Ay: Temmuz 2012

Ahmet Aksoy – Kozadan Çıkmış Bir Sinemacı: Nuri Bilge Ceylan

Ahmet Aksoy – Kozadan Çıkmış Bir Sinemacı: Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan “Yeni Türk Sineması”nın popülaritesi en yüksek ismidir. İlk filmi Koza’dan iti­baren tüm dünyadaki en hatırı sayılır film festivali Cannesda boy göster­meye başlayan Ceylan, hem bu festi­valden hem de diğer önemli festival­lerden ödüller kazanmış bir yönet­men olarak, literatürde önemli bir yer edinmiştir.

Ceylan’ın sinemasını tanım­lamak oldukça zordur. Görüntünün peşinden giden bir sinemadır onun­ki. En azından İklimler’e kadar olan filmleri için böyle bir iddiada bu­lunmak mümkündür. Görsel doğaç­lamaya yatkındır. Hikâye anlatmak derdinde değildir. Daha çok hal ve an anlatımını öncelemektedir.

Yönetmen ilk filmi Koza’da nasıl bir sinema yapacağının ipuçla­rını verir adeta. Bu film, İklimler’e ka­dar çekeceği üç filmin – Kasaba, Ma­yıs Sıkıntısı, Uzak – bir çeşit önsözü gibidir. Ve kanımca Uzak’la birlikte en önemli iki filminden biridir. Koza, klasik müzikle fotografinin ahengini yansıtır beyaz perdeye. Bir klip hava­sında çekilmiş bu orta metraj filmde yönetmen, hiç diyaloğa yer verme­den uzun planlar kullanarak, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi resmetme­ye koyulur. Kasaba insanının, tabi­atın bağrında kendi kendine ördüğü kozasının içinde sürdürdüğü hayatı anlatır. Biraz Tarkovsky ve belki de fazlaca Antonioni etkisi barındıran Koza, Alan Parker’ın Pink Floydla çektiği Duvar filmini anımsatmak­tadır. Duvar’da Parker batılı ve mo­dern bir toplumda varlığının anlamı­nı tümden kaybetmiş, bütün çabaları duvara toslamış insanın çaresizliğini ve tükenişini anlatırken, Ceylan do­ğulu bir toplumda kendi kabuğunda yaşayan insanın, kabuğunu kırama­masının çaresizliğini anlatır. Sonra­ki üç filminde bu kozadan çık(ama)ma halini temel alan yönetmen, ya­bancılaşma ve yalnızlaşma olgusuna odaklanır.

Kasaba, Koza’da izlediğimiz ailenin hikâyesini derinleştirmekte­dir. Tıpkı Koza gibi siyah beyaz çeki­len bu filmde yönetmen, ailenin bü­tün fertlerini bağ evinin önündeki ağaçların altında yakılan ateşin etra­fında toplar ve izleyicileri ailenin geç­mişine götürür. Herkesin anlatacak bir hikâyesi ve yüzleşmesi gereken bir meselesi vardır. Baba, yıllar önce kasabasından nasıl koptuğunu ve na­sıl bir hasretle geri döndüğünü anla­tır. Yaşlanmış olduğu için ölüm en­dişesi taşımaktadır ve en az yirmi yıl daha yaşamayı arzulamaktadır. Ya­şadığı kasaba onun kozasıdır. Oğul, kasabanın tek okumuş kişisi olarak, eğitimi için nasıl da çırpındığını an­latır. Tarihe meraklıdır. Konuşmala­rında sık sık Büyük İskenderden söz eder. Bir taşralı aydın edasıyla, na­sıl tutunamadığını, neden döndüğü­nü anlatır, analizler yapar. Bu haliyle kasabaya da yabancılaşmıştır aslın­da ve yüz hatlarından bir mutsuzluk havası sezilmektedir. Saffet kasabayı terk ederek hayatını sorumsuzca ya­şayan ve genç yaşta ölen babasını ba­zen özlem bazen de öfkeyle anmak­ta, gitmekle kalmak arasında bocala­maktadır. Filmin bu en uzun sekan­sında yönetmen, hikâyenin ana ka­rakterlerini deşifre eder. Diyaloglar­da Çehov’dan yapılan alıntılar dik­kat çekmektedir. Ancak bu alıntılar fazlaca iğreti kaçmış ve filmin görsel açıdan oluşturduğu etkiyi neredeyse tümüyle yok etmiş gibi görünmekte­dir.

Mayıs Sıkıntısı, Kasaba’nın çekim öyküsünü temel almaktadır. Yönetmen olan oğul, tasarladığı fil­mi çekmek için kasabaya döner. Film için mekân ve kasabalılardan oyuncu arayışına girer. Sonunda kendi anne ve babasını filmde oynatmaya karar verir ve Kasaba’nın çekimleri başlar. Ceylan bu filmde kendi sinemasının bazı ipuçlarını vermektedir. Kasaba’da ortaya koyduğu minimalist yaklaşım Mayıs Sıkıntısı’nda iyiden iyiye ken­dini hissettirmekte ve bana göre yönetmenin başyapıtı olan Uzak’ta adeta doruk noktasına ulaşmaktadır.

Uzak kendine, yaşadığı mekâna ve içinde yaşa­dığı topluma gittikçe yabancılaşan ve hayalleriyle yaptı­ğı iş arasındaki uçurumun gitgide büyüdüğü bir fotoğraf sanatçısı ile, yaşadığı kasabadan kurtulup kente adapte olmak isteyen bir gencin hikâyesidir. Koza ile başlayan serüven bu filmde noktalanmaktadır. Yönetmenin Ka­saba ve Mayıs Sıkıntısı’nda kadraja alıp uzun uzun gös­terdiği, evini sırtında taşıyan kaplumbağa misali, ken­te taşınan kahramanlar aradıklarını yine bulamamanın hüznü içerisindedirler. Yusuf üniversiteyi kazanamamış ve gemilerde iş bulmak ve böylelikle dünyayı dolaşmak arzusuyla geldiği İstanbul’da, bütün kapılar yüzüne ka­panınca çaresizce çekip gitmek zorunda kalmıştır. “Tar­kovsky gibi filmler yapmak” arzusunda olan fotoğraf sa­natçısı reklam fotoğrafları çekerek hayata tutunmaya ça­balamaktadır.

Ceylan’ın kahramanları hayata daima kötümser bakan, içlerinde taşıdıkları kötülüklere boyun eğen ve genelde iradesiz tiplerdir. Uzak’ta oyuncuların kadrajı dolduran yakın plan yüz çekimleriyle açılan ve neredey­se hiç diyalog olmadan genel planda sürüp giden uzun sekanslarla kahramanlarının hal-ü pür melalini ustalık­la perdeye yansıtmayı başaran yönetmen, Tarkovsky ka­dar derinlikli olmayı başaramasa da etkileyici bir gör­sel şölen sunmaktadır. Tarkovsky,Hakiki sanat kişiye ni­çin var olduğu sorusunu sordurmalıdır.” der. Ve kuşkusuz onun filmlerinde derin bir varlık sancısı bulmak müm­kündür. Ceylan da kahramanlarına tıpkı Tarkovsky gibi acılar çektirir. Ancak Ceylan’ın karakterleri iletişimsiz­lik, bencillik gibi basit nedenlerden ötürü acı çekerler ve bütün bunları çözebilecek iradeden yoksundurlar. Tar­kovsky ile Ceylan arasında biçimsel açıdan bir ilişki kur­mak mümkün olsa da bu öz açısından mümkün görün­memektedir.

İklimler Ceylan’ın filmografisinde bir kırılmaya işaret eder. Uzak’ta fevkalade bir biçimde ele aldığı ileti­şimsizlik sorununu bir kez daha, bir aşk ilişkisi etrafın­da ele almayı deneyen yönetmen, kaba bir cinselliğin ba­yağılığına düşmekten kendini kurtaramaz. İklimler, insa­na adeta bir dia gösterisi izliyormuş hissini veren durgun kareleri, kötü oyunculuk performansı ve berbat diyalog­ları yüzünden seyredilmesi güç bir filmdir.

Üç Maymun yönetmenin profesyonel oyuncular­la çalıştığı ilk filmidir. Önceki filmlerinde başta ailesi ve kendisi olmak üzere, yakın arkadaşlarından oluşan ama­tör oyuncularla çalışan Ceylan, bu filmde Yavuz Bingöl ve Hatice Aslan’la çalışmıştır. Bundan da önemlisi bu filmle birlikte sinema dilinde eski filmlerine nazaran bir farklılık göze çarpmaktadır. Pek derinlikli ve etkileyici olmasa da ilk kez bir filmde hikâye anlatmayı, bir olayın peşinden gitmeyi denemektedir.

Patronunun işlediği suçu üstlenerek hapse giren Eyüp içerde dokuz ay yattıktan sonra çıkar ve karısıy­la patronunun ilişki yaşadıklarını öğrenir. Ailenin zaten pek de düzenli gitmeyen hayatı bu olayla sarsılır. Film boyunca herkes bir diğerinin hatasını sineye çekmekte­dir. Film boyunca kötücül bir yaklaşım etkisini sürdür­mektedir. Filmdeki bütün karakterlerde bir kirlenmiş­lik hissi vardır. Para, siyaset ve güç insanları bencilleşti­ren ve ruhlarını kirleten nedenler olarak gösterilir. Para için patronunun suçunu üstlenerek gerçeği örtbas eden Eyüp, patronunu öldüren oğlunu kurtarmak için patro­nundan aldığı parayı suçu üstlenmesi karşılığında bir başkasına teklif eder. Vicdanını biraz olsun arındırmak için de sabah namazında camiye gider. Ancak namaz kıl­maz, ya da dua etmez. Sadece namaz kılanları izleyerek derin düşüncelere dalar. Ceylan bu tavrıyla, camiyi arın­manın ve vicdanın baskısından kurtulmanın metaforu olarak sıklıkla kullanan Yeşilçam sinemasına ilk kez ya­kın bir duruş sergiler.

Üç Maymun’da yönetmen, önceki filmlerine kı­yasla daha kısa sekanslar kullanmış ve daha yoğun diya­loglara yer vermiştir. ilk filmlerinin tamamının senaryo­sunu kendisi yazan Ceylan, bu filmde ve son filmi Bir Za­manlar Anadoluda’da Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’la bir­likte çalışmıştır. Diyalog yazımında pek başarılı görün­meyen yönetmen, Ercan Kesal’la çalışmaya başladıktan sonra bu konuda mesafe katetmiş görünmektedir. Özel­likle Bir Zamanlar Anadoluda uzun ve önceki filmlere na­zaran başarılı diyaloglarıyla dikkat çekmektedir.

Bir Zamanlar Anadoluda Nuri Bilge Ceylan sine­masında konu anlatımıyla ön plana çıkan, karakterle­rin yan hikâyeleriyle zenginleştirilmiş bir film olması­na karşın, görsel atraksiyon yaratma merakı yüzünden heba edilmiş izlenimi vermektedir. Bir kere filmin ilk yarısı, hiç gereği olmadığı halde bir gece yolculuğu ola­rak geçer. Bir cinayet işlenmiştir. Zanlılar yakalanmıştır. Suçlarını itiraf eden zanlılar, cesedi gömdükleri yeri gös­tereceklerdir. Akşamın ilk alacasında dar bir arazi yo­lunda uzaktan parlayan araba ışıklarıyla birlikte ilk se­kans açılır. Filmin ilk yarısı boyunca sürecek bu arama faaliyetinde hepsi de birer anti kahraman olan film ka­rakterlerinin ana hikâyeyi destekleyen kişisel hikayeleri­ni öğrenme fırsatı buluruz.

Filmde savcıyı oynayan Taner Birsel muazzam bir oyunculuk gösterisi sunmaktadır. Yıllar önce karı­sı gizemli bir biçimde, beş ay sonra yani doğum yaptık­tan sonra öleceğini söylemiş ve dediği gibi de ölmüştür. Buna bir türlü anlam veremeyen adam, o gece bu ola­yı çaktırmadan arkadaşının karısının başına gelmiş gibi yaparak doktora anlatır. Doktor savcıya çeşitli sorular sorarak nihayetinde bu olayın bir intihar olduğunu or­taya koyar. Savcı eşine ihanet ettiği için, eşi de onu bu yolla cezalandırmıştır. “Şu kadınlar bazen ne kadar acı­masız olabiliyorlar.” diye söylenir yüzünde acılı bir te­bessümle. Filmde öldürülen adamın karısının da cina­yette parmağı olduğu anlaşılır filmin sonunda. Otopside doktor tarafından meselenin üstü kapatılır. Filmin ana hikâyesi de böylelikle bir kadın acımasızlığını(!) gözler önüne serer. Doktor da eşinden ayrılmıştır. O anlatmaz hikâyesini. Fakat onun da benzer şekilde yaralı olduğu sezilmektedir. Komiser filmde en çok konuşan karak­terdir. Film boyunca durmadan yakınır. En çok da sav­cıdan yakınır. Onun da karısıyla ciddi sıkıntıları vardır. Filmde kadından çok çekmiş insanların, muhtarın evin­de, gaz lambasının ışığında kendilerine çay servisi yapan muhtarın kızının güzelliği karşısında adeta büyülenmiş olmaları da insanlık durumuna dair güzel bir çelişkidir.

Filmin en can alıcı sahnesi, küçük bir su arkının öte tarafında yamaç bir tarlada ceset aranırken Arap la­kaplı şoförün elma ağacının dalını silkeleyerek birkaç el­mayı yere düşürdüğü sahnedir. Elmalardan biri yamaç­tan yuvarlanarak su arkının içine düşer ve taşlara takı­lıncaya kadar bir müddet suyla birlikte sürüklenir. Cey­lan bu sahneyle tüm filmlerindeki karakterlerin tıpkı yuvarlanan elma gibi kaderlerinin peşi sıra oradan ora­ya sürüklendiklerini anlatma çabasındadır. Filmlerinde kullandığı dil değişse de, temelde hayata karşı pasif bir duruş sergileyen karakterlerinin durumu tıpkı bu elma­nın durumu gibidir.

Koza’yla başladığı sinema yolculuğunda “Tar­kovsky gibi filmler yapmak” iddiası ve arzusunda olan bir yönetmen olan Nuri Bilge Ceylan, Üç Maymun ve Bir Za­manlar Anadoluda ile birlikte başka bir mecraya direksi­yon kırmış gibi durmaktadır.

Feyza Yarar – Bir Acayip Âdem: Ali Ufkî Bey

Feyza Yarar – Bir Acayip Âdem: Ali Ufkî Bey

“Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır inan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan”

Zikredilen eseri dinlemeyen, bilmeyen pek yoktur herhalde. Güf­tesi III. Murat’a ait bu nefis nutk-u şerif’in bestekârı kimmiş diye merak edip de bakmak için geriye döndü­ğümüzde epey eskilere gitmek gere­kiyor. Saz semailerinden, peşrevler­den, murabbalardan geçerek ilerledi­ğimiz bu yolun ucu 17. yüzyıla bağ­lanıyor ve nihayet eserin bestekârı ile karşılaşıyoruz: Ali Ufkî Bey.

17. yüzyılın kendine has karmaşasından nasiplenmiş olan bestekârın adı literatürde muhtelif şekillerde geçiyor. Ama en çok ka­bul göreni Albertus Bobovius. Aslen Leh olan Bobovius 1610 yıllarında Polonya’nın Lwow kentinde dünyaya gelir. Soylu bir ailenin çocuğu olma­sına rağmen savaşta esir düşüp tak­riben 1630’lu yıllarda İstanbul’a ge­tirilir. Büyük Saray’a (Topkapı Sara­yı) içoğlan olarak yerleştirilen Bobo­vius Müslüman olduktan sonra “Ali Beg” adını alır. 20’li yaşlarında sara­ya girdiği tahmin edilen Ali Ufkî ül­kesinde iyi bir eğitim almıştır. Lehçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Latin­ce, Eski Yunanca bilen Ali Ufkî Os­manlı coğrafyasında yaşamaya başla­ması ile Osmanlıca, Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. Yine henüz ülkesin­de iken edindiği enstrüman ve nota bilgisi sayesinde sarayda sazendeler arasına katılır. Burada Türk Musiki­si ve santur öğrenmeye başlar. Daha sonra da Santuri Ali Ufki Bey olarak anılır.

Ali Ufkî Bey’in Enderun’daki hizmetinin ne kadar sürdüğü yönün­de tevatürler mevcutsa da sazende olarak yaklaşık 20 yıl kadar saray­da kaldığı bilinmektedir. Daha son­ra bir süreliğine Mısır’a gidip orada yaşayan bestekâr saraya ikinci kez, bu defa dilmaç vasfıyla dâhil olup İstanbul’a dönmüş olur. Nerede öl­düğü ve mezarının nerede olduğu hususunda hiçbir belge olmamasına rağmen yaptığı yazışmalardan ölüm tarihi 1675 olarak belirlenmiştir.

Devrinin en ilginç adamla­rından olan Ali Ufkî Bey’in şöhre­ti daha kendisi hayatta iken Osman­lı sınırlarını aşar. Zira Enderun mek­tebini, saray yaşantısını, günlük ha­yat işleyişini anlattığı 1665 yılında kaleme alınmış olan “Saray-ı Ende­run” metnini Almanlar 1669 yılında, İtalyanlar 1679, Fransızlar 1785 yı­lında yayımlamıştır. Biz ise bu metni “Topkapı Sarayı’nda Yaşam” adı ile 375 sene sonra Fran­sızca çevirisinden okuyabildik.

Ali Ufkî Bey Enderun Mektebi’nde sazendeli­ğe ve çevirmenliğe devam ederken bir yandan da dev­rinin müziğini kayıt altına almaya başlar. Batının nota yazılım sistemine vâkıf olduğu birikimi, mûsikiye olan istidâdı ile birleştirip öğrendiği eserleri ve kendi bestele­rini “Mecmua-i Saz ü Söz” başlığı altında derlemiştir. Kay­naklar bilhassa belirtmektedir ki; Mecmua bir evrad de­ğil, bir antolojidir. Hatta “Müsvedde” sıfatından da an­lıyoruz ki bu metinler Ali Ufkî’nin evrak-ı metrukesidir. Zira bütün bunların yanında bir de Türkçe öğretmenli­ği yapan bestekârın en sadık öğrencilerinden olan ayrı­ca “Binbir Gece Masalları”nı ilk kez Arapçadan bir Avru­pa diline çevirmesiyle ünlü Galland, Fransız Kraliyet Kü­tüphanesi için İstanbul’dan elyazması kitap toplamakla görevlendirildiğinden Ali Ufkî’nin ölümünden sonra bü­tün elyazması eserlerine el koymuştur. Dolayısıyla Ali Ufkî’nin metinleri, sırasız ve dağınık biçimde bir ara­ya getirilen Mecmua (Mecmua-i Saz-ü Söz’ün müsveddeleri), Mezamir (Mezmurlar) ve Saklı Mecmua elyazmalarının tek nüshaları Bibliothèque Nationale de France’ta Şark Yaz­maları Bölümü’nde bulunmaktadır.

Kantemir edvarından 50 yıl önce yazılan Mecmua-i Saz ü Söz, Mezamir ve Saklı Mecmua üçlüsü devri­nin tek repertuar arşividir. 17. yy Şark müziğine dair var­lığı bilinen başka bir eser olmaması Ali Ufkî Bey’in mü­zik kültürüne yaptığı önemli katkıyı açıkça ortaya koyar. Batı notalarıyla Doğu eserlerini kaleme alan bestekâr bu çalışmaları yaparken kendine özgü bir yazım sistemi de geliştirmiştir. Bilindiği üzere Batı alfabesi soldan sağa, Doğu alfabesi sağdan sola yazılır. Ali Ufkî notaları da sağdan sola yazarak, müzisyenlerin de kafasını karıştır­mayı başarmıştır. Batı notası bilen günümüz musikici­leri Ali Ufki’nin yazmalarını kolayca okumakta zorlanır. Enderun’da öğrendiği sözlü ve sözsüz eserlerin yanında kendi bestelerine de yer verdiği kitapta peşrev, murab­ba, varsağı, türkî, ilahî ve tesbihler yer almaktadır. Sa­dece Osmanlı müziğinin değil Doğu müziğinin en eski nota mecmuası olan eserde dönemin popüler formu kâr formunda eser olmaması dikkat çekse de mehter marşı olması dahi eseri müstesna kılmaya yeterlidir. Hüseyni, muhayyer, rast, nişabur, segah, neva, uzzal ve nikriz ise Mecmua’da bahsi geçen makamlardan bazıları.

Son 25 yıla kadar bizim için gizli bir hazine olan bu eserler ilk defa Ruhi Ayangil tarafından seslendirildi. Daha sonra Kudsi Erguner, Derya Türkan gibi isimler ta­rafından icra edildi. Fakat Ali Ufkî Bey’i bihakkın mey­dana çıkaran Bezmârâ grubu oldu. “Mecmûa’dan Saz ve Söz” isimli albümlerinde Ali Ufkî Bey’in eserlerine dö­nemin kendine has çeng, santur, kopuz, şehrud, mıskal gibi enstrümanlarıyla eşlik edildi ve ortaya arşivlik bir kayıt çıkmış oldu.

Avrupa dillerinden Doğu dillerine tercüme­ler yapan Ali Ufki’nin tarih ve kültür hayatımıza kat­kısı bu kadarla sınırlı değildir. Türkçe-Latince bir söz­lük yazdığını, ayrıca 1662-1664 yılları arasında Kitab-ı Mukaddes’i ilk defa Türkçeye çeviren kişi olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Yaşadığı devirde sarayın önde gelenleri, büyü­kelçileri, seyyahları, tarihçileri, musikişinasları ile sürek­li dirsek temasında bulunan çok yönlü bir entelektüel olan Ali Ufkî dil, din ve musiki alanlarında verdiği eser­lerle o günlere görmezden gelinemeyecek bir ışık tutu­yor. Batı ve Doğu arasında bir ara yüz konumunda olan bestekârın en revnaklı eserlerinden birisi olan Nikriz Peşrev ile yazıyı hitama erdirelim. Nakkaş Osman’ın o gûlguleli Sûrname minyatürlerinden birinde, sazende ve hanendelerin, kendilerini temaşa eyleyen hazırûna çaldı­ğı peşrev Ali Ufkî’nin Nikriz peşrevi olsa yeridir.

Kaynakça:

1- Saklı Mecmua, Ali Ufkî’nin Bibliothèque Nationale de France’taki [Turc 292] Yazması, Cem Behar, YKY, 2005.

2- Musikiden Müziğe, Osmanlı/Türk Müziği: Gelenek ve Modernlik, Cem Behar, YKY, 2008.

3- Topkapı Sarayı’nda Yaşam, Albertus Bobovius ya da Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları, Çev: Ali Berktay, Kitapyayınevi, 2009.

4- İstanbul’un 100 Seyyahı, Nida Nebahat Nalçacı-Nazmiye Çetinka­ya, İBB Kültür A.Ş. Yay., 2011.

5- “Mecmua”dan Saz ve Söz, Bezmârâ, Kalan Müzik, 2004.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Bir Gûne Hâdisât-ı Acîbe-i Şehr-i Remezân Beyânındadır”

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – “Bir Gûne Hâdisât-ı Acîbe-i Şehr-i Remezân Beyânındadır”

Mahalle Mektebi, Sayı 6 [Temmuz, Ağustos 2012]

Sad-hezâr âdemoğlunun alâmeleinnâs câdde üzre iftâr itdüğin beyân ider:

İş bu seyyâh-ı fakîr, Ziyâ-yı bî-riyâ, bin dört yüz otuz iki sene-i hicrîsinün mâh-ı Remezânının evâsıtında kable’l-asr, devlethânemde alâ vechi’l-yakaza yatur iken âgâh olub âbdest alub salât-ı vüstâ-yı edâ eyle­dim. Edâ-yı salâtdan sonra dahî cen­bim üzre uzanıb hazret-i Yezdân’ın esmâ-i pâklerin zikrine –ale’l-âde- mülâzemete şürû eyledim kim evrâd ü ezkâra mülâzemet iden mâh-ı Remezân’da ziyâde müsâb olur. Hem Kelâm-ı Kadîm’de mezkûrdür kim ol tefekkür ehli müselmânlar zât-ı Bârî’yi kâim iken hem kâ‘id iken hem dahî alâ cünûbihim zâkir olurlar. Ol zikr ü fikrden sonra dahî Acıbâdem nâm semt-i kadîmde mescid imâmeti vazîfesin îfâ iden kadîm yâranumdan Abdullah Rüşdi hâceyi iftâra dâvet it­dim. Çünkim Nebî-zî-şân buyurdılar: ‘Yek âdemin taâmı iki kişiye kâfidir. Cemâatde rahmet, fürkatde azâb var­dır’. Hem hadîs-i nebî’de vârid ol­muşdur kim “mü’min, karındaşı ilen teberrük bulub maîşeti ziyâdelenir.

Şiir:

Çalış, kazan; ye yedir; bir gönül ele getir;
Bin Ka‘be’den yeğrekdir, bir gönül ziyâreti.
Uslu değil delidir, yüce saraylar yapan;
Âkibet vîrân olur, cümlenin imâreti.

Hakîr, da‘vetden evvel iftâriyelik vü sofralık erzâk ü fevâkih teminiçün çarşuya varayun didikde gözüm azîm bir kalabaya dûş oldu kim hezârân âdem ü havvâlar bir hây hûy ü gulgule ilen şamata ider, iti­şip kakışır hem dahî âvâzeler hevâda uçuşurdu. Fakîrin hânesi Ümrâniye nâm belde-i cedîde karîb olmağın Alemdağ deyû müsemmâ cadde-i kebîrin çarşusuna varıp ol izdihâmı temâşâ idicek hemân yâneden ubûr iden bir âdeme didim ki: ‘Eyâ emmi, şol cümle nâs gûyâ ceng ü gavgâya vü yağmâya gelmişler. Ya bu tantata­na vü izdihâmın esbâbı nedir? Şol nâs yağa, gaza, tuza vâki‘ terakkîden mi müştekîdir, yâ hulûl-i şehr-i mübârek münâsibetiylen peydâ olan ihtikâr ü muhtekirînden mi şekvâ idip tel‘înde bulunurlar?’. Ol emmi ayıtdı: ‘Oğul­cağızım, elyevm Ümrâniye nâm bel­denün şehremâneti, iştirâk ideni sad-hezârı mütecâviz olıcak bir ulu mâide-i iftâr tanzîm eylemişdir kim ol cemiyete “Sokak İftarı” dirler. Ol şâhid olduğun cümle nâs dahî her biri bir fâriğ kürsî kapmak vü âna câlis olmak gavgâsı iden bî-edeb ü bî-behre âdemlerdir. Ânın içün çeki­şir vü itişirler. Vâh esefâ!’. Ol emmi böyle digeç nazar kıldıkda şâhid ol­dum ki hezâran kürsî vü sofralar dört ok atımlığı tûlünde begâyet nizâmi dizilmiş, her kürsînin önine dahî âb ü hubz ü iftâriyyelik vü taâm ü meşrûbâtlar ihzâr idilmişdir. Vü la­kin muhammenden ziyâde er ü avret­ler sâi olunca ol erzâk vü kürsîler kâfi gelmemişdir. Filasl, alâmeleinnâs cadde eyninde vü avâmın beynin­de sıhhat ü âdâbdan berî velev ki bi-saded-i infâk ola, ol taam vü iftar mec­lisleri tesis eylemek aslâ edeb-i dîn ü örf-i Türkî’ye muvâfık değildir. Çün ol meclislerden sonra meşhûd olu­nan manâzır ziyâde şâyân-ı tahayyüf ve tahassür bolur. Her yâneye nesrol­muş taâm ü lahm ü pideler, cebel-i Aydos misillû etrâfa yığılmış zibil vü habâset, nîmetin şükrün edâ itmeden sofradan itizâl iden âdemler görmek mukadderdir. Ol meclislerde ziyâde tebzîr vukû bulur kim Kelâmullah’da mukayyeddir: “Ashâb-ı tebzîr cüm­le ihvân-ı şeyâtindir”. Hafazanallâh! Şehr-i mübârekin rûh ü rikkatine münâfî, gayr-i muvâfık-i âdâb ol mec­lislerden Cenâb-ı lem-yezel cüm­lemizi sıyânet eylesin. Şol riyâ vü arz-ı şecaât ü gayret meraklısı cüm­le şehremînlerine dahî Mevlâ firâset ü akıl nasîb eylesin, âmîn!

Beyt:

Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb;
Her hüner makbûl imiş illâ edeb, illâ edeb!

 Selâtîn câmiî mahyalarında acîb ü garîb elfâz muhar­rer idüğü beyânıdır:

Hakîr, bâlâda mezkûr senenin Remezânında, sâbiku’z-zikr günin ferdâsı nefsime ya n’ola didim; işbu gice salât-ı terâvîhi Sultân Süleymân câmi-i şerîfinde edâ ideyin, çün Kânûnî Sultan Süleymân Hân efendimiziün fazl ü himmet ü lütfu ândadur. Ândan şol mâh-ı azîz hür­metine teberrükde bulunıb, rûhûna fâtihâ ihsân eylemek vâcibdir deyû düşünüb Rüşdî Hâce birle ba‘de’l-mağrib yola revân olduk. Deryâyı âbir olub Sarayburnu’na vâsıl olmakçün sâhil-i Üsküdâr’dan sefîneye râkib oldukda dîdelerim Sultân Ahmed-i Evvel, Bâyezîd vü Süleymâniyye câmi-i şerîflerünin minârelerinde muallâk mahyâlara dûş oldu kim anlarda “Ey oruç dut bizi”, “Mübârek ay”, “On­bir ayın sultânı” nev ‘inden bilâ ma‘nâ vü zarâfet ibârât vü tuhaf terkîbler muharrerdi. Hemân hayrete garîk olûben Rüşdî Hâce’ye teveccüh idip dedim ki: ‘Bak a pîrim! Ezmân-ı kadîmede vü ecdâd-ı sâlifîn-i sâlihînimizün rûzigârunda ol mahyalarda hurûf-i Arabiyye ilen tekbîr ü tehlîl ü tesbîhler mektûb idiğün Evliyâ Çelebi Mehemmed Zıllî efendimiz vü nice seyyâhân-ı kirâm ü müverrihân naklider. Ya bu mahyalara n’olmuşdur kim, elyevm ânların üstinde sıbyân mektebi kırâet ü kitâbet temrînâtı nev‘inden acîb ü garîb elfaz ü terkibler muharrerdir. Kan­gı şuursuz mahya ustaları anları tesis ider acep? Ben böy­le didikde Rüşdi Hâce teessür ü tekeddüre garkolub: ‘Çe­lebim’ didi; ‘şol devr-i cedîdin cümle işleri örf ü an‘aneyi tahrîfe mebnî olub, ahbâb alışverişde görsünler sadedin­dedir. Andan berû ne senin müştâk idiğün âdât ü zarâfet ne rûh ü iştihâ ve ne rikkat ü letâfet kalmışdır. Bizim gibi âdemler ol bu rikkatlen daha ziyâde tekeddür ider… hakîr ol cevâbından sebeb Rüşdî Hâce’yi tahsinledim.

Şiir:

Bûy irse cân neşâmına, fasl-i bahârdan
Murgân sadâsı gelse yine, megzârdan…
Bulsa nevâda, gül gibi nev-besteler, zuhûr;
Kim tâze nakş ü savt işidilse hezârdan…
Nevrûz irişse, yâd idüp ol eski demleri;
Her kimse alsa dâdını bû rûzgârdan…

(Sultân Ahmed-i Evvel)

 

Cevelânnâme-i Ziyâ
Heybeliada, 12 Haziran 1428.

Gökçe Özder – Görünenin Ardındaki Hakiki Krallık

Gökçe Özder – Görünenin Ardındaki Hakiki Krallık

Vladimir Nabokov, 1948-58 yılları arasında Amerika’daki üniver­sitelerde verdiği derslerden oluşan kitabında düzyazının en büyük Rus sanatçılarını şöyle sıralar: Bir Tols­toy, iki Gogol, üç Çehov, dört Tur­genyev. Aynı kitapta Tolstoy, Çehov ve Turgenyev’in eserlerini örneklerle çözümler. Gogol içinse ayrıca bir ki­tap yazar. 1959 yılında İngilizce ola­rak ilk kez yayımlanan Nikolay Gogol isimli bu kitap Şubat 2012’de İleti­şim Yayınları tarafından çevrilerek Türk okuyucusuna ulaştı.

“Nikolay Gogol, Rusya’nın yetiştirdiği en tuhaf düzyazı şairi, 1852 yılında, 4 Mart Perşembe saba­hı, saat sekize gelirken, Moskova’da öldü.” (7) cümlesiyle başlayan ki­tap, her ne kadar ilk bakışta biyog­rafi gibi görünse de, daha ilk cüm­lesiyle klasik biyografi kurallarını yı­kıyor. Yazar size en başından farklı bir kitap okumakta olduğunuzu his­settiriyor. Kitap boyunca biyografik bilgilerin verilmesi yanında, yazarın eserlerine de farklı bir gözle bakıl­ması sağlanıyor. Yazar öncelikle, ya­zarları gerçekçi, romantik, sembolist şeklinde sınıflandıran ders kitapları­nı eleştiriyor. Kitap boyunca da bize Gogol’ü gerçekçi olarak sınıflandır­manın yanlışlığını gösteriyor. Sade­ce bunu mu? Gogol’ün kimi eserle­rini farklı bir bakışla yorumlayarak, adeta alaycı bir edayla yerdiği eleştir­menlere, eleştirinin nasıl yapılacağı­nı öğretiyor.

Kitap altı bölümden oluşu­yor. “Ölümü ve Gençliği” isimli ilk bölümde Gogol’ün yazmaya başla­madan önceki hayatına değiniyor. Bunu yaparken de özellikle, yazarın yazarlık hayatını etkileyecek olay­ların üzerinde duruyor. Nabokov, Gogol’ün annesine yazdığı mektup­ları bizzat çevirerek sunuyor okuyu­cuya. Bu mektuplardan yola çıkarak Gogol’ün sadece kitap yazarken de­ğil, gerçek yaşamda da ‘uydurduğu­nu’ görüyoruz. Fakat “buharlı gemi­lerin Nikolaycığı tarafından icat edil­diğini söyleyerek dostlarını hayrete düşüren” annesi de sanki Gogol’ün muhayyilesinin bir ürünü gibi çıkıyor karşımıza. Aynı zamanda, Gogol’ün cehennem ve şeytan korkusunun il­hamı olarak görülüyor Maria Gogol. Nabokov, her ne kadar bu gibi klişe cümlelerden bıktığını belirtse de an­nesi ve oğlunun benzer mizaçlara sa­hip olduğunu söylemeden edemiyor.

Yine kitabın ilk bölümün­de Nabokov’un, kişisel okuma zev­ki hakkında da fikir ediniyoruz. Ör­neğin; “Sırf yerel diyalekt ile yazıl­dığı ya da uzak yerlerin egzotik at­mosferinde geçtiği için bazı kitaplar­dan hoşlanan kişilerle hiçbir zaman uyuşamadım.” (34) diyor Nabokov. Aynı sebepten, Gogol’ün Akşam Top­lantıları ve gençlik dönemi eserleri­nin ilgisini hiç çekmediğini, hakiki Gogol’ün tam anlamıyla sadece Mü­fettiş, Palto ve Ölü Canlar’da kendini gösterdiğini belirtiyor. Nabokov, ki­tabın geri kalanında da özellikle bu üç eser üzerinde duruyor.

Çehov’un “Eğer bir anlatıda duvara asılı bir tüfek varsa patlama­lıdır.” tezi henüz daha ortada yok­ken, yarattığı ‘”hayalet” karakterler­le bu tezin yıkılmasını sağlıyor Go­gol. “Ama Gogol’ün tüfekleri hava­da asılı durur ve ateşlenmez; zaten onun anıştırmalarının cazibesi de, bu anıştırmalarından hiçbir şey çık­mayacak olmasından kaynaklanır.” (47) diyen Nabokov Müfettiş’teki ha­yaletlerden bahsediyor bize kitabın ikinci bölümünde. Gerçekten de Mü­fettiş piyesinde, ismen bahsedilen, hatta hayatı, kişiliği hakkında bilgi­ler verilen birçok kişinin piyeste fizi­ken varolmadığını görüyoruz. Hatta kitaba ismini veren müfettiş bile as­lında hayalettir ve tiyatro sahnesin­de hiç varolmayacaktır. Nabokov’a göre bu ikincil dünya Gogol’ün “ha­kiki krallığıdır”. Gogol piyesine adı­nı veren kişiyi oyuna dahil etmemiş olmasına rağmen, bu oyunun hâlâ Rusça yazılmış en başarılı oyun ola­rak görülmesi; onun, Çehov’un tezi­ni yıllar öncesinden çürütmüş oldu­ğunun en büyük kanıtıdır.

Peki Müfettiş oyunu bir taş­lama ya da komedi olarak değerlendi­rilebilir mi? Nabokov, edebiyat eleş­tirmenlerinin Müfettiş’i salt bir taşla­ma veya komediden ibaret saymasını eleştiriyor. Gerçekte, Gogol’ün eser­lerinde, hatta bunu genellersek “iyi eserlerde” böyle bir genellemeye gi­dilmesi pek doğru sayılmaz. Çünkü; “Gogol, Shakespeare gibi komplike yaratılar yazan yazarların, seyircide kahkaha ya da gözyaşına değil, mü­kemmel bir tatminden kaynaklanan ışıltılı bir gülümsemeye sebep oldu­ğunu” (57) söylüyor Nabokov. Bü­tün bu övgülere rağmen, Nabokov, Müfettiş’in bütününün, “bayağılığın çeşitli veçhelerini özel şekilde har­manladığını” kabul eder. Gerçekten de konuyu ve olayları düşündüğü­müzde Müfettiş’i klasik bir komedi­den farklı görmezken, Gogol’ün an­latımıyla eserin nasıl da bir başyapı­ta dönüştüğüne şahit oluruz.

Şüphesiz Nabokov’un Go­gol hakkındaki tespitlerinden en ilginci, Gogol’ün eserinin manasını tamamen yanlış anla­dığına dair olanıdır. Müfettiş yayımlandıktan sonra Go­gol eleştirmenlerin gözünden kaçanları anlatmak ama­cıyla, oyununu açıklayıcı yazılar kaleme alır. Bu yazılar­da gerçek müfettişin “İnsanların Vicdanı”, diğer karak­terlerin ise “İnsanların Tutkuları” olduğunu belirtir. Bu noktada, Nabokov, Gogol’ün kendi eserlerini yanlış yo­rumladığını belirtiyor. Bu yorum Nabokov’un kişisel yo­rumu olmasıyla beraber, bunun ne kadar sağllıklı oldu­ğu tartışmaya açıktır.

Nabakov, kitabında sadece Gogol’ün eserle­ri hakkında konuşmuyor. Kendi kendisiyle konuşarak adeta monolog bir edebiyat sohbeti gerçekleştiriyor. Yer yer esas konudan uzaklaşıp başka sularda yüzüyor. Fa­kat bunlar da bize Nabokov’un farklı konularda neler dü­şündüğünü gösteriyor. Okurken Nabokov’la sohbet edi­yor hissine kapılıyorsunuz. Kitabın serrbest bir biçim­de yazılması bu zevkin oluşmasında etkili oluyor. Nabo­kov nelere mi değiniyor? Mesela, Poşlast diye nitelediği; çok satan, “soylu ve güçlü” kitapların kitap eklerinde na­sıl da göklere çıkarıldığını, oysa bu kitapların hakiki ede­biyattan habersiz olduğundan dem vuruyor uzun uzun. Kitapta yine yer yer Gogol’ün kitaplarını İngilizce çeviri­lerinin, orjinal dilden ne kadar uzak olduğunu eleştiriyor çeşitli örneklerle. Rusça ve İngilizceye böylesine hakim birinden, bu eleştirileri okumak fazlasıyla doyuruyor ve ikna ediyor biz okuyucuları.

Edebiyat derslerinde okuduğumuz her metin­den bir sonuç ya da mesaj çıkartmaya zorlandık daima. Amaçsız, sonuçsuz, mesajsız metin olamayacağına inan­dık, bu sebeple okuduğumuz bir şeyin sonunda herhan­gi bir mesaj ya da hakikat bulamayınca o eseri ya kötü­ledik ya da yazarın belki aklının ucundan bile geçme­yen mesajlar uydurduk. Aynı çaba Gogol’ün eserleri için de harcandı. Özellikle Ölü Canlar’da özel bir mesaj bu­lamayan eleştirmenler, “mevcut koşulların gerçekçi bir betimlemesi”ni gördüler. Tam da bu noktada Nabokov devreye giriyor ve Ölü Canlar’a bambaşka bir bakış açı­sı getiriyor. “Çiçikov’un satın aldığı ölü canların sade­ce bir kağıt parçasındaki isimler değil, Gogol’ün dünya­sını sert kanat çırpışlarıyla dolduran ölü canlar” olduğu­nu söyleyerek (74) kim bilir belki de Gogol’ün bile ya­zarken fark etmediği bir durumu ortaya koyuyor.

Gogol, Ölü Canlar’ı yazdıktan sonra Rus hal­kı tarafından gayet olumlu tepkilerle karşılanır. Bunun üzerine çok geçmeden, üç cilt olarak tasarladığı kitabı­nın ikinci cildini yazmaya koyulur. Bu sırada olanlar ol­muş, Gogol olguları tasavvur etme yeteneğini kaybet­miş, olguların kendi başlarına da var olabileceklerine kanaat getirmiştir. O sırada Rusya dışında olduğu için, Rusya’da bulunan dostlarından gördüklerini tarif etme­lerini ister. Hatırını kırmayan dostları Gogol’ün bu iste­ğini yerine getirir. Fakat sonuç hüsrandır. Gogol, mek­tuplarda anlatılan dünyaların onun eserini yazmaya yar­dımcı olacağını ummuştur. Fakat elindeki onca mek­tupla kalakalır. Nabokov’un da söylediği gibi, bu du­rum “çıplak olgu”, “gerçekçilik” gibi terimlerin ne kadar aptalca olduğunu kanıtlar. Üzücü olansa Gogol’ün bile kendisini “gerçekçi” olarak görüyor olması ve “çıplak­lık” denen olgunun varlığına inanmasıdır.

Nabokov, kitabını bitirdikten sonra yayıncısı­nın yolunu tutar. Kitabın son bölümü olan “Açıklama­lar” kısmında Nabokov, yayıncısıyla arasında geçen di­yalogtan parçalar sunuyor. Zira kitabın bundan sonra­ki bölümünü oluşturan kronoloji kısmının kendi isteğiy­le hazırlanmadığını anlatmaya çalışıyor bize. Yayıncısı­nın “Kitapların olay akışlarından da bahset.” sözlerine, “asıl olay akışının görünenin ardındaki olduğunu” söy­leyerek cevap veriyor (144). Aslında bu sözleri, kitabın bütününde vermeye çalıştığı ‘mesajın’ özünü oluşturu­yor. Kitabın sonundaki kronolojinin üşengeç okuyucu­lar için yazıldığını söyleyerek de son taşını atıyor Nabo­kov. Kronoloji, Gogol’ün ölümüyle son buluyor. Nabo­kov başladığı noktaya dönerek, belki de farkında olma­dan Çiçikov’un briçkasının tekerleğinin simgelediği çem­bere gönderme yapıyor.

Bir yazarın başka bir yazarı anlatması zordur. Övmesi, beğenmesi ise deveye hendek atlatmakla eşde­ğerdir. Çoğu yazar kendi yazın dünyasını en tepede gö­rür. Ancak iyi bir okuyucu olabilmeyi başaran yazarlar ise Nabokov’un Nikolay Gogol eseri gibi ufuk açıcı kitap­lar yazabilir. Kendisi de aynı zamanda kurmaca yaza­rı olan Nabokov, bir roman gibi yazıyor Gogol ve onun eserlerine dair düşüncelerini. Bu kitap, tam da edebiyat dünyasının klişelerinden sıkılanlar ve Gogol’ü farklı bir gözle görmek isteyenlere göre.

Tuba Ayan – Taş Ve Bayram

Tuba Ayan – Taş Ve Bayram

YER: TÜRKİYE

Anadolu’da bir şehrin köhne mahallesi…

Ilık bir sonbahar günü ve kurban arifesi… Birbi­ri ardınca sıralanmış kerpiç evlerin arasında, tozun top­rağın içine bulanmış, yerlerde yuvarlanarak bilye oynu­yoruz. Arkadaşlarım kendilerini oyuna o kadar kaptır­mışlar ki bir an durup öylece onları seyrediyorum. Biri var ki, gözlerini kocaman açmış, bütün dikkatini topla­yarak; bilyeyi elinden hırsla fırlatıyor, bilye yuvarlanıyor, hızla yuvarlanıyor. Dedemin sesini duyuyorum o ara. Beni arıyormuş. Seviniyorum. Koşup eline yapışıyorum.

– Nereye gidiyoruz dedeciğim?

Uzaklara bakışlarını dikmiş, sanki uzun zaman­dır görmediği birini görecekmiş gibi:

-Bakalım nereye gideceğiz, gidelim görelim…

Böyle diyordu ama derenin yolunu tutmuştuk. Küçük aklımca, akıllı olduğumu anlasın diye:

-Dereye neden gidiyoruz dedeciğim…

Gülümsüyor. Akıllı olduğumu anladı; saf oldu­ğumu da…

-Taş toplayacağız.

Daha önce hiç taş toplamamıştık.

– Uzun ve yassı taşları seçmeliyiz!

-Ya Allah Bismillah! diyerek heybeyi sırtlıyor.

Şimdi mezarlıktayız… Ebemin mezarı, ayaku­cundayız. Başında, göğe doğru uzanan bir servi. Mezarın taşları eksilmiş. Dedem, eksikleri besmeleyle bir bir yer­leştiriyor. Yanaklarından, toprağa süzülen bir iki damla yaş, dilinde dua…

YER: GAZZE

El-Halil’de yıkıntılar arasında bir mahalle…

Sıcak esen bir rüzgâr, kurban arifesi… Kapı ve pencereler sıkı sıkı kapatılıyor. Bazı evler bombalanmış. Kimin evi daha iyi ise orada toplanılıyor. O gün amcam­lardayız. Annem yengemden bir leğen istiyor. Gözleriyle beni çağırıyor, yanına sokuluyorum. Banyo yapmak iste­miyorum, diye mızıklanıyorum.

– Merak etme! Gözlerine sabun kaçmayacak, di­yor. Ben yine de istemediğimi söylüyorum. Amcamın büyük oğlu:

-Ne istiyorsun sen! Sesini çıkarmasana, diye kı­zıyor.

Aldırış etmiyorum. Anneme daha da sokuluyo­rum. Nereye geldiğimizi anlamaya çalışıyorum.

Yıkıntılar arasında harabe bir yere gelmişiz, gözlerimdeki yaştan etrafı seçemiyorum, gözlerimi eli­min tersiyle silip sümüğümü çekiyorum, o sırada, sade­ce yarısı kalmış duvar gözüme çarpıyor ve üzerinde, düş­tü düşecek gibi duran bir fotoğraf; annem ve babam…

Annem yıkık duvarın dibine besmeleyle oturu­yor:

-Ya Allah Bismillah…

Leğeni yanına yanaştırıp kerpiçler arasına yer­leştirilmiş taşları seçiyor, topraklarını silkeliyor. Kazak­larımızın içine bile alabildiğimiz kadar taş dolduruyo­ruz…

Arife gecesi, yatağımın başucunda taşlarla uyu­yorum…

YER: CEBEL-İ RAHME

Arife günü, ikindi vakti. Arafat’tayız.

Adem ile Havva’nın buluşturuldu­ğu yer. İlk tevbenin kabul noktası… Belimde ve üs­tümde iki parça havlu, ba­şım ve ayaklarım çıplak. Babamın omuzlarındayım. Kuş bakışı herkesi göre­biliyorum, her yer bembe­yaz. Mahşeri kalabalık…

İbrahim’in İsmail’ini kurban için gö­türdüğü yerdeyiz; Müzdelife’de…

Tevekkül ve teslimiyetin ibretli haritası… Şeyta­nın Hacer’e, İsmail’e, İbrahim’e sataştığı yer…

Babam sıcak kumların üzerinde:

-Ya Allah Bismillah, diyerek eğiliyor, taşları sa­yarak topluyor. Küçük avuçlarıma alabildiğim kadar taş topluyorum. Babama bakıp onu taklit ediyorum.

-Babacığım! Bu taşları ne yapacağız?

Başını kaldırıp bana bakarken alnında biriken terleri fark ediyorum. Rahat bir gülümseme var yüzün­de.

– Hz. İbrahim gibi yapacağız oğlum! Şeytanımı­zı taşlayacağız.

Lebbeyklerde sabırsızlanıyorum…İbrahim’i içimde, kendimde buluyorum.

Arafat, af ve sığınma makamı… Dillerde telbiye.

Şeytan, atılan her taşta kovuluyor.

Hakan Yaman – 8 Temmuz’da Ölmek

Hakan Yaman – 8 Temmuz’da Ölmek

“Hayatta en korktuğum şey
8 Temmuz’da ölmektir.”
Nazmi Hayreddin Efendi

Merhaba, iyi günler, ben Ayşe. Bugün 7 Temmuz, benim do­ğum günüm. İnsan bu yaşa gelince hâlâ doğum gününde heyecanlanır mı demeyin, zaten heyecanlı falan da değilim. Bir de yaş deyince, kaç ya­şında olduğumu biliyor musunuz ki? Bundan elli beş yıl önce Konya’nın Ilgın ilçesinde doğmuşum. Çocuklu­ğumdan hatırladığım, Şeyh Bedred­din Türbesi’nin bahçesinde oynadı­ğım, bizim halimizin vaktimizin pek yerinde olmadığı, sıska bir kız oldu­ğum ve babamın sürdüğü Brill mar­ka otobüs gibi şeyler. Nasıl kötü bir şeydi o öyle, her binişimde içim dışı­ma çıkardı.

Uzun yıllar oldu, biz Ilgın’dan Adana’ya taşınalı. Ba­bam otobüsten kamyona terfi et­mişti, biz de Ilgın’daki harabeden Kiremithane’deki kulübeye.

Biz iki oğlan bir kız, üç kar­deş, babamızın “Çocuklarım okuyup da benden daha iyi bir hayat yaşasın­lar, gerekirse ceketimi satarım!” fel­sefesi mucibince okuduk. Babamın -muhtemelen satsa pek para etmeye­cek- ceketinin satılmasına da hacet kalmadan. Ne kadar da zaman geç­miş aradan, insan düşününce bir ga­rip oluyor.

Durun da bir posta kutusuna bakayım hele. Hımm, hım, Kiremit­hane Entomoloji Derneği ve Akdeniz Ünivesitesi Mezunları Derneği’nden iki doğum günü tebriki… Bu ruhsuz, kişiliksiz, herkese yollanan matbu mektuplardan hiç hoşlanmıyorum. Ama en azından onlar hatırlamışlar, buna da şükür.

Birazdan Ali Bey de arar kutlamak için. Sağ olsun hiç aksat­maz yıllardır. Ali, bey dediğime bak­mayın, 981 yılında kayıt yaptırdı­ğım Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden bir arkadaş, daha doğ­rusu gizli âşığım.

Bu Ali ömür adam valla­hi. Yahu beş sene beraber okuduk, hem ben biliyorum hem cümle âlem beni sevdiğini, neden hâlâ saklarsın ki? Çekingen bir çocuktu, Kıbrıslıy­dı Ali. Naciye benimle az dalga geç­mezdi o zamanlar, bak yine seninki geliyor, şapşal falan diye. Ben oku­yayım diye, okulun edebiyat kulübü dergisinde şiir filan yayımlardı. Şi­irleri pek matah şeyler değildi ama bana yazılıyor duygusu güzel bir şey­di. Ee genç kızdık, beğenilmek isti­yordu içimizden bir parça. Bunu iti­raf etmek zannımca 2018’de bile ayıp sınırlarına giriyor.

Velhasıl okulu bitirdik; o memleketine, Magosa’da bir lisede çalışmak üzere gitti, ben de Adana’ya döndüm.

Birkaç yıl sonra hiç bekle­mediğim bir zamanda bir mektup geldi Ali’den, halimi hatırımı soru­yordu. Benim ilk tayinim Arpaçay’a çıktığından zor olmuş adresimi bul­mak. Bir arkadaşı vardı Kurban adın­da, kendi gibi müteşairden. Ondan almış haberimi. Kurban Adana’da bir dersanede çalışıyordu ve tatiller­de yolda, sokakta karşılaştığımızda laflıyor, eski günlerden konuşuyor­duk.

Belki üç sene sonraydı, yine bir mektup aldım. Londra’dayım di­yordu, iki yıldır bir lokantada ça­lışıyorum diyordu. Neden bir bi­yoloji öğretmeni Londra’da lokan­tada garsonluk yapar, anlamasam da önemli değildi. Ne de olsa ben Akseki’deyken o Londra’da yaşıyor­du ve güzel bir yer olmalıydı. Sonra tekrar kesildi mektuplar.

Vakit neredeyse akşam oldu ve bu adam hâlâ aramadı beni. Hal­buki on yıldır hiç aksatmamıştı. Öğ­leden sonra ikiyle üç arası telefon ça­lar ve doğum günüm kutlanır. Unut­muştur belki, belki bir işi çıkmıştır. Birazdan eminim arar.

Dönmüştu Ali Kıbrıs’a tek­rar fakat mektup bu sefer elektronik yoldan ulaştı bana, zaman ilerlemiş, doksanlı yılları yaşıyorduk. Tavukçu­luk yapıyormuş. Bir gün yolum dü­şerse çoluk çocuk beklerlermiş Gazi Magosa’ya. Telefon adres değiş to­kuşunu gerçekleştirdik bir daha. Bil­miyorum ben niye aldıysam, hiç ara­mam ya neyse.

Saat 6:38 ve hâlâ telefon çal­madı. Unutulmak kötü şey!

Ben 2007’de emekli oldum ve Kiremithane’ye baba ocağına geri döndüm, ardımda 20 küsur yıllık öğ­retmenlik, iki oğlan ve bir koca bı­rakarak. İçimdeki kelebek sevgisi­ni hobi yapıp bir dernek bile kur­dum burada: Kiremithane Entomo­loji Derneği.

Yok yok böyle olmayacak, bu adam niye aramıyor ayol beni, meraktan çatlayacağım. Ben arasam 35 yıllık gizli âşığımı bir kez, herhal­de ayıp olmaz. Hem belki gücenmiş­tir ya da hasta falandır değil mi? On üç yıldır aksatmayan adam ne oldu da aramıyor? Gerçi son konuşma­mızda sesi bir hayli yorgun geliyor­du ama hangimiz gençleştik ki? Hem benden 5 yaş büyük hem de bunca yıllık sigara müptelası.

Nerdeydi bu telefon defte­rim benim… Adı buralarda bir yer­lerde olacak, hah buldum: Ali Değir­men.

-Alo kiminle görüşüyorum?

-Kimi aramıştınız?

-Ben Ali Bey’i aramıştım!

-Kimsiniz?

-Ben okuldan arkadaşıydım. Ayşe Ağlamaz.

-Ayşe Hanım babam sizle­re ömür Hakk’ın rahmetine kavuştu!

-… Nasıl, neden, ne oldu?

-Akciğer kanseri. Doktor­lar kurtaramadı, geçen sene bu ayda, daha doğrusu 8 Temmuz’da vefat etti.

Furkan Cengiz – Seyrüsefer

Furkan Cengiz – Seyrüsefer

Ahi Evran ve Nasreddin Hoca’nın aynı kişi ol­maları ihtimalini öğrenmenin muvakkat mutluluğuy­la adımlıyordum Kerkük Caddesi’ni. Birbiri ile alâkasız sayısız düşüncenin istemsiz olarak zihnimde fink atma­sı, Anadolu’nun bozkırından bir Einstein çıkma ihtima­lini; yakın dostum Sefa’nın keskin bir kararla felsefeye ilgi duymaya başlaması, yeni bir felsefe ekolünün Arap­lar Mahallesi’nden çıkma ihtimalini; havaların ısınmaya başlaması evsizlere karşı duyulan hassasiyetin azalması ihtimalini arttırıyordu.

Bugün, Emniyet durağında inip Kerkük Caddesi’ne yürümemin özel bir amacı yoktu. Ama oto­büsün moral bozan havası ve insanı Ferdi dinlemeye mahkûm eden kalabalığın, bunda biraz etkisi vardı ka­nımca.

Bu caddeye gelince aklıma yapacak çok şey gel­medi değil. Tatil günlerinin verdiği serkeşlik bunu kö­rüklüyordu, kararsızdım gidip kime selam vereceğim ko­nusunda. Ama vicdanım ısrarla Saatçi Mustafa Amca’nın dükkânına uğrayıp damarlarının ustaca birbirinin için­den geçirilmiş kasisleri andırdığı, yorgun ellerini öpme­mi telkin ediyordu. İçteki peygamberin sözlerini, dıştaki peygamberin önderliğini benimsediğim ölçüde dikkate alırım. Ama Sefa’nın geçenlerde ettiği saçma sapan mu­habbetten dolayı kafam karıştı ve dinlemedim vicdanımı nedense. Buradan felsefeye karşı olduğum gibi bir du­rum çıkabilir fakat öyle değil; bu durum sadece Sefa’nın heyecanının verdiği birtakım lüzumsuzlukların beni et­kilemesiydi.

Yaptıklarının şaka olduğunu çok sonra öğren­dim. Çok iyi mi niyetliydim? Neydim?

Saatçi Mustafa Amca demiştim. Size biraz bu adamdan bahsetmek isterim. Çünkü bazı gariplikleriy­le beraber benim için önemli bir insandır. Babam yakla­şık dört yıldır her yaz beni kaptığı gibi Mustafa Amca’nın yanına getirir. Az buz değil yaklaşık on iki ay bütün gün­lerimizi birlikte geçirdik Mustafa Amca’yla. Bu sürede çok şey öğrendim. Dobra olmak gerekirse: adam oldum!

Mustafa Amca, saatçilik mesleğini babasından almış ve kendini bildiğinden beri bu işin içinde. Zaman­la bu iş onun için bir meslek yahut ekmek kapısı olmak­tan ziyade bir tutku olmuş ve günleri o dükkânda geçme­ye başlamış, istisnasız. Gerçekten bu işe ilgi duyan bir insanın o dükkânda sıkılması ihtimali yüzde iki. Çünkü iki katlı dükkânın üst katında gıcırdayan ahşaplar üzeri­ne kurulu, benim yürüttüğüm kitaplar dâhil beş bin ka­dar kitap barındıran bir kütüphane vardı. Orayı görme­den önce muhayyilem anca fantastik filmlerdeki gizemli kütüphaneleri kaldırabiliyordu. Alt katta ise babası bil­mem ne efendinin yaptırdığı ve hâlâ sapasağlam duran, bordo kadife kumaşı kaplı ahşap sedirler ve döşemeler, aynı malzemeden yapılmış, güzel işlemeleri olan bir seh­pa ve bir de çalışma masası mevcuttu. Duvarlar… Duvar­larda yüzlerce saat vardı. Bir şizofrenin kiralık apartman dairesi gibi görünüyordu doğrusu. İnsanları bu kanıdan çevirecek paha biçilemez hat levhaları da aralara asılmış­tı. Ha, bir de vitrinden tarafta çalışmayan, eski bir gra­mofon –haliyle gramofonun yenisi kalmadı- ve onun tah­tına konmuş bir teyp duruyordu. Elbette bunların dışın­da bir sürü zımbırtı vardı dükkânda. Ama ilgimi çeken bunlardı yurttaşlarım…

Bu dükkânın bendeki asıl tesiri ufkumu açma­sıydı. Kimsenin üşenip uğramadığı öğle saatlerinde üst kata çıkıp Zarifoğlu öykülerinde kaybolup hayal kurmayı öğrendim. Çocuktum işte zaman zaman yürüttüm bazı kitapları; çalıp çırpmayı da öğrendim. Az buçuk da es­naf ahlakı öğrendim. Öğrendim işte müdür. Öğrenme­den gün geçirmedim…

Her şehirde vardır filmlerden fırlamış küt saç­lı güzel bir kız. Her caddeden geçebilir bu kız. Her ağa­cın altından, her dükkânın önünden, her köşe başından, herkesin yanından geçip gidebilir…

Sille alt geçidine -anlamayanlar için: battıçıktısı­na– ulaştığımda, sola döndüm ve Cemo’nun önüne gel­dim. Tramvaya binip binmemek konusunda düşündüm. Binmedim. Arkadan gördüğüm her küt saçlı kızı aynı kişi zannetmemin gayet rasyonel olduğunu düşünürken Zafer’e gelmiştim. Bunu bu kadar çok düşünmüş olmam; Anadolu’nun bozkırından Einstein çıkması ihtimalini bi­raz düşürdü. Şu an bunları yazarken Bukowski’nin –onu vazgeçilmez kılan sıradışı- sadeliği­ni düşünüyorum. Şaşırdım. Kıytırık birkaç bir şey yaşamış her insan Bu­kowski olabilir mi?

Kulaklığımı takmış, Baha­ettin Karakoç’un “Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman” şiirini dinleyerek yü­rüyordum. Üsküdar’da dingin bir şe­kilde bir çay içmenin hevesiyle yürü­düm buraya kadar. Her sabah kalktı­ğımda kendime günlük bir plan ya­pardım. Bunu bir dershane konfe­ransından kapmıştım. Birkaç defa denedikten sonra alışkanlık oldu. İşte bu planların arasına kendimce günlük hayaller sıkıştırırdım. Hayal­ler olmadan bırakın bir hayatı gün­ler dahi geçmiyordu zaten. Hem mi­nik hayaller kolaylaştırıyordu hayatı. Çarklardan sıyrılıp çıkıyordunuz. Bir çay hayaliyle yaşayan insanın mut­lu olması için kimseye ihtiyacı yok­tur…

Kibrit’in önündeydim, Ders­haneler sokağına yönelmiştim ki bir mesaj geldi kampanyadan aldığım telefonuma. Sait Abidendi mesaj. Sait Abi, zamanında benim gibi Sa­atçi Mustafa Amca’nın yanında çalış­mış, şimdi ise eski bir konakta sanat merkezi işleten birisiydi. Uzun za­mandır görüşmüyorduk o güne ka­dar. Bana küstüğünü sanarak yanı­na gitmiyordum. Daha sonra küslü­ğün olmadığını öğrendim, onun ya­nına giden amcaoğluma beni sorup duruyormuş. Ondan sonra da utan­cımdan gidemedim. Bana gönderdi­ği mesajda Saatçi Mustafa Amca’nın vefat haberi vardı ve cenazenin ikin­di namazından sonra kalkacağı ha­beri… Orada donup kaldım. Genel­de orada bekleyenler Nalçacı taraf­tar grubu olurdu ama beni onlardan ayıran şey tek başıma oluşumdu. Bir süre orada öylece kaldım. Beni ken­dime getiren elimdeki sigaranın du­manının önümden geçmesiydi.

Bahardan kalma bir gündü. Havada rüzgâr yoktu.

İnsanın ne giyse şüphe ettiği günlerden bir gündü.

Mesajı tevekkülle karşılama­ya çalıştım.

Geri dönüp hızlı hızlı yürü­meye başladım. İşine yetişmeye ça­lışan emir kulu bir memurun acı­nası hâline girdiğimi düşündüm. Ama ben Allah’ın kuluydum, ben pantolon-gömlek ikilisine ölümüne söz verdim ve bugüne kadar da sa­dık kaldım. Sigaramı tramvay durak­larının orada attım ve biraz daha hız­landım. O gün Üsküdar’da buluş­mak için sözleştiğim Kubilay’a ha­ber etmediğimi bugün uyandığımda fark ettim. Kubilay anlayışlı çocuktu. Ne o gün, ne de o günden sonra la­fını etmedi bu durumun. Dışarıdan bakıldığında “Neden yaşıyor ki bu adam?” denilebilecek tiplerden bi­riydi. Ama içinde bilinmedik, bulun­madık, anonim galaksiler vardı. Ku­bilay… Ah, şair adam…

Yürüyerek geldiğimden çok daha kısa zamanda Kerkük Caddesi’ne döndüm. Önce Musta­fa Amca’yı düşündüğüm yere geldim ve tekrar düşündüm. Utandım ve dükkânın önüne gittim. Dükkânın önünde tabureler üzerinde insanlar vardı. Oldukça kalabalıktı, tanıdık yüzler de çoktu. Ama kimse tanına­cak durumda değildi, bu da Musta­fa Amca’nın sevilirliğinin ölçütü gi­biydi. Sefa’yı gördüm bir an. O at­mosfere tamamen ters olarak –Mus­tafa Amca’nın ahbapları oldukları­nı tahmin ettiğim- bir grup amcay­la hararetli bir sohbet içerisindeydi. Boşverdim. Sait Abi’yi hemen kar­şıda konağın önünde gördüm ve ya­nına gittim. Tabureler konağa kadar uzanmıştı. Sarıldık, “Başımız sağ ol­sun!” diyemedik. Bize birer çay ge­tirdiler, üst kata çıktık. Kimse yok­tu. Sait Abi “Mustafa Amca’nın va­siyetinin seni ilgilendiren bir bölü­mü var hafız.” dedi. “Mustafa Amca için o kadar önemli olduğumu bilmi­yordum.” dedim. Normalde benim bu tür cevaplarıma sinkaflı bir sita­yişle cevap verirdi. Ama hiçbir tepki göremedim yüzünde, oturduğumuz­dan beri duvardaki İsmet Özel şii­rine bakıyordu. “Kütüphanesini ta­mamen sana bırakmış. İstersen ora­da bırakıp orada, aynı yerde kulla­nabilmeni, istersen de evine götür­meni söylemiş.” “Sanırım kitapla­rı çaldığımı fark etmiş. Bugüne ka­dar kendimi kandırmışım.” Birden ilk sene kütüphanede oturup Hacı Taşan dinlediğim dakikaları anımsa­dım. Mustafa Amca müziği duyunca hemen gelmişti. Yüzünde buğulu bir gülümseme olmuştu ve geri inmişti. Bu anın Mustafa Amca ile ilgili zih­nimden silinmeyen en önemli an ol­duğunu fark ettim. Bundan sonra da silinmeyecekti… Sait Abi’ye “Neyse abi. Bunlar sonraki işler. İnelim aşa­ğı. Yapılacak şeyler var mı? Neler ya­pılacak?” dedim. “Bilmen gereken tek şey bu. Hadi aşağı in de otur, ben hallederim.” diye karşılık verdi o da.

İndim aşağı…

Ben dışarı çıkar çıkmaz salâ okunmaya başladı. Bunun benimle bir ilgisinin olduğunu düşünmüyo­rum. Mustafa Amca’nın, benim ko­naktan çıktığım anda salânın başla­masını vasiyet etmesi mantıksız.

Salâyı okuyan Ceylan idi. Ceylan, Mustafa Amca’nın yönlen­dirmesiyle musikîye yönelmiş biri­siydi. Ben yazın çalışırken onu hep derslere gidip gelirken görürdüm. O dersleri meşk derdi, ben anlamaz­dım. Zayıf ve hızlı olduğu için Mus­tafa Amca ona “Ceylan” lakabını tak­tı. Ben ve oradaki bütün çıraklar onu Ceylan diye tanıdık böylece. Asıl adı­nın Selim olduğunu öğrendim çok sonra ama onun adını ailesinden başka bilen kalmamıştır herhâlde.

Ceylan’ın salâyı okuması garip gelmeye başladı bir an. Çün­kü Ceylan hiçbir zaman bir hopar­lörden okumadı klasik eserleri dahi. Diyanetten müezzinlik için ısrar et­tiler çok defa ama kabul etmedi. Bir sanatkâr, bir musikîşinas için örnek teşkil ediyordu. İdealize edilmiş bir tipti sanki. Aşırı mütevazıydı. Ben bunları düşünürken salâ bitti. Kona­ğın önünde, kalabalığın arasında ha­sır taburelerin üstünde tek başıma oturuyordum. Kaldırım taşlarının arasından çıkan yeşilliklerin kahra­manlıklarına şahit oldum. Başımı kaldırdım ve saatçinin iki dükkân ya­nındaki etliekmekçide bir kalabalık gördüm. Hemen gittim. Tanımadı­ğım yurttaşlar arasında bitkin, düş­kün, gözlerinin beyazı iyice berrak­laşmış bir şekilde yatıyordu Sefa. Korktum inanın. “Açılın, ben dok­torum!” havasıyla kalabalığı yardım ve işsizdim. İşsizlerin de bu statü­yü elde edeceği günleri düşledim. Çevreden neler olduğunu öğrendim. Sefa fena halde dayak yemiş. Anladı­ğım kadarıyla bir linç girişimi olmuş­tu konuştuğu grup tarafından. Be­nim cenaze mahallinden ayrılmam olmazdı. O an beni saatçi dükkânına bağlayan, anlaya­madığım bir metafizik kuvvet hissediyordum. Bu yüzden hemen Sefa’nın babası Halil Amca’yı aradım. Çok sür­meden geldi. Telaşlıydı, Halil Amca telaşlı yaşayan bir insandı. Olan biteni anlattım ve Sefa’yı hastaneye götür­mesini söyledim. Bugün buradan ayrılamayacağımı, ya­rın mutlaka geleceğimi belirttim. Halil Amca’nın o anki telaşlı hali, beni uzun zaman sonra ilk defa ağlatacak bir manzaranın parçasıydı.

O gün öyle geçti; cenaze merasimleri oldu, vesa­ir. Akşam Mustafa Amca’nın ailesinden dükkânın anah­tarının bir kopyasını aldım.

Ertesi gün Ceylan dükkânı açmıştı. Musta­fa Amca’nın arkasından Kur’an okuyordu. Dükkânı bir nevî ikimize emanet etmişti Mustafa Amca. Ona alt ta­rafı, bana üst tarafı. Ben konağın önünde oturuyordum. Saatçinin bulunduğu apartmanın köşesinden dönen küt saçlı kızı gördüm. Kalktım. İçeriye, Sait Abi’ye el ettim ve koşarak o köşeyi döndüm. Gitmişti. Orada durdum ve Sefa’nın yanına gitmeye karar verdim.

Sefa gayet iyiydi. Kendini toparlamıştı. Dok­tordan izin istedim ve yanına girdim. Geçmiş olsun di­leklerimi söyleyip hal hatır ettikten sonra “N’oldu dün, hacı?” dedim. “Onların hiçbiri Mustafa Amca’yı layıkıy­la tanımıyorlar, bilmiyorlar.” dedi. Anlamadım ilk ola­rak. Devam etti “Mustafa Amca’nın bu kadar içine ka­panık bir insan olmasını şimdi anlıyorum. Etrafında onu anlayacak yetide tek bir insan bile yokmuş meğer.” dedi. Pek bir şey anlatmamasına rağmen olayı çözmüştüm. Sefa anı yaşayan ve anı doğru yaşayan bir çocuktu. Onun hayat mantalitesi belliydi. Odasının duvarında kocaman harflerle şu cümleler yazıyordu “Bir şeyin tamamı yan­lışşa, tamamına tepki gösterirsin. Bir şeyin yarısı yanlış­sa yarısına tepki gösterirsin. Bir şey yanlışsa tepki gös­terirsin. Sümüğün donmadan bunu yapmazsan, donarak ölürsün.” Alnından öptüm Sefa’yı. Yarın da uğrayacağı­mı söyledim. Kendini çabuk toparlamazsa ona savuracak herhangi bir tehdidimin olmadığını fark ettim ve bunu ona da söyledim. Güldü iştahlıca.

Gittim ve alnından bir daha öptüm. Hastaneden çıktım. Karşıdaki taksi durağının arkasında küt saçlı kızı gördüm. Koştum: Yoktu! Büyük ihtimalle taksiye atlayıp Zafer’e gitti. Ben de Zafer’e yürüdüm. İşsizdim ve şimdi kulağımda Hacı Taşan ve Neşet Baba, sazlarının eskimiş tellerine vururken ben küt saçlı kızın geçeceği her köşe başını, her kaldırım taşını gezerek; kokusunun sindiği her yeni fidanı koklayarak onu arıyorum…

Ali Güney – Hınzırcık

Ali Güney – Hınzırcık

Son derste bayağı yorulmuş­tu. Hayret. Yorar oldu dersler. Krem renkli telefonun ahizesini kaldırıp parmağının artık ezberlediği sayılara dokundu. 211’e bi kahve getirir mi­sin? Hemen hocam. Böyle bir odaya sahip olup kahve söylemek için kaç yıldır uğraşıyordu bee. Memurluğa başladıktan sonra dil kursuna git­mişti. Tez, doktora, miyop gözler… Dostlar ise araba ve bilezik alma gay­reti içindeydi. Hâlâ öyle değiller mi?

İki üniversite okudum. Üni­versite hocası olmak için canım çıktı. Niye? Akşamları eve gelince odama çekilip okumak için, yazmak için… Şükür Yaradan’a, neler verdi… Şeh­rin kıdemli yazarları arasındayım ar­tık. Panellerin aranılan öğretim üye­si…

Her şey bunun için miydi?

Emel. Dalgalı saçlarımın esen rüzgârı. Seviyordum onu. Çok güzeldi. Hâlâ da öyle…

Hele bi memurluğa atana­yım isteyecektik. Hele bi memurluğa atanayım isteyecek, nişanlanacaktık. Hele bi memurluğa atanayım, isteye­cek, nişanlanacak, askere gidip gele­yim, evlenecektik.

Balayına sahil kenarı bi yere gidecektik. Memur maaşlarımızı tak­sitlere pay edip kitaplar alacaktık. Şiir kokacaktı yuvamız. Yazacaktım ben. Yazdıklarımı ilk o okuyacaktı. Siyah renk, az yakan bi arabamız ola­caktı. Ben üniversite hocası olacak­tım. Memleketimizi mutlu yuvamız­da ürettiğimiz fikirler refaha ulaştı­racaktı. Saygın bir kalem olacaktım. Ümitliydik. Çünkü alkış alıyordu sözlerim.

Kapı sesi… Kahve? Benim. Kapının kapatılışı.

Memur olarak atandım. İs­tedik. Nişanlandık. Askere gidip gel­dim. Evlendik. Balayına sahil kenarı bi yere gittik. Taksitli hayatlarımız­dan arta kalanı kitaplara yatırdık.

Yazdım. İlk o okudu yazdık­larımı. Az yakan arabamız oldu amagri renk. Üniversiteye hoca oldum. Yerel bi gazetede köşe yazılarım bile yer aldı…

Mutlu değil miyim? Mutluyum.

İlk öykümün yayımlandığı o günkü heyecan var hâlâ yüreğimde. Bütün arkadaşlara duyurmuştum, öy­küm yayımlandı diye.

Yazarcık olmak ne tatlıydı o zamanlar. Emel’le lüks bir lokantada yemek yemiştik. Ahh sevda, bir tek sen eskimiyorsun zamanla…

Kaç yıl olmuş? Yirmi bir. Yirmi bir yıl…

Sahi ilk öykümde ne yazmıştım?

Kahve bitti.

Neydi? Ulan insan ilk öyküsünü unutur mu?

Hah. Kırkında bir doçentin iç hesaplaşmasıydı.

Ne?!

Duran Çetin – Bir Gündü

Duran Çetin – Bir Gündü

Aylar olmuştu gitmeyeli. Özlemişti. Tezek ko­kuları, yakılan yaprak ve küçük çalı çırpılardan çıkan du­man bile burnunda tüter olmuştu. Önceden böyle miydi ya. Arada bir gelir, anasının dizinin dibine oturur, bazen dizine başını koyar, annesinin başını okşamasını bekle­yen küçük çocuklar gibi davranırdı. Birkaç hafta geçin­ce, gitmek için bir bahanesi olurdu ya da bir bahane bu­lurdu. Kalkar, hazırlanır, eşi ve çocuklarıyla beraber dü­şerdi yola.

Yine yoldaydı. Yine çocukluğunun geçtiği yerey­di yönü. Ama buruktu. İçi rahat değildi. Onsuz olmazdı. O olmayınca hiçbir şeyin tadı tuzu olmazdı, bunu bili­yordu. Yokluğuna alışamamıştı. Köyü uzaktan gören te­peden baktı alabildiğince uzanan masmavi göle. Sonra da gök kubbenin derinliğinde kayboldu gitti. Köye yak­laştıkça parlayan, gözleri alan sac çatıya takıldı gözle­ri. Ne çok çalışmıştı yapılırken. Gece gündüz demeden, durmadan, dinlenmeden çalışmış, nerdeyse usta olmuş­tu. Yüzünde acı bir gülümseme oluştu birden. Aklına an­nesinin titreyen sesi geldi:

– Oğlum çatı uçtu. Bir gameze gelip götürdü…

Duyduklarına inanamamış, tekrar tekrar neler olduğunu sormuştu. Her defasında annesi sabırla anlat­mıştı. Sonunda anlatmaktan vazgeçmiş:

– O kadar merak ediyorsan gel, kendin gör, de­yivermişti.

Apar topar geldiğini hatırladı. Gördükleri kar­şısında şaşırıp kalmıştı. Nasıl olur, sorusuna cevap bu­lamadan yapılacaklarını planlamıştı. Küçük bir hortum, çatıyı alıp aşağıya bırakıvermişti. Kuyunun yanından sağa, toprak yola döndüğünde hedef belliydi: Mezarlık… Yolun solunda çadırlarda yaşayan günlükçülere takıldı gözleri. Ekmek parası, dedi içinden. Sarı yüzleri güneş­ten kavrulmuştu çocukların, pul pul dökülüyordu ner­deyse. Mezarlığın demir kapısını rayları üzerinde iteler­ken utandı. Annesini ziyaret etmeyeli uzun zaman ol­muştu. Belki de ilk defa bu kadar uzamıştı. Yeni yapılan şadırvandan tenekeye doldurduğu suyu zorlanarak taşır­. ken kızı ve oğlu çoktan mezarın ba­şına varmıştı.

Gözleri yeni mezarlara takıl­dı. Sıra sıraydı. Üç beş tane olmuş­tu. Toprakları yeniydi. Oturmamıştı henüz. Onlar da gitmek istememiş, toprağın bağrında yatmayı hiç dü­şünmemişlerdi belki de. Ama şim­di burada olmaları, gerçeğin ta ken­disiydi. Utangaç bir tavırla mezara yürüdü. Selam verdi annesine, ben geldim, dedi titreyen sesiyle. Elin­deki tenekeyi mezarın üzerinde ku­rumaya yüz tutmuş zambaklara ve büyüyememiş güllere doğru savur­du. İçindeki suyu boşalttı. Büyük bir özenle mezar taşının dibine dizle­ri üzerine çöktü. Kuranı Kerim’i kı­zından aldı. Yasin okudu içinden gel­diği gibi, tane tane ve huzur içinde. Ellerini kaldırdı semaya ve dua etti. Çocukları ve eşi “âmin” dediler. Me­zarın etrafındaki kuruyan otları gö­rünce çok uzun zamandır ziyaret et­mediği gerçeği düşüncesi içine –bir kez daha- bir mızrak gibi saplandı. Utançla kuru otlara ellerini salladı. Yoldu, yoldu, yoldu. Mezarın üzeri­ni temizlediğinde ellerinin dikenler­le sızladığının farkına vardı. Küçük dikenler parmaklarını sarmıştı. Bu benim için ceza olsun işte, diye iç ge­çirdi. Ziyaret araları uzadığına göre, annesine olan özleminde azalma oldu mu, diye korktu. Böyle olsun istemiyordu. Kendisine neler yaptı­ğını, hangi zorluklar içinde büyüt­tüğü gerçeğini unutmak istemiyor­du. Buna hakkının olmadığını düşü­nüyordu. Yapamazdı, yapmamalıydı.

Mezarlara baktı, sonra kar­şılarında duran, yıllarca hayatını ge­çirdiği evlerine. Evin önünde taşların üzerine oturmuş, güneşin batışı es­nasında konuşurken eliyle işaret et­mişti.

-İşte yatacağımız yer burası. Her gün bakarım buraya. Gideceği­miz yer. Kötülük yapmaya değmez. Kimseyi kırmaya değmez. Eve ge­leni boş çevirmeye değmez, derken gözleri ufka dalar giderdi. İşte geldik işte gideceğiz, dediğinde her zaman olduğu gibi “Allah gecinden versin!” duamın cevabı gelirdi:

– Allah hayırlısını versin. Hakkımızda ne hayırlıysa onu ver­sin…

“Demek ki hakkında hayır­lı olan buymuş anacağım.” diye mı­rıldandı.

Meraklı kızı “Ne dedin baba?” diye defalarca sordu. “Bir şey yok” cevabı onu durdurmaya yetme­di. Sorular sorular… Sadece bir gün­dü yaşadığı. Sabahtan her zaman ol­duğu gibi kahvaltı, bahçede emek emek yetiştirdiği fidanları sulama, sonra komşuları ziyaret, yemek der­ken ikindiye yakın bir zaman. Ve bir an: her şeyin durduğu, durulduğu ve koptuğu… Babamın yanında yıkıldı­ğın, onun da yıkıldığı an. İşte o an son bakışlarındı yıllardır birlikte ol­duğun eşine, evine, bahçene, tanı­dıklarına… Sonrası, hastaneye seni getirmem. Ne olduğunu sormuş­tum da midem patlayacak gibi, de­miştin. Ne yediğini sormuştum ze­hirlenmenden şüphelenerek. Manta­rı çok severdin. Belki mantar yedin, zehirlendin diye sormuştum o soru­yu. İlk müdahalede kalp krizi demiş­ti doktor. Zaman ilerledikçe umu­dum iyice artmıştı. Dudaklarım kıpır kıpırdı. Dua doluydu dilim ve gön­lüm. Dudaklarım yanaklarındaydı; sıcaklık yoktu. Defalarca öpmüştüm. Hastanede yoğun bakıma girdiğinde ben doktor arkadaşımla konuştum, atlatmış, dedi. Ben iyice rahatladım. Ama duyduğum haber, aynı günün gecesini tamamlayan zamandaydı. Her şeyin koptuğu andı. Aynı gün­dü. Bir gündü. Hepsi o kadar… Her zaman söylediğin “Nasıl olsa ölece­ğiz.” cümlesini yaşıyordun. Ölümü yaşıyordun. Ölüm seninleydi. Sen ölümleydin.