Ay: Mayıs 2012

Ahmet Aksoy – Derviş Zaim Sineması; Otantizm ve Yüzleşme

Ahmet Aksoy – Derviş Zaim Sineması; Otantizm ve Yüzleşme

Yeni Türk sinemasının deneysele en yatkın yönet­meninin Derviş Zaim olduğunu söylemek pek yanlış ol­masa gerek. İslami geleneğin en güçlü taşıyıcı kolların­dan olan, Türk-İslam sanatlarının estetik imkânlarıyla, modern bir sanat olan sinemanın estetik imkânlarını bir araya getirerek, yepyeni bir biçim ortaya çıkarmaya gay­ret etmek, oldukça büyük bir risktir. Bunu göze almış ol­mak bile başlı başına dikkate değer bir şey olsa gerektir. Zaim sinemasının temel meselelerinden biri; içinde ya­şadığımız coğrafyanın geçmişinden esinlenen bir anlatı­mın mümkün olup olmadığını denemektir. “Türk sinema­sının önemli meselelerinden birinin otantizm ve yüzleşme oldu­ğunu düşünüyorum. Otantizmden; kendimize ait temsil imkan­larını zorlamayı, bunları genişletmeyi anlıyorum.” diyen yö­netmen, yüz yaşına yaklaşmakta olan ülkemiz sinema­sının temel reflekslerinden olan geleneğe ait her ne var­sa hiçleştirme ve değersizleştirme ülküsünden kopu­şun -kendi sineması adına- ipuçlarını vermektedir. Ye­şilçam döneminde Kemal Tahir etkisiyle başta Halit Re­fiğ ve Metin Erksan’ın başını çektiği Ulusal Sinema Akımı, daha sonra Yücel Çakmaklı’nın öncüsü olduğu Milli Sine­ma Akımı’nın konu bağlamında geleneğe yeniden dönüş çabası ve bununla birlikte yerel bir sinemasal kimlik inşa etme gayreti, biçimsel bağlamda geleneğe yaslanan bir estetik üretmeyi başaramamıştı. Böyle bir şeyi düşün­müşler miydi; o da ayrı bir tartışma konusu… Zaim, her ne kadar kendi sinemasını deneysel yönleriyle ön plana çıkarmak istemese de –bunun seyirciye ulaşmak açısın­dan ne kadar riskli olduğunu biliyor kuşkusuz ki– anla­tım imkânları bakımından tarihî malzemeye cesurca sa­rılmış olması, onu diğerlerinden ayıran en önemli yanıdır.

Derviş Zaim ilk filmi Tabutta Rövaşata (1996) ile fiyakalı bir başlangıç yaptığı sinema serüveninde, aklı başında eleştirmenlerin ve az sayıdaki nitelikli izleyici­nin gözünde daima merak ve umutla takip edilen bir yö­netmen olmuştur. Tabutta Rövaşata sıradan bir hırsızın hikâyesini hiç de sıradan olmayan bir üslup ve biçim de­nemesiyle ele alan bir film olarak, Zaim’in sanat haya­tında sonradan daha belirgin bir hal alacak olan, geçmi­şin kültürel mirasıyla bir biçimde yüzleşme ve söz konu­su mirasın imkânlarından faydalanmanın yollarını arama çabasının ilk işaretlerini vermektedir. Filmde Osmanlı bakiyesi kaleye İran’dan getirilmiş olan Tavus kuşu, fil­min kahramanının çalması için seçilip senaryoya konul­muş sıradan bir nesne değildir. Tavus, geçmişten akıp gelen görsel ve edebi birikime metaforik bir gönderme, esaslı bir selam duruştur. Baba Zula’nın müziğiyle adeta özel bir ruh kattığı film, Ahmet Uğurlu’nun muhteşem oyunculuğu ile adeta bir şölene dönüşmektedir. “Git, çık­ma, ekmek al, gel” repliği modern hayatın kalbi şehirlerde halen bozulmayan bir şeyler kaldığını gözler önüne ser­mektedir.

Yönetmen ikinci filmi Çamur’da (2000) Kıbrıs me­selesi özelinde, iyilik ve kötülük temalarını ele alarak, Akdeniz havzasında yaşamış farklı kültürlere ait motifle­ri bir arada kullanır. Kendisi de aslen Kıbrıslı olan yönet­men, adada yaşananların insanlar üzerinde, gerek bilinç düzeyinde gerekse bilinçaltında yaratmış olduğu travma­nın bir yansıması olarak yoğun bir hastalık motifi kul­lanır. Aidiyet yoksunluğu, anksiyeteye yol açacak denli hayatı etkileyen takıntılar gibi unsurları film örüntüsü­ne yediren yönetmen, çamura metafizik anlamlar yükle­meksizin, insanın onunla kurduğu ilişkiler bağlamında, iyiliğin ve kötülüğün taşıyıcısı olmak gibi sembolik bir anlam yüklemektedir. Tabutta Rövaşata kadar ilgi görme­yen bu filmde Kıbrıs gibi hayati öneme sahip bir konu­nun hamasete bulaşmaksızın ele alınmış olması bile dik­kate değer bir çabadır.

Yine tıpkı Çamur gibi beklenen ilgiyi görmeyen Fil­ler ve Çimen’de (2003) ise yönetmen şans faktörünü, dü­zen ve kaos gerçeğini anlatmak için Ebru sanatının çağ­rışımlarından yararlanmaya gayret sarf eder. Bu film daha sonra çekeceği İslam sanatlarını referans alan üç­lemesine bir nevi hazırlık çabası olarak da görülebilir. Türkiye’de pek örneği görülmeyen politik sinema türün­deki filmde yönetmen, Tabutta Rövaşata kadar akıcı bir dil ortaya koymayı başaramaz. Yer yer aksiyon sahnele­rine de yer veren yönetmen kendi tarzının dışına çıka­rak bir takım ödünler verir. Filmin ışık ve ses bakımın­dan yetersiz olması da önemli handikaplardan biri olarak göze çarpmaktadır.

Derviş Zaim, 2006 yılında meşhur üçlemesinin ilk filmi olan Cenneti Beklerken ile yine büyük bir sükse yapmayı başarır.Seyircinin beklenen ilgiyi pek göstermediği bu film eleştirmenler tarafından adeta baş tacı edilir. Nasıl ki Reha Erdem imzalı A ay, Türk sinemasında bir dö­nemin kapanışı ve yep­yeni bir dönemin başlan­gıcı olarak kabul edildiy­se, Cenneti Beklerken de biçimsel yönden sinema­sal anlatının sınırlarının nereye kadar varabilece­ğini ve geleneksel temsil ögelerinin filmsel anlatı­nın yetkinliği açısından ne tür imkânlar barındı­rabileceğini ortaya koya­rak önemli bir kilometre taşı oldu denilebilir.

Cenneti Beklerken, 17. Yüz­yılda geçen muhayyel bir hikâyeyi anlatmaktadır. Eflatun Efen­di, Nakkaşhane’nin en gözde sanatkârıdır. Eşini ve oğlunu yeni kaybetmiş olan Eflatun Efendi on­ların suretlerini yaparak bir hatı­ra olarak saklamayı düşünmüştür. Anadolu’da isyanların yaşandığı bir dönemdir. III. Murad’ın cariyesinin gizlice İspanya’da dünyaya getirdiği Şehzade Danyal, Anadolu’da büyük bir isyan örgütlemiştir. Osmanlı as­kerleri Danyal’ın oğlu Yakup’u Dan­yal zannederek yakalarlar. Doğu vila­yetlerinden bir kervansarayda zincire vurarak bekletirler. Saraydan bir ekip yanlarına Eflatun Efendiyi de alarak yola çıkar. Eflatun Efendinin görevi boğularak hal edilecek olan şehzade­nin suretini yap­maktır. Bu yol­la diğer isyancıla­ra da korku salın­mak istenmekte­dir. Eflatun Efen­di zorla gönderil­diği bu yolculuk­ta türlü meşak­katlerle karşıla­şır, Yakup’un öl­meden önce res­mini yapar, ar­dından Şehzade Danyal’ın ordu­suna yanındakilerle birlikte esir dü­şer ve nihayetinde Danyal’ın İspan­yol bir ressama yaptırdığı tabloya Mehdi’yi çizerek özgürlüğüne kavu­şur. Yolda karşılaştıkları esir bir kız­la kader birliği yaparlar ve sonunda birlikte İstanbul’a dönerek evlenir­ler.

Filmin hikâyesinde aslında bir olağandışılık yoktur. Küçük, faz­la detaya girilmemiş ama etkileyi­ci bir hikâyedir. Filmin insanı etki­leyen yanı, film­sel anlatıda kulla­nılan görsel mal­zemedir. Zaim, filmi tasarlar­ken minyatür sa­natının sinema­sal imkânları üze­rine fikirler ge­liştirmiş ve fil­mini adeta hare­ketli bir minya­türe dönüştür­müştür. –Aslında bu sanata minya­tür denilmesi de bir yabancılaşmanın so­nucudur. Bu sanatın bizdeki adı tasvir­dir. Minyatür, batılıların kendi resimle­rine kıyasla taktıkları bir isimdir. Özün­de bir aşağılama duygusu da barındır­maktadır. Filmde bu sanattan olma­sı gerektiği şekliyle tasvir olarak bahse­dilir.– Yönetmen, tıpkı tasvirde ol­duğu gibi perspektifi mümkün ol­duğunca ortadan kaldırmaya çabala­mış, tasvirin farklı zamanları, farklı mekânları ve farklı olayları bir araya getirip sunma imkânından da olduk­ça faydalanmıştır. Sekans geçişlerin­de karartma, kesme, bindirme gibi bilinen teknikleri kullanmak yerine, ana görüntünün üzerine bindirilmiş parça görüntüler yardımıyla fark­lı mekânlara geçişler sağlanmış, bir­birinden uzak mekanlar aynı karede yan yana sunulmuştur.

Özellikle zaman geçişlerinde ayna kullanılmış, bir aynadan başka bir aynaya farklı zaman dilimlerine sıçrama ve hatta bu farklı zamanları aynı karede birleştirme gibi yöntemlere başvurulmuştur. Örneğin, Eflatun Efendi, Danyal’ın emriyle tabloya Mehdi’yi çizerken duygusal bir kriz yaşar ve kilitlenir. Bu esnada yandaki bir aynada ölen oğlu belirir. Eflatun’un elinden tutarak onu başka bir aynanın içinden kendi çocukluğuna ve annesine götürür. Eflatun’un hayatı boyunca en mutlu olduğu an olan; anne kucağında olduğu zamanla oğlunun hayatta olduğu zaman aynı karede birleştirilir. Oradan da şimdiki zamana, gerçeğe dönülür.

Filmde rüya, umudun, kimi zaman acı veren gerçek durumdan kaçışın bir metaforu olarak kullanılmıştır. Rüya ve ha­yal, umudu besleyen ögeler olarak sunulur. Danyal ken­disinin ve oğlu Yakup’un olduğu tabloya, aynadan yansı­yan Mehdi görüntüsünü çizdirir. Bu onun rüyasıdır. Or­dusuna da bunu böyle anlatır ve şöyle der: “Halka yalnız ekmek değil, rüya da lazımdır. Mehdi bana zuhur etti. Ben tah­ta geçtiğimde fakirlik ve zulüm bitecek. İnsanlara bunu böyle anlatın. Mehdi ,Danyal’a zuhur etti deyin.”

Filmde tasvir sanatıyla ilgili olarak vezir şunu der: “Halka adalet kadar güzellik de lazımdır.” Sanatın insan ha­yatını zenginleştirici yanına yapılan bu vurgu, Eflatun’un ağzından dökülen, sanatkârın yalnız gerçeği değil, yüce bir ideali nakşettiğini, işlevinin bir bakıma bu olduğunu anlatan şu sözlerle tamamlar: “Nakkaş gördüğünü değil, ha­yal ettiğini çizer. Suret gerçekte donmuş bir hayalin resmidir.”

Üçlemenin ikincisi 2009 yapımı Nokta’dır. Hat sa­natını temel alan bu film, Moğolların Anadolu’yu isti­la ettikleri dönemde yaşamış ve Moğollarca katledilmiş bir hattatın hikâyesiyle birlikte, yakın geçmişte ve günü­müzde yaşanmış üç hikayeyi aynı mekanda, görsel plan­da hat sanatının süreklilik ve kesintisizlik ilkesine bağ­lı kalarak anlatmayı deneyen ve bunu oldukça iyi bir şe­kilde başarabilen bir film. Filme mekân olarak Tuz Gölü seçilmiş ve zaman geçişleri kameranın gökyüzüne doğ­ru yaptığı bir çevrinme hareketiyle sağlanmıştır. Bir fil­mi tek bir planda çekmek kuşkusuz ki oldukça zor ve bir o kadar da riskli bir denemedir. Tarkovsky, Stalker’ı tek planda çekmek istemiş ancak teknik imkânları dolayı­sıyla bundan vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak Zaim, kendisine avantaj sağlayan son derece güzel bir mekân seçerek, işin üstesinden gelmeyi başarmış.

Üçlemenin son filmi 2011 yapımı Gölgeler ve Suret­ler. Başkaları tarafından kurgulanmış hayatlar yaşayan, hayata bir figüran olarak bile müdahale etme şansı ta­nınmayan insanların hikâyesini yine Kıbrıs meselesi et­rafında ele alan bir film. Üçlemesinin son halkası ola­rak tasarladığı bu filminde Zaim, filmin ortasına kurdu­ğu hayal perdesini, basit bir dekor olarak değil, film an­latısının olmazsa olmaz temel bir öznesi olarak sunu­yor. Film dilini karagöz temsilinin imkânlarını kullana­rak zenginleştirmeyi ve bir üst dil kurmayı deniyor. Ba­şarılı da oluyor kuşkusuz.

Yönetmen, hayal perdesinden Platon’un mağa­ra metaforuna gönderme yapıyor adeta. Işık ve gölgenin meydana getirdiği sanal gerçeklikten dem vuruyor. Per­denin önündeysen gördüğün gölgedir sadece, diyor. Ve aslında gölgede olan sensin. Ya bununla yaşarsın ya da gerçeğin olanca ağırlığı çöker omuzlarına.

Türk sinemasının genellikle aynı tarzı, aynı üslubu yansıtan filmler üretmesi bazı insanları olduğu kadar beni de tedirgin ediyor. Filmleri yan yana koyduğumuz zaman, mese­la on senede meydana çıkan filmlere baktığınız zaman, birbiri­ne çok benzer bir ışık, birbirine çok benzer bir anlatım, birbiri­ne çok benzer bir oyunculuk görüyorsunuz. Bu bizim sinemanın potansiyellerini geliştirme ihtimali açısından beni rahatsız eden şeylerin başında geliyor. Bizim sinemamız denemelere, farklı­lıklara, açılımlara, genişlemeye, farklılıklara yelken açmaya çok cesaret eden bir sinema değil.” diyen Derviş Zaim Türk sine­masının en cesur yönetmeni olarak anılmayı sonuna ka­dar hak ediyor.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Çarşû-yi Azîme-i Na‘t-i lus ve Met‘am-i Frengî-i Kent-i Atik”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Der Beyân-ı Çarşû-yi Azîme-i Na‘t-i lus ve Met‘am-i Frengî-i Kent-i Atik”

Bu hakîr ü pür hatâ, şehr-i Saferün leyle-i ûlâsında nefsime didim ki, bre şol şeb-i yeldâ misillû şitâ gîcelerünin evde tarz-ı tekâüd üzre oturmağ ile geçmesi muhaldürür. Bu gice dahî varayun çarşu vü bazar seyrine çıkayun, hem taşrada taam ekl ider dahî bey’u’ şira ider esvâb-ı cedide alurum. Hem dahi hoşca vakıt geçürür “tebdîl-i mekânda ferahluk vardır.” fehvasınun sırrına mazhar olurum.

Ba’dehu imam olmağun, hakirin imâmetinde salât-ı ışâyı eda eyleyüp yârânumdan KÜTÂHÎ HAKAN EFENDİyi de yanuma alub yola revân olduk. Hakan Efendü, Türklüği nimet, İslamluğı kıymet bilen, sözün dudaktan gözün budaktan esirgemeyen bir merd-i cengâver olup Medrese-i Âlî-yi Sitanbul’da hâcelik ider. Ol Hakan Efendü ‘Üstâdum, kande gider kande taâm ekl iderüz?’ didükde ‘Bak a pirim, dedüm. Anda Kadıköyü dimekle ma’rûf bir semt-i kadîm ve dahi NA’T-İ LÛS dimekle ma’ruf bir çarşû vardur kim metâim ve mağazasu vâfirdir. Âna varalum esvâp iştirâ edüp taâm yir dahi kahve şürbideriz.’ Ol dahi mea’l-kerâhe kabul ittüğin intibâsun izhar ile hakire tabi oldu. Bu NA’T-İ LUS frengî bir kelime olup lisân-ı Arabî’den mülhemdür…. Aslı “Na’t-i lûs” olub –zebân-ı Fârisî üzre bir terkibdir- “na‘t” Arap lisanunda “sıfat” dimekdür. “Lûs” dahi “levs”den gelüb kerih, habîs ve kirli dimekdir. Böyle olucak pis ve dahi kerih sıfatlu dimek olur kim isim müsemmaya çespân ü düşmüşdür.

Hayli meşakkatlü bir seyahatden sonra çarşuya va­sıl olmak nasib oldu. Ol bu çarşu hayli vâsi’ ve râfi’ olma­ğın, çatulu bir bedestân olup dükkânı vü müşterisü kes­ret ü vefret bulan bir mekândur kim izdihâmu meydân-ı haşrden eşeddür.

Dükkân-be-dükkân esvâp iştirâ itmekçün güzerân iderken Hakan Çelebi dahi: “Breh, şol mekandan esvap telebbüs eylemek kat’â caiz değildür..” cümlesini telaffu­za müdâvemet itmekden berî kalmadı. Vaktâki bir dük­kana girdükte Hakan Çelebi’nün tahammül ü sabr mülki yıkılup gürlemeğe vü âvâz-ı Dâvûdî ile ashâb-ı dükkâna bağırmağa şurû’ eyledi: “Bre bî-edepler, şol bedestânde bir dükkanda şer’-i şerîfe vü âdâb-ı İslâme muvâfık bir libas bulunmaz mu? Şol tumanlaru vü kamîsleri kangı ayyâş hülleciye biçdirüp kangı zevât-ı gavata dikdürdü­niz? Şol ümmet-i Muhammed’e şol elvân-ı kerîheyi vü melâbis-i garîbeyi mi lâyık görürsiz?” Hakir ânı istimâ’ eyleyüp heybet ü hiddetine şâhid olucak hemân taşraya çıkarub ü teskine gayret ettüm. Ve dedüm kim: Üstâdum imdi buradan libâs almak müstahildür, haydi gel biz aç­luğumuz giderelüm deyûben nerdübân-ı seyyâre ilen devr-i âhire irtifâ eyledik.

Ol katta dahî adedin ta’dâdın mümkin olmadu­ğı yime içme mekanlaru, me’kûlât-ı serîa met’amlaru vü tarz-ı ecnebî üzre inşâ idilmüş acib ü garib kahvehane­ler olur idi.

Ol metâimin beyninden sebkat ider iken Hakan Çelebi dahi, “ol mekân sefihdür şol kerihdür, şol rezil­dir ol sefildür deyüben “men burada taâm yimem, sıh­hat ü istihlâlden berî, mahremiyetten fâriğ mekanlar­dur; ol şamata vü ğulğule içre, alâ meleinnâs taâm yi­mek ahlâk ü âdâba sığmaz” dedi ise de hakir, anı esle­meyüp kolundan tutup ü KENT-İ ATİK nâm mekâne oturttum. Amma bu ‘KENT-İ ATİK’ ne dimekdür? Ma’lumdur ki KENT, lisân-ı ecnebiden Türkileştirilmüş bir kelime olub şehir ya belde di­mekdür. ATİK dahi eski vü kadim di­mek olup, imdi terkib “Kadim Şehir” manasuna gelür. İş bu hususu izah itmeğe gayret ider iken Hakan Çele­bi suretime garip garip nazar kılup ayıtdu kim: “Bre nâdân! Ânı senin za’m itdüğün manaya tesmiye itme­mişler, bu ‘KENT-İ ATİK’ Vilâyât-ı Müttahide’de bir vilâyetdür kim Mu­hammed Ali nâm cengâver-i mühtedî ol memleketün âdemidür…” Çele­bi mevzuyı tavzih itdükde mefhum oldu kim ma’na-yı maznûn, kandey­se ma’na-yı asle mutâbık düşdü.

“Pirim, hakir gendüye yimek alayın”, dedükde Hakan Çelebi, sadâ-yı merdâne ile mekânun hizmetkârın okuyub, hakire yimek ısmarlayacak oldu kim, hizmetkâr oğlan: “Ken­dü yimeğüniz kendüniz alasuz çele­biler! “ deyu mukabele etdi. Hakan Çelebi yine hiddete gelüp, “Bre den­siz, edepden bî-behre, ta’zim ü hür­metten bî-nasip oğlan! Şol mülk i İslâm içre, kavm-i necîb-i Etrâk’ın an‘anesünde vü töresünde müsâfirün gendüye hizmet ittüği vâki‘ midir, bu ne yabana işdür?” deyu gürle­di vü lâkin met‘amın hizmetkârı eb­leh ebleh yüzimüze bakup: “Çelebi­ler, burasu çağdaş bir mekandur, ka­anunı da böyledür. Keyfinüz bilür.” deyu mukabelede bulunup asla tın­madu vü dükkânçeye rucû’ etti. Ha­kan Çelebi’nün dimâ’ı dimağuna sıç­radu, lâkin çi-fâide? Ta‘kiben ken­dü yimeğüm alup eklitmeye başla­duğumda Hakan Çelebi, pîr ü üsta­dum Ziya Paşa merhumın –ravvehal­lahu ruhahu- bir şiirini tahrîfen kıra­at eyledi. Beyt:

İslâm ü Türklük imiş ticârete pâ-bend-i terakkî;
Evvel yoğ idi; iş bu rivâyet yeni çıkdı…

Hakir ekl-i taâma başlayıcak bir nahnaha-i şedîdeye dûçar oldu kim nefesü kesülip hırıldamaya meyl itdükde Hakan Çelebi met’amun gulâm-ı müstahdemin çağırdup yine gürledü vü didi kim: “Bre bî-edep, şol çelebim Seyyâh-ı Hayrâna kan­gı taâm-ı kerîheyi ikram eyledün ki yüzi nâre tebeddül idüp nahnaha-i mütemâdiyeye dûçar olmuşdur? Yutduğu ne ola kim çâh-ı sekardaki şecere-i zakkûmdan nişân virür, tiz tavzih eylegil!”

Gulâm cevaben: “Aman efen­di, ol çelebü gendü istedü; ekleydü­ği “HOT”dur kim lisân-ı Encilizî de ‘acı’ dimekdürür” deyûben Hakan Çelebi gazâba gelmesün deyu taâmı masaya terkidüp ol mekândan ânı kaldurup cev’ân-ı azîm içre tekrâr se­yirtmeğe başladuk. Hakan Çelebi bir makhâya teveccüh itdikde anı cay­durup, aman Çelebim didim, kahve içmeyelüm; biz bu kîce şol mekânu edep üzre terke gayret idelüm.

Nitekim bir vakit kadim yârânumdan Üstâdzâde Ankara­lı Abdullah Rüşdi ilen ol makhâya cülûs itdükde kahve-i Türki’yi bi-lâ âb ikrâm eyledüler ü Rüşdi hâce gazâba gelüp “Şol densüzlere ben haddin bildirmez miyüm, kahveyi susuz ikram itmek Türk’ün töresüne vü âdâbına sığar mu, şol bî-edebîyi kangı üstâddan tedris eylemüşlerdir acep?” deyüp sâhib-i makhâya çıkış­0mışdu.. Hakir ol ânı tezekkür idüp bir dahi Hakan Çelebi gazaba gelme­sün, gayrı ânı teskin itmek muhaldü­rür deyü düşünüb âna oturmaktan imtinâ’ eyledim. Badehû ol çarşu-yı kerîheden ale’l-gazab ayrılduk.

Beyt:

Kimesne benim tek böyle hayrân olmasun;
Düşüp met‘am-i Freng’e, cev‘ân kalmasun.

El hâsıl, hakîr dahî kâni‘ ol­dum kim âdât-ı Türki ve an’ane-i Osmâni ve âdâb-ı İslâmi üzre bağ­daş urup ale’l-usûl taâm-ı müstahille eklidüp bilumûm eşribe-i kadîme-i tayyibeden şürb itmeden cev‘ân-ı âdem zâil olmaz. Âhiran “Âdâbü’l ekli ve’ş-şürb fi Kostantiniyye” nâm bir risâle telîfine dahî azm ü cezm ü kasd eyledüm. Ol denlü bir gicedür kim yadumda durur, vesselâm…

 

Cevelânnâme-i Ziyâ,
1 Safer 1431
Bulgurlu, Üsküdar

Recep Ayık – Unutulmuş Değiller!

Recep Ayık – Unutulmuş Değiller!

Bu ilk geç kalmış yürüyüş, hep geç kalmış yürüyüşlerle devam edecek. (s. 19)

 

Şiirin kapılarını aralamak ne kadar mümkündür? Eğer bu kapılar, demir yahut tahta gibi gayet müşah­has şeylerse, pek bir sorunumuz kal­mayacaktır. Fakat şiir kapıları eğer A. H. Tanpınar’ın dediği gibi “de­niz köpüğü” misaliyse ya kapısız şiir okuyacağız ya da şiiri okuduğumuz yerden ileri götüremeyeceğiz demek­tir. Hâlbuki şiir demir ya da tahta so­mutluğuna indirgenecek kadar göz önünde olmamalı, anlamını ayan be­yan ortaya koymamalıdır. Deniz kö­püklerini elimize aldığımızda kaybo­lacaksa bu kapıları bir el hareketiy­le değil, belki bir dîl hareketiyle aç­mak ancak mümkün olabilir. Şairin izleğimize bıraktığı birkaç işaret bel­ki bize-şiire- bir yol açacaktır. Şiiri daha da yaşanılır kılmak için, şairin yaşantısı da elbet önemli bir yer tut­maktadır.

Unutulmuşluklar1, Alâeddin Özdenören’in kısmen anılarını yaz­dığı bir kitap. Fakat kitabın içinde sadece anılar yok. İçerik açısından söylememiz gerekirse Özdenören’in yaptığı veya onunla yapılan yedi adet söyleşi, eser değerlendirmesi ola­rak okuyabileceğimiz dört eleştiri (Her Şeye Ölüm Dadanmış, Uraşan, Açınlama, Senem Rüzgârları), müs­takil olarak yazılmış üç deneme (Bir Küçük Gamlı Kuş, Zulmün Pençe­si, İyimserliğin Köprüsü), gidenlerin ardından yazılan altı yazı (Yalnızlı­ğın Sürgünü, Fethi Ağabey, Ölümün Gülümseyen Yüzü, Kendi Diliyle Ca­hit, Sait Zarifoğlu, Değişik Güzel) hayatından bölümlerin yer aldığı on yedi anı olmak üzere toplam 27 yazı bulunmaktadır.

Yapmış olduğumuz sınıfla­ma kitap içerisinde keskin çizgiler­le birbirlerinden ayrılamaz, çünkü yazar doğrudan hayatından bahset­mese bile, anlattığını hayatından bir karşılık vererek anlatmakta; yani ki­şiyi, eseri veya bir olguyu kendi ha­yatındaki yerine göre değerlendir­mektedir. Bu derece bölümlerin ol­ması ve anılardan başka da yazıların bulunması yazarın hayatını anlama­mızı zorlaştıracak gibi gözükse de, aslında anıları dışında kalan yazılar­dan yola çıkarak da hayatının ve şii­rinin mihenk noktalarına varmamız mümkündür.

Alâeddin Özdenören, bilin­diği gibi Maraşlıdır. Maraş’ta doğ­muş, çocukluğunun ve gençliğinin bir bölümünü orada yaşamış, ken­di memleketinde bir süre görev de yapmıştır. Bu sebeple Özdenören’in anılarında Maraş çok baskın bir yer tutmaktadır. Hatta şairin ilk şiiri­ni anlattığı yazıya Maraş’ın Ahır Dağı’ndan bir giriş yaparız ve yazı sonrasında 17 yaşında bir şairin yaz­dığı “Habersiz” şiiri hediyemiz olur. Şiirine giden bir yol olması açısından da bu ilk şiir çok önemlidir. “Yeğe­nim uyuyor, üç yaşında var yok. Ona bakıyorum. Uykusunda gülüyor. Şi­irim sızıyor göğsümün orta yerin­den. Yaz diyor bana. Ve ben ilk şiiri­mi yazıyorum” (s. 25). Özdenören’in ilk şiirini 17 yaşında ve 3 yaşındaki bir çocuğun uyuması üzerine yaz­ması belki de onun “göğsünden sı­zan şiir”in en önemli vurgu nokta­larından birini de bize göstermiştir: çocuk. İlk şiirinden son şiirine kadar uyuyan çocuğun masumiyetini pay­laşan “çocuk” Özdenören’in şiirle­rinden bize el sallamaktadır. “Hava­da çocuklar uçuşuyor, şiir avcıları” (s. 11), “Benim şiir perim ninemdir” (s. 174) sözleri de kendi çocukluğu­nun ve çocukluğun, şiirindeki yerine işaret etmiş oluyor. Bununla beraber Özdenören’in şiirine giden bir yol da açabiliyoruz Unutulmuşluklar’dan. Şi­irin oluşumu, şiirin olgunlaşması ve gelişimi, sevilen şairler, şiirin usta­sı, şiir ve mantık, şiirimizin cumhu­riyet sonrası seyrine bakış ile ilgili ayrı ayrı yazılarda geçen işaretler de bulunmakta. Tabii, şairin şiir evre­nine giden yolu açacak yazının hac­mi daha buraya sığacak kadar küçük değil. Biz de sadece bu değinileri vermekle yetiniyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi kapıları zorlama niyetinde değiliz; fakat Alaeddin Özdenören’in şiir evrenine açılan bir kapı olduğu için kitaba yaklaşmaya çalışıyoruz.

Unutulmuşluklar’da, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar nefes alış verişini duyabildiğimiz bir duygu vardır: ölüm duygusu. Yazarın, yazılarına ektiği bir tohum gibi kendinden bahsedilmese bile kendiliğinden mahsulünü yazıya bırakır. Ahır Dağı da olsa, Balıkesir sokakları da olsa hemen arkamızdan ayak seslerini duyurur ölüm duygusu. “Şiir” başlığıyla yazdığı yazıda ölüm duygusunu anlattığı bir satır vardır: “Yola çıkarken şiirimle konuştum. Bana, ecelin gelinceye kadar korkuya bürün dedi” (s. 11).

Kendi ölümünün tecrübesini yaşayan nadir in­sanlardandır Özdenören. Ortaokuldadır. Arkadaşının kafa tutmasına cevap verir. Ve paslı kama omzuna sap­lanır. Omuzda kalan bu pas bütün bir kolu zapt eder ve hiç kimseye söylenmez. Sabaha kadar ağrısı çekilir. Sa­bahleyin ablanın durumu fark etmesiyle hemen dokto­ra gidilir, iğne, iki çay bardağı irin, yani zehir. Olayı şöy­le anlatıyor: “Zehirlendiğimin farkında değildim. Daha doğrusu zehirlendiğimin bilincinde değildim. Kendili­ğinden geçer sanıyordum” (s. 28). Ölümüne yakın bir süre de sanki bu olayın aynısı yaşanmış gibidir. Aylar­ca kısık sesle gezdiğini duymuştum Selim Somuncu’dan. Sonra zorla da olsa hastahaneye gitmiş ve bizlerden ay­rılmıştı. Kendinden geçmemişti işte, üstelik ablamız da uzaktaydı.

Şimdi yine bir haziran ayında adını rahmetle anı­yoruz Alâeddin Özdenören’in. Sessiz bir eylem gibi tüm sokakları doldurdu yaşayışı ama kimse duymadı. Onda­ki tevazu ve samimiyet buna engeldi belki. Kulaklarımızı değil yüreklerimizi titreterek asıl âleme göçtü.

 

Unutulmuşluklar, Alâeddin Özdenören, İz Yay., İstanbul, 1999

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Pakize Erbay – Sonsuzluk ve Bir Yol

Pakize Erbay – Sonsuzluk ve Bir Yol

Rüzgârın çanına ses veren giz­li denizlerde dalgalar kızmaya başla­mışsa bir kere, yolculuk başlamıştır. İnsanı kendisinde kaybolmaya çağı­ran yağmurlar yağar sessizce. Kendi içinizdeki kuyuya düşmenizi öğüt­ler şair, korkmamanızı. Bilirsiniz kâğıttan gemilerinizin sessiz sedasız yolculuğa çıkma zamanıdır.

Evimizin önünde, pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki küçük havuzda yolculuklara çıkardım her gün. Dalgalarla boğuşur; denizlerde, denizlerle büyürdüm. Her şeye rağmen dalgalarla sırdaş olur; geceleyin onlara, yalnızca onlara korkularımı anlatırdım. Çünkü ben bir kaptandım. Kaptanlar dalgalardan, karanlıklardan, yolculuklardan korkmazlardı. Öyle bütünüyle korkmazdım zaten. Her yolculuğuma gözlerimin mavisiyle suyun maviliğinin birleştiği anda yüzümde oluşan o tatlı gülümsemeyle çıkardım.

İki türlü “yolculuk” vardır. Biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi. Biri hakikat. Biri nergis kokar, diğeri hayat!

Çok uzaklara gider, çok uzakların yağmurlarında ıslanırdım. Uzun seyahatler yapar, yolculuğun şiir tadındaki güzelliğine hayran kalırdım. O an, yollar alıp karşılığında sözcükler verebilirdim. Önce sayısız harfle susar, sonra sayılı harfle konuşabilirdim, Hepsini ama hepsini yeniden yaşayabilirdim. Yeniden kızgın dalgaların gözbebeklerinden geçebilirdi yolum. Savaşçının dürbününe düşebilirdim. Her defasında yeniden bir yolculuğa çıkar, kâğıttan gemilerimde dünyanın en mutlu yolcusu olurdum.

Bunların hepsi geride kalmıştı artık. Çok kere ıslanmıştım çok uzaklardaki yağmurlarda. Artık ben gerçek bir kaptandım. Gerçek gemilerin kaptanı. Gerçek denizlerle konuşur, gerçek dalgalarla boğuşurdum. Dalgalar… Onlar artık beni dinlemez olmuşlardı. Çünkü hayatın önüme koyduğu iki yolculuktan henüz birini seçememiştim. Oysa kâğıttan gemilerimi nasıl da kendimden emin yolculuklara çıkarırdım. Şimdi ben neyi seçmeliydim? Ateşe mi yürümeli, suya mı dönmeliydim? Bir karar vermeli, dalgalarla sadece boğuşmamalı, onlarla dertleşmeliydim de. Çünkü gerçek yolculuk buydu. Gerçek yolcu böyle olurdu. Ama karar vermeliydim. Defterimin kendinden tarihli sayfalarına ya yandığımı anlatmalı ya da boğulduğumu fısıldamalıydım. İkisinin de sonu yokluk gibi görünüyordu ama biri içinde yokluk ile var oluşu taşıyordu!

Hayat vardı bir yanda… Yüreği kabullenen, kabullenişi kadar büyüyen hayat vardı. Bir mumun üzerinde elini gezdiren zahidin duyacağı cehennemî acı gibi hayat vardı. Bir çiçeğinden kainatın özüne dair özeti çıkarabilecek kadar hayat vardı. Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli!.. Yol hayattı.

Adına hayat denen o yola adım attığımda; kendimi gölgelerin sebebi olan asılların arasında bulunca dönüp de geriye baktığımda beni elbette yağmurlar karşıladı. Su adım attı bana. Ateşin nefesini kesti bir anda. Anladım ki yol tekmiş… Yolcu da!

Nergis vardı bir diğer yanda. Şiir kadar varlığında yok olan gerçek. Soruların geceler ve gündüzler kadar bilinmezliğinin avuçlarında. Gece midir gündüzleri yutan, gündüz müdür gecelerden sıyrılan? Asıl olan gelmekler midir, yoksa gitmekler mi? Görüp de unuttuğum yolları değil, gördüğümü bile bilmediğim yolları merak ettim. Rüyalarda yolcu olduğumu fark ettim. Yolun rüyalar kadar kısa olduğunu da.

Çıkılan yolculuğun sonunda avuçlara dolan kor ateş. Üstelik avuçları daha başlangıçtan böyle köz doluyken, yolcu neyin yolcusudur? Yarı yolda yakalandığında ben’i ben diye başlayan soru; ıslanılmamış yağmurlar, köz dolu avuçlar; su! Anlamak yol mudur?

Nedendir bütün bu sorular? Neyi anlamak, neyi aramak uğruna? Çoktan başlamış yolculuğun lügatlerdeki anlamını aramak neden? Tüm bu çaba sonsuzu bilmek için mi yoksa bildiğini bulmak için mi bilmem!

Yol tektir. Bilinen de! Eğer bir yolculuk varsa o yalnızca kendi içimizdedir. Sorularımızın bile girmekten ürktüğü karanlığımıza mevsimlerce beklediğimiz cevaplarımızadır. Bir yolculuk varsa o ancak açılıp kapanmayan yaralarımıza, ruhumuzu döven hırçın dalgalarımızadır. Sonra. Dönüşü olmayan yollarımızadır, uzaklığımız kadar uzayan. Geceleri uyku tutturmayan ahlarımızadır. Soğuk kışlarımızadır, bir bakış olup gözümüzde dolan. Yakan ateşlerimizedir, öfkemiz olup çarpan!..

İlk nefesimizedir belki de son… İçtiğimiz ilk suya, dokunduğumuz ilk ateşe, baktığımız ilk yıldızadır yolculuğumuz. Ya kara bir fırtınada kaybolmuş kalbimize ya da küçük bir tebessümle yolculuklara çıkardığımız kâğıttan gemilerimizedir.

Yoksa yolcu olmak bir sır kâtibi olmak mıdır? Sır olmak mı? Bir başkasının yerine ölümü gün gibi ortadayken kendi adına varlığı ancak karanlık gecenin içindeki siyah nokta kadar var olmak mı? Hiç yaşamayan ama hep dinleyen ve gören olmak mıdır asıl yolculuk?

Yol bu kadar çokken, göz bu kadar perdeliyken; yolcu olmak ya ateşe ya da suya atlamak iken yolun da yolculuğun da tekliğinin bilgisiyle bu yolculuğun hükmü de hükümlüsü de olduğunu bilmek ve ne kadar bilse de hiçbir zaman her şeyi bilemeyeceğini bilmek midir, ateşi ya da suyu seçmek?

Mavi bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kâğıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım yol ve öğrendim ki yolculuk dönüş yolu demekmiş asıl. Öğrenmeler, gitmelere değil dönmelere mahsusmuş. Çünkü her dönüş bir başlangıç, her başlangıç bir bitişmiş.

Döndüm. Evimizin önünde pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki o küçük görünen aslında içinde okyanusları taşıyan havuza döndüm! Kâğıttan ama en uzun yolculuklara çıkan gemilerime döndüm. Şimdi yıllar sonra yine aynı ben yine pembe çiçekli kiraz ağacı yine içine okyanusları sığdıran havuzum… Yine kâğıttan gemilerim ve yine gözlerimin mavisiyle suyun maviliğinin birleştiği anda yüzümde oluşan o tatlı tebessümle ben sonsuz bir yolculuğa çıkıyorum!..

Anladım ki yolun götüreceği nihai noktanın ötesindedir yolcu. Kim bilir kâğıttan gemisinin yokluğundadır varlığı. Anladım ki okyanuslara sığdıramayız da gemilerimizi pembe çiçekli kiraz ağacının yanındaki küçük bir havuz imdadımıza yetişir. Gerçek dalgalarla konuşamaz oluruz da havuzumuzdaki dalgalarla dertleşiriz.

Çekip gider yolcu. Bildiğini zannettiği yolun bilinmedik yolcusudur! Yol sudur, yolcu sudur.

Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Necati Mert, yeni öykü kitabı Zamansız’la, 1972’de başlattığı öykü serüvenine yeni bir halka daha ekledi. Mert’in öykülerini okurken, gerek tematik gerekse anlatımsal bağlamda Memduh Şevket Esendal’ı hatırlamamak çok zor. Hepsinden önemlisi, hayatı benimseyen, insanlara merhametle, şefkatle bakan, tatsız tuzsuz olayları bile bir gülümseme havası içinde anlatan Mert, öyküye varma, öykü oluşturma, öykü yazma biçimiyle de Esendal’ı andırıyor. Mert de Esendal gibi, öyküye kolayca ulaşıyor. Dokunduğu her şeyi öyküleştiriyor. Gündelik hayatın sıradan, yalınkat gerçekliğini, detaylı, şiirli bir dille ama ‘o değilden’ anlatıveriyor. Kelimenin tam anlamıyla bir anlatma ustası. Birkaç küçük fırça darbesiyle, yaşamın ta içinden bir duyguyu, bir olayı, bir düşünceyi, bir yarayı, bir kişiyi/kişiliği, bir dünyayı canlandırıveriyor. Neredeyse bütün öykülerine bir “serim”le başlıyor. Bu “serim”, genellikle birkaç kelimelik cümleler oluyor ve öykünün çatısını, yazar, bu kesik cümlelerle okurda merak uyandırarak, okuru yormadan, üzmeden, âdeta uzun uzun konuşup da karşısındakini bezdirmemek isteyen insanlar gibi, ustaca kuruveriyor. İçinde fazlaca “külfet” barındırmayan bu cümlelerin, okura fazlasıyla güvenen bir yazarın kaleminden çıktıkları belli… Demek istiyorum ki, Mert, her ne kadar uzun ve yorucu bir üslubu yeğlemese de, okuyucunun zekâsına, ferasetine fazlasıyla güveniyor. Ancak söylemesi gerektiği kadarını söylüyor, okura da gerisini sen anla, diyor. Sadece birkaç kelimeyle, birkaç zarfla ya da sıfatla, öykü kişisinin iç dünyasını çerçeveliyor. Derin psikolojik çözümlemelere ihtiyaç duymuyor. Özlü, vurucu anlatımı içerisinde, buluşlarını, şiirli ifadelerini nadiren devreye sokuyor. Öykülerinin genel atmosferini tam da bir kişi ya da olay üzerine yoğunlaştırmışken, ansızın bir geçişle başka bir olaya, başka bir kişiye odaklanıyor. Dikkatli olmayan okurun öyküde bir kırılma ya da dağılma olduğunu düşünmesini sağlıyor. Ancak öyküyü dikkatle izleyen ve öykünün temel kaygısını anlayan okuyucu, bu “geçiş”in ya da “atlayış”ın da öykünün omurgasını güçlendirmek ya da öyküye çarpıcı bir final hazırlamak için yapıldığını biliyor. Birkaç öyküde, bu atlayışların öykünün akışını, estetiğini zedelediğini söylemek mümkün.

Peki, Necati Mert, bütün bu zarf içinde ne anlatıyor? Meseleleri ne? Bu soruların cevabını temalar üzerinden vermek de mümkün. Tema kadar genel değil de, öykücünün zaman, mekân ve kişileri bağlamında, konular üzerinden konuşmak da mümkün. Bazen bir yazarın temaları bağlamında konuşmak, hiçbir şey söylememek anlamına geliyor. “Öykülerinin konusu ölümdür.” cümlesi aslında pek de bir anlam ifade etmez. Bu ölümün, coğrafyaya, tarihe, döneme, yönteme, kişiye, dekora indirilmesi lazım. O zaman da, bugün edebiyat dergilerindeki öykü eleştirilerinde gördüğümüz, öykülerin olay örgüsünü özetlemek kolaycılığına düşülüyor. Eleştiri yazısı yazmak, özet çıkarmak mıdır? diye sorası geliyor insanın. Sanırım doğrusu, bu iki çizgiyi kollayarak, ikisini de ihmal etmeden, ikisinin de içine düşmeden bir düşünme biçimi geliştirmektir.

Şimdi, Necati Mert’in temalar yelpazesini kısa kısa göstermeye çalışalım:

Özlem

Necati Mert’in bütün öyküleri bağlamında değil de, Zamansız üzerinden düşünürsek, öykülerde “özlem”in ön plana çıktığını görüyoruz. Hep özlenen ama kendisi hep uzakta olan bir şeyler/birileri var. Bu duygunun nesnesi, çoğunlukla bir torun oluyor. Dünyanın bir başka ucunda yaşayan torun… Torundan uzakta kalmanın sebebi, ilk bakışta “gelin kaprisi”, şeklinde ifade edilebilir. “Dayım” öyküsündeki gibi, bu özlemin sebebi anlaşılmamış olabilir. Ancak kitabın ilk dört öyküsünde, torunlarını özleyen ve onu kırk yılın başı birkaç saatliğine gören dede ve nine, biraz da küreselleşmenin kurbanıdırlar. Torunlarının doğum gününü, DVD’lerden izleyen bir babaanne ve bu durumu gururuna yediremeyip görüntüleri izlemeyen dede tipi, öykü türünün yaşanan hayatın ne sıkı takipçisi olduğunu ve Mert’in hayatın içindeki bu yenileşmeyi bir öykücü refleksiyle ne kadar çabuk yakaladığını gösteriyor. Kişinin sevdiğinden bir biçimde ayrı kalması teması, “Ay Gibi Geçmiyor” öyküsünde, kendinden başka her şeyini, malını ve tüm yakınlarını 99 depreminde kaybeden Gülşen Hanım üzerinden işleniyor.

Yaşlılık – Yalnızlık

Yaşlılık ve bunun sanki doğal bir sonucuymuş gibi algılanmaya başlanan yalnızlık da, Mert’in artık yoğun olarak işlediği temalardan. Özellikle kitabın başına konmuş birbiriyle bağlantılı dört öyküde, yaşlılığın daha çok bir geçmiş ve sevilenlerin özlenmesi üzerinden anlatıldığını görüyoruz. Yaşlı ve yalnız çiftler, hayatlarını dol­durmak için çevrelerinde ne torun ne de evlat bulabilir­ler. Torunlar da, evlatlar da uzaklardadır ve bu da onları çok mutsuz eder. “Hatıraltı” öyküsü, Mert’in öykülerin­de pek rastlanmayan koyulukta bir hüzünlü anlatımı be­nimser. Çocukluğuna ait ayrıntıları hararetle anlatan ih­tiyarın bu harareti, aslında kendisini dinleyen ya da ger­çekten dinleyen birinin olmamasıyla açıklanabilir. Bu bir anlatmadan öte sayıklamaya dönüşür.

Çocukluk ve Doğa

Yaşlılık, yalnızlık, sevilenlerden ayrı kalma gibi durumların öykü kişilerini hızla mutsuzluğa ittiği ve kişilerin bu mutsuzluktan kurtulabilmek için çocukluğa ve doğaya dönüş yaptığı görülür. Çocukluk ve doğa iç içe verilir. Çocukluk da, doğa da, kişilerin “kaçış”tıkları bir alandır. Orada modern hayatın başımıza sardığı dertler, özlemler, ayrılıklar, yalnızlıklar, mutsuzluklar yoktur. Bu doğa, Sakarya’nın doğasıdır ve genellikle yüceltici, şiirsel bir dille aktarılır. Zira anlatılan sadece doğa değil, kişinin kendi çocukluğu, geçmişteki cennetidir. “Çocuk ve Su” öyküsü, Sakarya ile doğayı birleştiren, ikisinin şiirini birden yakalamaya çalışan ancak öykü olmaktan ziyade bir hatıra parçası olduğunu düşündüren bir metindir.

Yoksulluk

Özellikle “Kim O?” öyküsünde yoksulluğun daha çok sonuçları üzerinden anlatıldığı görülür. Yoksul temizlikçi kadın, temizliğine gittiği evlerin varlıklı kadınlarının eşleriyle olan ilişkilerine imrenmekte, bunları kendi eşiyle karşılaştırmakta ve aradaki farkı gördükçe mutsuz olmaktadır. Yoksulluk, hayatın pek çok alanında kişinin arzuladıklarını gerçekleştirmesine engel olan bir ayak bağı gibi görülür.

Sakarya

Sakarya, hemen bütün öykülerin mekânıdır. Çoğunlukla geçmişiyle hatırlanan bir güzel şehirdir. Çocukluk anılarının ve doğanın gizlendiği şehirdir. Bir taşra şehri olduğundan yakınıldığı da olur. Ama daha çok doğası ve tarihiyle önümüze serilir. Geleneksel hayat, çocukluk, doğa, genellikle Sakarya’nın çeperleri içerisinden verilir. “Bir Fotoğrafa Mektup” öyküsü, başta Sakarya olmak üzere ona bağlı olarak gelişen tüm bağlantılı temaların sergilendiği bir metindir.

Deprem

Öykülerde sürekli olarak bahsedilen deprem, 1999 depremidir. Bu deprem, öykülerde genellikle teğet geçilir. Başlı başına bir deprem felaketi/depremin oluş anı aktarılmaz. Deprem sonrası ya da depremden yıllar sonrası yazıya dökülür. “Ay Gibi Geçmiyor”da, deprem çadırlarının ve prefabrik evlerin hali ancak yaşayanların bileceği birtakım detaylarla verilir. Deprem bir leitmotive olarak pek çok öyküde bulunur. Ölümün, yitirilenlerin sebebidir. Ancak üzerinden uzun zaman geçmiştir ve insanların gündeminden düşmüştür.

Devlet – Birey İlişkisi

Devlet – birey ilişkisi, genellikle devletin aleyhine olarak işlenir. Devlet, vatandaşlarını karalayan, köşeye sıkıştıran, hapse atan bir kurumdur. Genellikle öykülerde eski tüfek bir solcu ortaya çıkar ve bu kişi, devlete küskünlüğünü, dargınlığını izhar eder. “Ferit Usta” öyküsünde örneklendiği gibi, devlet kendisinden korkan vatandaşlarını ikiyüzlülüğe, münafıklığa iter. Kişiler dürüstlüklerinden taviz vererek bazı fırsatlar yakalamaya çalışırlar.

Modern Hayat Eleştirisi

Modern hayat eleştirisi, pek çok öykücüde olduğu gibi, Necati Mert’te de, şehirleşme, mimari üzerinden gerçekleştirilir. Geleneksel mimari örneklerini “rant” sebebiyle ortadan kaldırmak isteyenlere karşılık, bu duruma cansiperane savaş açan siviller özellikle “Zamansız” öyküsünde dikkatimizi çeker. “Hiç İsyansız”da ise, torununun yetişmesiyle kendi oğlunun yetişmesi arasında mukayese yapan öykü kişisi, ikisi arasındaki farka işaret eder. Torununun doğum gününü DVD’lerden izlemek zorunda kalan babaannenin ve izlemeye gönül indirmeyen dedenin trajik durumları, çok etkileyici bir modern yaşam eleştirisi olarak görülmelidir.

Birkaç Not

Bunlara ek olarak, öykülerde Kürt sorunu da ele alınır. Anlatıcı, Kürt sorununa sağlıklı bakamayan kişileri eleştirir. Bu eleştirinin bile merhametle yumuşatıldığını söylemek gerekir.

İhanet, eşler arası kıskançlık gibi konuların da işlendiği görülür.

Bir trafik kazası üzerinden ölüm, trajik bir boyutta örneklense de, Mert’in bu kitapta ölüm teması üzerinde yoğunlaşmadığını söylemek mümkündür.

Ayrıca kitaba adını veren öyküde, postmodern anlatı tekniklerinden yararlanılır. Öykü yazılmakta ve öykü kişileri bu olaydan haberdar olmaktadırlar. Anlatı oyunlaştırılmaktadır.

“Ne Güzel, Ne Mübarek” öyküsündeki Muhsin Hoca tiplemesi ve ona yöneltilen eleştiri, bize, Türk öykücülük tarihine geçecek denli değerli bir metinle karşı karşıya olduğumuzu düşündürür. Muhsin Hoca, elinde Weber’in kitaplarıyla gezecek kadar birikimlidir. Ancak öykünün sonunda anlatıcımız, hocaya ciddi bir eleştiri yöneltir. Hayat sürprizlerle doludur ve öykücü; bu sürprizleri, sıra dışı bu tiplemeleri bizde inandırıcılık duygusu yaratarak aktaran kişidir. Muhsin Hoca, uzun seneler zihnimizde yaşayacak bir tiptir. Faziletleriyle ve zaaflarıyla…

Kitapta halktan tiplemeler canlı ve etkileyici bir biçimde çizilmiştir. Mert, tip yaratmada ve onu yaşatmada ustalaşmış gözükmektedir. Ferit Usta, Muhsin Hoca, Doktor Sezer, Yemci Mehmet Ali, Kıvrık Amca gerçekçi bir biçimde çizilmiş hayattan, renkli tiplerdir.

Necati Mert öykücülüğünün bir başka yönü de, devlet ve din adamlarına, bazen de doğrudan halktan insanlara yöneltilmiş eleştiriler ve bu eleştirel tavrı besleyen muhalif duruştur. Kimi zaman doğrudan doğruya devlet mekanizması, kimi zaman öğretmenler, kimi zaman bir imam, kimi zaman bir fabrika müdürü, kimi zaman da dindarlık kisvesi altında çıkarlarını düşünen “enseliler” eleştirilir.

Yazarın zaman zaman doğrudan hayatını anlatma­sı, öyküdeki “kurmaca mesafesi”ni ortadan kaldırması düşündürücüdür. Yazar bunu adeta bir âlicenaplık niyetiyle yapar. Oysa kitaba adını veren öykü dışındaki metinlerde, kurmacanın bu şekilde sıfırlanması, bizce öykülerin estetiği aleyhine çalışmaktadır. Bir başka de­yişle, yazar, öykü niyetine yazmadı­ğı kimi metinleri de kitabına almış­tır. Oysa bu metinlerdense, “Hatıral­tı”, “Dayım” gibi kurmaca mesafesi­nin iyiden iyiye belli olduğu öyküle­rin estetik değeri daha yüksektir

Murat Ak – Yeryüzünde Cümle Çiçek Mustafâ’nın Teridir

Murat Ak – Yeryüzünde Cümle Çiçek Mustafâ’nın Teridir

Ol âlem fahrı Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir

Hak onu öğdü yarattı sevdi Habîbim dedi
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir

Bu iki beyit Yunus Emre’ye ait bir naat-ı şerifin girişidir. Yu­nus Emre, Hz. Peygamberin âlemin övüncü olduğunu, efendimizin bü­tün peygamberlerin de efendisi ol­duğunu, ona aşkla gönülden salât ü selâm getirmenin günahlara kefaret olduğunu dile getirir. Cenab-ı Hak peygamberini övmüş, ona Habîbim iltifatında bulunmuştur. Yeryüzün­de bütün çiçekler Hz. Muhammed’in mübarek teriyle vücûd bulmuşlar­dır. Yunus bu dizeleriyle, hikemî geleneğimizdeki inanışları sehl-i mümtenîsi ve veciz üslûbuyla şiir formunda ifâde etmiştir.

-I-
Yunus, ol âlem fahrı Muhammed diyerek Hz. Muhammed’in; fahr-i âlem, fahr-i kâinât, fahr-i mevcûdât oluşuna vurgu yapar. Bütün âlem onun şahsında yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak zamanın ve mekanın üstünde olan hitabında peygamberini bizzat övmüştür. Bu övgü hasebiyle efen­dimiz eşref-i mahlûkattır ve âlemin övüncüdür. O sultan öyle bir övünç­tür ki, Efendimizi kaleme alan şiir erbabı şiirleriyle Hz. Muhammed’i övmediklerini bizzat Hz. Muham­med ile şiirlerinin övüldüğünü dile getirirler.1 Şair Yunus da Hz. Mu­hammed ile şiirini güzelleştirmiştir.

-II-
Hz. Peygamber nebîler ser­veridir; bütün peygamberlerin efen­disi, öncüsüdür. Hikemî gelenek­ten bize ulaşan bir rivâyette; Cenâb-ı Hakk’ın ilk yarattığı cevherin Hz. Muhammed’in nûru olduğu söyle­nir.2 Hz. Âdem henüz yaratılmamış­ken, efendimiz Hz. Muhammed’e peygamber olmak nasib olmuştur. Hz. Peygamber’in nebîler serveri oluşu bu yaratılan ilk cevherin, zâtı oluşu sebebiyledir. Zîrâ efendimiz hazretleri, “Âdem su ile balçık ara­sında iken ben Nebî idim buyurmuş­lardır.”3 Hz. Muhammed peygam­berlik halkasının sonudur. Nesne­ler âleminde Peygamberlerin sonun­cusu olarak var olmuştur. Tasavvufî düşünceye göre onun zâtı nesneler âlemi yaratılmadan Cenâb-ı Hak ta­rafından nûr/cevher olarak var edil­miştir. Nesneler âleminde Peygam­ber efendimiz, ilk insan olan Âdem aleyhisselâm’dan sonra varlık sahne­sine çıkmış gözükse de Cenâb-ı Hak katında zaman ve zamana ait olan öncelik ve sonralık mefhumlarının söz konusu olmadığı düşünülürse Efendimiz ile ilgili bu nakiller daha anlamlı hale geleceklerdir. Allah’ın ilk yarattığı şeyin Hz. Peygamber’in nuru olması ve onun herkesten ev­vel nebî olması hasletlerinden ötürü efendimiz nebîler serveridir.

-III-
Yunus Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir diyerek bizlere hem salâvâtı telkin eder hem de Hz. Pey­gamber efendimize salât ü selâm ge­tirmenin günahlara kefâret olacağını söyler. Kur’ân-ı Kerim’de “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey imân edenler! Siz de ona tam bir teslimiyetle salât ü selâm edin”4 buyrulmuştur. Hz. Muhammed’e salât ü selâm, ona ta‘zîm anlamına gelir. Hz. Peygamber’e imanın ve sadakatin göstergesi olarak onun mübarek ismi anılın­ca Müslümanlar salât ü selâm getirirler. Hz. Peygamber salât ü selâmın bereket ve temizlik vesilesi olduğunu dile getirmiştir.5 Yine eşref-i mahlûkât efendimiz “Kim bana bir defa salât ederse Cenâb-ı Hak o kimseye on salât eder ve günahlarını bağışlar, derecesini on kat yükseltir” bu­yurmuşlardır.6 Yunus aşk ile getirilen salât ü selâmın gü­nahları eriteceğini bu minval üzere söylemiştir.

-IV-
Cenab-ı Hak, efendimiz hazretlerini övmüş ya­ratmıştır. Ona “habîbim” demiştir. Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisi, dostu anlamına gelen Habîbullah’tır. Gelenek Habîbullah tamlamasındaki habîb olma sıfatını bir tek efendimiz hazretlerine mahsus kılar. O Habîb-i Kibriyâ, Habîb-i Mevlâ, Habîb-i Hâlik-i Yektâ’dır. Hz. Peygamber Cenâb-ı Hakk’ın sevgilisi olma şerefinden ötürü âlemin de sevgilisidir. Zirâ tasavvuf düşüncesine göre Hz. Muhammed âlemin varlık sebebidir. Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğinin en müstesnâ tecellîgâhıdır.

-V-
Yunus, Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir di­yerek, bütün çiçeklerin Hz. Peygamber’in mübarek te­rinden zuhûr ettiğini ifade eder. Hz. Peygamber’e güzel kokunun sevdirildiğini bilmekteyiz. Hz. Peygamber’in güzel kokular sürmeyi sevdiğini, onun güzel kokan te­rini uyurken yanına yaklaşarak biriktirmeye çalışan sahabîlerin olduğunu rivayetlerden öğreniyoruz.7 Türk insanı cümle çiçeğin Hz. Peygamberin terinden zuhur ettiğine inanır. Bu yüzden kutlu doğum haftalarında bir­birine gül verir. Efendisini gülle yâd eder. Peki, cümle çi­çeğin Hz. Peygamber’den zuhûr etmesi ne demektir? Bu gelenek nereden gelmektedir? Geleneğimizde yer alan bu inanışa kaynaklık eden menkıbe şöyledir: Hz. Pey­gamber mirac hadisesinde Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmıştır. Ümmeti için Hakk’ın huzurunda olan efendi­miz, miracda vukû bulan hadiselerin ve mutlak hakika­tin ağırlığı karşısında terlemiştir. Efendimizin dökülen terleri yeryüzüne kadar ulaşmış, damlayan mübarek te­rinden yeryüzünde kırmızı gül hasıl olmuştur.8 Bu kır­mızı gül bugüne kadar ulaşan bir gelenekle de hâlâ Hz. Peygamber’i sembolize etmektedir.
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir dizesiyle Yunus Emre, efendimiz Hz. Muhammed’in mübarek te­rini sadece kırmızı güle değil bütün çiçeklere sebep kıla­rak anlamı daha da genişletmiştir.
Bu minval üzere birçok şair şiirlerini gül mecazıy­la süslemişlerdir. Yunus Emre, Efendimiz için yapılan bu güzellemeyi bir başka iki dizede şu şekilde dile getirir:

Yine sordum çiçeğe gül sizün nenüz olur
Çiçek eydür iy derviş gül Muhammed teridür9

Bu ifadeler Hz. Peygamber efendimizin mübârek zâtına güzellemelerdir. Böyle anlaşılmalıdırlar. İrfânî ge­lenek çiçeklerin en güzelini ve onun güzel kokusunu da Hz. Peygamber’le bütünleştirerek efendimizin zikrini çi­çek gibi bir güzellikle dâim kılmıştır. Zirâ çiçek dünya­nın süsüdür. Hz. Peygamber efendimiz âlemin süsüdür. Şair Yunus da şiirini bu hakikatin ifadesiyle süslemiştir:

O âlem fahrı Muhammed nebîler serveridir
Ver salavât aşk ile ol günahlar eritir

Hakk onu öğdü yarattı sevdi Habîbîm dedi
Yeryüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridir

Cebrâil davet kılınca mi’râca Muhammed’i
Mi‘râcında dilediği ümmetinin varıdır

Sen ona ümmet olagör ol seni mahrûm komaz
Her kim onun ümmetidir sekiz cennet yeridir

Her kim onun sünnetiyle farzını kaim tutar
Ne diyem ki âkıbet sor hesâbdan berîdir

Suçlu suçsuz u günahkâr şefâat ondan umar
Ol cehennemde yananlar münkirin inkârıdır

Yûnus Emrem işbu sözü cân için söyledi
Söyleyen bîçâre Yûnus Tapduk Emrem sırrıdır

Dipnotlar
1 Hassan Bin Sâbit bu beyitte “Ben sözlerimle Muhammed (sav)’i öv­medim, bilakis Muhammed (sav) ile sözlerim övüldü” buyurmuşlardır.
2 Tirmizî bu hadis-i şerifin zayıf olduğunu dile getirir. Elbânî bu ha­dise zayıf ve mevzu hadisler içerisinde yer verir.
3 İbn Teymiyye bu hadisin mevzu olduğunu söylemiştir.
4 Ahzab 33/56.
5 Tirmizî, İsti’zân, 10.
6 Müslim, Salât, 70.
7 Taberânî’den bize ulaşan bir rivâyet şöyledir. Kızının çeyizi için yar­dım isteyen bir sahâbîye, Hz. Peygamber, bir şişeye terinden iki damla koyup verir. Kız ondan her süründüğünde bütün Medine halkı hisse­der. Bu yüzden onun evine “Beytü’l-Mutayyebîn” adını verirler.
8 Hadiselerin vukûunda Cebrail ve Burak da kendisi ile birliktedir. Burak’ın damlayan terinden yeryüzünde sarı gül, Cebrail’in terinden beyaz gül hâsıl olmuştur. Bkz. İsmail Hakkı Bursevî, Muhammediye Şer­hi, İstanbul, 1294, c 1, s. 98, 212.
9 Mustafa Tatcı, Yûnus Emre Küliiyâtı IV, Âşık Yûnus, MEB Yayınları, 2005.

Cahit Suci – Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime

Cahit Suci – Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime

“Seni andım yine kalbimde derin bir sızı var
Yine canlandı hayalimde bütün hatıralar”

Aziz dostum, eskiden çokça dinlediğim bu şarkıyı zaman zaman hatırlarım. Her hatırlayışta hüzün, bir ateş topu olur ve yüreğime oturur; ağlamaklı olurum. Nedendir bilmem ama olur böyle. Sana yazarken de hissederim çoğu kere bu duyguyu. Biliyorum şimdi diyeceksin ki, bu başlayış öyle bir başlayış ki, yine mektuplardan söz etmeyeceksin. Evet, doğru düşünüyorsun; ne yazık ki başka bir mektuba kaldı onlardan bahsetmem. Fakat onları yazacağımı biliyorsun. Muhakkak yazacağım.

Bu mektupta ağlamaktan bahsedeceğimi düşündüğünü hisseder gibiyim. Öyle de olacak. Nasıl bir âleme/dünyaya geldiğimizin şaşkınlığıyla olsa gerek, basarız feryadı. Yani dünyaya ağlayarak merhaba deriz. Zaman içerisinde gülmeler de karışır bu ağlamaya. Ve dünyada ağlama ile gülme arasında âdeta bir sarkaç gibi, bir o yana, bir bu yana salınarak ömür sermayesini tüketir dururuz.

İnsan genelde kederden/üzüntüden ağlar. Sevinçten ağladığı da olur bazen. Ne sebeple ağlarsa ağlasın, sonuçta ortaya çıkan gözyaşıdır. Gözyaşı, içerisinde çok az miktarda kimyasallar bulundurmakla birlikte, büyük oranda sudur. Bu suyun billur çeşmelerden (göz) akması mucizevî bir haldir. Hatta bal gibi mucizedir. Hiçbir şey yokken ruhunuzda meydana gelen bir değişimden dolayı, sanki su deposunun kapakları açılmış gibi dünyaya bakan pencerenizden akar, akar, akar.

Ağlamanın/gözyaşının rahatlatıcı bir yanı da var tabii ki aziz dostum! ‘Ağla açılırsın’ sözü etrafımızda sıkça duyduğumuz bir sözdür. İçimizdeki sıkıntıyı, derdi, kasaveti gözyaşına yükleyip atarız dışarıya. Bu açıdan bakıldığında gözyaşı önemli bir binektir insanoğlu için ve aynı zamanda büyük bir nimet. Formül çok açık: ‘Ağla rahatla.’

Bazı insanlar da içlerindeki duyguyu inci mercan cinsinden taşıdıkları kıymeti gözyaşına yükleyip dışarı atmak istemezler. Ağlamazlar. Hani şarkıda der ya ‘Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…’ İçinde kalsın ister hep, onunla kalmak ister.

Acıkan çocuğun ağlaması, dayak yiyen birinin ağlaması, yakınını kaybeden birinin ağlaması, çocuğunu askere gönderen ya da kızını gelin eden bir annenin ağlaması, gurbete giden ya da gurbetten dönen bir kişinin, evlatlarının ve eşinin ağlaması, düşüp bir yerini incitenin çektiği acıdan dolayı ağlaması, kızıp sinir krizi geçiren bir kişinin ağlaması, dinlediği bir müzikten ya da okunan Kur’an-ı Kerim’den etkilenerek duygulanan birinin ağlaması, daha birçok sebepten ötürü ağlamalar. Hayata bu açıdan bakıldığında aziz dostum, hayat sanki ağlamadan ibaretmiş gibi görünüyor. Peki bu ağlamalar farkında olunarak mı oluyor? Ya da ağlamanın farkına varılıyor mu? Ağlamaların ardındaki sebep gerçekten hissediliyor mu? Hani üstad ne diyor? ‘Anlasaydınız ağlardınız’ Ya da ağlamasını bilseydiniz anlardınız. Ağlama ile anlama arasındaki illiyeti ne de güzel kuruyor. Anlamak ve ağlamak, ağlamak ve anlamak.

Bir de kendi ekseninde/etrafında kendi ile doğrudan alakası olmayan ağlamalar var; ticari ağlamalar. Bazı aileler bir yakınları öldüğünde, evde bir yas havası oluşturabilmek için insanlar tutarlar. Yas için bu kişilere gidildiğinde ağlayıcılar sorarlar: ‘Ağlamalı mı olsun, ağlamasız mı?’ Tabii para da ona göre istenir. Ağlamalı olursa miktar başka, ağlamasız olursa miktar başka. Para ile tutulan o insanlar aldıkları miktara göre ve ev sahibinin çizdiği sınırlar çerçevesinde istenilen yas havasını oraya yansıtırlar. Bir nevi tiyatro oynarlar. Aziz dostum para ile ağlayan, para ile ağlatan ağlamayı anlayabilir mi?

Can dostum! Şimdi seninle ağlama ile ilgili tanık olduğum üç olaydan bahsetmek istiyorum. Birincisi üniversite yıllarımda oldu. Kuantum fiziği dersinden imtihanımız var. Ders de birçok formül ve denklem içeriyor. Hele bir iki denklem var ki en az iki sayfayı rahat dolduruyor. Mesela Schrödinger (şödinger) denklemi. Her ne ise adamakıllı çalışmam gerekiyor. Tanımadığım ve tanınmadığım bir ortam aradım, sonunda Kongre Caddesine paralel yan sokakta Âşıklar kahvesinin (âşıklar kahvesi Erzurum’da sürdürülen âşık geleneğinin icra edildiği yer) yanında sakin bir yer buldum. Çay ocağının olduğu kısımla televizyonun olduğu kısım bir duvarla ayrıldığından çay ocağı tarafında bir masaya oturdum ve denklemlerle boğuşmaya başladım. Bir süre sonra ocakçının içeride sesli bir şekilde ağladığını gördüm. Biraz dikkat edince ocaktan çıkıp biraz sonra gelip tekrar ağladığını fark ettim. Şaşırmıştım. Ne için ağladığını sormayı düşündüğüm sırada gözüm kahvedeki diğer insanlara takıldı. Bir de ne bakayım herkes ağlıyor. Şaşkınlığım iyice arttı. Meğerse televizyonda bir film oynuyor ve bu film bir annenin çocuğu için duyduğu özlemi anlatıyor. Hemen defteri kitabı topladım oradan ayrıldım. Çünkü az daha kalsam ben de ağlayacaktım. Ortama adaptasyon yani.

İkinci şahit olduğum hadise kadir gecesinde oldu. Karaman’da Aktekke camisinde. Kadir gecesi malum cemaat kalabalık olduğu için içeride yer bulmak mümkün değil. Ben de dışarıda hasırların serili olduğu bir yere gittim oturdum. Ben mi onun yanına oturdum yoksa o mu gelip benim yanıma oturdu hatırlamıyo­rum; yanımda oturan kişi, namaz bi­tinceye hatta dua sonuna kadar içini çeke çeke ağladı, ağladı, ağladı.

Üçüncüsü ise âdeta bir tiyatro sahnesini andırıyor. Parayla ağlama değil de, para için ağlama. Sendikacılık yaptığımız dönemlerde bir sürü faaliyet yapıyoruz fakat bir türlü sesimizi duyuramıyoruz. Ne yapalım ne edelim, diye düşünürken aklımıza ağlamak geldi. Bir ağlama eylemi yapalım dedik. Olur mu olur. Sonra bir de gülme eylemi yaparız, durumun vahametini belki anlarlar diye. Amatör ruhla profesyonel tiyatroculuk yapan Kemal ATANGÜR’e meseleyi açtık. Onun da ilgisini çekti. 15-20 kişi toplandık ve geçtik televizyonun karşısına, başladık ağlamaya. Kemal bey öyle bir ağlıyor ki o kadar olur, pes yani. Dövünüyor, dizlerine vuruyor, bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp duruyor. Hadise ulusal kanallara kadar yansıdı. Maksat hâsıl olmuştu. Fakat şimdi düşünüyorum da ağlamayı alet etmişiz. Düşünmek kadar soylu bir eylem olan ağlamaya haksızlık etmişiz.

Aziz dostum, şarkı sözüyle başladığımız mektubu yine bir şarkı sözüyle bitirelim. ‘Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime/ Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime/ Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime/ Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…’ Ağlamayı anlayanlardan olmak ümidiyle sevgi ile kal. Mektubunu bekliyorum. Ha bir de; “Yâdında mı doğduğun günler/ Sen ağlardın, gülerdi âlem./ Öyle bir ömür sür ki mevtin/ Versin sana hande ele mâtem.”

Unutuyordum: Şu Kuzey Kore halkının ölen başkanları için nasıl ağladıklarını yani. Ağlamak bu kadar mı alet edilirmiş? Bu kadar mı basitleştirilirmiş? Bu kadar mı yapmacık olurmuş? Anlamanın imkânı yok. Ağlamış gibi yapmalarına mı yanmak lazım, yoksa ağlama sebeplerine mi? Bilemiyorum. Sanki bir emir verilmiş. ‘Ağlanacaaak’ denmiş. Onlar da bir askeri disiplin içerisinde başlamışlar dövünerek ağlamaya…

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları : “Burada Kalamazsın, Başa Dönemezsin!”

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları : “Burada Kalamazsın, Başa Dönemezsin!”

Bir sabah aynada, saçıma düşen akları, iyice açılan alnımı görüyor ve “Ne işim var benim burada?” diye düşünüyorum. Film geriye alınıyor ve birdenbire bir düşünce sağanağına tutuluyorum. Yurdunu, dilini, sahip olduğunu düşündüğün, gerçekten sahip olduğun ne varsa geride bırakarak bir bilinmeze doğru yola çıkmak: hicret. Kök salacak toprağı olmayanın hicreti olur mu? Ait olduğumuz bir yer var ve onun dışında her yer bizim gurbetimiz, her yolculuk bizim hicretimiz.

Çocukluğumdan bu yana içimde, Robin Hood’dan Shakespeare’e ve Holmes’tan Yuvarlak Masa Şövalyeleri’ne, John Locke’tan T. Hobbes ya da J. S. Mill’den T. More’a, W. Woolf’a, Mansfield’e kadar okuduğum onlarca kitabın etkisinde kalarak merak saldığım ülkeye geldim. Kitaplarda, filmlerde, haberlerde, neredeyse varlığımızın her bir zerresinde bir nebze nefret, bir nebze hayranlık, kıskançlık, merak, hayret, bilinmezlik, gizem ve baştan çıkarıcılığı bünyesinde barındıran Batı’ya ulaşmak… Bu bir hayale dokunuş, farklı ve henüz bitmeyen bir tecrübedir benim için. Her hayale dokunuş bir hüsranı da barındırır içinde. Sonrasında yaşamak, yeni baştan bir enerji dolmak daha büyük bir çaba gerektirir.

Hiç olmadığı kadar tedbirli ve tedirginim. Zaman geçiyor. Gençliğimde öne, ileri doğru giden zaman artık bir geri sayım sayacı gibi işliyor. Günlerimiz sayılı. Endişeliyim. Sezai Karakoç’un “masal” şiiri zihnimin bir köşesinde duruyor. Bir çukur açıp kendimi gömecek bir toprak bulabilir miyim burada?

Burada yaşamak, hayatın içinden bir film karesine girmek gibi. Yaşadığın çevre, tabiat, insan, bina yapısı, iklim her şey alıştığın ya da doğup büyüdüğün, gördüğün, yaşadığın coğrafyadan çok farklı. Bu farkı hissediyorsun ve fakat aynı zamanda bunları ilk kez görmüş gibi de değilsin. Sanki hep bu mekânın içinde yaşamışsın. Uzun zamandır parkları, köpekleri, insanları ve havası ile bu mekânın içindeymişsin.

Şaşkınlık ve aynîlik duygusu sarıyor insanı. Bunun nedeni üzerine düşünüyorum: sinema. O kadar çok sinema filmi, dizi vb. izlemişim ki bulunduğum mekânı yadırgamıyorum. Film ya da dizilerde, belgesellerde gördüğüm mekân, insan ve hayvanların gerçeğini görüyor olmak bir şaşkınlık duygusu uyandırıyor. Çekilen, anlatılan ya da izlenilen şeyler sadece bir film sahnesi, olağandışı bir dekor, fantastik bir öge değilmiş! Bunlar, günlük hayatın içerisinde her gün ve her an karşınıza çıkan kişiler, olaylar ve mekânlarmış! Otobüste gördüğüm tipleri çeşitli film karakterleri ile özdeşleştiriyorum.

Farklıyı arıyoruz. Kendimiz bizi sıkıyor. Özenti ve hayranlığın temelini de hep başkası olma hayali oluşturuyor. Vaat edilmiş bir mutluluk mekânı batı. Biz ise kendi medeniyet ve kültür havzamızdan, yörüngemizden çıkıp başka bir yörüngeye yerleştirmek istiyoruz kendimizi, ahmakça. Kendi yörüngesini kaybedenler başka bir rota da tutturamadıkları için hem oraya hem kendine yabancılaşıyor. Beklentiniz, maddi gelir, sosyal refah ve düzenli bir hayatın ötesinde anlamlı bir şeyler gerçekleştirmek ise buradan alabileceğiniz sınırlı şeyleri alıp geri dönmeli ve büyük bir sorumluluğu yerine getirmek zorundasın: Bir büyü bozumu yapma sorumluluğu!

“Dil öğrenmek insanı depresyona sokar.” sözünü ilk duyduğumda ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu, artık var! İnsan, dili de gönlü de farklı bir dünyaya geldiğinde kendini aniden monolog yapar bir halde buluyor. Zihninde, gönlünde, kendini, değerlerini, kimliğini, duygularını, varlığını, inancını oluşturan her ne var ise onun anlam kalıplarını, kelimelerini tek tek ve öğrenmekte olduğun dil kalıpları içinde yeniden inşa etmen gerekiyor. Bu süreç içerisinde bir anda çocuksulaşıp aptallaşıyorsun.

İnsanlarla kurabildiğin iletişim günlük hayat dilinin ötesine geçmiyor. Onu da doğru düzgün yapamadığını gördüğün zaman daha bir hırsla asılıyorsun kelimelere. Dile gelmeyen duygu ve düşünceler içinde yürüyor, taşıyor ama dile gelmiyor. Birden dilin lâl olmuş gibi çaresiz kaldığını hissediyorsun. Hayatla aranda görünmeyen bir perde var gibi. Yaşam sanki hep senin dışında akıp gidiyor. Alışkanlıkları, davranış kalıplarını, resmi prosedürleri, işleyişi her şeyi yeniden öğrenmek, her şeye yeni baştan başlamak zorundasın. Sen, kimsenin farkında olmadığı, unutulmuş ya da önemsenmemiş bir ayrıntı gibi zihnindeki kelimeler ve konuşabildiğin cümleler kadar, yani yok hükmündesin! Depresyona girmeyip de ne yapacaksın. Bir süre sonra geçiyor elbet.

“Gramer konuşmaya engeldir…” sık duyduğum sözlerdendi, doğruymuş! Bir dili gramer yapısıyla öğrenmeye başladığında doğal, akıcı bir konuşmaya, önce zihnin kendisi engel olmaya başlıyor. Dilin bir iletişim aracı olduğunu unutup bir yandan karşında konuşan kişinin ne dediğini anlamaya çalışırken diğer yandan hangi zaman kalıbını kullandığını analiz ediyor, öte yandan ise kuracağın cümlenin kalıplarına zaman uyumlu kelimeler seçmeye çalışıyorsun. Ee tabii yoruyor insanı.

Kafamın içindeki gramere engel olamıyorum. Gramer, gramer, gramer… Düğümleyip duruyor beni. Karşımda adam konuşuyor, konuşuyor olduğunun anlamını düşünürken bir yandan da zihnim kurduğu cümlenin gramer yapısına gidiyor. a, simple past tens, iz i was yaptı. Cümle sonunda olumsuzluk anlamındaki “değil mi” yi kullandı. You, ikinci tekil şahıs, ama dikkat etmeliyim, are ya da were kullandı. Biraz önce oldu olay, burada present perfect kullanması gerekiyor. Kullandı. Biraz olayın başlayıp henüz bitmediğini mi gösteriyordu?

Hay aksi… Düşünmeden konuşmak! Biz çocuklara hep düşünerek konuşmayı öğretirken, burada düşünmeden konuşma üzerine eğitim alıyoruz! Doğaçlama olarak kelimenin zihinden çağrılması oluyormuş bu? Adamlar past, future ya da bilmem ne tensiyle konuşayım, cümle kurayım diye düşünmüyor, konuşuyor! Geçmişte oldu, şimdi oldu, işte, şu an dışarıda bir adam konuşuyor. Pencereyi açtım duyuyorum. Ama nasıl olur. Zamana dikkat etmesi lazım. Transitive fiillerin hangi hallerde hangi kalıplarla kullanılacağına dikkat etmesi lazım! To do something like that… Doğaçlama, olmalı. Refleks haline gelmeli. Exackly, definetly, ahh lovely, what a pity!

Gülümsüyorum. Bin türlü düşünerek kurmaya çalıştığım cümlenin bir anda başkalarının ağzından fırlayıvermesi, hem de hiç zorlanmadan çıkması insanı şaşırtıyor ve kızdırıyor. Hiç anlamasan sıkıntı olmayacak, trajik olanı anlayıp akıcı konuşamamak… Geçiyor bu sıkıntı da ama zaman alıyor. Bunun temelindeki sıkıntının ne olduğunu anlamaya çalıştım uzun süre. İngilizce gibi tamamen ses, aksan ve vurgu temelli bir dili ses ve vurgudan yoksun olarak kelime ve grameri, yazılı metni esas alarak öğrendiğinde, bildiğini zannettiğin dili bir daha öğrenmek zorunda kalıyorsun. Bu dilin temel sıkıntısı ise 26 harf ile yaklaşık 44 sesi çıkarmaya çalışmak!

Eşim ve oğullarım geldi. Aile her derdin şifası, ilacı, merhemi. Bütün depresyonlarını gideriyor. Aynı değirmenin taşında öğütülüp ufalanıyor, birbirine ayrılmamacasına katışıyorsun bu dünya denen gurbette. Bunun kıymetini değerini daha iyi anlıyorsun. Londra’da kamusal alandaki inanç farklılıklarının görünürlüğü belki başka başkentlerde olmadığı kadar çok ve çeşitli. Bu biraradalık ve uyumu yakalamak önemli ve öğrenilmesi gereken bir şey. (Bir imparatorluk başkenti olmak ne anlama geliyor? sorusu üzerine düşünüyorum. Belki sonra yazarım.)

Burada, kimin neye inandığı, inancını kıyafetine yansıtma cesareti taşıyanların sıklığından ve rahatlığından dolayı kolayca anlaşılıyor. Bu yansıma konusunda da kısıtlamalar yok. Özellikle Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı “Seven Sister’s”ta gezerken kendimi renksiz, kokusuz ve belki biraz korkak buluyor, sorguluyor ve kendime bakıp soruyorum: Nedir benim Müslüman olduğumun görünür delili? Cevap eşim ve onun başörtüsü!

O gelmeden önceki bir yıl içinde dışarıda yürürken bana hiç selam verilmemişken eşimle birlikte gezerken, alışveriş yaparken, benim gibi renksiz kokusuz görünen çok çeşitli renk ve tipte Müslümanlar “Selamunaleykum Brother!” diye selam veriyorlar. Ramazan ayında “Sanırım oruçsunuz…” deyip saygıyla bakıyorlar. Bu insana hem güven hem mutluluk veriyor. Sembollerin önemi, anlamı üzerine yeniden düşünüyoruz eşimle birlikte. Kendini yeniden tanımlıyorsun. Çok yadırgayıcı, dışlayıcı bakışlar da eksik olmuyor üzerimizden ama bu da bir kimliğe sahip olmanın ödenmesi gereken bedeli deyip mağrur bir şekilde gülüp geçiyoruz.

Parkta köpek gezdiren kadınlara, adamlara, gençlere bakıyorum. Bakıyor ve bunlar mı dünyayı parmağında oynatan, üçkâğıtlarla bizi kandıran, oyuna getiren İngilizler diye düşünüyorum. Garip geliyor böyle düşünmek. Oysa şu parkta köpek gezdirenlerin belki tek düşündüğü şey köpeğinin kakasını yapacağı “Dog Free Area”! Ben ise onun zihnindeki dünya tasavvurunun ne olduğunu merak ediyorum. Günler böyle geçiyor şimdilik.