Ay: Mart 2012

Ahmet Aksoy – Fıtratı Temel Alan Bir Dil Arayışı: Mecid Mecidi Sineması

Ahmet Aksoy – Fıtratı Temel Alan Bir Dil Arayışı: Mecid Mecidi Sineması

Hasan Arslan Ağabeye

İran sineması 90’ların ikinci yarısından itibaren tüm dünyada büyük bir ilgi uyandırmayı başardı. Cannes gibi hatırı sayılır film festivallerinden ödüller alan İranlı yönetmenler, çeşitli ülkelerde önemli bir izleyici kitlesi yakalamanın yanı sıra, entelektüel çevrelerden de bir hayli olumlu eleştiriler aldılar.

İran sineması deyince ilk akla gelen isimlerden biri de kuşkusuz Mecid Mecidi’dir. Kendisi, Gökyüzü Çocukları (Cennet Çocukları) filmiyle Oscar’a aday gösterilen ilk İranlı yönetmendir. Mecidi, 1959 Tahran doğumlu. Genellikle yoksul insanların yaşadığı Tahran’ın güneyinde orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Tiyatroya meraklı olan yönetmen, öğrencilik hayatı boyunca çeşitli oyunlarda rol aldı. Devrim sırasında üniversite öğrencisiydi. Tiyatro grubuyla birlikte devrimi konu alan eserler sahneye koydu. Devrimden sonra üniversiteler kısa süre kapatılmıştı. Bu süre zarfında sinemaya yakınlaştı. Sinemayla ilkin oyuncu olarak tanıştı. Muhsin Mahbelbaf’ın filmlerinde oynadı. Ancak oyunculuk değildi esas amacı. Anlatmak istediği hikâyeler, zihninde dönüp durmakta olan sahneler vardı. Birkaç kısa metraj denemeden sonra 1990 yılında ilk uzun metraj çalışması Beduk’la yönetmenliğe başladı. İlk filmi Beduk Cannes’da gösterildi. Daha sonra Baba (Peder) adlı ikinci filmini çeken yönetmen daha sonra sırasıyla tüm dünyada tanınmasına vesile olan Gökyüzü Çocukları (Cennet Çocukları) Tanrının Rengi (Cennetin Rengi), Yağmur (Baran), Söğüt Ağacı ve Serçelerin Şarkısı adlı filmleri yaptı. Amerika’nın Afganistan’ı işgalini konu alan Yalın Ayak Herat’a Kadar isimli bir de belgesel çalışması vardır.

Mecidi kendi sinemasını tanımlarken fıtrat kelimesinden söz ederek yaptığı şeyin fıtrat sineması olduğunu söylüyor. Siyasal ve popülist söylemlerden uzak durduğunu, anlatmak istediği şeyi gazeteci bakışına, ajitatif yaklaşımlara bulaşmadan anlatmayı yeğlediğini vurguluyor. Bu ifadeler, Mecidi’nin insan fıtratı üzerine birer tefekkür çabası olarak da değerlendirilen filmlerinin sanatsal değerini ve yönetmenin sanata yaklaşımını ortaya koyması bakımından önemlidir.

Mecidi Tanrının Rengi ve Söğüt Ağacı’nda görememe duygusu üzerinde yoğunlaşır. Birincisinde doğuştan görme özürlü bir çocuğun dünyasına götürür izleyicileri. İkincisinde ise asıl görmenin göz denilen organlarla değil kalp gözüyle olabileceğini, kalp gözü olmadan gören gözün gerçekte hiçbir işe yaramayacağını trajik bir biçimde anlatır. Filmlerinde genellikle epik bir dil kullanan yönetmen, burada dramatik bir dile yönelerek, filmin başkahramanının hem çevresiyle hem de kendi iç dünyasıyla yaşadığı derin çatışmaya yer verir. Baran ya da diğer adıyla Yağmur filmi Afgan göçmenlerin sorunlarını ele almaktadır. Film bir aşk hikayesi üzerinden akar. Aşkın bir insanı nasıl değiştirdiğini, benlik denen girdaptan çıkararak na sıl bir adama dönüştürdüğünü ortaya koyar. Serçelerin Şarkısı’nda insanın dünya malına tamah ettiği ölçüde insanlıktan nasıl çıktığı, nasıl da bir anda eşyanın kölesi oluverdiği anlatılmaktadır. Hele bir sekans var ki filmde, bütün filmi özetlemektedir adeta. Filmin başkahramanı Kerim eve getirdiği ve aslında ihtiyacı olmayan hurda kapının komşularına verildiğini öğrenir. Derhal komşunun evine gider. Kapının kendisine lazım olduğunu ve karısının onu yanlışlıkla vermiş olabileceğini söyleyerek kapıyı yüklenir ve eve doğru yürür. Anızı yakılmış ve simsiyah olmuş bir tarladan geçmektedir. Hava oldukça sıcaktır. Soluk soluğa sırtındaki ağır yükün altında ezilerek yürümektedir Kerim. Yönetmen önce yakın plan Kerim’in ezilen yorgun yüzünü ve derin derin soluk alışverişini gösterir. Sonra genel planda gittikçe küçülerek bir nokta haline gelip tükenişini. Filmin sonunda Kerim’in söylediği Azeri türküsü Yalan Dünya filmin duygusunu doruğa taşımaktadır adeta.

Mecidi filmlerinde tabiata bir dekor olarak değil bir karakter olarak yer verir. Akarsular, ağaçlar, kuşlar ve özellikle balıklar filmin önemli bir unsuru olarak bulunurlar. Akarsular hayatı ve canlılığı, ağaçlar sabit olmayı, ululuğu ve yalnızlığı, kuşlarla balıklar umudu ve neşveyi temsil ederler.

Yönetmen filmlerinde müziği ölçülü bir şekilde kullanır. Klasik İran müziğine ve Azeri türkülere sıklıkla yer verir. Serçelerin Şarkısı’nda arabanın teybinde İbrahim Tatlıses çaldığını duyarız birkaç kez. Bununla birlikte yönetmen, gereksiz müzik kullanımından ve dışavurumcu yaklaşımdan özellikle kaçınır. Hatta bu yüzden karakterlerinin durgun olduğu yönünde çeşitli eleştiriler aldığı da olmuştur. Ancak o bu tavrından ödün vermez.

Mecidi, çocuk oyunculardan verim alma konusunda oldukça başarılı bir yönetmendir. Tanrının Rengi ve Gökyüzü Çocukları’nda başrol oyuncuları çocuklardır. Bu iki filmde de çocuklar olağanüstü bir performans ortaya koymaktadırlar. Serçelerin Şarkısı’nda başrol olmasa da yine çocuklara oldukça önemli roller veren yönetmen, bu oyunculardan da üstün bir performans almayı başarmıştır.

Örnek Bir Çözümleme: Gökyüzü Çocukları

Film yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra’nın anne ve babalarını üzmemek için paylaştıkları bir sırrın ve bu uğurda sarf ettikleri çabanın destansı bir hikayesidir. Ali küçük kardeşi Zehra’nın ayakkabısını tamire götürür. Dönüşte bir şeyler almak için  mana va uğrar. Bu esnada meydana gelen bir karışıklık nedeniyle ayakkabıları kaybeder. Zehra’nın  giyebilece ği başka bir ayakkabısı yoktur. Babalarının yeni bir ayakkabı alamayacağını ve bu nedenle çok üzüleceğini düşünen çocuklar, film boyunca bu durumu ebeveynlerinden saklamak ve bu arada aksatmadan okullarına devam edebilmek için müthiş bir gayretin içine girerler. Zehra sabah okula giderken Ali’nin ayakkabılarını giyer. Ali öğleyin yolda karşılar Zehra’yı ve ayakkabıları alarak hızla okula koşar. Her seferinde geç kalır ve okul müdüründen azar ve tehdit işitir. Bu böyle sürüp giderken okullar arası bir sportif yarışmada üçüncülük ödülü olarak bir çift spor ayakkabı verileceğini öğrenen Ali, okulunu temsilen bu yarışmaya katılır. Amacı üçüncü olmaktır. Yarış esnasında üçüncü olmak için canhıraş bir çaba gösteren Ali farkında olmadan birinci olur. Birincilik ödülü bir kupadır. Birinci olan Ali müthiş bir üzüntüyle evine döner. Final sekansında babaları, olan biten her şeyden habersiz Zehra’ya bir çift ayakkabı almış olarak evin yolunu tutmuştur.

Gökyüzü Çocukları’nda Mecidi, Tahran’ın iki farklı yüzünü gözler önüne serer. Biri kendisinin de doğup büyüdüğü daracık sokakları, taştan yapılmış eski evleriyle yoksulların yaşadığı Güney Tahran, diğeri lüks villaları ve devasa caddeleriyle varsıllığın hüküm sürdüğü Tahran. Yönetmen bunu yaparken klişe yaklaşımlardan uzak durur. Politik bir tavır almaz. Yoksullar üzerinden bir duygu sömürüsü yapmak ya da zenginliğe karşı siyasal bir tavır almak niyetinde değildir. Bütün bunları hayatın doğal bir sonucu olarak gösterir. Filmde fakirler fakirliklerinden dolayı herhangi bir acziyet göstermezler. Onurlu, klas bir duruş sergilerler. Harama asla el uzatmazlar. Baba evde dergâhın şekerlerini kırar. Bu esnada çay içmektedir. Kendi çayına o şekerden küçük bir kırıntıyı dahi karıştırmaktan imtina eder. Evde pişen çorbadan komşulara ikram edilir. Zehra kaybolan ayakkabılarını gözleri görmeyen bir adamın kızının ayağında görür. Onun kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşünerek ayakkabıları isteyemez. Çocuklar için bu kadar diğerkâmlık da fazla diye düşünenlere yönetmen, “Bu şark terbiyesinden ileri gelmektedir!” diye cevap vermektedir.

Ali ve babası hafta sonunda ek iş olarak bahçıvanlık yapmak için zenginlerin kapısını çalar. Yaşlı bir adam onlara iş verir. Adamın Ali’yle yaşıt bir de torunu vardır. Çocuk Ali ile hemen kaynaşır ve akşama kadar birlikte oynarlar. Yaşlı adamın tavrında da çocuğun tavrında da zenginlikten kaynaklanan en ufak bir kibir yoktur. Adam iyi bir ücret ödeyerek gönderir onları. Dönüşte bisikletle yokuş aşağı inerken fren tutmaz ve kaza yaparlar. Kazandıkları para hastaneye ve bisikletin tamirine gider.

Mecidi küçük havuzları, sokaklardaki su arklarını birer karakter olarak filmin içine sokar. Su hayatın akışkanlığını, devinimini hatırlatır. Zehra okuldan çıkıp Ali’ye ayakkabıları verebilmek için koşarken su arkına düşürür ayakkabısının tekini. Su ayakkabıyı akıtmakta, Zehra habire koşmakta ama yetişip alamamaktadır. Su köprülerin altından kıvrıla kıvrıla akmaktadır. Köprüler bir tünel gibidir adeta. Ucundaki ışık kimi zaman yakın kimi zaman uzaktır. Derken tünelde takılıp kalır ayakkabı. Zehra çaresizdir. Ağlamaya başlar. Yaşlı bir amca yardım eder ona. Ayakkabısını kurtarır.

Yönetmen, insan hayatının kayıplarla, kazançlarla, sevinçlerle ve kederlerle akıp gittiğini duyumsatmak istemektedir sanki.

Film bittiğinde bir hafiflik oluyor yüreğinde insanın.

Ve çocukların mücadelesine saygılı uçuk bir tebessüm.

“Allah var, hüzün yok!” sözünü çağrıştırıyor film ve diyor ki: Umut her zaman vardır. Çalış ve tevekkül et!

Vural Kaya – Şiir Mektebi

Vural Kaya – Şiir Mektebi

Üçüncü sayımızda başlattığımız Şiir Mektebi geleneğini sürdürmek istiyoruz. Bütün zorluklarına rağmen bu meşgale bize huzur vermektedir. Bize gelen şiirleri değerlendirmek, genç şairlerin yönsemelerine katkı sağlamak amacıyla ortaya attığımız Mektep fikri beklemediğimiz ölçüde tepkiyle karşılandı. Bu tam da bir mahalle sorunu aslında; yersiz yurtsuzluk sorunu… Şair Osman Konuk’tan alıntılayarak söylersek “eleştirisizlik terakkiye manidir”. Eleştirinin kötü, itici bir şey olduğu fikrini savunanların kesin biat ile yetiştirildiklerinde şüphe yok ve fakat şiir biat kabul etmiyor. Yani bizim Mahalle Mektebimiz farklıdır dostlar! Bunu etraflıca anlamanız bizim de işimizi kolaylaştıracaktır.

Bize gelen şiirlere eleştiri bile yazmadık, sadece ne yönde ilerlemeleri gerektiği hususunda ufak girizgâhlar geçtik, hepsi bu. Fakat bu bile kıyametin kopmasına sebep oldu, olabildi. Yazık mahalleye; mahalle eleştirisizlikle büyümek niyetinde. Şiir yayınlamaya uzun yıllar önce başlamış ve hâlâ şiirleri üzerine bir tek kalem oynatılmamış şairler var mahallede ve ülkemizde. Bunlardan olmak istemeye can atmanızı anlamaya çalışıyoruz ve fakat anlayamıyoruz. Bir de şu var: üçüncü sayıdan itibaren daha ağır ağabeylerin ablaların dergide yer edindiğine dair dedikoduların dolaştığını duyduk; üzüldük. Yeni şekillenişimizde kimin ne kadar genç, kimin ne kadar yaşlı olduğunu ve kimlere yer verdiğimizi ve yer verdiklerimizin gerçekten de istidatlarına binaen bunu hak ettiklerini açık etmesi bakımından şiiri yayınlananları bu sayımızda değerlendireceğiz. Kendisini yetiştirmek üzere yola çıkanların da buna hakkı olduğunu göstermek istiyoruz ayrıca. Endişemiz şiir, sadece şiir…

Kimsenin onuruyla oynamak derdinde de değiliz, mektep canlılıkla abad olsun istiyoruz. Tek endişemiz bu.

Genç ey! Şiirle diril!

Basit mazeretlerle çıkma okurun karşısına. Basitleşme de! Mahalle Mektebi köşesinde değerlendirilmek istemiyorum mesajlarını da sil mail kutumdan! Yetişmek endişesini endişe edin ve ilerle; diyeceğimiz bu kadar.

MUSTAFA DEMİR: 1988 Elazığ doğumlu. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı üçüncü sınıf öğrencisi. Dördüncü sayımızda “Sancıyan” isimli şiirine yer veriyoruz. Mustafa Demir, İkinci Yeni’den başlamak suretiyle yeni şiir okumalarına giriştikten sonra şiirinde ivme kazandı. Bu sayıda yayınladığımız şiiri durumcu bir şiir. Dış dün ya etkisini, dışsallığı şiirine katmayı başarabilmiş Mustafa Demir. Bundan böyle okumaları ve şiirin ilerlediği yöne bakabilme yetisi ve gücü Demir’i daha da ilerletebilir. Mustafa Demir Mahalle Mektebi’yle şiire giriş yapmıştır. Kendisinden yana reyimizi heba etmeyeceğine kesin bir inançla inanıyoruz. Mustafa Demir sonsuz okumalar umranında kendisiyle şiir bağlamında yüzleşecek, bu inancımızı dikkate alması mühim.

A.Kerim ALTUN: 1991 Rize doğumlu.  Sinema ve müzik ile ilgili. Mimar Sinan Üniversitesinde Sosyoloji okuyor. Hurufat ve Dergâh’ta yazı ve şiirleri yayımlanmış. Konuşan özneyi önceliyor, bu iyi. Lirizmi epik söyleyişlerle ilerletiyor Kerim Altun. Başıbozuklukları şiirinden kovmayı başarabilmiş diyebiliriz. Bu dikkatten kopmadan şiirdeki ilerleyişini ve okumalarını, canhıraş çalışmalarını sürdürmeli.

Ümit ERDEM: 1988 Muş Malazgirt doğumlu. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi. Bu sayımızda Ümit Erdem’in Hayırsız Pencere şiirine yer veriyoruz. Daha önce farklı dergilerde şiir yayımlayan [Müsvedde, Temrin, Başkalarının Hayatı, Habis] Ümit Erdem, yeni şiirin aktığı mecrayı algılamasıyla önemli aşamalar kaydetmiş genç bir şair. Şiirimizin yeni yönsemelerinin farkında olmasının yanı sıra canhıraş çalışması gerektiğinin de farkında. Bu farkındalığı onun şiirde ilerlemesini sağlayacak etmenlerden biri. Bu farkındalığını iyi kullanmasını beklediğimiz bir şair Ümit Erdem.

Ertuğrul RAST: 1986 Konya  doğumlu.  Konyalı. ODTÜ İnşaat Mühendisliğini dün [10.02.2012] bitirdi. Gelecek vaad  eden  gençlerden.  İlk  şiiri  Mahal le Mektebi’nde yayımlandı. Ardından İtibar ve Aşkar’da da şiirler yayımladı. Şiirde hızla yol almak konusun  da ısrarcı tutumunu önemsiyoruz Ertuğrul Rast’ın. Şiirde çalışmayı kendi dünyasında önemli bir mesele addettiği kadar şiir çevirisine de girişmesi göz doldurucu Ertuğrul’un. Rahat, konuşma diline yaklaşık ve fakat şiirselliği de ıskalamadan şiir kuruyor oluşunu önemsiyoruz ayrıca. Gidişatında derinleşerek sıkı işlerle okur karşısına çıkacağını, daha da etkili şiire doğru ilerleyeceğini düşünüyoruz. Bu inancımızı boşa çıkartmaması temennimizi yinelemekle yetiniyoruz.

Zeliha Üstün – Hayallerin Gerçekliğinden Yaşamın Düşlerine

Zeliha Üstün – Hayallerin Gerçekliğinden Yaşamın Düşlerine

Hikmeti arayanlara, fâni olanı değil bâki olanı isteyenlere rehber olabilecek, sayfaları çevirdikçe bilinmedik alemleri keşfettirecek, düş ile gerçeklik arasındaki ince çizgi üzerinde bir cambaz edasında sizi gezdirecek, hayatın gerçeklerinin kor misali elinizi yakıp yüreğinizi sızlatacağı satırlar arasında nefes alıp verdirecek, sık sık da düşüncelere sevkedecek iki eser yolumuza çıkan bu yolculukta.

İlki A’mâk-ı Hayal. Konya’nın; Mekteb diye nitelendirilen “İslamın ilk Emri : Oku “ Mecmuasının matbaasında 1971 yılında yayınlanan ilk yarısında o günün Türkçesi, ikinci yarısında ise Osmanlıca aslının Latin harfleri ile basılmış versiyonu yer alan Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin eseri. Raci’nin dilinden “Hayaller Alemi”ne yaptığı seyahatlere eşlik ediyor ve bu yolculuklar için bir fincan kahve ve yürekten üflediği neyi ile kapıyı aralayan Üstadı Aynalı Baba’yı büyük bir hayranlıkla tanımaya çalışıyorsunuz.

Diğeri  ise  “Hayat  Çıkmazı” ismi ile 1976 yılında Damla Yayınevi’nden okura sunulan “Mahrem Macera “ ismi ile de bilinen Şeyh Hamidu Kan’ın eseri. Afrika’da Diallobe Ülkesinin sömürgeye uğraması ve bu süreçte gelecekte ülke yönetiminde söz sahibi olacağına inanılan Samba Diallo’nun yaşadığı hayatı konu alınıyor. Bir medresede din eğitimi  alırken  ve üstelik “Üstadın” gözbebeği iken ülke yönetimindeki akrabalarının “Haksız yere yenme sanatını öğrenmek için onların ülkesine gitmek gerek” kararı ile küçük bir çocukken batılı okullara yönlendirilmesinin Samba’nın hayatını nasıl değiştirdiğine şahit oluyoruz. Paris’te Felsefe okurken bir yandan ruhunda yaşatmaya çalıştığı derin kültürü, bir yandan soluduğu yaşamın sığlığı arasında hayatının bir çıkmaza sürüklenişini satır satır izliyorsunuz. Batı ile doğu arasında hikmeti aramak, dünya veya ebedi hayat için yaşamak arasında seçim yaparken tefrik gücünü yitiren bir zihnin zaman zaman yüreğinizi acıtan, kimi zaman kendi yaşamınızı sorgulatan dramatik öyküsü.

“Sultanım sen yıkıkta gömülü bir hazinesin. Ben ise hikmete can atan bir avareyim. Lütfen istifade etmeme müsaade eder misiniz?” diye izin isteyip bir adım Raci’nin hayal dünyasına, bir adım Samba’nın yaşamına doğru adım atıyor ve lemha lemha ilerliyorum aslında kendi yaşamımda…

Raci ilim membaının önünde yıllarını geçirmiş, gerçeği sorgularken, yaşamın anlamının şarapta olduğuna kanaat getirip pejmürde olmuş bir adam. Ta ki bir mezarlıkta meczup bilinen Aynalı Baba ile karşılaşana dek…

Samba Diallo Üstadından: “ Rabbim bu çocukta gelişmekte olan insanca özü arttırdıkça artır. Saltanatın, bir an bile, onun tek zerresini terk etmesin. “ duasını alan bir minik çocuk. Asalet ve üstünlüğü arzulayan ama, soyla geleni değil çalışmakla elde edileni, zorla ulaşılanı, dünyevi olanı değil ruhani olanı isteyen bir yüce insan.

Siyah kıta; tabiata ve onu Yaratana sıkı sıkıya bağlı ve kerestesini istediği ağacı devirmeden ona kardeşçe yakarmamazlık etmeyen insanların kıtası. Burada medeni insan, kullanılabilir insan. Beyazların köle anlayışının aksine hemcinsini sevmek, bilhassa Allah’ı sevmek için  kullanılabilen  insan  medeni  insan. Beyazlar için makbul olan bir şeyin nasıl göründüğü iken, Samba’nın ülkesinde hemen herkes aynı tarzda beyazlar giyinir fakat insanlar erdemlerine ve karakterlerine göre değerlendirilir. Samba beyazların medeni (!) okullarına gönderilir çünkü ailesi “Dış görünüşü hizmetine almayı öğrensin” ister. Beyazların medeniyetini anladıklarında kendilerini içten içe çürüten bu esaretten onların silahlarını kuşanan yeni nesil ile kurtulacaklarını düşlerler ve buna inanmak isterler.

Raci Aynalı Baba’nın huzurunda gün be gün ruhunu beslerken, Samba’nın doygun ruhu her geçen gün biraz daha derinleşen bir dehlize yuvarlanmada.

Raci’nin düşlerinde Çin’den Hind’e ülkeler, Kaf Dağı, Anka, uçan atlar, gezegenler ile binbir türlü alemler vardır ve her seyahatinde ruh alemi biraz daha genişler. Samba’nın ise -okuduğu her bir ayet ile daha ötelere gittiğini hissettiği yaşamının aksineyeni yaşamında birlikte olduğu, makineler ile büyülenerek engin  bir işyeri olan dünya fikrini yitirmiş insanlar tarafından ruhu cendereye alınmaktadır. Dayanacak tek desteği kulaklarında yankılanan “Kabullenir ve kendimizi bu hale intibak ettirirsek eşyaya hakimiyetimizi ebediyen yitiririz. Zira ondan daha şerefli olmayan ona hakim olamaz.” sesi oluyordu her defasında.

“İlmin ve hikmetin kıymetini öğrenmek için yaya gideceksin. Bir şey pahalı alınmazsa kıymeti anlaşılmaz.” diyordu Aynalı Babanın Raciyi sürüklediği hayaller, Samba da evinden, ülkesinden uzaklara adım adım gidiyordu kendilerine hakim olan ve alt eden yaşamın esrarını öğrenmeye.

“Kin ve çekememezlik, öfkelenmek, başkasının hakkını zorla almak ve başkasına saldırmak, açgözlülük ve haset gibi karanlığın çirkin huylarını kendinizden kovunuz. Mutlaka Allah’a şükrediniz. Her ne derd var ise kanaat ediniz. Velhasıl bu imtihan dünyasından nur olarak gidiniz ki, ebediyen nurlar âlemi karargâhınız olsun. “ diyordu Samba’nın Üstadı onu uğurlarken Racinin düşleri ile eş zamanlı. Raci esenliğe ilerliyordu, Samba ise tezatların memleketine.

Raci’nin enginliğini anlamayınca insanlar deli koymuşlardı adını ve yeri artık tımarhane idi ama bilmiyorlardı ki onun için buranın asıl adı cennetti. Oradaki insanları tanıyınca “deliliğin bir saadet mi yoksa bir felaket mi olduğu hakkında beni çok düşündürdü. “ diye ifade ediyordu yaşadıklarını. Akıllı addedilenler ile buradakileri karşılaştırdığında son kararı ise “Sakın alem büyük bir tımarhane olmasın!” oluyordu. Samba’nın hikayesinde ise Deli, beyazlar ülkesinden döndüğünde bambaşka biri haline gelmiş, daima aynı kıyafet ile yaşayan fakat Üstad’ın yanından ayrılmayan, yaşamı kalp gözü ile görmeyi başarabilmiş kişiydi.

Diallobe ülkesi gibi pek çoklarını tarih kitaplarından okuyup teyit ettiğimiz hikayede bizim anladığımız manada gerçeklik ile, Raci’nin düş olarak anlattığı ruhi gezintilerden hangisi hakiki gerçeklik? Fiziki gözün gördüğü mü yoksa gönül gözünün gördüğü mü esas olan? Modern zaman kurgulamalarında matrixte yaşıyormuşsunuz hissini veriyor kitapların satırları arasında geçişler yaparken. Bir yüzü gerçek sanılan hayal, diğer taraf düş sanılan hakikat…

Çapraz okumalarımda gördüm ki Samba, Raci, Aynalı Baba, Üstad ve ben bu satırları okuyanlarla birlikte aynı hazzı paylaşıyoruz. “Benin düşüncelerle dolu vicdanımın araştırmaları benim en büyük zevkimdir. “

Ve Samba ile aynı hedefi aslında… “Ben niyet ettim ki, bu hayatı, dünyaya niye geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi göndereni anlamadan terk etmiyeyim. “

“Hayat insanı bir an rahat bırakmaz. Çünkü bin türlü acılarla ve geçim sıkıntıları ile doludur. İnsan çocukluğunda beşikte ağlamaktadır. O tertemiz ve günahsız çağ feryatla geçer. Gençlik bin türlü emel ve arzularla doludur. İhtiyarlık ise mihnet ve sıkıntı devresidir. Ecel vakti geldiği zaman ömrün geçen kısmı bir andan ibarettir. Bunca sefalet bir an için midir? “ diye düşündürür diğer taraftan Raci.

Ama duruşum ne olmalı bu hayatta diye sorunca ben, Samba’nın babası cevap makamında “Artık hiç kimse kendi başına öz benliğini muhafaza ederek yaşayamıyor. Oğlum da bu yeni dünyayı inşa etmeğe iştirak edecek. Onun bu uğraşa uzaklardan gelmiş bir yabancı gibi değil, ama kentin geleceğinden sorumlu bir sanatkar gibi iştirak etmesini diliyorum.” Taşın altına elini koyarak yani diyor zihnim arka planda.

Aynalı Babanın ney sesi kulağımda, şekerli kahve tadı damağımda. Bir Samba, bir Raci’yim Paris’in toprak şefkati olmayan sert kaldırımlarında ya da mezarlığın tenhasında. Zaman ve mekan kayıp aslında. Yüzyıllarca gezsem de tek bir nokta içinde gezmiş oluyordum aslında. “Hep”tim ve de “Hiç” aynı zamanda..

… ?

“Yaradılışınızın icabını iyice düşününüz.”

“Ey avare yolcu, yürü durma yürü. Bu geçici alemin zevkleri seni Allaha kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraları, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü; durma, yürü. Mert ol; aldanma. Sebat et.”

Hiçlik zirvesine insan cinsinin binde, yüz binde biri çıkamaz. Zira ona çıkmak için kendine hakim olmalı. Bir kalpte emel olursa yollarda kalır. Oraya canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde öyle bir kuvvet hissediyor musun ?

“Alem bir deniz, sen bir gemi, aklın yelkeni, fikrin dümeni, kurtar kendini ha göreyim seni !” sesi yankılanıyor gerilerden.

Satırlar ilerledikçe, yaşamlar bilinmezlere gittikçe asıl vazgeçilmez çıkıyor karşımıza.

Samba’nın Üstad’ına, ülkesine, ailesine, ilim ve gönüllere sızan Hikmet’i bilmeye duyduğu his ile Raci’nin Aynalı Baba’ya, yeni alemler keşfetmeye ve keşfettikçe asıl Nur’a yaklaşmak konusunda hissettikleri birbirinin aynı.

Her iki yaşamda da aslolanın, ruhun hakikatinin sevgiden, aşktan geçtiği aşikar. Neye ne kadar bağlanıyorsan senin de hakikatin o aslında. Hikmetse aradığın bulduğunda gayrısını istemez hale geliyorsun, “Leyla’sı ilahi kudretin yeni bir cilvesi ile “Mevla”olan kimseye hiç mecnun denilir miydi ?”

Ölmezlik sırrına erenler “aşk”ı tanımış olanlar…

Muhabbet Nifak’ın en büyük düşmanı, Gazap muhabbetin yok edicisi, Hikmet Gazap’ın ateşini söndüren, Nefs-i Emmare ise Hikmetin galib geleni iken  bilinen her şeyin ve hepsinin üstünde gelir. Son söz daima onundur ve alemleri Nur’a çevirir.

“Ben o kimseyim ki, benim adalet terazimde herkes eşittir. Cihan padişahları ile fakirler bence aynı derecededir. Ben Yaradanın güç ve kuvvet kılıcıyım. Ben “Aşk”ım. Güç ve kuvvetimden kainat titrer.

Ruhun hakikatini kavrayan herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaşır…

Vesselam…

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-I Evsâf-I Cezîre-İ Kıbrıs”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-I Evsâf-I Cezîre-İ Kıbrıs”

Seyyâh-ı âlem ve nedîm-i benî âdem, Ziyâ-yı bî-riyâ, şehr-i Rebîu’l-evvelin evâilinde hânemde alâ vechi’l-meskenet yatur iken nefsime “Seyâhat ferâhluk tevlîd ider, ya bu âhir eyyâm-ı şitâyu ısıcak bir beldede geçirsem nic’olur acep?” deyûben cezîre-i Kıbrıs’a azm-i râh eyledüm kim hakîrin ol cezîrede ba’zı ahbâb ü yârânı olmaklığun ânlaru arayup hakîrin yola revân olmaklığun haber eyledükde begâyet mesrûr olûben hakîri intizâra şurû’ eyledüler. Hakîr dahî ol cezîreye evvelen seyâhat itmedüğünden merâk ü sürûrı tezeyyüd idüp hemân câzip bir tayyâre şirketi aramağa koyuldum. Bir nice şirketleri bahseyledükde PEK-AZÎZ nâm şirketin tayyâre seyâhat ücretlerinün mütenâsib ü murahhas olduğun tesbît idüp temâm yüz yigirmi akça-yı Tayyîbî îfâ eyleyüp zehâb ü iyâb bitâka-i tayrân te’mîn itdüm ki ol bitâkalara lisân-ı cedîdde BİLET dirler. Ol şirkete niçün PEKAZİZ dindüğin suâl eyledikde ise, ücretlerinün murahhas, hizmetlerünin dahî ziyâdesiylen muhkem ü mümtâz olduğu vechile böyle tesmiye eyledüklerinden bahs itdiler.

Ol bu cezîre-i Kıbrıs bahr-i sefîdin vasatunda bulunub evvelemîrde çihâr-ı yâr-i güzînden –rızvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaînhazret-i Osmân zi’n-nûreyn efendimüz rûzigârunda fetholunub cümle küffâr İslâmluğun ulviyyetin idrâk idüp himâyeye girmişlerdür. Peygamber efendimüzün halasu bulan Safiyye Hâtun dahî “halasultân” nâmıylan kısm-ı Urûm’un Larnaka nâm beldesindeki türbe-i pâkinde medfûndürür kim cezîre cümle teberruk ü selâmetün ol bu Hala Sultân Hâtûn’a medyûndür. Âna kavm-i Urum dahî ta’zîmde bulunurlar.

Beyt:

Alem-i hilm ü silm olûben müyesser boldı feth, ahdinde, Zi’n-nûreyn Osmân’a;
Ashâba makber ü merkad oldu cezîre, hala-i Ahmed Safiyye Sultâna…

Asr-ı saâdetün mâba’dinde cezîre-i Kıbrıs tahakküm-i küffâra dûçâr olduysa da takvim-i Îsevînün 1571 senesinde Devlet-i âl-i Osmân’dan ü kavm-i necîb-i Etrâk’in kâidleründen Lala Mustafa Paşa hazretlerinün sa’y ü himmetleriylen fetholûben kirâren İslâmluğun ü Türklüğin hukmüne girüb sulh ü selâm bulmış, ahâli-i Benâdik dahî kavm-i necîb-i Etrâk’e mutî’ olmuşdur. Devlet-i Aliyye acze düşüb hitâm buldukda cezîre Urum hâkimiyyetüne girmüş sulh ü selâmun dahî ahâli-i Etrâk’in fevkine dûd-i siyehler çökmüş, nice zulumât vâki’ olmuş, nice ma’sûmcuklar Urum çete vü hiziplerünün savletiylen şehîd olmuş, hâneler harâb, cisimler bîtâb düşmüşdür. Cenâb-ı lemyezel cümle nâsı Urum savletünden hıfz ü sıyânet buyursın, Âmin…

Vaktâ ki târîh-i beşer bin dokuz yüz yetmiş dört sene-i Îsevî’ye irişdü; işbu Urum savletlerü vü ezâ vü cefâlaru hadd-i tahammüli mütecâviz oldukda Devlet-i Aliyye-i Türkiyye’nün hukûmeti vü asâkir-i mansûresü cezîrede vâki’ hâdisâta vaz’ı yed eyledü. Çün kim Türk’ün töresünde karındaş ü dindâşa muâvenet vü âciz ü mağlûba nusret eylemek esâsdürür. Ol vakıt hukûmete Sadr-ı a’zam HAZIMSIZ ECEVİTZÂDE BULEND –

emleallâhü fâhü bi’t-türâbriyâset itmekde idi. Sadr-ı a’zam vekîli vü muâvin-i evveli dahî KOZÂNOĞLU ERBAKAN NECMÜDDİN HÂCE –tayyeballâhü serâh ü azze nasruhû vü zîyde kadruholub, emr-i harekâtı virmiş idi. SANCÂRÎ SEMİH PAŞA-ravvehallahü ruhahu ve kabrehukıyâdetündeki asâkir-i mansûre-i Muhammediyye’nün neferlerü –azze nasruhümsemâ-i Kıbrıs’dan tayyâre marifetiylen cezîreye çıkarma yapup cezîreyi vü kurâ vü bilâd-i Etrâk’i Urum savletinden inkâz eyleyüb cümle Urûmilerü arâzî-i cenûba sürgün eylemişlerdü. Nebi-yi Zîşân  Efendimüzün  hala su Safiyye Sultân’un cism-i latîflerünin medfûn bulunduğu Larnaka şehri dahî evvelemirde fetholunduysa da harekâtun hitâmunda sadrazam ECEVİTZÂDE BULEND’in ta’lîmâtıyla kısm-ı Urum’a terk ü iâde olunmuş, bu fi’l dahî cümle ahâli-i Türkiye vü ehl-i İslâmu teessüre gark eylemişdür. Vâh esefâ… Bilcümle düvel-i muazzama vü Avrupa düveli vü Ümem-i Müttahide(UM) muhâlifet eyledi ise de Devlet-i Aliyye harekâtta sâbit ü ber-karâr olmağın cümle karındaş ü dindâşlaru Urum eziyyetinden halâs eyleyüb cezîrede silmi te’sis eyleyüb cezîreye nice kışlalar ü karargâhlar inşâ eylemişdür. Hakk teâlâ asâkir-i Muhammediyye’ye kudret ü necât ihsân buyursın, ol harekâtta şehîd düşüb yâ gâzi kalanlarun dahî sa’ylerinü meşkûr eylesün, anlârdan evvel ol cezîrede şehîd düşüb fedâ-yı cân eyleyen ashâb ü etbâun vü gâziyân ü şehîdân-ı kirâmun şefâatlerine nâil eylesün. Âmîn.

Cezîrede silm te’sîs   olunduktan  sonra  ise ol cezîrede Şimâlî Kıbrıs Türk Cumhûriyyeti nâm bir devlet ü hükûmet teessüs itmüş ol devle tün müessis reîs-i cumhûr-i evveli dahî DENKTAŞZÂDE RÂİF RAÛF EFENDİ –ğaferallâhü leh ve yessera hisâbehbolmışdur.

Hakîrin târîh-i kasîrini nakleyledüği iş bu cezîre-i Kıbrıs, Devlet-i Aliyye’nün ger iktisâdî ger siyâsî muâvenetü ilen müdâvemet-i hayât eyleyüb temâm iki yüz elli bin nefer, eşkâli Türk’e ahlâkı müselmâna müşâbih olmaz âdeme vatandürür. Ol bu cezîre tayyâre ilen Dersaâdet’e sâat-i vâhideyi kılletle mütecâviz mesâfe çeker kim dileyen dahî Mersin limanundan sefîne ile seyâhat ider. Bu seyyâh-ı hayrân dahî tayyâre seyâhatine azmeyleyüb bilet te’mîn eylemekliğün İslâmbol’ın kurâ-yı aksâsundan Pendik beldesinün Kurtköy karyesindeki metâr-ı cedîde toğrı yola revân oldum kim bu metâr SABÎHA GÖKÇEN HÂTÛN nâmına inşâ idilmiş olûb gendüsi ilk Türk avret tayyâre sâikidür kim GÂZÎPAŞA ahdinde ömür sürüb müteveffâ olmışdır. El-yevm bu tayyâre iniş kalkış mekânlaruna HAVA LİMANI dirler. Begâyet vâsi’ vü râfi’ vü muntazam, dev-âsâ binâlardan müteşekkil te’sîsler olub âyende vü râvendesü vâfir, izdihâm ü tantanasu kâhir, ummâl ü müstahdemlerü mâhir mekânlardur. Ol mekâne mürûr idüp akçâyu çâr-çûr iden, tuyûr misillû tayrân ider kim bu zemâne irişenün semâda tayrânu, zemîn-i deryâda reftâru kerâmetden ta’dâd olunmaz. Nitekim kudemâdan Nâbî buyurdılar kim;

Beyt:

Sular üstünde reftâr olmadan gayra kâdir degil,
Bu demde, olsa da şeyhlerden sâdır, kerâmetler…

Hakîr tayyâreye râkib olûb esnâ-i seferde vü cezîre-i Kıbrıs’a nüzûl   itdikde   neler   vukû’   bulıp nelere şâhid oldu ânlâru dahî eyyâm-i âtiyede zikr ü hikâyet ideriz vesselâm…

Veli Dönmez – Titrek Fadimana

Veli Dönmez – Titrek Fadimana

Benim halam, titrek halam, gariban halam, hem herif hem avrat halam, hem ana hem baba halam. Titreye titreye, boncuk mavisi gözlerinden boncuk gibi yaş döke döke, hırsından, sinirinden bağıra bağıra soruyor babama:

Sarı gardaşım, babam rahmetli on beşimde vermedi mi beni başına yükmüşüm gibi bunlara? Âlem, verme kızı bunlara Derviş Ağa, asılları bozuk Rum soyu bunlar, demedi mi? Rahmetli, söz verdim, caymam ben sözümden, diye heriflik etmedi mi? Kendi eliyle beni bu Rum soylarının ocağına atmadı mı? Kaynanam olacak avrat, az mı çekti seccadeyi altımdan namaz kılarken? Az mı burnumun üstüne düştüm? Kayınatam olacak herifin hiç alnı secdeye varmadan öldü gitti. Ya enişten? Gece gündüz içip beni dövmedi mi? Hiç karnım tok sırtım pek gördün mü beni kapısında? Daha kırkıma varmadan, altı baş horantayla beni bir başıma bırakıp içkiden ölmedi mi? Ben elâlemin tarlasında tapanında çiftinde çıbığında çalışıp bunları büyütmedim mi? O adı batasıca Özcan’ının on sekizinde istediği kızı almadım mı? İlk oğlanmış diye, hevesi kalmasın diye borç harç anlı şanlı düğün yapmadım mı? Askerliğe gitti, karısına oğluna bakmadım mı? Ben sana Özcan’ım askerden gelecek, el kapısında sürünmesin, köyünden evinden ayrılmasın, karısına kocalık, oğluna babalık, gardaşlarına bacılarına hem babalık hem ağalık etsin, elli koyun al bize de, yarısını harmanda yarısını kurbanda ödeyelim diye yalvarmadım mı? Bu Rum soyu n’aptı, askerden geldi, avrat lafına baktı, Konya’ya göçtü… Ne kaderim varmış gardaşım, babası içki masasından kalkmazdı, sıpası avrat lafından çıkmaz. Bayram geçti, seyran geçti, ne geldi, ne aradı. Beni hastalıklara uğrattı. Onun yüzünden âlemin ağzına sakız oldu adım, titrek Fadimana, titrek Fadimana… Sen söyle gardaşım, ben gençliğimde böyle titrek miydim? Bu Rum tohumları beni böyle yaptılar. Üç kuruşa iki sene el kapısında süründüm. Şehir yerinde geçinmek kolay mı? Kirası var, kirbiti var, ceyranı var, suyu var, odunu var, kömürü var, yiyeceği var, içeceği var. Şimdi aç kaldı, af diliyor. Tövbe de affetmem iki cihan bir araya gelse gene affetmem…

Babam yalvarıyor, vallahi aç kalmışlar bacım, parasını vermemişler, işten çıkmış. Üç aydır çalışmazmış, ben de daha dün duydum. Murat’ımın ölüsünü öpüyüm, bi daha anam sözünden çıkmam diyor. Bi görsen hallerini perişan olmuşlar. Gelin zayıflamış, parmak kadar olmuş, Murat serçe yavrusu kadar kalmış. Halamın boncuk gözler yine sulanıyor, vah yavrum pek mi küçük kalmış, ah o Murat’ım yok mu? Zaten kolumu kanadımı kı ran dışarda mı adam olacaksa gelsin sırf Murat’ımın hatrına diyor. Babam bana, çağır gelsin, diyor. Kapıyı açıyorum Özcan abi karşımda, yeşil ceketi, mavi kareli gömleği, kısalmış lacivert pantolonuyla el pençe iki büklüm bekliyor. Murat el kadar babasını ceketinden tutmuş duruyor. Kocaman gözleriyle halama bakıyor. Halam Özcan abiye bakıp elini uzatıyor, gel hayırsız Rum soyu gel, diyor. Özcan abi gülümsüyor, bıyıklarının altından sigaradan sararmış dişleri görünüyor. Gidip halamın elini öpüyor. Murat babasının arkasından badi badi koşup halamın dizine oturuyor. Halam Murat’ı öpüp okşuyor. Dönüp babama soruyor. Sarı Kâzımım! Aslan gardaşım, koyun da alacak mısın? Özcan ödemezse vallahi billahi ben öderim diyor. Bu kez babamın gözleri doluyor, alırız bacım alırız, diyor.

Umut Aydın – Bidua

Umut Aydın – Bidua

Şeylerin ölümünden kendimi sorumlu tutmuyorum
Ben ki sabah ezanında ölmeye alıştım
Kirli ellerimle parsellere paklanmış çocuklar çizdim
Düellosunda yaktığım üçü beş geçe
Haziranın hazsız otuz ikisinde uyanıyor gözlerim

Korkuyorum koya düşürülen kör aylardan
Kepez pusuda usturalı sert sakallarıyla
Yardan atladım yaralarımla yardığım yarığa
Onmaz kalleş deniz olmaz bu adam

Soluk uykuda soluklanmaz bilin cin
Sadece tanrıya rüyamda ayet yazarım
Uyuyabildiğim anın parçası bölünmezse tümcelerle
Öğretilmeyen dualar okurum kimsenin anlamadığı
Dostu doğru güdüyorum içimde kapaklanmışken
As asiliğimle aklımı kaleme geçiriyorum
Kağından bedenim kağıda hapsolmuşken
Kabemde şiirlerim duruyor
Bunaldıkça secdeye varıyorum

Ümit Erdem – Hayırsız Pencere

Ümit Erdem – Hayırsız Pencere

Sana bakmanın kayıp güzüydü

Garip naralar paslanıyor içimde
Uzayan elektrik direkleri kırılıyor
Direkler ki ince ve gölgesiz

Sana bakmanın ince hüznüydü

Taşların kırların böğrünü delip
Tepetaklak gök deviriyorum yoluna
Gün deyince yalnız sen ölüyorsun
Dağlar bir daha mahcup
Ulaklar kuytulardan geçip
Posta güvercini ki göğsüne
Derin atlar koşuyor gecenin
Kimsesizliğine…

Sana bakmanın geri dönüşüydü

Sabah çattı kapı kanatlarına
Adımı en çok o zaman düşündüm
Mahmur gövdemi yıktım ayakucuna
Çaresi gitmektir insan olmanın
İnsan ki yolları yaratan
Bir mesafe…

Zafer Karakuş – Bir Şehir Var; Şehirden İçerû

Zafer Karakuş – Bir Şehir Var; Şehirden İçerû

Şehirler canlıdır.

Biyolojik bir sisteme sahip bünyeler gibi.

Zaman içinde evler evrilir so­kaklara, sokaklar mahallelere, ma­halleler birer siteye, siteler ise şehir­lere dönüşür.

Şimdi metropollere gebe şe­hirler var, doğum sancısı çeken. Bu hâl, mekânların sonsuz oluşu anla­yışımızı doğrularcasına biteviye sür­dürür varlığını, tarih boyunca.

Şehirler…

Varlığını hep sürdüren ya da silinip giden şehirler.

Mimarî ve sosyal yapısı ile durmadan değişim ve dönüşüm ya­şarken her biri, eski ve yeni ifade­si ile birbirine benzemeyen iki fark­lı mekâna dönüşmekte; iç içe geçmiş bir eski şehir ile her şeyi ile diğerin­den ayrı yeni şehir.

Şehirler, işlevlerine göre tas­nif edilebilir: askerî şehirler, dinî şe­hirler, idarî şehirler, ilim ve fikir şe­hirleri, sanat şehirleri, sağlık şehirle­ri, eğlence şehirleri gibi.

Şehirler tarihleri olan, talihli ve tarihleri olmayan, talihsiz şehir­ler diye ikiye ayrılabilir belki.

Van; eski Van , tarihi olan Van, talihli Van.

Van; yeni Van, tarihsiz Van, talihsiz Van.

Metropollerde ve büyük şehir yapılarında gözleyebildiğimiz bu iki farklı iç içe geçmiş şehri İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Konya’da, Kayseri’de gözleyebiliriz.

Yaşadığım şehirde Konya’da eski ve yeni tabirini sadece mimarî olan dışında da görmek mümkün.

Hızla değişen bu şehir de di­ğerleri gibi mahzun; çünkü, son on yılda geçirdiği değişim göz kamaştı­rıcı bir şekilde kendini göstermekte yeni şehirde ve eski şehri saran bir korku ve koku gün geçtikçe üzerine karabasan gibi çökmekte.

Yaşayanların insafına bırakıl­mış bir eski şehir var. Bir de her şeye rağmen yaşayan, yaşatılan ve yaşaya­cak, eskimeyen şehir, demek ki iki eski şehir var: biri yıpranmış, diğe­ri yıllanmış.

Yani, bir şehir var; şehirden içerû.

Bu değişimi eski şehirde her alanda gözlemek mümkün.

Şehirlerin eskimiş, yıpranmış yapıları kendiliğinden terk eder bu­lunduğu mekânı yenisine. İşlevi bit­miştir artık. Son kullanma tarihi geç­miş binalardan insanlar hızla kurtu­lur. Fakat yıllanmış yapılar öyle de­ğildir; ne yaparsanız yapın yaşar ara­nızda hep.

Zindankale adı ile yaşar, İnce Minare olarak yaşar.

Bunları yok edemez insan ve şehir.

Mimarî dışında sosyal hayatta da gözlemek mümkün eskiyi ve ye­niyi.

Alışkanlıklarımıza bakmak ye­ter.

Son yıllarda şehrimizde en çok dikkatimizi çeken işletmeler arasın­da iletişim alışkanlıklarımızın değiş­mesi ile yaygınlaşan telefon bayileri­ni sayabiliriz. Yaklaşık yüz on milyo­nu aşkın cep telefonu satışı yapılan bir pazar oluşunca, ülkemizde yaşa­yan yetmiş iki milyon insan da bu kuşatmadan etkilenir ki bir buçuk milyonluk Konya da nasibini alacak­tır elbet, vakit geçirmeden.

Şehrin hemen hemen bütün caddelerinde açılan mağazalar, ma­hallelerdeki marketler ve sokakla­rımızda bakkallar bir yönü ile etki­sinde kaldı bu kuşatmanın. Telefon satışı yapan işletmeler boy gösterdi. Turkcell, Telsim, Avea, Vodafone ba­yileri birbirini izledi.

Mektup ve postacı ile ilişkile­rimiz eski samimiyetini ve duygusal­lığını yitirdi; “-Bak postacı geliyor” artık neşe değil hep dram haberci­lerine dönüşüp “Kaç postacı geli­yor” şeklini aldı. Postacılar, ihbarna­me ve tebligât taşıyıcı memurlar olu­verdiler ve kargo şirketleri ile gelen internetteki sıcak satışların soğuk alış-verişinin insicamsız diyalogları­nın aracısı olmaya bırakıldılar.

Birçok mağaza el değiştirdi ya da kapandı, yerlerine telefon satış merkezleri geldi. Bu doğaldı, çünkü iletişim ile ilgili inanılmaz bir değişi­mi 1995’lerden itibaren hep yaşadık.

Osman Bozdemir – Cark Curk

Osman Bozdemir – Cark Curk

– Oh! oh! Mahallenin çocukları toplanmış yine. Merhaba Kubilay, nasılsın? Arkadaşların bugün biraz daha kalabalık, neredeyse tüm mahalle burada.

– Evet Hasan Amca. Sayenizde. Öğrettiğiniz oyunu her yerde oynuyoruz, birlikte olmanın keyfine yeni varıyoruz.

– Eyvallah, hayır olsun her şeyiniz. Siz nasılsınız çocuklar?

– Sağ olun Hasan Amca, iyiyiz.

– Hepiniz hoş geldiniz. Beni çok mutlu ettiniz. Bu mahalle sizin, bu ev, bu bahçe… Ne zaman isterseniz gelebilirsiniz.

– Bize hangi oyunu öğreteceksiniz Hasan Amca?

– Vakit kış, havalar soğuk. O zaman size aynı zamanda evinizin bir köşesinde oynayabileceğiniz bir oyun öğreteyim.

– Yaşasın! Dışarıda nasıl oynayacağız. Annelerimiz izin vermez diye üzülüyorduk, çok iyi oldu Hasan Amca,

– Peki, o zaman, hele yaklaşın bakalım sobanın başına. Abdullah, kestaneleri yakmayasın ha! Evet, çocuklar oyunumuz “üçtaş” (cark curk) oyunu.

–  Nasıl oynanıyor bu oyun?

–  Sevgili canlar, bu oyunumuzu ister evde, ister sokakta oynayabiliriz. Yalnız iki arkadaşla oynanabilen oyunumuzu isterseniz dörderli oyunculardan oluşan 2 takım halinde de oynayabilirsiniz. Şimdi anlatacağımız oyunu iki kişilik oyun üzerinden anlatalım. Kim oynasın?

– Akif ve Mehmet, ne dersiniz?

– Elbette Hasan Amca!

– Elimize bir karton alalım, büyükçe bir kare çizelim ve çizgilerle dörde bölelim. Böylece dokuz köşemiz olsun. Her bir köşeye yaşadığımız şehrin kültürel değerlerinden isim verelim. Söyleyin bakalım bizimkilerin isimleri ne olsun?

–  Hıımm…

– Evet, Müzeyyen, sen söyle bakalım ne olsun.

–  Bir köşesi Hz. Mevlana Türbesi olsun, Bir köşesi Alaaddin Camii olsun.

– Vural sen ne dersin?

– İplikçi Camii olsun bir tarafı, sonra bir tarafı Üsküdar…

– Tamam. Başka?

– Üçler Mezarlığı olsun, Meram Bağları olsun, İnce Minare olsun bir köşesi de, Hacıveyiszade Camii olsun mesela ortası.

– İsmail, neden çekingen duruyorsun? Sonuncusunu da sen söyle bakalım.

– Şey, Hasan Amca, sonuncusu bizim köy olabilir mi? Gökyurt Köyü?

– Olsun İsmail’im. Eski adı Kilistra olan bu antik kent, erken Bizans devrinde doğal kayalara oyularak kurulmuştur. Bu köyümüzde, bir kısmı keşfedilmiş bir kısmı ise yerin derinliklerinde ve tarihin gizemli sayfalarında bulunup keşfedilmeyi bekleyen tarihî, dinî, mitolojik, zenginlikler bulunmaktadır. Köyünün kıymetini bil, sahip çık. İyi oldu İsmail, köyüne dair birçok hatıralarım vardı. Anılarım tazelendi sayende. Eh artık bir çay içmeye davet edersin bizleri.

– Ne demek Hasan Amca, başım gözüm üstüne.

– Gelelim oyunumuza.

– Her bir oyuncumuz ellerine farklı ebat ve renklerde üçer adet taş alsın. Sonra bir sayışma yaparak bu taşları ilk dizecek ve oynayacak oyuncuyu belirleyelim. Zafer sen sayar mısın?

– Tabii Hasan Amca! Birem ikem!

Kamçı dikem! Saram sakız, Doram dokuz! Tamam otuz!

– Akif sen çıktın. Diz bakalım taşları.

–  Meram’a, Üçler’e, Gökyurt köyüne…

– Mehmet?

– Üsküdar,  Hacıveyiszade  Camii  ve  İplikçi Camii’ne…

– Her bir oyuncu sırayla boş olan yere taşları hareket ettirir ve kendi taşlarını aynı hizaya getirmek için çalışır.

– Akif sayışmada sen çıkmıştın. Başla bakalım.

– Üçlerdeki taşı Hz. Mevlana’nın türbesine çektin, öyle mi? Güzel.

– Mehmet, Hacıveyiszade   Camii’nden Üçler Mezarlığı’na gitti.

–  Akif, Meram’daki taşı Hacıveyiszade Camii’ne çekti.

– Mehmet, İplikçi’den İnce Minare ’ye… Hıımm!

– Akif, Gökyurt’tan İplikçi Camii’ne…

– Mehmet, Üsküdar’dan Gökyurt’a…

– Eyvah! Akif, Mehmet’in İnce Minare’deki taşını göremedi ve yanlış bir hamle yaprak Hacıveyiszadeki taşını Meram’a çekti.

–  Aferin   Mehmet’e.        Arkadaşının yanlışını gördü ve İnce Minare’deki taşı Hacıveyiszade’ye çekerek üçlü sırayı oluşturdu. Sonuç olarak oyunu Mehmet kazandı. Tebrik ederim.

Gördünüz mü çocuklar, bu küçücük oyun bile hatayı affetmiyor. Hayat da öyledir. Üzülmek istemiyorsanız atacağınız adımı ona göre atmalısınız. Abdullah, kestaneleri getir artık, hak ettik. Afiyet olsun, gönlü güzeller. Hayır olsun her şeyiniz, güzel olsun.