekmektedir en başta. İmgeyi, çağrışımı, simgesel çıkışları yerli yerinde kullanması gerekmektedir. Mesela “İşte yine latince ıslanıyor yapraklarım” gibi dizelerdeki imgesel ilgi ve çağrışım zayıflığını bertaraf edebilmeli en başta. Ayrıca gereksiz zorlamaların da sentetik söyleyişleri körüklediğini söylemek isteriz. Zoraki oluşturulmuş dize kurmalar ve dizeler arası bağ kurma mevzusuna da sağlam bir şiirsel akılla eğilmeli Emre Gürkan.

Abdurrahman Çiçek: Abdurrahman Çiçek bize dört şiir göndermiş. Dört şiir içerisinden en görkemli metin “İnfaz Korkusu”. İn faz Korkusu’nun girişi özellikle şık bir girizgah olmuş: “Tüm kahvehane uğultularını topla/Topla; göm bir sardunyanın dibine”. Fakat bu girizgah “Akşam Kızıllığından” dizesi ve sonrasında savrulmuş. Savrulma öyle böyle değil, toplumsal gerçekçi bir şiir görünümü sonradan kimi yerlerde sembolik şiire kimi zaman ise imgeselliği abartılı duygu şiirine yaklaşmış. Şiirin tarz problemi değil elbette tek problem. Yeni şiirimizi yeterince tanımamaktan kaynaklanan ses dağınıklığı da büyük problem Abdurrahman Çiçek için. Bunları bertaraf edebilecek yeteneği var Çiçek’in ayrıca. Bu yeteneğini zorlamalı bizce.

Afra Kutluğ Benli: Afra’nın bize Karanfil Kokulu Kadın isimli şiiri ulaşmış. Şiir diyorum, şiirsel metin demiyorum dikkat edilirse. Evet Afra, aynı şiire eğilirse daha da şiirleştirirse burada yayınlayabiliriz elbette. Birkaç iyi rötuşla yeniden bekliyoruz Afra’nın şiirini. Kumaş sağlam ve fakat işçiliği de yüksek kalitede istiyoruz Afra.

Turan Gündüz: Turan Gündüz’den daha sağlam metinler beklediğimizi ifade etmekle yetiniyoruz.

Rabia Boran: Rabia Boran’ın bize Eski ve Ölü Olanlar İçin Ağıt başlıklı bir şiirsel metni ulaştı. Şiire giden ana damarlar problemli bu metinde. “Kendime gerek duydum bu noktada” dizesi mesela sıkı ve rahat bir ifadelendirmeyle şiiri donatması beklenen bir başlangıç dizesi olabilecekken evvelinde ve ahirinde ifadelendirmeler bağlantısız ve yersiz kalabiliyor. Şiirde bir savrulma yaşıyor bu metinde Rabia Boran. İmgeleri alakalandırma problemi de ikinci önemli maraziyesi bu metnin.

Şiirde kalıcı olmanın yolu yöntemi dergilere ısrardır elbette Rabia Boran. Bunda ısrarcı olman gerek ve fakat şiirsel alt yapıya gereken önem verilmeden ısrara başvurmak da zararlı olabilir. Hemen şimdi Sezai Karakoç ve Edip Cansever ve Turgut Uyar oku derim. Hiç vakit kaybetmeden bütün kitaplarıyla bu mezkur şairlerle işe başlamalısın. Sonra diğer iyi şairleri sırala…

Muhammed Zeren: Muhammed Zeren, sloganların şiiri tükettiği bir metin olmuş bize gönderdiğin metin. Hayır slogan başka şiir başka. Slogandan şiire koskoca bir çabalama mesafesi duruyor. Buna dikkat Muhammed Zeren!

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Muâsır Memşâhâne vü Kenef-i Acîbeleri Vü Ebvâb-ı Devvâre-i Seyyâre-i Garîbeleri Beyân İder.

Bu fakîr ü pür-hatâ, Ziyâ-yı bî-riyâ, hâk-i kıdâm-i enbiyâ, bir gün belde-i Üsküdâr’daki meşrûtasında istirâhatda iken hâtif-i ceybî nâm îcâd-ı şeytânîsi su‘bân çıngırağı misillû sadâlar izhâr idüben haber eyledü kim kadîm üstâdânumdan Samsûnî Emîn Hâce hakîri ziyârete gelür. Ziyâde sürûra garîk olûben “İrtibatsız ittihâd muhâldürür” fehvâsunca musâhibet idüp mahabbetümiz tezyîd idelüm deyû Emîn Hâce ilen gendümize bir mev‘ıd tesbît eyledük. Bu Emîn Hâce, mukaddemâ Tekfûrdağı sancağunda idâre-i Diyânet’in medrese-i ta‘lîm-i Kur’âniyyesünde Kur’ân muallimi iken elân Malatya vilâyetünin Kal‘a kazâsunda meşîhat makâmunı temsîl ider. Sadâsu ziyâde hûb olub Kelâm-ı Kadîm’i ziyâde teessürle vü kavâid-i tecvîd ile tertîlen tilâvet iden ilm-i fıkha muttalî, ehâdîs-i nebeviyyeye vâkıf, mûsikî-şinâs, ilm-i sarf ü nahivde sâhib-i merâtib, ziyâde naîf ü zarîf, ehl-i ’ızz ü ikrâm bir müftî olub hakîrin dahî hâce vü üstâdudur. Aslâ iltifât-ı ümerâya meyyâl olmayan bir kâim-i meşîhatdur kim dîn ü dünyâ ânın misillû merd ü cengâver ulemâ vü meşâyıh sa‘yiyle nizâmun muhâfaza ider. Çün eslâf buyurdılar kim: ‘Şems-i şitâya, işve-i nisâya vü iltifât-ı ümerâya mağbûn olmamak hayrdürür.’ Cenâb-ı Hakk ilm ü maârifin müzdâd, sa‘y ü a‘mâlin meşkûr eylesün, âmin!

Beyt:

Ma‘lûmdur ki fısk ile cihân olmaz harâb;

Eyler, ânı, müdâhane-i âlimân, harâb!

“El-‘ılmü yüzâr ve lâ yezûr”

kâide-i celîlesince Emin Hace’ye varmak muktezâ-yı edeb olmağın, ânınla musâhibet içün elyevm Bakırköy nâmiyle mârûf Makrikarye beldesine azm-ı râh eyleyüp vardım. Emîn Hâce hakîri CAROUSEL nâm

–KARUSEL deyû telaffuz olunurmuâsır bedestâne dâvet eylemeğin ol mekâne vâsıl olayın deyû seyirdirken tefekkür eyledüm. Ol mekâne niçün KARUSEL dirler? Ol mekâne mürûr iden bârân-ı belâ ve seng ü sihâm-ı kazâdan başın aslâ kurtaramaz. Âna dühûl iden nâs, seyl bakiyyesü zibile tebdîl olduğundan KÂR-I SEYL’den inhirâfen KARUSEL deyû zebân-zed olmuşdır. Allâhü a‘lemü bi’s-savâb.

İş bu kerâhet bedestânın daha medhalinde, belâ, âdeme ilişir kim hakîr nazar kıldukda içresüne dühûl idecek ne bir bâb ü medhal ne bir nefak ü cuhrı şâhid olmadım. Anda kâim bir tüvâne oğlancığa: ‘Bak a kenc; şol fakîr seyyâh nice ândır nazar kılarum lâkin âna dühûla vâsıta bir bâba rastlayamadım. Ma’lûmdur kim ecdâdımuz ol azîm bedestânâne nice azîm ebvâb inşâ idüp ol kapularun bâlâsuna dahî nice zamân tevâzu zenciri nâm zincirler sarkıdıp dünya in‘âmü ilen fahr bulub şîrâze-i edebden taşra çıkmayalım içün vü acz ü vüs‘atimizi bilelim deyû âdemi rükûa vardırarak idhâl iden nice rikkatli işler itmişlerdür. Ya bu bedestânın içreye dühûla vâsıta bâbı kandedür; kandedür ânın tevâzû zenciri? Bu seyyâha tiz delâlet eylegil!’ didikde ol oğlan, edâ-i hamâkatle sûretim süzüb ‘İy çelebi, ger ne dirsün bilmezem lâkin içerü girmeğe kapı sorarsan andadur. Dönen kapıdan içeri gir’ didi. Nazar kıldıkda gördüm kim üç aded elvâh-ı zücâcîyi yek-digerine rabt eylemeğ sûretiylen îmâl idilmiş bir acîp pervâne misillü mütemâdiyen devr ü seyr eyleyen bir kapudur kim çerh-i felekden nişân virür. Hafazanallah bi-lâ dikkat içresüne daldukda âdemi cerh dahî ider.

Beyt:

İkbâline, idbârına dil bağlama dehrin;

Bir dâirede devr idemez çenber-i devrân!

Ba‘dehû hakîr nerdübân-ı seyyâre ile devr-i sânîye râfî olub Emin Hâce’yi bir makhâ-i Frengî’de bulmak nasîb ü müyesser boldı. Ânın ile nice cân sohbetleri eyleyip kahvemizi şürb itdikten sonra hakîrin def‘i hâcet ihtiyâcı vâki‘ oldukda Emîn Hâce birle memşâhânelere müteveccih olduk.

Fasl-ı i‘lâm:

İş bu memşâhâne ta‘bîri, âdâb-ı Etrâk’den nâşî “halâ” meâlinde    müsta‘mel     bir     la  fız olub, evveliyâtında,  Nebî-zî şân rûzigârunda dahî def‘i hacet mekânuna “halâ” ya “kenîf” ta‘bîr olunurdu. Ehl-i temeddün bulan kavm-i necîb-i Etrâk müselmanlığla teşerrüf itdikde ânı dahî divâr ilen ihâtâ idüb ismin dahî “memşâhâne” yâni kim “ayak yolı” tesmiye itdiler. Edebden sebeb, ânı dîdeden nihân eylemek iktizâ itdi. –Nihâyet-i fasl-

Ol bu memşâhânelerin divârında el-yevm Frengî usûlde hurûf-i Lâtîniyye ile “Waw Cîm” hecâları muharrerdür kim ve mine’l-garâib! İş bu tahrîr “ol mebnânın derûnunda habâset ü necâset mevcuddürür” nev‘inden ma‘nâyu intibâ ider imiş. Ol muâsır memşâhânenin derûnuna dühûl itdikde gördüm kim ak rengli topraktan mâmûl bir nevî acîb ü  garîb  çanak-âsâ  cisimler divârı kenîfe rabt olunmuş dururdı. Anlara PİSUVAR dirler. Acep neden ânı böyle tesmiye  itmişler dir? İş bu PİSUVAR bir nevî çeh-i bevvâldir kim âna kıyâmda iken bevl idilir. Mervîdir kim ol terkîb, bu cisim îcâd oldukda, içinde mâ-i necîs hem bevl bulunmağın PİS SU VÂR! deyu tesmiye olunmuş. Dem-be-dem lisâna sıklet viren bu terkîb PİSUVAR’a tebdîl olmuşdur. Fi’l-hakîka ismi müsemmâsuna ziyâde muvâfıkdürür. Necîs ü habîs olmağdan mâ-adâ, kâim iken bevl eylemek aslâ şerîat-i ğarrâya muvâfık bir amel değildir. Hem ol PİSUVAR’lar divârân ilen muhît olmamağın edebden taşra, alâmeleinnâs def‘i hâcette bulunulur kim ziyâde nâ-hoş ü bed-manzar bir vaziyettir.

Sâniyen   ol   muâsır   memşâhânelerde   bundan ayrı bir tuhaf kenîf dahî vardır kim ol dahî KLOZET deyü zebân-zeddir. Ammâ bu KLOZET ne kelimedir? Lisâniyyât ulemâsının îzâhâtı mûcibince ol terkibin aslı dahî Arabiyyü’l-asl olan “KÜLLÜ ZID” olub terkîb müsemmâya çespân düşmüşdür. Çün kim ol dahî âdâb ü erkâna, kavâid-i İslâm ü şerîat-i Mahmûdiyye’ye kandeyse külliyyen zıd olup nezâhetten berîdir. Ol meyânda dehrlerdir telaffuz olunarak inhiraf bulmış vü hâl-i hâzırdaki telaffuzı isti‘mâle esâs bolmışdır. Sîbeveyh dahî bu îzâhı kâildir. Vü lâkin hakîr nazar kılub etrâfı süzdükde gördüm kim cümle memşâhâne mahzâ ol iki nevî‘ kenâif ilen memlûdür.

“Men bende-i bî-çârene rahm eyle efendim” deyû sızılanub tarz-ı Türkî bir kenîf  bulmağ  murâd  itdimse de ol çarşû efrencî-meşreb olmağın muvaffak olamadım. Ol KARUSEL nâm çarşû hayli acîb ü garîb olmağın memşâhâne vü kenâifi dahî aynıdır. Esnâ-i def‘i hâcette gûşânıma savt-i hamîr misillû sadâlar ilişib hakîr pur-dikkat istimâ ittikde fehmeyledüm ki mızika-i ecnebî çalur. Ve mine’l-acâib! Ba‘dehû ben nefsime ol meyânda tekellüm iderken hakîri işiden Emîn Çelebi ayıtdı: ‘Ey â mîrim, ne tahayyüf idersün kim şol devrân-ı cedîdin cümle ef‘âl ü a‘mâli kefere vü fecereye taklîd üzre mebnîdir. Şol cümle nâs Nebî-yi Muhtâr’ın “Kasem olsun şol ümmetim nice bir vakte irişicek kim ol vakıt sizler ehl-i kitâbı kadem-be-kadem vü zirâ-be-zirâ vü karış-be-karış ehl-i ta‘kîb ü taklîd bulucaksız. Kandeyse ol küffâr bir cuhr-i kelere dühûl itse ânın akabinden siz dahî ol cuhr ü çâha dühûle heveskâr olub dalıcaksuz ü hatvetini tâbiiyetten berî kalmıyacaksuz. İmdi âgâh olun ki kim bir kavmi müşâbihet ider de an‘anât ü örfün vü cümle ef‘âl-i dîn ü dünyâsın âna müşâbih kılmağa sa‘y iderse ol kişi ânların makûlesinden addolunur. Hazer eylen! Çün kim kişi ehl-i meveddetiylen haşrolunub hisâba dûçâr bulur.” buyruğun aslâ eslemezler. Ânlar kim pîr ü üstâzımuz Abdülhâmid Ziyâ Paşa’nın inşâd itdiği vechile:

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî

Evvel yôğ idî işbû rivâyet yeni çıkdî” beyt-i celîline muhâtabdırlar. Sen anlara aslâ mâil olma.’ Devâmında da Emîn Hâce şöyle didi kim: ‘Ya şol acîb kenefleri inşâ itmekle kalmayub esnâ-i def‘i hâcette Dede Efendi vü Buhûrîzâde’nin bestehâ-i lâhûtîlerin icrâ idüb muzikamızu hâzil olsalardı? Buna da şükür. Cenâb-ı zî-şân beterinden hıfz ü sıyânet buyursın.’ Hakîr dahî ol bu duâya ‘Âmin’ çekerek ol bed-meşreb mahalden îtizâl eyledük.

Beyt:

Ehl-i dînin kefereyi teşebbüh ü taklîdin görmüşüz; Ne acebdir, def‘i hâcette muzıka çaldığın görmüşüz.

Cevelânnâme-i Ziyâ 26 Teşrîn-i sâni 1427 Cerrâhpaşa, Fâtih

Umut Aydın – Surkontr

Umut Aydın – Surkontr

Akarcası sunak taşımış ve taşmış
Usunun usanmaz debilerinde küme ideler
Füme füme geçerken alüvyonlar halinde
Elinde kelepçelenmiş takoz intiharı
Maldoror harın imini sürmekte

İsyanın islerini bir kitapta pakladı
Onlarca amorftu yine -demoralize-
Yirmi dört yıl kurgulanmışsa yaşamı
Tanrı ancak bir demo çıkarmış olmalı

Eş değer miydi eş eş duran insan
Bir sürü sürüler çıban-sızlarken
Tanrı: Perdan
İnsanlık: Rölans
Maldoror: Kontr !

Murat Solgun – Ölümdür Bıraktığım Sana

Murat Solgun – Ölümdür Bıraktığım Sana

Karamela ve tütün mükemmel kokuyordu
Hızır kısık ateşte tahta bir bavul yonttu
Musa Tur-i Sina’da canıma okuyordu
Paşa maşa değildi anlamadın mı konttu

Kaşık iskeledeydi iktisat yorgan attı
Birdenbire mum söndü kırdı kuş kafesini
Yanak yanağa değdi güneşin nuru battı
Henüz foyan çıkmadan götür ver pis fesini

Karmaşık bir denklemdi Hacı Bekir lokumu
Düşünde düşüverdi yaktı soba çırayı
Ses mi ışık mı yoksa çözemedim koku mu
Boşa endişelenme Melek şaşmaz sırayı

Fatih bunu aç dedi açtım birden kaleyi
Koştum gittim kendimden onda buldum kendimi
Ne opera ne de vals köle yaptı Yale’ yi
Hatırlamam gereken Ölüm Reis sen di mi?

Fatma Ünal – Sorun Değil… Bize Böyle Öğrettiler!

Fatma Ünal – Sorun Değil… Bize Böyle Öğrettiler!

Hayatımın bazı kısımlarına, bazı yıllarına, babamın torna tezgâhından talaş sıçramış gibi. Unutuyorum bu acıları. Sonra havalar soğudukça demir kadar ağırlaşıyor içimde, batıyor tenime… Yıllardır dizinde demir parçalarıyla dolaşan bir işçinin kızıyım ben, ötesi yok. Acılarımla yaşıyorum ve her sonbahar sancıyla uyanıyorum… Tüm bunlar havalar soğudukça ağırlaşıyor ve babam her geçen gün makinelerin gürültüsünden sağırlaşıyor. Bu gürültünün içinden çıkmadan bir çıkışı olsaydı işlerin… Kalıcı bir eşya olmayacağım bu dünyada. Kadim bir evde yerinden kımıldamayan hantal bir ayna gibi, taşınırken, ruhumun sırları dökülecek sokaklarına şehirlerin. Her evde bir çığlığım kalacak, bir hırkam. Ve toprağa sessiz sedasız gireceğim, törensiz, ayinsiz…

Birinin yaşadığım şehirlerden geçmişimi silmesi lazım. Bu nasıl mümkün olur, bilmiyorum. Şehrin hafızası kolay unutmuyor. Sokaktaki parke taşına kadar tanıyor bazı şehirler beni.

Ayak izlerimi silin caddelerden… Kaldırımlardan cesedimin gölgesini kaldırın. Yurt değil bana hiçbir şehir, doğduğum şehir bile. Yersiz yurtsuz bir göçebe… Yükünü sırtında taşıyan bir geçmiş zaman gezgini, hırkasını başının altına katlayıp ölen derviş… Hani malum hikâyede… Öyle ya da böyle turist bir ruhla geçiyorum aranızdan. Kalıcı hissetmeyerek bedenimi… Hızlı, sıkıştırılmış bir dünya turu sanki yaşamak ve tur rehberinin düdüğü baktığım her noktayı daha göremeden kafileye dâhil ediyor sanki beni.

O elinde bavuluyla trenden inen, ellerini kaşlarının üstüne siper edip kısık gözlerle şehre bakan kara adamların, işçilerin ruhundan katılmış ruhuma sanki. Aranızdan böylece geçeceğim ve sanki toz serpilmiş gibi gözlerinize görmeyeceksiniz beni.

Şehrin hafızasından silinmesem de bir dağ yalnızlığıyla öleceğim… Başımda bulutlar, biliyorum… Ben göçerim, ruhunuz duymaz. İstasyon, gözyaşı, mendil… Filmlerde olur bunlar… Zaten hiçbir erkek yetişemez trene, elinde valizi, binen kadının peşinden…

Sorun değil… Bize böyle öğrettiler! Şehrin âhı yakamda kalacak, yaralı bir kuş gibi bırakıp gidince her şeyi. Eski istasyon binasının yıkık bacasındaki leylek gibiyim. Her mevsim böğrümde bu göçmek sancısı ile. Anladım ben. Annem beni, eski zamanlarda, bir kervan yolculuğunda doğurmuş ve o yüzden eski ruhum bu kadar ve ırmağım geçmişe akıyor böylesine. Göç deyince atalarım gibi kanım kaynıyor, sarılıyorum bu kelimeye. Ata binip göçmek, çadır kurup konmak istiyorum, konargöçer ruhumla.

Göç dedim mi durun orda. Şehirlerin üzerinde geziyor parmaklarım, haritanın hangi noktasında kesilirse nefesim, bahara orada uyanmak istiyorum. Artık kendime ölünesi bir şehir bulmam lazım. Ve bu kez gittiğim yerde ölmem…

Emin El-Reyhanî – Işığa Savunma

Emin El-Reyhanî – Işığa Savunma

Çeviri: Hasan Harmancı

Işık, ışık! Işıtsın kalplerimizi dünya karanlık olsa da,
Yayılsın kalplerimizden, ufukları karanlık sarsa da.
Yegâne mülküm vadide geceleyin zayıf bir mumun aydınlattığı barakam da olsa
Gözüm dünyanın bütün ışıklarını yansıtsın barakama.
Fırtına çıkar, ağaçları kökünden söktüğü gibi barakamı da söker
Alır götürür onu nehirlerin ağzına. Kayaların arasında
Fırtınanın güç yetiremediği bir mağara vardır,
İşte orada güneşin ışığı, işte orada yıldızların ışıkları.
Simsiyah gökyüzü, yıldızlar gezegenler simsiyah olsa da orada,
İşte burada, bu insan kalbinde, o sonsuz ışık.
Işıtsın kalplerimizi, ufuklarımızı tastamam karanlık sarsa da.

Hafız Ahmet Çalışır İle…

Modern Zamanlarda Bir Dede Efendi: Hafız Ahmet Çalışır

Hazırlayan: Vural Kaya

Ahmet ağabey merhabalar. Hafız Ahmet Çalışır’dan kısa bir hasbihal kapısı aralamasını istesek, neler söylersiniz?

1966 Konya doğumluyum. Tahsil hayatımın hepsi Konya’da geçti. Önce hafızlık eğitimim, ardından Konya İmam Hatip Lisesi, ardından İşletme Fakültesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümü, sonra da Selçuk Sosyoloji’de yüksek lisans dönemim… Fakat hep Hafız Ahmet Çalışır’ım ben, öyle tanındım, her daim iki cihanda da öyle bilinmek, hatırlanmak isterim. Paye olarak hafızlığın benim için önemi ve değeri çok büyük. Neyim varsa ona borçluyum. Allah’ın lütfuyla tabii… Şeyh Galip’in dediği gibi: “Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir”, benim de ondan başka sermayem yok. Bununla beraber bahtı açık biriyim galiba. Şanslı olduğumu düşünüyorum. Kendimi ifade edebilme imkânını, şansını buldum. Etrafımdaki insanların hepsi güzel insanlar. Hoca bakımından inabemiz hep sağlam oldu. Değilse kaybolmaya mahkûm biri olurdum herhalde. Cevher, ustasının  eline  düşerse mücevher oluyor. Yoksa  ötekiler gibi bir madenden öteye geçmiyor. Rabbim muhafaza etsin. Hayatının her safhasında değişik lütuflara mazhar olmuş birisiyim. Talebeliğimden tutun da şimdiki anıma kadar, ne maddi ne de manevi bir sıkıntıya duçar etmedi Rabbim. İnşallah lütfundandır. Korkarım kahrından… Allah şükrümüzü artırsın.

Görevinizden, görevlerinizden, neler yaptığınızdan konuşalım mı biraz da?

Resmi anlamda 1988 yılında Konya Selimiye Camii’nde müezzin olarak başladım ilk vazifeme.1990 yılında Kültür Bakanlığı bir imtihan açtı. Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu’na sanatkâr almak için. Girdim, lütfetti Rabbim kazandırdı, stajyer sanatkâr olarak başladım. Bir yıl sonra yetişmiş sanatkâr olarak kadromuz yenilendi. Ses sanatkârı olarak vazifemiz devam etti.1996 yılında koromuzun şefi Ankara’ya tayin olunca koronun şefi olarak vazifem değişti. İki yıl kadar bu vazifeyi yürüttüm.1998’de İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’na tayin edildim. Beş yıl kadar burada vazife yaptım. Ama itibar ettiğim büyüklerim Konya’ya dönmem gerektiği ve hizmetimin burada olması gerektiğini söyleyince Konya’mıza tekrar döndüm. İdari görev almadım. Bu arada Konya Büyükşehir Belediyesi’ne bir koro kurdum. Çeşitli vakıf ve derneklerin kuruluşlarında yer aldım. İlahiyat fakültesinde dini musiki derslerine girdim bir müddet. Ve fakat iş yoğunluğumuz, turnelerin sıklığı maalesef izin vermedi okuldaki hocalık hayatıma. Bununla beraber dışarıdan ofisime devam eden öğrencilerimle meşgul oluyorum. İnşallah faydalı oluyorumdur. Avrupa’nın bütününde mükerrer olmak kaydı ile A.B.D’ye defalarca, uzak doğunun tümüne kuzey Afrika’nın orta Asya’nın birçok yerinde konserler ve de konferanslara katıldım. Amerika’nın en saygın üniversitesinde (HarvardNew England) Türk İslam Musikisi ve Kur’an Tilaveti konulu seminerler yapmak nasip oldu. Dedim ya, bahtlı birsiyim diye. İnşallah bir hizmet olmuştur. Ve el’an Konya Devlet Korosu’nda da sanatkâr olarak vazife yapmaktayım.

Hicazkâr makamında Mevlevi ayini bestelediniz. Bunu üstelik ilk yapan sizsiniz. Ne diyeceksiniz?

Aslında ilk yapanın ben olduğunu düşünüyordum bu makamda. Efkâr-ı umumiye de bu konuda hemfikir idi. Ama çok sonra yazmaların içinden Manisalı Cazim Dede’nin  de hicazkâr makamında bir ayini olduğunu tespit ettik. Bunu ilk tes pit eden ya da söyleyen Murat Bardakçı oldu galiba. Murat bey, Mehmet Güntekin dostumuza bir sohbetinde söylemiş. Bu yıl o da yayınlandı zannediyorum. Makam aynı makam… Ama seyir itibarı ile benim yaptığımdan oldukça farklı. Seyir itibarı ile oldukça değişik kullanmış hazret. Bizimkisi sadece bir mesai… İddiadan uzak. Bizler onların yaptıklarını taklit ediyoruz ancak. Değilse haddimizi biliriz elhamdülillah. Ancak “Efendim ecdad yapmış zaten, ne gerek var artık bu eserlerden yapmaya…” demek sadece tembel tesellisi gibi geliyor bana. O zaman bütün eserler için söylemek lazım. Zira en seçkin eserleri ecdadımız yapmış. Bunların üzerine bir daha olmaz, desek tüm sanatlar artık yok olmaya mahkûm olur, sadece seyirlik birkaç eser kalırdı diye düşünürüm yarım aklımca. Onun için kaliteyi düşürmeden çalışmaya ve de dua almak için eser bırakmaya uğraşmak lazım.

Ömer Tuğrul İnançer sizin için modern zamanların Dede Efendisi demişti bir televizyon konuşmasında. İnançer’in, bu tam tekmil beyanı karşısında neler söyleyeceksiniz?

Lütfetmişler efendim. Bizim musikimizde hafız olmak ve o ekolden gelmek çok ciddi bir avantaj. Aynı zamanda musikiye intisap etmiş iki insandan biri hafız ise çok önde başlıyor yarışa. Musikide zirveye ulaşmış isimlerin nerede ise tamamı ya hafız, ya da hafızlık ekolünü iyi hazmetmiş insanlar. Hafız Itri, Zekâi Dede Efendi vs. Hem icra olarak ve hem de beste olarak klasik anlamda zirvedeki isimler. Yok mu hafız olmayan? Var tabii ki. Onları da neoklasik dönemde görüyoruz. Ama dediğim gibi hafızlık müessesi çok münbit. Türk-İslam Musikisi ve de hususen Mevlevi Musikisinde eser yapmak biraz daha ihtisas istiyor. Hafızlık veya bu ekolle yoğrulmak bu anlamda çok belirgin bir üslup sahibi yapıyor insanı. Günümüzde hafızlık müessesesinden yetişen ve de musiki ile iç içe yaşayana nadir rastlanıyor. Belki de mahfi kalmaktan hoşlandıkları için ortaya çıkmadıklarından dolayıdır ki, fakirin yapmış olduğu eserler biraz daha dikkat çekici oldu zannımca. Taksimat-ı ilahi fıtri istidadımıza bu şekilde yansımış. Kişisel olarak da klasik üsluba bağlılık böyle bir durum ortaya çıkardı. Bize gelen feyz-i ilahi bu şekilde dışarıya vurdu. Eskiler sehl-i mümteni derler ya ondan bizimki de. Çalışmakla olmuyor bazı şeyler. Alvarlı Efe Hazretlerinin buyurduğu gibi “Lutf ide Bâri Teâlâ aça bab-ı rahmeti”. Kapı açılmayınca olmuyor. Dolayısı ile muhterem üstadımız Tuğrul İnançer beyefendinin hakkımızda söylemiş olduğu teveccüh dolu, iltifat dolu sözler hem fakire olan sevgisi ve hem de klasik üsluba olan bağlılık ve yatkınlığımızdandır. Değilse dedelik bizim için ancak torun sahibi olduğumuzda söz konusu olabilir.

Kültür Bakanlığı Sanatçısı olmak, uluslar arası kuruluşlarda klasik müziğimizi temsil etmek, koşturmacalar ve kişisel yaşamınız… Hayat nasıl ilerliyor bu anlamda sizin için?

Kültür   bakanlığı    sanatçı sı olmak… Evet, kadro anlamında sanatkâr kadrosuna sahibiz. Ama sanatkâr olabilmek esas itibarı ile ciddi bir iş. Şu anda işgal ettiğimiz o kadroyu en iyi şekilde yapmaya çalışmakla geçiyor zamanımız. Yurt içinde, yurt dışında yaptığımız turneler zaten zamanımızın birçoğunu alıyor. Bu anlamda yurt dışında yaptığımız etkinlikler medeniyetimiz adına bir miktar da olsa katkıda bulunuyor zannederim. Kültür kelimesini özellikle kullanmak istemedim, zira çok sınırlayıcı kalıyor bu bağlamda. Yemek yemek, elbisenin şekli vs. de bir kültür. Ama bizim yaptığımız ve sergilemeye çalıştığımız hadise, tamamen Türk–İslam medeniyetinin bir cüz’ü. Bu açıdan ciddi mesuliyet taşıyan bir iş. Hata yapmamaya özen göstermek veya en az hata ile yapmak gibi bir sorumluluğumuz var. Hele 11 Eylül olaylarından sonra İslam ve terörizmin yan yana anıldığı da düşünülürse icra ettiğimiz faaliyetlerin ehemmiyeti bir kat daha artıyor. Konserler, konferanslar vs. her ne yapılırsa İslam’ın gülen yüzünün gösterilmesi ve estetik boyutunun gözler önüne serilmesi bakımından çok önemli. Yurtdışında konser yapmak, itibar görmek hepsi çok güzel şeyler belki ama bu tarafı düşünüldüğünde o görevin ağırlığını taşıyabilmek ve bunu idrak edebilmek çok önemli kanaatimizce. Sürekli kendinizi yetiştirmek ve temsil kabiliyetinizi tazelemek durumundasınız. Zamanınızın çoğunu turnelerle geçirmek nerede olursa olsun, yurt içi veya dışı bedenî bakımdan oldukça yıpratıcı. Zaman ve iklim farklılıkları bedenen çok yoruyor insanı. Ama yapmaya çalıştığınız hizmet aklınıza gelince unutuyor ve tekrar vira bismillah diyorsunuz. Zamanın nasıl geçtiğini anlayabilmiş değilim hâlâ. Geçenlerde bir düşündüm ki oğlum 20 yaşına gelmiş. Yoğun koşturmacanın içerisinde büyüdüğünün farkına varamamışım. Sadece o mu? Kendimin de artık büyüdüğünü fark ettim. Dünkü çocuktuk hâlbuki. Demek ki yaşımız ne başımız ne canım demeye gelmiyor, insan kaç yaşında olursa olsun vazife bilinci, hizmet heyecanı ile hareket etmeli. Vakit birden geçiveriyor çünkü. Bir de bakıyorsun ki müddet-i ömrün bitivermiş. Müflis olmamak için çok çalışmak lazım…

Hafız Ahmet Çalışır genç musikişinaslara neler söylemek ister?

Bu yola intisap eden genç kardeşlerimizin işin en başında hedeflerini iyi belirlemeleri gerekir bizce. Hedef ne, şöhret mi? İyi müzisyen olmak mı, çalgıcı olarak kalmak mı?

Sanatkâr olmaya azmetmek ve bu yolda sabırlı bir biçimde çalışmak mı? Sanat ne? Sanatkâr kim? En büyük sanatkâr kim? En büyük sanat eseri ne? Hayatının her safhasını müzik mi kaplamalı? Müzik onun için yaşam tarzı mı olmalı?

Bu soru işaretlerini oldukça çoğaltabiliriz. Neticeye bakınca ne kadar az soru işareti kalmışsa, zannımca yavaş yavaş hedefe doğru yaklaşılmış olur. Sanat eğitiminin yanında insan olabilme sanatını da tedris etmek en büyük amacımız olmalı. Değilse çok kaygan bir zeminde yürürüz özellikle biz musiki ile uğraşanlar. İki alkışı duyunca ayaklarımız yerden kesilir. Olabildiği kadar yere sağlam basmalı ayaklarımız. Yoksa yuvarlan yuvarlanabildiğin kadar. Parçasını zor bulurlar adamın o kadar yüksekten düşünce. Hoş bir avaz bırakmak lazım. Üstadın dediği gibi: “Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum Ahmet ağabey.

Ben teşekkür ederim.

Hafız Ahmet Çalışır Kimdir?
1966 Konya doğumlu. Konya İmam Hatip Lisesi (1987-88) mezunu. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü (1996)’nden mezun. , Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı’nda (2007) “Üniversite Gençliğinin Müzik Eğilimleri” konulu teziyle yüksek lisansını tamamladı. Klasik tasavvuf musıkisinin yaşayan en genç ve en önemli temsilcilerinden. Kültür Bakanlığı sanatçısı. İcracı, bestekâr…