Ay: Ocak 2013

Ahmet Aksoy – Küpe Çiçeği, Saka Kuşu ve Boynu Bükük Siyah Beyaz Bir Resim

Ahmet Aksoy – Küpe Çiçeği, Saka Kuşu ve Boynu Bükük Siyah Beyaz Bir Resim

“Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var ve orada şöyle yazar: Sevenleri hiç kimse ayıramaz!”

Edebi eserleri sinemaya uyarlamak zor ve bir o kadar da riskli bir uğraştır. Çünkü edebiyatla sinemanın dil ve anlatım imkânları bir hayli farklıdır. Edebiyatın dili kelimelerden, sinemanın dili görüntülerden kurulur. Bu farklılık nedeniyledir ki kendi kulvarında oldukça başarılı olan bir edebi eser, sinemaya uyarlandığında çoğu kez aynı tadı vermekten uzak kalabilmektedir. Türk ve dünya sinema tarihi bu türden talihsiz örneklerle doludur.

Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikâye”sinin Osman Sınav tarafından filme aktarılacağını öğrendiğimde tuhaf bir duyguya kapıldım. “Uzun Hikâye” bana göre Kutlu’nun başyapıtları olarak kabul edilebilecek beş eseri(Sır, Ya Tahammül Ya Sefer, Yokuşa Akan Sular, Bu Böyledir ve Yoksulluk İçimizde)’nden sonra gelen en önemli hikâyesi olmanın yanı sıra, sinematografiye en yatkın hikâyesi olarak dikkat çekmekteydi. Osman Sınav’ın 1993 yılında Bedii Faik’ten uyarladığı “Yalancı” ile çok başarılı bir edebiyat uyarlamasına imza atmış bir yönetmen olması, içimde bir umudun yeşermesini sağlıyordu. Fakat diğer taraftan Sınav’ın sinemadan çok dizi sektöründe faaliyet gösteriyor oluşu ve son iki sinema filmi olan Deli Yürek: Bumerang Cehennemi ve Pars: Kiraz Operasyonu’nda Hollywoodvari aksiyon tarzına yönelmiş olması içimdeki umudun dal budak salmasına pek de imkân vermiyordu.

Şunu hemen belirtmeliyim ki, “Uzun Hikâye” “Yalancı” kadar olmasa da başarılı bir çalışma. Türk sineması adına sezonun en iyi filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Osman Sınav, esere büyük oranda sadık kalmış. Hatta bu sadakat çabasının yer yer filmin sinema dilinden uzaklaşmasına sebep olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kimi sekanslar sinemasal bir etkiden ziyade bir kartpostal etkisi barındıyor. Zaman zaman dia gösterisi eşliğinde bir hikâye anlatısına tanık olduğu hissine kapılıyor insan.

Film bir tren yolculuğu sekansıyla açılır. Bulgaryalı Ali, karısı Münire ve küçük oğulları Mustafa hangi istasyonda biteceği belli olmayan bir tren yolcuğu yapmaktadırlar. Sonraki sekanslarda Ali ve oğlu böyle yolculukları defaatle yaşayacaklardır. Ali, dedesi Pelvan Sülüman’la Bulgaristan’dan kaçarak Türkiye’ye gelmiş ve dedesini kaybettikten sonra kimi kimsesi kalmamış, haksızlıklara tahammül edemeyen ve bu nedenle lakabı sosyaliste çıkmış garip bir âdem. Eyüp’te yazlık sinema işleten bir ailenin kızı olan Münire’ye sevdalanır. Münire’nin abileri ayyaş takımından. Onu sinemanın sahibinin oğluna vermek ve böylece sinemaya konmak gibi hayalleri var. Sonunda Ali Münire’i kaçırmak zorunda kalır. O zamandan beridir kızın abilerinden kaçarak o kasaba senin bu kasaba benim dolaşmaktadırlar. Filmin açılış sekansı işte bu yolculuklardan biridir. Ali tren şefiyle sohbeti koyultur. Şefin teklifi üzerine onun yaşadığı istasyonda inmeye karar verir ve o istasyonda metruk bir vagona yerleşirler. Metruk vagon kısa sürede sımsıcak bir yuvaya dönüşür. Münire’nin tek isteği bir saksı küpe çiçeğiyle bir saka kuşudur. Onlar da tamam olur. Ali kasabadaki okulda memurluk işi bulur. Bu onun devletin soğuk yüzüyle ilk karşılaşmasıdır. Okul müdürü klişelerle konuşan, çevresindekilere asla itimat etmeyen ve söylenen her sözü kendisine ve devlete bir tehdit olarak algılayan bürokrasinin en alt tabakasını temsil etmektedir. Filmin sonraki sekanslarında Ali taşra siyasetinin kaba ve çirkin yüzünü ve mahkeme salonlarının adalet(sizliğ)ini de tecrübe edecektir.

Vagondan evin masalsı atmosferinde sahici bir mutlulukla sürdürdükleri hayat Münire’nin ölümüyle alt üst olur. Ali, oğlu Mustafa’yı küpe çiçeğini ve saka kuşunu alarak yeniden yollara düşer. Böylece kasabadan kasabaya yolculuklarla sürüp giden hayat macerasında Mustafa büyür. Ali gönlünü kapatır başka sevdalara. Müniresiz geçen tek bir an dahi yoktur onun için. Her daim yanında küpe çiçeği ve saka kuşu vardır. Gittiği her kasabada her nasılsa yeni bir küpe çiçeği ve saka kuşu bulunur ve alınır. Bir de Münire’nin duvardan hiç inmeyen boynu bükük siyah beyaz resmi. Ali her sabah Münire’sine derin bir hasretle bakar ve onunla vedalaşıp öyle çıkar evinden. Oğluna verdiği öğüdü kendisi an be an yaşamaktadır: “Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var ve orada şöyle yazar: Sevenleri hiç kimse ayıramaz!”

Filmin temposu ilk yarısı için oldukça iyi. Münire’nin ölümüne kadar olan bölümde her şey yerli yerinde. Ancak vagondan evde Ali’nin oğluna Münire’yi nasıl kaçırdığını teatral bir biçimde anlattığı sekans bir flaşbekle daha da renklendirilemez miydi acaba? Ali’nin yazlık sinemayı ateşe verip kızın abilerine nutuk attığı sahneyi izleyebilseydik, sinema dili açısından daha uygun olmaz mıydı? Filmin ikinci yarısında tempo birden bire anlamsız biçimde yükseliyor. Bir ivedilik, bir telaş hali belirgin bir biçimde hissediliyor. Filme bu bölümde dahil olan tipler aniden filmin içine öylece dalıvermişler gibi bir his uyandırıyor.

Filmde rol alan oyuncular biri hariç rollerinin hakkını tastamam veriyorlar. Aynı zamanda filmin anlatıcısı olan Ali’nin oğlu Mustafa’yı, üç farklı oyuncu canlandırıyor. Mustafa’nın çocukluğunu Taha Yusuf Tan, ilk gençlik dönemini Batuhan Karacakaya ve sonraki dönemini Ushan Çakır canlandırıyor. Çocuk Mustafa, Taha Yusuf Tan tarafından muhteşem bir biçimde canlandırılıyor. Batuhan Karacakaya da fena sayılmaz. Ancak Ushan Çakır, oyunculuk açısından kadro içinde en kötü performansa imza atıyor. Ali’yi oynayan Kenan İmirzalıoğlu, belki de en esaslı oyunculuk performansına bu filmde ulaşıyor. Hayatta hiç bir şeyden yılmayan ve fakat çatışmak yerine bırakıp gitmeyi, hicret etmeyi tercih eden, başına ne gelirse gelsin mağlubiyet hissi yaşamayan Ali’ye, gözlerinden taşan harikulade gülümsemesiyle hayat veriyor. Münire rolünde Tuğçe Kazaz’ın çoğu kimsenin beklemediği bir performans gösterdiğini de vurgulayalım.

Filmin önemli artılarından biri hiç kuşku yok hikâyenin duygusunu seyirciye geçirebilmesi. Öyle sahneler var ki, yumruk gibi bir şey gelip adeta boğazınıza çörekleniveriyor. Ayakkabısı neredeyse parçalanmak üzere olan Münire kocası durumu fark etmesin diye eliyle ayakkabısını dikmeye çalışır. Bunu fark eden Ali, kendisine bir ayakkabı almak lazım geldiğini söyleyince, Münire daha önemli ihtiyaçlar olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ali ona yıllardır bir ayakkabı bile alamadığını söyleyince Münire şu içli cevabı verir: “Ayakkabılar eskir be Ali’m. Her şey eskir. Bak sen, sen sevdiğim adamsın. Sen eskime!” Ve Münire ölümünün üzerinden yıllar geçse de hiç eskimez Ali’nin gönlünde.

Finalde Mustafa’nın savcının kızını kaçırarak, çocukluğunun en mesut günlerini geçirdiği, annesinin hatıralarıyla dopdolu olan vagon eve getirmesi, filmin en büyük sürprizi. Hikâyede olmayan bu final, filme belki de hak etmediği bir biçimde bir melodram havası katmış gibi görünüyor.

UZUN HİKÂYE

Yapımcı, Yönetmen: Osman Sınav

Senaryo: Osman Sınav, Yiğit Güralp

Oyuncular: Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Ushan Çakır, Batuhan Karacakaya, Taha Yusuf Tan, Zafer Algöz, Altan Erkekli, Mustafa Üstündağ

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

İsmail Özen – “Aynadaki Zaman” Üzerine Metaforik Bir Okuma Denemesi

Nostalji –nostos (eve dönüş) ve algia (özlem), nostalgia –artık var olmayan veya hiç olmamış bir eve duyulan özlemdir. Nostalji bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle kurduğu aşk ilişkisidir.” Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir. Miras, bizi utançtan ziyade kibirle dolduran şeydir. Bu anlamda nostalji kişisel sorumluluktan feragat etmek, suçlardan arınarak eve dönmektir…” (1) Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği” adlı eserinden aldığım bu satırlar, sanki neden yazdığımızın cevabını da dolaylı bir biçimde içeriyor. Cemil Kavukçu’nun son kitabı “Aynadaki Zaman” birkaç yıl önce okuduğum bu kitaptaki nostalji tanımlamalarını hatırlattı bana. Çünkü kitaptaki öykülerde söz konusu olan “zaman” yukarıda tanımlandığı şekliyle daha çok yitirilen zamandır. “Aynadaki Zaman” isminin, öyküleri okuyup bitirdikten sonra oldukça isabetli bir seçim olduğunu düşündüm. Zaman, asla ele geçirilemeyen, tutulamayan, sahip olunamayan bir şeydir, aynadaki görüntü gibidir; bu yüzden hüzün vericidir, acıtır. Belki yazarak, ele geçiremediğimiz, sahip olamadığımız bu güzelliklere parmaklarımızla dokunmak, onları yeniden var etmek isteriz. Kitabı okurken böyle bir hüznü hissettim, yaşlanan bir yazarın “ev”ine -geçmişine- duyduğu hüzünlü özlemi.

“Aynadaki Zaman” hayata, varoluşa, yazma eylemine ilişkin metaforik göndermeler içeriyor. Öykülerin sıralanma biçimi, Kavukçu’nun önceki öykülerinde de gördüğümüz öyküleri birbirine bağlayan bazı bölümler, kitabın başına ve sonuna konan epigraflar, katmanlı, derinlikli bir okumaya uygun.

“Aynadaki Zaman”da ilk bölümdeki öykülerde, anlatılanların ekseninde “deniz” ikinci bölümdeki öykülerde “ev” var. Deniz; zamanı, hayatı, arayışı -serüven arayışını- ev de dönüp gelinen yeri, özlemle anılan geçmişi sembolize ediyor gibi. Deniz; macera arayışı, bilinmeyene doğru yolculuk, yalnızlık, yalıtılmışlık, korku ve umuttur, tıpkı hayat gibi. Ev de dönüp gelinen yer, güven ve sıcaklıktır. Bu bağlamda ilk bölümdeki öykülerde denizin, ikinci bölümdeki öykülerde evin olması da anlamlıdır. Ama bu ev artık varolmayan, yitik zamanın içinde, bir düşün içindedir.

Öncelikli olarak kitabın başında ve sonunda yer alan epigraflar üzerinde duralım. Kavukçu’nun önceki öykü kitaplarında, örneğin “Başkasının Rüyaları”nda gördüğümüz, kahramanlar ve olaylar vasıtasıyla kurulan organik bağ, bu öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti öykülerde epigraflar vasıtasıyla da sağlanmış. Bu yüzden öyküleri sıra gözeterek okumakta yarar var. “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. “Her şeyi sil,” dedi, “sonra ben yine geleceğim.” Bu, kitabın başındaki epigraf, sonunda da aynı epigrafın devamı var: “Bir daha gelme, dedim kuşa, benim silecek bir şeyim yok.” Silecek bir şeyim yok; çünkü nostalji, bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantezisiyle -Kavukçu için kendi yarattığı öykü evreniyle- kurduğu aşk ilişkisidir.” “Nostalji … özünde suçun olmadığı tarihtir.” O yüzden silinecek bir şey de yoktur. “Silme” metaforu bu epigrafların dışında “Zaman Aynası” ve “Büyük Silgi” adlı öykülerde de kullanılmış. “Zaman Aynası” adlı öyküde “zamanı kaybetmiş denizcilere” ait fantastik geminin çarkçıbaşısı, öykünün kahramanı olan fırtınada yolunu kaybetmiş gemiciye, “Büyük bir silgi al ve bugüne kadar ne gördüysen, ne duyduysan hepsini sil.”… “İlk limanda gemiden in ve bir daha denize dönme.” der. Gemici, niye, diye sorduğunda, “Ben bir zaman aynasıyım. Deniz hiçbirimizi sevmiyor.” (s. 55-56) diye cevap verir. Devamındaki diyaloglarda denizci olayları anlattığı kişiye bunların bir rüya olmadığını söyler. Peki rüya da değilse o zaman nedir bütün bunlar? Öyküde belirtildiği gibi “zaman aynası”dır. Zaman, geçmişte, gelecekte ve şimdide varolmayan şeydir; aynada yansıyan görüntü de zaten gerçeğin kendisi değil bir yansımasıdır. Bu durumda “Aynadaki Zaman”la kastedilen varolmayan bir şeyin aynadaki görüntüsüdür, yani hiçliktir. Yazılanlar, gerçek, düş, gerçekdışı hepsi aynıdır. Bu noktadan sonra silmek, silmemek; yazmak, yazmamak her şey anlamsızdır. İşte acı olan, acıtan da budur.

“Büyük Silgi” adlı öyküde aynı metafor biraz daha farklı bir bakış açısıyla sürdürülmüş. Bu öyküde büyük silgi, “unutma”yı imliyor. Öyküde çocukluğundan ve gençliğinden başka her şeyi unutan, her şeyi silen yaşlı bir anneden bahsediliyor. Çocukluğun ve gençliğin unutulmaması ilginç bir ayrıntı. Çocukluğumuz bizim kayıp cennetimizdir. Kavukçu’nun pek çok eserinde, söyleşilerinde çocukluk ve gençlik, özlemle anılan bir yitik ülkedir; “O Güzel Günler”dir. Öykünün devamında, “Taşımaktan yorgun düştüğü geçmişin yükünden arınmıştı son zamanlarda. Unutuyordu. Unutmak güzeldi.” (s. 69) diyor anlatıcı.

“Zaman Aynası” adlı öyküden aldığım aşağıdaki satırlarda “deniz” bilinen anlamının dışında hayatı, zamanı imliyor. “Ona(denize) kapılışım serüvenci yanımı kışkırtan ürküye karışmış bir meraktı… Tanıdıkça, öğrendikçe onu ele geçirdikçe arınacağım bir korku… Her denizci gibi hem âşıktım hem de çekiniyordum ondan. Bunu anlamış ve benimle oynamaya başlamıştı… Yüzeydekilerle değil de derinde olup bitene ilgi duymaya başlayınca takmıştı bana. Evet, düşündüğün gibi. Denizin de bir bilinçaltı vardı. Ve bunun farkına varanı cezalandırıyordu.”(s. 52) Yukarıdaki cümlelerde geçen “deniz” sözcüğü yerine “hayat” sözcüğünü getirdiğimizde daha zengin bir okuma olanağı sunuyor öykü. “Cezalandırmak”la kastedilen ise bütün bunların farkına varan sanatçının hissettiği hüzün, acı, yalnızlık, yabancılaşma ve hiçlik duygusu olsa gerektir.

Kavukçu öyküsünde “Tasmalı Güvercin”le başlayan kırılma, farklılaşma “Aynadaki Zaman”da da sürüyor. Kitabın arkasında, “Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına, fanteziye, kelimenin tam anlamıyla ‘alacakaranlığa’ yöneliyor bu kitabında.” Tespiti yapılmış. Burada önceki öykülerinde de – sözgelimi Nolya ve Sansarlar’da- gerçekdışı açılımlar olduğunu hatırlamak gerekir. Fakat son üç kitapta farklı bir arayışın, bu kavramları (fantezi, gerçekdışı) biraz daha merkeze alarak öyküleri okumamızı gerektiren bir kurgusal yaklaşımın olduğu da gerçek. Kavukçu “Aynadaki Zaman”da daha önceki kitaplarında anlattıklarını, yazma serüvenini metafora dönüştürüyor ve fanteziyi, gerçekdışıyı kurmacanın merkezine oturtuyor. Öykülerde denizde boğulanların gözlerini oyan martılar, balık-fare-insan karışımı garip bir yaratık, zamanı kaybetmiş gemiciler gibi fantastik açılımlar var. Özellikle “Yolcu” adlı öyküdeki balık- fare-insan karışımı tuhaf varlık ilk okumada beni epey şaşırttı. Öyküyü merakla okudum fakat öykünün sonunda da yaratığın ne olduğuna ilişkin bir açıklama yoktu. Sonra Mindos Kayalıkları adlı öyküde şu cümlelerle karşılaştım: “Olağanüstü hiçbir şey yoktu ama sen gördüklerine öyleymiş gibi bakıyordun… (s. 37) Burada gördüğün her şey oyundur, hiçbir şeye inanmayacaksın.” (s.40) Bu satırlar Kavukçu’nun “fantezi, gerçekdışı” algısını ortaya koyuyor sanki. “Gerçekdışı” yazarın hayal dünyasında yarattığı bir oyundur, hayal dünyasının zenginliği, güzelliğidir ki bu da gerçekliğin bir yansımasıdır. Olağanüstü hiçbir şey yoktur çünkü olağanüstü de hayal gücünün yarattığı bir gerçekliktir.

“Tükeniş Şenliği” adlı öyküde artık yazamayan, tükenmiş, huysuz, yaşlı bir yazarın bir kafede arkadaşıyla buluşma anından bahsediliyor. Yaşlı yazar kanser hastasıdır ve kanser oluşundan beynini sorumlu tutuyor bu yüzden bedenine küsüyor. Kafede oturup kahvelerini aldıktan sonra yaşlı yazar, yeniden yazmaya başladığını söylüyor. Anlatıcı ne yazdığını sorduğunda yazarlık defterini kapattığını, artık sadece kendisi için rüyalarını yazdığını söylüyor ve şöyle diyor: “Kurgu da neyin nesi? Yıllardır kendimi ve okurlarımı inanmadan uydurduğum şeylerle kandırdım. Bugüne kadar ne yazdıysam hepsini inkâr ediyorum.” (s. 44) Öykünün devamında birbiriyle bağlantısız gibi görünen iki rüyasını arkadaşına okutuyor. Arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra huysuzluğu, hırçınlığı gidiyor; yüzüne tuhaf bir huzur geliyor. Çantasına rüyalarını koyduktan sonra arkadaşına gülümseyerek, bunlar ne, diye soruyor. Arkadaşı, rüya, diye cevap verdiğinde, yanılıyorsun, diyor, bunlar rüya değil, tükeniş şenliği, diye cevap veriyor. Bu öykü de bana Sait Faik’in meşhur, “Yazmasaydım çıldıracaktım!” sözünü anımsattı. Hem yazarlık hem de sağlık açısından tükenmiş bir yazarın, bilinçaltının karmaşıklığını yansıtan rüyalarını yazarak tükenişini bir şenliğe dönüştürmesi, yazarlığın bir kişilik biçimi olduğunu yansıtıyor. Belki küçük bir ayrıntı ama arkadaşı rüyalarını okuduktan sonra yazarın hırçınlığı gidiyor, yüzüne bir huzur ifadesi geliyor. Tükenirken bile okunmak, anlaşılmayı beklemek yazarlığın ve insan olmanın trajedisi olsa gerek. Aslında hepimiz her an bir tükenişin içindeyiz. Çırpınışımızın hüzün verici, acıtıcı yanı da bu. Yanlış hatırlamıyorsam Heidegger’in sözüydü: “İnsan doğduğunda ölmeye yetecek kadar yaşamış olur.” Bu durumda bizim de o tükenmiş, yaşlı yazardan bir farkımız yok, her an hepimiz bir tükenişin içindeyiz ve hala çırpınıp duruyoruz. Neden? Ya da zaten tükenmişiz, aynadaki zamanın içindeyiz, neden çırpınıp duruyoruz?

Şunu da düşünmekten kendimi alamadım: Kavukçu, önceki eserlerinde anlattıklarının tükenişini, “Aynadaki Zaman”da -aslında son üç eserinde- ortaya koyduğu yeni öykü biçimleriyle yeni izleklerle bir şenliğe dönüştürüyor olabilir mi? Buna olumsuz bir anlam atfetmediğimi belirtmek isterim. Çünkü bir yazarın yıllarca aynı şeyleri yazması da yazarlık açısından bir handikaptır. Bu yüzden öykülerini yıllarca takip ettiğim bazı yazarların yeni kitaplarını okumadığımı eklemek isterim.

Kavukçu’nun öyküleri gücünü gerçeklikten, yaşanmışlıktan alan öyküler. Masa başında üretilmiş, zorlama, dil oyunlarıyla oluşturulmuş estetist metinler değil. Ondaki fantezi ve gerçekdışı bile yaşamın en temel gerçeklerini imleyen bir metafor olarak kullanılmış “Aynadaki Zaman”da. Hatta daha önceki öykü kitaplarında anlattıklarına bile varoluşsal, felsefi bir zemin oluşturmuş bu yeni öyküler, bir anlamda onları farklı bir yönden tamamlamış diyebiliriz. Bu büyük yapbozun parçalarının Kavukçu’nun yeni öyküleriyle nasıl tamamlanacağını hep birlikte göreceğiz.

Nostalji’nin Geleceği, Svetlana Boym, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Der Beyân-ı Evsâf-ı Türbe-i Ertuğrul Gâzî I 

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Der Beyân-ı Evsâf-ı Türbe-i Ertuğrul Gâzî I 

Teberrük ez Rûhâniyyât-ı Şeyh Edebâlî ü Tursun Fakı ü Ertuğrul Gâzî vü sâirân-ı gâzîyân-ı kirâm ü şehîdân-ı ızâm ez Kavm-i Necîb-i Etrâk bi-zımn-i Sefer-i Sancak-ı Bilecik Kışlağ-ı Sögüd der Eyyâm-i Bîz-i Remezân

Seyyâh-ı âlem ve nedîm-i benî Âdem, iş bu fakîr bin dört yüz otuz üç sene-i hicrîsinün şehr-i Remezânın eyyâm-ı bîzında hânemde Adana eşrâfından Yaşarbeğoğlu Abdullah Rüşdi hâce birle vakt-i sahûri intizâra şurû eyler iken bir yandan dahî tenbelizyon nâm, şîşe-i mebsûttan mâmul nev-zuhur îcâd-ı şeytânîyi müşâhede ider idik. Ol demler anda Târık Buğrâ el- Akşehrî’nin Osmancık nâm te’lîf-i latîfinden munazzam bir film müşâhede eyler idik. Ol filimin mevzûu dahî Devlet-i âl-i Osmân’ın fedâkarlık vü şecâatlik vü lâhûtîlikle nice tesis olunduğun, Şeyh Edebâlım’ın Ertuğrul Gâzî tayyeballahü serâh’a nice himmetler itdüğin ve Türk’ün töresiylen nice il vaz etdiğün idi. Mâlumdur kim te’sis-i devlet-i ebed-müddet Söğüt kışlağı vü Bilecik sancağında ibtidâ eylemiş idi. Hakîr Rüşdi Hâce birle ol demleri yâd iderken çelebi ayıtdı: ‘Ya karındaşum, şol Bilecik Sancağına vü Söğüd kışlağına nicedir azm-i râh itmek murâd iderin. Aceb uyûn-i deşt-i fenâ ilen âna vâsıl olmağ nasîb olur mı?’ didikde hakîr didim kim: Bak a büraderim, anda nice evliyâ vü selâtin vü kâidân-ı etrâk medfündürür kim ânlardan teberrük eylemek ziyâde müstehabdır. Tiz eşyânı vü esvâb-ı seferini vü levâzımâtın ihzâr eyle, ferdâsı güni âna müsâfiriz’. Ben böyle digeç, çelebi kandeyse fursat tarassud ider imiş sürûra garîk oluben hay hay diyip ferdâsı yevm-i sebtte yola revân olduk. Kable’s-sefer aylardan şehr-i savm olub cümle sâim olmağın ‘aceb şol eyyâm-i bahûrda savm, ebdânımıza sıklet ü za‘f virür mi’ didükse de Cenâb-ı lem yezel’den teysîr recâ idüp âzim-i sefer olduk.

Ol bu Bilecik vilâyeti, pâytaht-ı halîfe-i rû-yi zemîne otobüs nâm vesâitle sâat-i selâseyi kılletle mütecâviz vakt çeker kim bi’l-meşy-i serî‘ on günlük mesâfedir. Anda ahkâm-ı müsâferet cârîdir. Ol bu otobüs dinen seyyârelerin mevkifi Bilecik’in merkezinde olub andan nâzil oldukda vakt zuhr olmağın ezân-ı Muhammedî okunur idi. Bilecik’in ezanları ziyâde hûb olub ol seyyârelerin mevkifin mescidinde salât-ı zuhri edâ eyleyib Söğüd kışlağına toğrı yola revân olduk. Söğüd kışlağı vilâyet merkezinin takrîbi yüz kırk ok atımlığı cenûb-i şarkîsine düşer kim âna dahî vesâitle seyâhat idilir. Ol vesâitden birine râkib olub Söğüd’e gider iken meşhûddürür kim Bilecik cümle vâdî vü cibâl ilen muhît, ziyâde hadrâlığı olub nice cengelân-ı çam vü ardıç ilen ihâtalı, cennet-nişân bir vatandur. Hakîr seyyârede Rüşdi Çelebi birle musâhibeten seyâhat ider iken dîdelerimiz hemân yânede kâid bir amucaya dûş oldu kim kandeyse kapıkulu cellâdların heybet ü haşmetinden nişan virirdi. Ol biz fakîrleri nazar-ı rakîk ilen süzdükten sonra söze ser-ağaz idip ayıtdı: “Çelebiler, kıyâfetünizden anlamışım kim seyyâhsınuz. Kande gelür kandeye gidersüz kim şol eyyâm-i bahûra musâdif eyyâm-ı savmda müsâfir olmuşsız tiz cevâp virün!” Ol böyle sâil oldukda hayli hâif olub bir an tereddüd itdik ise de hakîr ayıtdım kim “Bre amuca! Biz Dersaâdet’ten müsâfiriz kim şol mâh-ı mübârek içre ecdâdımız rûhâniyyetünden teberrük isterüz. Ândan sebeb gelmişiz’. Ben böyle digeç ol emmi ziyâde mesrûr olub bizleri tahsinleyüb duâkâr oldı: ‘Sad-hezâr âferin iy ârif evlâd-ı vatan-ı Türk! Çün mahabbet-i vatan vü millet ü devlet ü ecdâd-ı ızâm muallem bir şey olmayıb irsiyyet ü dem ile tevârüs idilir. Cenâb-ı lâ yefnâ ecriniz müzdâd itsin!’ Ba‘dehû merkez-i beldeye vâsıl olana dek bize âsâr-ı atîka vü tekâyâ vü mesâcid ü ziyâretgâhlardan haber virip âgâh itti. Gendü ahvâlinden dahî tahkiye itdi kim âna Sögüd’de Balaban Ahmed Ağâ dirler. Çün kim kavm-i necîb-i Etrâk-ı Oğuz’ın Kayı boyunın Balaban sülâlesine mensûbdürür. Ol Söğüd’de ânın gibi nice yiğid Kayı evlâdı müselmân bulunurmış kim cümlesi itikâdda Ebû Mansûr Muhammed Mâtüridî, amelde İmam-ı Azam Ebû Hanîfe, kırâette dahî Âsım bin Behdele hazerâtına muktedî Türklerdir. Hamdü lillâh kesîran vefîrâ, edâmallâhü sîretehüm ve kavmehüm ve kesserallâhü cemâatehüm, âmîn.

Ammâ ba‘d, imdi Söğüd beldesinin medhalinden evvel otuz ok atımlık mesâfede bir cübeyl-i meşcerenin zirvesinde dahî Tursûn Fakîh türbe-i pâkinde yatur. Söğüdün hemân medhaline bir taç kapudan dühûl idilir kim kandeyse beldenin medhalinden mahrecine dek her yânede Şeyh Edebâlî pirimizin Ertuğrul Gâzî hânımıza nesâyihinden nice mev‘izalar cümle cidâr ü ahcâra mahkûk ü muharrer olub taç kapudan girib hemân cihet-i yesârîye müteveccih oldukda meşhûd bulur kim Ertuğrul Gâzî bir ok atımlık ileride medfûndür. Türbe-i şerîfeleri Abdülhamîd-i sâni ahdinde tecdîden inşâ idilmiş olub medhal-i türbede iki kitâbe takdimiyle iki çeşme durur.

Târîh:
Pâdişâh-ı bahr ü berr, sultân-ı İskender-siyer;
Dâd-ı şehriyâr-güster Hazret-i Abdülhamîd;
Fikrini i‘mâr-ı mülke hasredince olmada;
Şâhid-i gül-çehre-i umrân her yerde bedîd.
Türbe-i Ertuğrul’u bu kerre ihyâ eyleyüb;
Eyledi bu çeşmeyi icrâ, o Hâkân-ı ferîd.
Sû-be-sû her yerde cârî, gerçi, âb-ı şefkati;
Bâ-husûs, oldu Sögüd halkı ziyâde müstefîd.
Akdığı müddetçe âb-ı ayn ü enhâr-ı cihân;
Eylesün Hak, müddet-i iclâl ü ikbâlin medîd.
Hayli gayret etdi Zühdî bendesi, icrâsına;
Sa‘yini meşkûr kılsun Hazret-i Rabb-i mecîd.
Çâkirî sâlik dedi târîh-i cevher-dârını
“Eyledi seyyâl-i zemzem Hazret-i Sultân Hamîd”. (Sene 1304)

Menba-‘ı cû-yi inâyet, şâh-ı âlî sîretin;
Mevce-i deryâ kadar ömrin Hudâ kılsûn mezîd.
Kıldı ol şâhinşeh-i devrân cedd-i emcedin,
Gâzî Ertuğrul cenâbın kabrini zîrâ cedîd.
Bâbı yanında dahî bu çeşmeyi inşâ ile;
Eyledi rûh-i revânın şâd, o hâkân-ı reşîd.
Cevher-i nazma iki târîh bir beyt içre bak;
Sû verir buldukca mecrâ-yı kalem, feyz-i bedîd.
Rûh-i Ertuğrul içün bu çeşmeyi kıldı ayân;
Lutf-i ayn-ı saltanat-ı zemân-ı şâh Abdülmecîd. (Sene 1304)

Ol çeşmeleri ubûr idip türbenin bağçesine dâhil oldukda ber vech-i yemîn zevce-i Ertuğrul Gâzî, Halîme Hatun’ın kabri olub kitâbe-i şâhidesi ber-vech-i âtîdir:

Hüve’l-bâkî

Fâtihâ-hân-ı istiklâliyyet ü müessis-i bünyân-ı devlet-i Osmâniyye, Sultân Osmân Gâzî Hazretlerinin vâlid-i mâcid-i kesîru’l-mehâmidi ve cedd-i a‘lâ-yı pâdişâhî-i Firdevs-makâm Ertuğrul Gâzî hazretlerinin (zevce-i) cinân-ı âşiyânları Hânım’ın; halîfe-i Süleymân, bârgâh-ı zemân, Sultân Gâzî Abdülhamîd Hân-ı Sânî Hazretleri taraf-ı bâhirü’ş-şeref-i mülûkânelerinden buldurulan, darîh-i gufrân darîhleridir. Rûhîçün Fâtiha. (Sene 1305).

Hemân türbenin halfine vardıkda anda dahî Ertuğrul Gâzî’nin mahdûmi Savcı Beg’in merkadi meşhûddürür kim kitâbe-i şâhideleri oldur:

“Hüve ni‘me’l-ğafûr;
Cedd-i büzürgvâr-ı hazret-i pâdişâhî Ertuğrul gâzî hazretlerinin mahdûm-i necâbet-mevsûm-i ’âlîsi Sâvcî Beğ merhûmun (…) hayrât-perver Sultân-ı Gâzî Abdülhamîd Hân-ı sânî hazretleri cânib-i me‘âlî-menâkıb-i mülûkânelerinden şeref-sâdır olan irâde-i seniyye mantûkınca inşâ ve i‘mâr ettirilen lahd-i pür-nûr-i âlîleridir. Rûhîçün Fâtiha”. (Sene 1305)

Elyevm harîm-i türbede bulan Osmân Gâzî’nin -müdde zıllüh- kitâbe-i seng-i mezârından mâadâ bağçede hemân Halîme Hâtun’ın yanında duran bir seng dahî olub ol alâmet merhûm-i mezkûrın makâmıdır. Çün mefhûm-i kitâbede sâdırdır kim naaş-ı mezkûr Orhân Gâzî efendimüz rûzgârunda Burûse’ye nakl olunmuşdur. Kitâbe-i şâhide-i Kabr-i makâm ez-Osmân Gâzî:
Mübâdi-i saltanat, sâhib-i meğâzî, Gâzî Osmân Hân;
Yedi yüz yigirmi altıda oldu dâhil-i dârü’s-selâm;
Alup da medfeninden Burûse’ye nakl etdi Orhân Hân.
Mahall-i medfeni gâzî-i müşâr içün oldu makâm.

Ol türbe külliyesin kandeyse cümle aksâmın devr-i Hamîd-i sâni hazretleri ahdinde tecdîden inşâ buyrulıb cümle kitâbeler anda vaz‘ idilmişdir. Ertuğrul Gâzî –tayyeballâhü serâh-türbesi medhalindeki kitâbe dahî eser-i Sultân Hamîd’dir:

Şeref-i şevket ile âleme Sultân Hamîd;
Eyledi sâye-i umrânını medd ü temhîd.
İşte ez-cümle olub, ahd-i hümâyûnunda;
Türbe-i hazret-i Ertuğrul Gâzî de cedîd.
Sene bin yüz dahî yetmiş bir iken Ahmed Hân;
Temelinden bunu etmişdi binâ ü tecdîd.
Çok vakıt geçmekle münhedim olmada iken;
Peder-i şâh-ı zemân Hazret-i Sultân Mecîd;
Bir iki çeşme vü fevvâre ilâve iderek;
Şeref-i türbeyi, ta‘mîr ile, etmişdi mezîd.
Şimdi de mevki‘ini hâvî harîta yapılûb;
Nazar-ı ‘âlî-i şâhânede oldukda bedîd;
Yeniden eyledi inşâsını emr ü fermân;
Şeref ü zîneti hakkâ ki olundu te’yîd.
Ya‘nî bu tarz-ı dil-âvîz’e Hamîd Hân kodu;
Oldu sandûkası da böyle ruhâm1 ile ferîd.
Ne kadar vâr ise kurbünde kubûr-i şühedâ;
Zîr-i sandûka-i hârâda iderler tahmîd.
Bunların yatdığı müddetçe bu merkadlerde;
Şevket ü saltanatın eylesün Allah medîd.
Kâimmakâm Zühdî kulu gûşiş-i bî-hadd etdi;
Bunun i‘mârına, meşkûr kıla ol Rabb-i vahîd.
Dedi sâlik kulu, târîh-i güher-tevşîhin:
“Kıldı bu türbeyi ma‘mûr, o hâkân Hamîd”. (Sene 1304)

Türbe harîmine dühûl itdikde ıyân olur kim Ertuğrul Gâzî hazretlerü, zıll-i sancak-ı şerîfde yatur. Etrâfında necm ü hilâl al bayrak vü nesl-i Oğuz’ın tesis eyledikleri düvelin sancakları durur. Hem dahî sanduka-i pâkinin eyninde cümle bilâd-ı Etrâk’den menkûl türâblar durur. Anda iki rekat salât-ı tahiyye kılub Yâsîn-i şerif tilâvet itdükden sonra bağçede medfûn yâ hakîkat yâ makâm, Kayı yiğidlerin zâir olub
1 Me rme r t a ş ı , s e n g – i h â râ . Fâtihâlar ihsân eyledik kim anda şâhideleri bulunan yiğidler şoldur: Akça Koca, Konur Alp, Turgut Alp, Dündar Beğ, Abdurrahman Gâzî, Gündüz Beğ, Pazarlu Beğ, Aydoğdu Beğ, Aykut Alp, Hasan Alp, Emîr Ali, Melik Beğ, Kara Mürsel Beğ, Hâmid Beğ, Sarı Batu, Şaban Beğ, Savcı Beğ, Halîme Hâtun, Aktemür Beğ ve mimmen yuaddü esmâehüm ‘ınde’r-Rahmân…
Türbe-i Şerîfin pencerelerindeki muhadded mahfazalara nazar kıldıkda dahî görülür kim anda bilâ aded delikler olub hemân anda bir tahrir mullakdır kim anda şol yazar: “ol cümle delikler Yunân-ı mel’ûneden bakiyedür. Esnâ-i harb-i istiklâlî demleründe Yunânîlerin menhûs ü mülevves asâkir-i habîsesi Söğüdü işgâl idip türbe vü merkad-i şerife savlet ilen ânı gurşun alabandasına dutmuşlardır.” İşbu ol âsâr-ı harb ü işgâl cümle muhâfaza idilmişdir kim kurûn-i âtiyenin evlâd-ı vatanı andan itibâr idip tezekkürde buluna, yek seng-i vatanı dahî şeş kıt‘aya değişmeye, vesselâm. İlâ rûh-i eslâfinâ Fâtihâ!
15 Remezân 1433
Söğüd Kışlağı, Bilecik

Bekir Şahin – Bulgaristan’da Akif Atakan İle Kültürel Miras

Bekir Şahin – Bulgaristan’da Akif Atakan İle Kültürel Miras

Akif Atakan, namı diğer; Akif Mustafa İsmail, 1936 yılında Bulgaristan’da Kırcali’de dünyaya geldi. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Eşi de eski bir öğretmen idi. Mestanlı’da emekli hayatını yaşarken bir kenara çekilmedi, devamlı kitapları ile iç içe oldu. Yıllar içinde çeşitli yerlerden topladığı ve bir araya getirdiği kitap, dergi, broşür, ilan gibi basılı eserleri Balkanlar Vakfı bünyesinde topladı. Doğduğu topraklara vefa olarak bir araya getirdiği bu eserleri ziyaret edecek, araştırma yapacak kimseleri göreceği günlerin hayaliyle bu günlere geldi. .Akif Atakan, eserlerine sahip çıkacak, onların gerçek değerini anlayacak kişileri, kurumları dört gözle Mestanlı’daki evinde bekledi. Kitapların muhakkak ve muhakkak uzman kişilerin ellerine teslim edilmesini; yıpranmış, eskimiş olan bu hazinelerin tekrar gün ışığına çıkarılmasını arzu ediyordu. Bu amaçla pek çok kişi, kurum ve kuruluşa davetlerde bulundu; müracaatlar etti. Nihayet bu sesi, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya’nın Kültür ve Turizm Müşavirliği görevini yürüten Cemal Tekkanat duydu. Ve bu eserlerin okurlarla buluşabilmesi için girişimlere başladı.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı da bu konuya çok duyarlı davrandı. Çok geçmeden görevlendirilmemiz gerçekleşti.

07/11/2012 tarihinde Akif Atakan’a ait, Bulgaristan, Kırcaali ili Mestanlı ilçesinde bulunan bu önemli kültürel mirasımızla ilgili incelemelerde bulunmak üzere yola çıktık. Çok heyecanlı idik. Neyle karşılaşacağımızı merak ediyorduk. 08/11/2012 saat 9.00 sularında Sofya havaalanına indik. Kültür Müşavirimiz ekibi ile birlikte hava alanında bizi bekliyordu. Kısa bir selamlaşma faslından sonra beklemeden Kırcali’ye doğru yola koyulduk. Yaklaşık 380 km yol boyunca yemyeşil alanlardan, ceviz ağaçlarını seyrederek ecdadın emanetlerini görmeye, mekânların ruhlarını hissetmeye çalışarak, saat 14 sularında Mestanla’ya, Akif Atakan’ın kültürel mirasımızın emanet deposu durumunda olan evine ulaştık.

Kitaplarının arasına gömülmüş, uzun boylu, beyaz saçlı, yaşlı bir beyefendi karşımızda duruyordu.

Selam verdik, göz göze geldik, umut dolu gözler bizi süzerken Konya’dan geldiğimizi ve Hazreti Pir’den selam getirdiğimizi söyleyince sitem dolu, fakat kırıcı olmamaya dikkat ederek, “Biz de Konyalıyız, atalarımız Konya’dan buraya gelmiş; yıllardır ben sizleri bekliyordum, ne diye geciktiniz, gelmediniz. Ancak geç gelmek hiç gelmemekten daha iyidir. Hoş geldiniz sefalar getirdiniz.” dedikten sonra kısaca hayatını anlattı ve devam etti. Elinde yaklaşık kırk bin kitap olduğunu ve bu kitapları yarım asırdır topladığını, ancak şu güne kadar kitaplarına sahip çıkan olmadığını dile getirirken biraz öfkeli, biraz ilgi bekleyen bir tavrı vardı. Sitemle dünya üzerindeki altı milyar insanın kendisini yalnız bıraktığını söyledi.

Bulunduğumuz odanın her tarafı çeşitli kitaplar, dergiler, gazeteler, basılı eserler, el yazması eserler, tapu, şahadetname, tezkere ve daha nice belgeler, nadir matbu eserler, mezar taşlarının parçaları, yıkılan camilerden kalan hatıralar, fotoğraflar, çeşitli etnografik malzemelerle doluydu.

Bulgaristan’daki Türk okullarına mahsus, baskısı yapılan kitapların koleksiyonunu az eksikli de olsa elinde bulunduruyordu. Not defterine bu kitapları nasıl bulduğuna dair yazdığı küçük “hikâyeler”de birinde şöyle yazmış: “1995 bahar mevsiminde Kırcaali ili Çakırlar Belediyesine uğradım. Helvacılar Mahallesi’nde 1922 doğumlu Emin Efendi’ye konuk oldum. Bir süre konuştuk ve evinde eski yazıyla yazılmış birtakım okul kitapları bulunduğunu beyan etti. Ali oğlu Emin Efendi bana köşeden bucaktan çıkardığı şu kitapları hediye etti: Hakiki Kolay Hesap, Eşya Bilgisi, Kıraat Kitabı, Vücudu Beşer, Hendese, Türk Dili – Sarf ve Nahiv.”

Ayrıca yazma eserlerin zahriyelerinde, o bölgenin müelliflerinin tuttuğu özel kayıtlar da dikkate alınacak niteliktedir.

10 Mayıs 2000 yılı Uzundere, Nedelino Kasabası’ndan temin ettiği kitaplardan 576 sayfalı bir eski kitabın son sayfasında müstensihin kaydı:

“Bir gün ecel benim ömrüm heba kıla, Toprak içre azalarım ceza kıla, Allah’ım koru ol kişinin imanını, Kim benim hattımı okuyup dua kıla.” “Bitirdim eserimi sildim kalemimi.”

Evi gezmeye, odalarına bir bir girmeye başlayınca şaşkınlıkla nerede ve nasıl bir yerde olduğumuzu anlamaya başladık.

Raflarda ilgi bekleyen binlerce kitap vardı. Bakımsızlıktan, nemden, ışıktan yılların tahrip unsurlarından adeta yorgun düşmüş vaziyette idiler. Hele korkudan, baskıdan toprağa gümülmüş kitapların bulunduğu kavanozlar içimizi parçaladı. Bunlar bir dönemim dramını anlatıyordu. Özgürlüğün değerini haykırıyordu. Beş yüz yıllık, binlerce kültür-sanat eserimizin, ata mirasımızın son haykırışı, son çırpınışını duyuyor ve seyrediyorduk.

Bunlar; çöplükten, kuyudan, topraktan, mağaradan, tavandan, kömürlükten, samanlıktan kurtulabilmiş; dokuz ülkeden, beş yüz köy ve kentten toplanmış; Osmanlıca, Arapça, Farsça, Fransızca ve diğer çeşitli Batı dillerinde yazılmış kitaplardı.

Eserler arasında Kur’an-ı Kerimler, İnciller, genel din bilgileri, alfabeler, tarih, coğrafya, mantık, ahlak, psikoloji, sağlık, el işi, vatan bilgisi, beden eğitimi, matematik, hukuk, felsefe ve edebiyatın tüm türlerine ait kitaplar bulunuyor. Eserler kimi zaman kitap olarak, kimi zaman yüzlerce yıllık arsa tapusu olarak karşımızda duruyordu.

Kimileri okunabilirken, kimileri çeşitli korkular nedeniyle uzun yıllar toprak altında kalmış olmaktan dolayı taşlaşmış ve sadece tek parçadan ibaretti, adeta kaldırım taşı durumundaydı.

Akif Atakan, burada bulunan eserlerde kimi komutanların, idarecilerin, milletvekillerinin, köylülerin, din adamlarının, öğretmen ve öğrencilerin hayatlarından kesitler olduğunu ifade etti.

Tekrar görüşmek üzere bu önemli kültür hazinelerinin bulunduğu evden ayrıldık.

Bir daha gördük ve şahit olduk ki Balkan coğrafyası, kültür tarihimiz açısından fevkalade öneme sahiptir.

Sadece son yüzyıla sığan insan, kültür kayıplarının büyüklüğüne rağmen birçok eser, kültürel varlık günümüze gelebilmiştir. İşte onlardan birisi, Bulgaristan, Kıracali, Mestanlı’da bulunan BALKANLAR VAKFI KİTAPHANESİ’dir. Kırk bin civarında kitabın, belgenin, Balkanlar’da yayınlanmış süreli yayınların ve kültürel malzemelerin saklandığı bu vakıf kütüphane, gerçekten özel bir öneme sahiptir. Bu kütüphanede saklanan eserlerin dijital kayda geçirilerek, yedeklenmesi, kaybın büyümemesi için aciliyet göstermektedir. Ayrıca eğitimci, emekli ve ileri yaştaki gönüllü kütüphane görevlisi Akif ATAKAN ile birlikte kütüphanenin bir kültürel fedakârlık örneği olarak, belgeselle yeni nesillere tanıtılması yerinde olacaktır.

Kültürün, korunmasının; insanın, coğrafyanın korunması anlamına geldiğini göz önünde tutarak, kütüphanenin yaşatılması ve geleceğe taşınabilmesi için de bazı tedbirlerin geliştirilmesi gerekmektedir.

 

İsmail Detseli – Teletura

İsmail Detseli – Teletura

Karşıda otur yarim
Şapkası motur yarim
Teleturaya giderken
Beni de götür yarim.
Amanın yalel yalel ben sana yandım yalel.

Diye türküyü dinlerken teletura nedir sinema nedir diye merak ederdik ancak köyümüzden gurbete gidip gelenler bunların ne demek olduğunu anlatırlardı köydekilere.

Bu beş yaşlarımda iken müziğe karşı aşırı düşkünlüğümün eseri olan, türküleri bellememin ilk özentisidir.

Sene 1950’lerdi sanırım. Öyle her evde bir radyonun olmadığı beş yüz hanelik bir köyde ancak belki beş altı kadar evde radyonun bulunduğu zamanlardı. Onun da bir çeyiz sandığı kadar büyük bir yer kapladığını hatta yerinden kalkmasının bile zor olduğunu, sadece arkasındaki bataryaların pillerin bile kilolarla ifade edilebildiğini bilenler bilir. Radyolarda güzel ve yeni türküler çıkınca evlerinde radyosu olup da dinleyen genç kızlar ve genç erkekler tarafından bir iki hafta içersinde yayılırdı ama bazı aksan yanlışları ile.

Değil Konya’mızın köyleri, bu şehrin kenar varoşlarına sonradan göçüp gelen insanlar bile teleturayı sinemayı bilmezlerdi. İnsanlar o yıllarda iletişimden, haberleşmeden yoksun ancak ayda alemde çarşıya inenlerden alırlardı önemli haberleri, gecikmeli olarak. 1950’lerin sonlarında Konya’nın varoşlarında yakın akrabamız olan birinin evinde misafir olmuştum.

Köyden birkaç kişi ile Konya’ya merkeplerle bir şeyler getirmiştik, satıp ısmarış (sipariş ihtiyaç) görüp geri gideceğiz. Şimdiki et kombinasının arkalarında yeni yeni iskan olunmaya başlamış üç beş evden birinde gece yatısına kalacağız, yorgunluktan bitap düşmüşüz. İkindiden geldiğimiz hısımımızın evinde satmak için yük getirdiğimiz merkepleri koyacak büyüklükte ahır olmayınca bizim ihtiyar devlet mayışlı kadın, yakınındaki komşulardan yardım istedi, iki komşusundan olumlu yanıt aldı, ahırları müsait idi. O yıllarda taşıma işleri genelde at arabaları ve merkeplerle yapıldığından Konya’ya iskan olanların hatta birçok yerli Konyalının evinde bile mutlaka bir inek ve bir at koyacak kadar ahır olurdu. Akrabamız evin havlusunda duran merkepleri, komşuların evlerine götürmek için bana Ismayıl guzum, gel şu merkepleri senin yol arkadaşın hanımlar duymadan komşu Hediye apla ile Şaziyegilin ahırına koyup gelelim, dedi. Zaten benim ihtiyar yol arkadaşım ve köylüm olan yengeler yaş ve yolun verdiği yorgunlukla hemen birer şiltenin üzerine kıvrılıp ev sahibinin, hoş geldiniz size bir pilav salayımda yiyelim turşuyla, sözüne bile itibar etmeyip dinlenmeyi yeğlemişlerdi. Merkepleri komşuların ahırlarına götürüp yerleştirdik, eşeklerden birkaçını ahırına bağladığımız Hediye aplanın ısrarı ile teyzem ve ben biraz laflayıp eğlenme fırsatı bulduk. Ben şöyle bir kenara çekilip utangaç, edepli bir köylü çocuğu edası ile büzülürken diğer ahırın sahibi olan Şaziye apla da gelmiş hemen koyu bir sohbete dalıvırmıştı komşu kadınlarla.

Hani yukarda yazdım ya teletura diye, biz köylüler tiyatro, sinema nedir bilmezdik; şehrin varoşlarına yeni yeni ısınmaya çalışan kırsal insanları da bilmezdi.

Hediye apla sonradan gelen ve onlara göre daha genç ve güzel olan komşusu Şaziye isimli gadına şöyle diyordu. Ne o gıy teleturaya gidecek gibi ne gözel geyinip süslenmişsin de. Öbürü gaç Hediye aba gıy, Allah aşkına ne süslenmesi her zamankı halim, valla gıy sende abartma her şeyi. Yooo böğün (bugün) pek süslüsün, herif ağşam gezmeye götürmek için söz mü virdi yoğsam seni gızzz. Baksana şu haline iki dirhem bir çekirdek oluvırmışsın, hani başındaki çalık çember, üslük gamber, al basma yeşil pazenler, diye üsteleyince orada bulunan köyden şehre yeni göçmüş kadınların gülüşleri bile kısık sesli ve utangaç bir hal alıvırdı.

O çok iltifat edilen dilli zağar Şaziye (komşu kadınların tabiri, güzel ve tatlı konuşanmış) gaç Hediye apla, biz çok varlıklı biri değiliz ki bir at arabadan gelen üç beş guruşla idare ediyoruz, sizin gibi bakkal dükkanı mı çalıştırırız da, etme böyle, beni eğlenme utandırma gıy deyip başladı. Daha at arabanın parasını bile ödeyemedik cambazlara, gerçi sağ olsun herif her gün der, ağşamdan soğna ya bir dede bağçasına ya da tren istasyonuna gidelim bir eğlenelim, deyi emme abam yazık herif ağşama gadar sanayıda (sanayi) ağaçlarla odunlarla boğuşur, bir biz gezme istersek günah olur, soğna yol bel yok her taraf garanlık, gece vaktı bir dereye ırmağa filan uçarız da başımıza bir hal gelir, boş ver gezip tozmayı filan, deyip yine tekerlemeler atarak konuşmaya başladı.

Atı arabayı veresiye almışlar; gocası ağaç, odun, taş, çimento taşıma işlerinde çalışırmış. Onu kastederek, gezme filan neyimize bizim; çalık çember, üstlük gamber, bir atımız var veresiye, indi gitti karasuya, karasuda ganlar akar, iki baykuş baga bakar, birini kesip atıvırsam, elim gana bulaşacak, ırabbım günah yazacak; soğnam gamım, derdim çoğalacak, yaa hay, abam beni deli deli gonuşturma. Hani açtırma gutuyu söyletme kötüyü derler ya, bizimkisi o hisap temamı, deyip lafını bitirdi. (Çalık kadınların saçını kapatan eşarp üstlük, gamber ise o eşarbın üzerine örtülen, sırtını taa eteklerine kadar kapatan özel bir baş örtüsü idi.) O gidince yüzüne bakıp kalan benim hısım, Hediye aplaya, görün mü gıyy aba, böyle çene mi olur Yüz para virdin ağzını açtırdıng on guruşa gapayamadıng gıy dedi. Hediye gadın ben gasten yapdım abam, gonuşsun da gülelim diye sağ osun bizim Şaziye bek gözel gonuşur, makineli töfek gibi vallana, diyordu. Sanırım onlardan kimseler galmadı şimdi. Allah hepsine rahmet eylesin. Gelin başlıktaki türkünün devamını da yazalım çünkü çok eyi bellemiştim, ben bu türküyü.

Ak burçak gara burçak
Babam dükkan açacak
Oğlanların günahı
Gızlardan sorulacak
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel
Kaya dibi beklerim
Vay benim emeklerim
Yar aklıma geldikçe
Sızılar yüreklerim
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel
Kayada ilan öter
Dibinde burma biter
Genç kızların koynunda
Yapraksız elma biter
Amanın yalel yalel
Ben sana yandım yalel

Diye devam eder giderdi, ahhh geçmiş zamanı hatırlamak bile insana haz veriyor. Galın sağlıcakla.

  1. 1961’de İzmir Varoşlarında İki Roman Kadının Sohbeti

Sabahın erken bir saati. Semahat Hanım komşusu Şaziye’ye sesleniyor:

“Abe Şaziye, zabah erkenden kalkar gidersin, nereye böyle ayır mı be?”

“Ayır ayır be, Semahat abla, çalışırım çok şükür, çok da para kazanırım be…”

“Abe nerde çalışırsın kız aa?”

“Kazim Tünel’de.” (İzmir’in o yıllarda en meşhur sabun imalatçısı.)

“Abe ne kadar spali alırsın yaa?”

“İki teklik, bi yirmişbeşlik, iki beşlik, iki de delikli para (yüz para) yekûnu 240 kuruş…

Haftada bir kalıp da sabun, na bu kaaaa…” (Elini bileğinden tutarak sabunun büyüklüğünü ve uzunluğunu gösterir.)

“Abe kız, sen işe gidersin de çocuklara kim bakar ya?”

Kocam yanlarında yatar, kaynanam gelir gayfaltı hazırlar, çocuklar uykudan kalkaar, karınlarını doyururlar, sonrada keyf çatarlar be Semahat abla.”

“Abe kocan çalışmaz mı kızım, o ne işler tutar be?”

“Çalışır o bazen geceleri, düğünlerde zurna çalar, bir bakarsın paraya para demez, bir bakarsın cebi meteliğe kurşun atar bee! Paracıkları bol buldu mu esrayilciler kapar, kendisi de esrayil içer, zabaha kadar domuz gibi zıbarıp yatar.”

Laf sona erer gibi. Şaziye giderayak büyük oğluna son bir kez seslenir: “Oğlum, Figooo (Fikret) sen sakın konuşmayasın o arabıcının oğluyla, o esrayil içer, sonra başımıza olmadık iş açar be.”

Bu arada Sehamat abla sorar: “Kız erkence işe gidersin, gayfaltı yaptın mı Şaziye? Yapmadıysan benimkisi hazır gel, iki lokma ye kızzz.”

“Yok be ablacığım, sağ olasın, yarım ekmekle sucuk arası yapıp azırladım, aha belciğime bağladım, giderken otobosta yerim, ohhh ne rahat gel keyfim geel.”

Ardından, “A kız Samahat abla, çok geç kaldım kız… Hadi bana müsaade…” der kıvrakça koşar giderdi.

Gürkan Gülcemal – Kutsal Geometri

Gürkan Gülcemal – Kutsal Geometri

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye gelen ünlü Nobelli matematikçi John Forbes Nash, Türkiye’nin dünya matematik sıralamasında sonlarda olduğunu öğrenenince, “İyi matematik bilmeyen toplumda adalet olmaz.” demişti. Matematiğin, geometrinin felsefeyle müzikle ilişkisi eski çağlardan bu yana bilinen bir gerçek. Nash’ın matematikle adalet arasında ilişki kurması ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Matematiğin, geometrinin adaletle ne ilişkisi var, diye aklımıza gelmiş olabilir. Kâtip Çelebi’den nakledilen meşhur bir hikâye var, duymuşsunuzdur. Bir adam, uzunluğu ve genişliği yüz arşın olan bir tarlayı, başkasına sattı fakat daha sonra onun yerine uzunluğu ve genişliği ellişer arşın olan iki tarla verdi. Aralarında anlaşmazlık olunca bir kadıya vardılar ki kadı hendese(geometri) bilmezdi: “Hakkı budur.” diye hükmetti. Sonra hendese bilen başka bir kadı bulup davayı dinlettiler: “Hakkının yarısıdır.” dedi. “Hak dahi budur: Bunların aslını bilmek murat eden, hendese görmeye heves eyleye.’’

Bu memlekette ufku geniş, özgün düşünmeyi bilen, parçalardan bütünü görebilen, estetik anlayışa sahip, çözümleyici, üretken, kaliteli mimarlar, usta sanatkârlar, adil hâkimler yetiştirmek istiyorsanız geometriyi iyi öğretmek zorundasınız. Peki nedir geometri, biraz ondan bahsedelim. Geometri Yunanca “Geo” (yeryüzü) ve “metro” (ölçüm) birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Yeryüzünde ölçüm ile ilgilenen bilim dalının adı. Bu bağlamda hemen kâinatın bir denge, bir düzen üzere yaratıldığını hatırlamamız gerekiyor. Dolayısıyla, “Matematik ve geometriyle ilişkili olmayan bir şey var mı kâinatta?” diye düşünebiliriz. Kur’an-ı Kerim’de bu meyanda pek çok ayet vardır. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.” (Talak Suresi, 3) “O’nun katında her şey bir miktar (ölçü) iledir.” (Ra’d Suresi, 8) “Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.” (Nisa Suresi, 86) Dolayısıyla kâinatın dilini anlayabilmek için geometri bilmelisiniz. Zira Galileo Galilei’nin şu sözleri çok manidardır: “Kâinat dediğimiz kitabın, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz. O, geometri dilinde yazılmış; harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir. Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın bir tek sözcüğünü anlamaya olanak yoktur.’’

Acaba tarihte ilk yüksek öğretim kurumu olarak bilinen Platon’un kurduğu Akademia’nın kapısına neden, ‘’Geometri bilmeyen asla bu kapıdan içeri giremez.’’ diye yazmışlardı. Hala yapım aşamaları ve sonrası ile ilgili birçok sırrı barındıran mısır piramitleri, İskenderiye Feneri, Mimar Sinan’ın eserleri acaba geometri bilmeden yapılabilecek eserler midir? Ben onları yapanların başta Koca Sinan olmak üzere üst düzey geometri bilgisine sahip olduklarını düşünüyorum.

Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri, tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral kristallerindeki geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm bunların kusursuz bir görünüme sahip olmaları yapılarındaki bir oranın varlığından değil midir? Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise 34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, karaçam kozalaklarında ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf değildir elbette.

Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası 13. yüzyılda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu bir dizi geliştirdi;

l, l, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610,… Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide art arda yer alan sayılardır. Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144’ten sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144 = 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. sayı ile 12. sayı arasındaki oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır. 15. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci’nin çizimlerini göstererek meydan okuyordu. Zamanın heykeltıraşlarının heykellerinde de bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran “Tanrısal (Altın) Oran” olarak da anılmaya başlandı.

Benzer bir oran insan vücudunda da mevcuttur. İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek, göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618’e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir: Parmak ucu-dirsek arası, el bileği-dirsek arası; omuz hizasından baş ucuna olan mesafe; kafa boyu, göbek-baş ucu arası mesafe; omuz hizasından baş ucuna olan mesafe; göbek-diz arası; diz-ayak ucu arası. Bütün bunların oranı aynı sayıya, 1,618’e tekabül etmektedir.

Allah (c.c.) kâinatta birçok nesnede altın oranı kullanırken, kullarının da estetiğe önem vermeleri gerektiğini işaret etmiş olmuyor mu? Zira “Muhakkak ki Allah güzeldir, güzeli sever.” diyen ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Efendimiz (s.a.v.)bir güzellik ve zarafet abidesi değil midir ki Kanuni Sultan Süleyman’a Süleymaniye Camii’nin planını rüyasında bildirmiş ve bunu dinleyen Koca Sinan da yüzyıllardır insanları hayrete düşüren muhteşem eseri imar etmiştir.

Arıların petekleri düzgün altıgen şeklinde yapmalarının hikmetini araştırdığımızda da şöyle bir durum çıkar karşımıza. Arılar doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri bir piramit oluşturarak sona erer. Kovanlardaki şekliyle dik duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak şekilde inşa edilir. Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler. Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi arılar fazla mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak zorunda kalacaklardı. Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen odacığın kenarı çevrilebilir. Arılara bu geometri bilgisini lutfeden Allah(c.c.) insanlara bir mesaj göndermekte değil midir? Şüphesiz bu örnekler artırılabilir. Son yıllarda bu konularda pek çok araştırma yapıldı. Dileyen daha kapsamlı bilgilere ulaşabilir.

O halde eskilerin deyimiyle hendese bilmez, onu önemsemezsek olsa da olur olmasa da olur dersek estetikten, zarafetten, ihtişamdan ve en önemlisi de adaletten uzak kalırız. Miranda Lundy “Kutsal Geometri” isimli kitabının giriş bölümünde, “Aritmetik, müzik, evrenbilim ve geometri kadim dünyanın ‘yüce İlimleri’nden önde gelen dört tanesidir. Bunlar, her zaman oldukları gibi bugün de yaşamı ilgilendiren ve bilinen tüm bilimler ile kültürlerde hala var oldukları konusunda herkesin hemfikir olduğu, sade, evrensel dillerdir.”diyor. Batı’da kutsiyet atfedilen geometriyi biraz daha önemsememiz gerekiyor diye düşünüyorum.

Elbette geometri öğretimi ve öğrenimi zor olan bir derstir. Ve bu sorun bugün ortaya çıkmış bir sorun değildir, zira geometrinin kurucularından kabul edilen Eukleides (Öklit), “Geometri öğrenmenin kolay bir yolu yok mu?’’ diye soran zamanın kralı I.Ptolemy’e, ‘’Özür dilerim ama geometriye giden bir kral yolu yok.”diye cevap vermiştir.

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları II

Ümit Savaş Taşkesen – Londra Notları II

“Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.”

Londra’da, gecenin bir vakti aklıma geldi bu şiir. Giderken de bu şiirle uğurlanmıştım aslında. Hatırımdaydı ama unutmuşum. Şimdi, birden, işte, yürürken ya da otobüsteyken, alışveriş merkezinde ya da parkta, televizyonda ya da işte Oxford Street’te, Big Ben’e ya da Kraliçenin muhafızlarına bakarken içinde bulunduğum sessizlik ya da anlamsızlık, anlaşılmazlık perdesini yırtmaya çalıştığım bir anda aklıma geldi bu şiir: “Beyazların yöresinde nasibim kalmadı, yerlilerin topraklarına karşı suç işledim/ Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok”.

Düşünemediğim kadar uzak değil ama gidebileceğim kadar uzak yerlere geldim. Küçüklüğümden beri hep içimde, evlendiğimden bu yana da içimizde olan bir düşünceydi bu uzaklara gitme sevdası… Şimdi bu, birinci adımını gerçekleştirdikten sonra durup düşünüyor ve geriye doğru bakıyorum. Değdi mi değecek mi? Cevap, henüz değil. Ama değeceğine olan bir inanç, umut hep var. Bütün zorluklarına rağmen bunu değecek ya da değerli kılan insanın kendisi değil mi zaten. Düşünmediğim ya da düşünemediğim şey bunun bu kadar zor olabileceğini kestirebilmekti. Zormuş, “zor imiş meğer.”

Doğduğum ve büyüdüğüm, çimenlerine bastığım, suyunu içip havasını teneffüs ettiğim, kültürüyle, insanıyla, koşuşturmacası, sürekli değişen ya da hiç değişmeyen kördüğüm gündemleriyle belasıyla, felaketiyle, umuduyla, umutsuzluğuyla, geçmişi ve geleceğiyle yoğrulduğum, büyüdüğüm, önceleri “Sana dışardan, uzaktan baksam neler hissederim acaba?” diye sorup şimdi uzaktan daha da güzel görünen hasretim güzel ülkemden, annemden, ablalarımdan, ağabeyimden, kardeşlerimden, yeğenlerimden, akrabalardan, dostlardan en önemlisi de eşimden, çocuklarımdan uzaktayım. Bu kadar uzak mesafeden bakınca birçok şey daha iyi görülebiliyor. İnsan gözüne kaçan kirpiğinden dolayı bazı şeyleri şaşı görebiliyor ya da görme yetisini kaybedebiliyormuş. Mevlana’nın şaşı hikayesi de değil maksadım. Çift görülen şişeyi kırıp bütün varını yok etmek yani. Gönlümüz uzaklara bakarken hep, görülemeyecek kadar yakın mesafede duran zenginliğimiz uzanmış duruyor öylece. Miyobik gönül körlüğü denebilir mi buna? Körleşme romanı geliyor aklıma her nedense…

Gözüne K.Maraşlıların deyimiyle “hış kaçmış” da çıkarmak için gözünü oğuşturan bir insanın ya da kısa süreli bir görme kaybından sonra gözü açılan bir insanın merakıyla yazmak isterdim. Ama yorgun gözlerle algıladıklarım üzerine olabilir yazdıklarım. Emin değilim. Yeni coğrafya, yeni insan, yeni çevre, yeni alışkanlıklar içinde bir eski ben kalır mı acaba burada? Sezai Karakoç’un Masal şiirini hatırlatıyor Batı bana. Kendimi gömecek bir yer mi arıyorum? Oysa burada sahipsiz cesetleri krematoryumlarda yakıyorlar. Artık her krematoryum görüşümde R.Garaudy geliyor aklıma ince bir sızı olarak. Paris’e gidişimin önünde bir engel olarak kaldı Krematoryum… Küller…

Sevgili Dostum, Güzel İnsan. İnsanın bu dünyada gönlünün duruluğu ve sıcaklığı ile “dostum” diyebileceği birisini bulabilmesi şükrü gereken nimetlerdendir. Ne var ne yok, neler yapıyorsun, nasılsın? Arada sesini duymak, o heyecanını, kaygılarını, umudunu, inancını, neş’eni sesinden almak güzel. Kimi zaman böyle sesini duymak için arıyorum, rahatsız ediyorum, kusura bakma. İnsan eski resimlere baktığı zaman ya da geride kalan zamanı düşündüğünde muhasebe yapacak çok şey buluyor. Bu muhasebenin içerisine her şey giriyor. Artısıyla eksisiyle, iyi ya da kötü yanlarıyla bir ömür muhasebesi yapma imkânı buluyorsun gurbetin yalnızlık zamanlarında. Yalnızlığın terkisinde taşıdığı bir şey, muhasebe.

Artık rolleri değişmiş gibiyiz seninle. Şimdi ben de senin bir zamanlar kaldığın gibi bir ev ve bir odada kalıyorum. Arada yan odada kalan arkadaş da olmasa Türkçe konuşmayı dahi unutacağım gibi geliyor. Kendi kendime dili daha iyi ve çabuk öğrenmek için İngilizce cümleler kurmaya çalışıyorum. Her sabah yataktan böcek olarak kalkmamış bir G.Samsa olarak uyanıyorum. Onun başkalaşımı ve yabancılaşmasını bilmiyorum ama dil insanı yabancılaştırıyor, aptallaştırıyor, çocuklaştırıyor ilk etapta. Allahtan kendimle ingilizce konuşmayı beceremiyorum!

Bir ömür muhasebesi yaptığı zaman insan, terazinin bir gözüne iyi sayılabilecek az sayıda şeyleri koyuyor, yığıyor, yığmaya çalışıyor. Ben çocukken yıllarca karikatürü çizilen, şimdi nasıl bilmiyorum, kiloda ağır çeksin diye yakacak odunu sulayan oduncu misali, ömrün iyilik kefesine yapmadığımız iyilikleri bile yığmaya çalışıyoruz, nafile.

İrtifa kaybeden bir balondan atılan ağırlıklar gibi hatalar, günahlar, yanlışlar ya da cahillikler, tutarsızlıklar, çelişkiler, unutkanlıklar, say sayabildiğin kadar, farkına varmadan işlediğin bütün günahlardan da kurtulma yolları arıyorsun ki terazinin sol kefesi ağır basmasın. Bir ömre bunca hata nasıl sığmış diye de kendine sorabiliyor insan. İnsan yaşadığı hayata bakınca cevabı kendi içinde bulabiliyor. İmtihanı kaybedenlerden mi olacağım sorusu, yattığın odanın yalnızlığında yanına sokuluyor usulca, bir yılan gibi. Soru çok, muhabese işte bildiğin gibi, başladığı zaman hiç bitmiyor gurbette.

İşte Sen, terazinin iyilik kefesini ağırlaştıran dostum, haller böyle gurbette. Sen de zor durumdasın biliyorum, üzülüyorum. Üzüntümü hafifleten şey ise senin o dingin gönlün, ferasetli bakışların, düşüncen, analitik aklın ve sakinliğinle hayatın zorluklarının üstesinden geleceğine dair olan inancımdır.

İnsan esneklik katsayısını kaybettiği zaman kırmaya ve kırılmaya başlıyor. Bu da insanı yavaş yavaş tüketen, ilişkileri, dostlukları azaltan ve yok eden bir sürece götürür, bildiğin gibi. Bir noktada kırılmak ya da kırmak gerekiyorsa onu yapmak gerekiyor. Gereğinden fazla esneklik de bizi eğri büğrü, şekilsiz şemalsiz bir hale sokuyor ve o zaman insan kendisini dahi tanıyamıyor. Kökümüz, temelimiz, inancımız sağlam oldukça ve onu koruyup sağlamlaştırmaya çalıştıkça o bize hem esneme katsayının oranını sağlıyor hem de kırmak ya da kırılmak gereken yeri, zamanı gösteriyor. Sen doğru zamanları bilenlerdensin…

Hasan Arslan – Söküğümüz Derindir Bizim

Hasan Arslan – Söküğümüz Derindir Bizim

“Darfur/Niyela’da nefes alıp veren Otaş kampının siyah derili, derin bakışlı çocuklarına.”

Babaannem maharetlidir. Yokluktan varlık çıkarma becerisini ondan öğrenmeliyim. Babaannen keder kuyusundan neşe suları çeker çıkartır, sonra ikram eder bizlere, der annem. Gerçi su kuyumuz yok ama olsun. Kendimi bildim bileli kampımızdaki eşeklerin sağa sola bıraktıkları gübrelerini toplarız birlikte, ben ona sadece eşlik ederim, beni dokundurtmaz topladıklarına. Otaş’ta yaşayan eşeğin ne gübresi olacak ki demeyin. Yine de birkaç kırıntı olur işte orada burada. Toprakla karıştırır bu gübreleri babaannem kendi usulünce, kendi bildiğince, sonra yoğurur elleriyle. Hem yoğurur hem şarkılar söyler, buğulu sesiyle. Bütün Afrika bir araya gelir onun sesinde. Sesinde çöl rüzgârının esintisi vardır, hem yoğurur hem konuşur benimle. O konuştukça ben kıvama gelirim. O beni yoğurur elleriyle. Onu seyretmem hoşuna gider doğrusu. Çok güzel çiçek saksıları yapar bu karışımdan. Sen Afrika’nın çiçeğisin der, bana. Ben sana sadece gübreyim, ben sana sadece şu gördüğün saksıyım, der. Babaannemin bana nasıl gübre olduğunu, neden saksı olduğunu anlayamam. Sen Afrika’nın umudusun, sen Afrika’nın ışığısın, der bana. Bu kadar küçük iken Afrika’ya nasıl umut olabileceğimi, tenimin rengi kara iken nasıl ışık olabileceğimi kavrayamam doğrusu. Işığımız niyetlerimizdir, der ardından, ellerini yüreğine götürerek, bunu da anladığım söylenemez. Zaten çok şeyi anlayamıyorum. Birkaç cuneyhe satar bu çiçek saksılarını babaannem, şehre gitmek için kamptan izin alanlara…

Bizim buralarda kimsenin kurbanlık koyunu veya keçisi olmaz. Kurban biziz, der babaannem. O’na biz kurbanız.

Babaannem maharetlidir. Yokluktan varlık çıkarma becerisini ondan öğrenmeliyim. Babaannen keder kuyusundan neşe suları çeker çıkartır, sonra ikram eder bizlere, der annem. Gerçi su kuyumuz yok ama olsun. Kendimi bildim bileli kampımızdaki eşeklerin sağa sola bıraktıkları gübrelerini toplarız birlikte, ben ona sadece eşlik ederim, beni dokundurtmaz topladıklarına. Otaş’ta yaşayan eşeğin ne gübresi olacak ki demeyin. Yine de birkaç kırıntı olur işte orada burada. Toprakla karıştırır bu gübreleri babaannem kendi usulünce, kendi bildiğince, sonra yoğurur elleriyle. Hem yoğurur hem şarkılar söyler, buğulu sesiyle. Bütün Afrika bir araya gelir onun sesinde. Sesinde çöl rüzgârının esintisi vardır, hem yoğurur hem konuşur benimle. O konuştukça ben kıvama gelirim. O beni yoğurur elleriyle. Onu seyretmem hoşuna gider doğrusu. Çok güzel çiçek saksıları yapar bu karışımdan. Sen Afrika’nın çiçeğisin der, bana. Ben sana sadece gübreyim, ben sana sadece şu gördüğün saksıyım, der. Babaannemin bana nasıl gübre olduğunu, neden saksı olduğunu anlayamam. Sen Afrika’nın umudusun, sen Afrika’nın ışığısın, der bana. Bu kadar küçük iken Afrika’ya nasıl umut olabileceğimi, tenimin rengi kara iken nasıl ışık olabileceğimi kavrayamam doğrusu. Işığımız niyetlerimizdir, der ardından, ellerini yüreğine götürerek, bunu da anladığım söylenemez. Zaten çok şeyi anlayamıyorum. Birkaç cuneyhe satar bu çiçek saksılarını babaannem, şehre gitmek için kamptan izin alanlara…

Bizim buralarda kimsenin kurbanlık koyunu veya keçisi olmaz. Kurban biziz, der babaannem. O’na biz kurbanız.

Tahtanın üzerindeki ayetlere öyle bir dokunuşu vardır ki zannedersiniz ki benim saçlarımı okşuyor. Zannedersiniz ki Tanrı’nın merhametli ellerine dokunuyor. Bizim halimiz Gayretullah’a dokunur der. Katında onun için çok değerliyiz, der. Biz yeryüzünün kalbi kırık halklarıyız. Başımıza gelenlerin bedelini Allah mutlaka ödetir diğer insanlara, der. Başka coğrafyalarda bizden habersiz yaşayan insanlara bundan dolayı üzüldüğünü söyler. Ben yine anlamam söylediklerinden. Sadece dinlerim onu sessizce. Kulağımı kalbine dayar dinlerim onu. Sesi kalbinden gelir babaannemin… Darfur göğünden bir yıldız kayar… Ben el ederim göğümdeki yıldızlara…

Ahmet Taşğın – Bektaşi Menakıbnamelerinin Anlaşılmasına Giriş

Ahmet Taşğın – Bektaşi Menakıbnamelerinin Anlaşılmasına Giriş

Hacı Bektaş Velâyetnamesi”, Hacı Bektaş’ın nesebi, eğitimi, ismi, tarikatta seyri süluku, seyahatleri, seyahatlerinde gösterdiği olağanüstü olaylar ve karşılaştığı topluluklar, şehirler ve en sonunda da Sulucakarahöyük’e yerleşmesi ve burada halifeleriyle yaptığı faaliyetlerine yer vermektedir.

Alevi Bektaşi metinleri insanın yeryüzü serüveninin başlangıcını “Elest bezmi”ne bağlar ve bunu da “Devriyeler” üzerinden aktarır. Elest bezmi’nde “beli” deyip ikrar veren ruhun yeryüzü serüvenine ilişkin pratikler önerir. İnsanın yeryüzünde ikrar ve tecrübesi sürekli tazelenen veya yeniden hatırlatan peygamber ve nebilerle aynı paralelde yürür. Devriyelerde, tarihin sürekli ve aynı istikamette olduğu belirtilir ve bütün peygamberler bu ikrarın gereği ve hatırlatıcısı olarak güncellenir ve aynı merkezi alana bağlanır. Böylece kendi zamanından bir öncekine bağlanan halkalar arasında asla bir kopukluk ve boşluk yer almaz. Bu bakımdan da bir başka tarihe, kişiye, olaya ihtiyaç duymadan kendi kurgusunu sürekli ince ince işleyerek tamamlar.

Metinlerin içeriklerinin anlaşılmasına engel olan sorunlardan bir tanesi metnin kullandığı manaya dikkat edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle metnin yalın haliyle manasına da sözlü aktarımı içerisindeki biçimiyle dikkat etmek gerekmektedir. Esasen iki anlam, her iki dünyanın kavramları üzerinden her iki dünyanın anlam kurgusunu temsil etmekte çok başarılıdır. Adeta her iki dünyayı bir, birbirinin mütemmimi, mütedavimi olarak göstermektedir. İlk planda birinci anlamı nazara gelmekte ve dikkate sunulmaktadır. Haddizatında her iki dünyanın farkında olan muhatabın, her iki dünyanın anlam dünyasını bir bütün olarak kurması gerekmektedir. Eğer kuramazsa veya bunda başarısız olursa metinlerin anlam bütünlüğünü takip edemez. Çünkü ikinci anlam daha fazla çaba sarf etmeyi baştan istemektedir. Yani anlam ve gerçekleştiği sözlü sunum, kendi kuruluşunda doğal olarak bulunmakta ve hatta varlığını da bunun üzerine inşa etmektedir. Öyleyse dışarıdan iki anlam dünyasını anlama çabası, iki defa gayret ve uğraş göstermeyi gerektirecektir. Bundan dolayı da araştırmacı araştırma boyunca daha fazla dikkat, sabır göstermeli ve buradan itibaren araştırması da uzun soluklu olmalıdır. Eğer olmaz ise her iki dünyanın arasında yol alırken ikinci anlamda yol almak zor olur. Kimi zaman birinciye de belli belirsiz gidip geri dönmeler olur ve okuyucu belirsiz, kopuk, anlamsız, sıkıcı, yıpratıcı ve kafa karıştırıcı bir dünyaya sürüklenir. Sonuç olarak her iki manayı, ortak kavram dünyasından her iki dünyayı başarılı bir şekilde anlatan kurguya uygun olarak, sürdürmede dikkatli olunması zorunlu hale gelmektedir. İkinci anlam dünyası, iki kez dikkati gerekli kılar. Çünkü bu anlatım içerisinde ikili bir anlam dünyası kurulmaktadır. Bu ikili anlamı, teorisi uzun uzadıya aktarılmadığı sürece okuyucunun yakalaması ve kavraması mümkün görünmemektedir. Çünkü ikili anlam zahiri ve batıni iki dünyanın alanına yöneliktir. Bu bakımdan da bu ikili dünyanın bir arada tutulması okuyucunun metnin anlamlarına yönelik hazırlıklı olmasını ve dikkatli bir şekilde anlamları takip etmesini gerekli kılmaktadır.

Bir diğer sorun da öteden beri Hacı Bektaş etrafında yürütülen çalışmaların biriktirdiği bilgi ve bu bilginin kuşattığı alan üzerinden yürünmesidir. Uzun yıllardır biriken, alandaki bilgi ve yaklaşım, tarihi, siyasi, kültürel ve dini bir yapılanmanın etkisiyle ortaya çıkarken bu bilgileri düzenleyen özne, nesnesini hangi amaçları için kuruyorsa doğal olarak ona hizmet eden bir yapıya büründürmekte ve bir süre sonra nesne, kendi nesnesini oluşturan görece özneye dönüşmektedir. Bu haliyle Hacı Bektaş etrafında yürütülen araştırmaların ve tartışmaların, öznenin kendi düşüncesi etrafında biçimlendiğini göz önünde tutmak gerekir. Öyleyse Hacı Bektaş araştırmalarının ortaya çıkmasını sağlayan Fuat Köprülü’den itibaren bu konuyu yeni baştan ele almak gerekir. Fuat Köprülü ve onu anlayanlar ile ondan anlaşılanlar arasındaki farka dikkat edilmelidir.

Köprülü araştırmalarının en büyük katkısı, bu konu etrafında üretilen tartışmalarla konunun yaygınlık kazanmasıdır. Fakat Köprülü’nün bir süre sonra Hacı Bektaş vb. erenlerle ilgili görüşlerinden vazgeçmesi daha sonraki yazılarında da nelerden vazgeçtiği ve yeni neleri eklediği konusuna belirgin bir şekilde yer vermemesi daha önceki görüşlerini yürürlükten kaldırmamıştır. Bilakis yeni olarak ileri sürdüğü görüşleri, vazgeçtiğini söylediği görüşlerinin daha fazla yerleşmesini sağlamıştır. Bunun bir sonucu olarak sonradan vazgeçtiği düşünceleri hemen bütün araştırmacılar tarafından paylaşılır hale gelmiş ve artık vazgeçilen veya yanlış, eksik kabul ettiği bu görüşlerinin ve vazgeçtiklerinin dışında bir görüş ileri sürmenin de imkânını ortadan kaldırmıştır. Üzerinde konuşulan konu etrafında görüş ileri sürmeden kasıt, güvenilirlik ve geçerlilik nispetinde dile getirilmektedir.

Çalışma, sorun olarak gördüğü şu hususlara açıklık getirmeye çalıştı. Çalışmanın kendisine referans olarak gördüğü metnin dili yalın, doğrudan konuya yönelen bir tarzdadır. Bu metinler sözlü olarak aktarılıp yazıya dönüştürüldüğünde sadece yazının biçimsel olarak imkânlarından yararlanmaktadır. Yoksa yazılı bir metnin kurgusuna sahip değildir. Özellikle matbaadan sonraki durum göz önünde tutulursa günümüz okuyucusu açısından sözlü metin, yazılı metinlerin dili, biçimi ve tarzından çok farklıdır. Bu bakımdan da günümüz yazılı metinlerinin kurgusuyla bu metinlere yaklaşmak ve sözlü metinleri yazılı metinler haline getirecek bir zihniyete, nazara ve dikkat sahip olacak bir sihrin cari kılınması, bu metinlerin anlaşılması, sosyal bilimler araştırma alanlarına çok fazla katkı sunmayacaktır. Bu çalışmanın metinlerin anlaşılmasına ilişkin önerisi, sözlü kültürün ürünü olan bu metinleri, yine kendi sosyo – kültürel koşulları içerisinde anlamaya yönelik bir yol izlenmesi üzerinedir. Bunun nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin de aşağıda izah edilecek bir dizi faaliyetin gerekliliğine dair gerekçe sunulacaktır.

Metnin aktardığı bilgi, yine geleneksel kaynakların imkânlarıyla açıklanmaya çalışılmakta ve kültürel formun bütün alanlarına kendisini refere etmektedir. Bu aktarımın kendisi ve biçimi kurulu olan kültürel forma uygundur, bunun için de uyuşmama, çatışma sorunu yaşamaz. Hâlbuki metnin kuruluş aklını, biçimine ve sunumuna yönelerek kendi iç anlamını yakalamak gerekir. Belki de konunun kendi içerisinden anlatılması atlanarak, konunun anlaşılması için getirilen örnek metin veya konu başlıkları konunun kendisi olmaktadır. Doğal olarak aydınlatılmayı bekleyen husus hala beklemektedir. Fakat bunun yerine yeni zengin konular gündeme gelmektedir. Zaman içerisinde konunun aydınlanması için kullanılan nesne, özne halini almakta, açıklanmaya çalışılanı unutturup daha karışık hale getirmektedir. Bir süre sonra konunun, bu hareketli ortamdan kendisini göstermesi veya anlaşılma talebi gündeme gelmektedir.

Sözlü birikimin yazı ile resmedilmesiyle elimize ulaşan metinlerin, yazılı metin üzerinden kurulan aklın bir ürünü olmadığını ve bu ürünlerin tam aksine sözlü metinle kurulan aklın sunduğu bilgiler olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Buna göre sözlü aktarımın imkânları içerisinde bu metinlerin değerlendirilmesi zorunluluğuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Aksi halde bu metinlerin yazılı metinlerin kurduğu akla sunacağı bilgi sınırlı kalacaktır.

Metnin iç kurgusu toplulukların inanç, ibadet, erkân ve hiyerarşik yapısının anlaşılmasını da kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla bu metinlerin kurgusu toplulukların sosyal yapısı hakkında da yeterli bilgiyi sunabilir. Eğer metinlerin sundukları kendi biçimi ve tekniği dışlanarak anlaşılmaya çalışılacak olursa yapılacak çalışmalar, topluluklar hakkında eksik, yanlış ve hatalı sonuçlara varan değerlendirmelerle sonuçlanacaktır.

Sözlü metinler ve işaret ettiği topluluklar arasındaki ilişkiyi güçlendirmek için ilgili topluluklar hakkında alan araştırması yapmak veya bu çalışmaları birbirleriyle etkili olduğu düşünülen topluluklarla devam ettirmek gerekir. Bu çalışmalar boyunca da kullandıkları dil, terim, aktarım biçimi, sözlü sunumun yapısı, icrası, aktaran ve aktarılan kitle arasındaki ilişki, konu seçimi, konunun sunulduğu bağlam, bütün bunların kurulu olduğu akıl ve sosyal yapı üzerinde içerik ve söylem analizi yapılması zorunlu hale gelmektedir. Böylece kullanılan sözlü malzeme ve bunu sunan aktör üzerinden söylem analizine gidilebilir.

Metin ve metnin aktarıcısı arasındaki ilişkiyi ortaya koyacak derinlemesine araştırma ve bu araştırmalar neticesinde analizlere ihtiyaç duyulmaktadır. Metnin sunduğu zengin ifade ve anlamın anlaşılma imkânı daha fazla olacaktır. Böylece metin, aktarıcı ve aktarma yöntemi (aktarma mekânı) olarak üçlü kurgu bütünlüklü yakalanabilir. Aksi takdirde bu kaynakların çok fazla bir şey ifade etmediği mazereti ve yakınması devam edecektir. Oysa bu üçlü kurgu üzerinden yapılacak inceleme mevcut kaynakların yazılı bir metin gibi düşünülmesi üzerinden değerlendirilmeye alınması meraklısını doğal olarak “bilimsel” veri, kaynak ve vesika yetersizliği hatta tatminsizliğine sürüklemektedir. Hatta Hacı Bektaş’ın bizatihi kendisi olsa bile ilgili çevreleri ikna etmek mümkün görünmemektedir. Çünkü “bilimsel” olma iddiasının arkasındaki yetersizliğin engeliyle ilgili ve meraklı araştırmacılar, kendi zihin, bilgi, yaklaşım ve yöntemlerini kapatmaktadırlar. Böylesine yoğun hegemonya bu işlere kafa yoran tarafların önemli bir kısmını baştan kaynakların kıymetsizliğine ve basitliğine götürmektedir.

Bütün bunlarla beraber eldeki kaynaklarda var olan bilgilerin tarihi olup olmadığı konusu tartışmaya açılarak Hacı Bektaş’ın tarihi kişiliği hakkında şüpheler oluşturulmaktadır. Oysa bu noktada eldeki kaynakların nasıl değerlendirileceğine dair yeni bir yöntem ve yaklaşım üzerinden yürünmesi zorunluluğu belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

Buna göre eldeki bilgiler tarihi metinler olarak görülmelidir. Öncelikle Hünkâr’ın menzilnamesi ve bu menzil doğrultusunda karşılaştıkları şehirler ve topluluklar hakkında bilgiler derlenip toparlanmalıdır. Adı geçen şehirlerde yapılacak alan araştırmalarıyla bu konu desteklenmelidir. Buradan elde edilecek bilgiler de Hacı Bektaş hakkında verilen bu bilgi ve belgelerin tarihi olup olmadığı tartışmasına yer verilebilir ve destekleyebilir. En azından bu tartışmaların zemini başka bir mecraya kaydırılabilir. Böylece Hacı Bektaş’ın hayatına ilişkin boşluk noktalar ya da belirsiz gibi görünen hususlar daha bariz hale gelebilir.

Bu açıklamalardan sonra konunun anlaşılmasına katkı sunabilecek birkaç soruyla devam edelim. Velâyetname nasıl okunmalı veya nasıl değerlendirilmelidir? Velâyetnamenin verdiği bilgiler gerçek ya da tarihi mi veya tarihi kaynaklara uygun mu, yoksa bir tarikatın şeyhi hakkında yazılan ve o şeyhi öven ve överken de etrafında bulunan birçok meşhur kimseyi de yine o şeyhin etrafında kuran bilgilerden mi oluşmaktadır?

Doğrusu yukarıdaki sorular, sözlü kültürün ürünü olarak okunmalı ve cevaplanmalıdır. Bu bakımdan da Velâyetnamenin verdiği bilgiler bu şekilde değerlendirilmelidir. Ayrıca bu aşırıya kaçan bilgiler olmak yerine burada kullanılan dilin kendisine yönelerek dilin özellikleri kavrandıktan sonra verilen bilgilerin önemine ya da tarihi veriler olup olmadığına karar verilmelidir. Böylece Velâyetnamenin sıradan bir metnin ötesinde ne kadar zengin bir içeriğe sahip olduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Kaldı ki Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin yolculuğu başta olmak üzere Rum’a ulaştıktan sonra karşılaştığı Rum erenleri ve bunlarla arasında geçenlerin aktarıldığı bölümler yeniden okunmalıdır. Bu yeniden okuma, bizatihi metnin okuyanı sürüklediği ve kendisinin içine çektiği yerden idrak sunmayacaktır. Bilakis bu kurgu veya okumaya tersinden bakıldığında verilmek istenen mesajı kavratacaktır.

Sonuç olarak Hacı Bektaş Veli hakkındaki bilgileri zenginleştireceğimiz yeni bakış açısı veya metinleri değerlendirilebilecek yeni bir yönteme ihtiyaç vardır. Bunun için de hem mevcut bilgilerden hareketle alan araştırmaları yapılmalı hem de alan araştırmalarından hareketle konuya zenginlik kazandırılırken çift başlı sağlaması mevzuun bütünüyle görülmesine ve anlaşılmasına imkân sağlar. Bu çerçevede konu yeniden ele alındığı takdirde Velâyetnamede ele alınan bilgiler ya da bilinen konular çerçevesinde değerlendirildiğinde Hacı Bektaş konusunun yeniden ele alınmayı gerektirecek kadar önemli olduğu görülebilir. Çünkü sözlü metnin aktarımında zaman – mekân iç içe geçmekte ve bu bakımdan da zaman ve mekân faktörü yeterince anlaşılamamaktadır. Günümüz zihin dünyasının kurgusu ve metinlerin verdiği mesaja uyarlanmış algıyla bağlantılı olarak intikal güçleşmektedir. Bu durum metnin verdiği bilgileri netameli hale getirmektedir. Metnin yetersizliği algısından metne duyulan güvensizlik varlığı (ontolojik olarak) anlamsız kılmaktadır. Üstelik bu durum kamusal alanın ortak bütün alanda özgürce dolaşan dili ve aklı haline gelmektedir. Böylece metin ve mesajı, zaman ve mekân arasında oluşan boşluk ilgisizliğe ya da inkâra dönüşmektedir. Varlığını inşa ettiği zeminden kendini yok etme sınırına taşımadan (en azından bir kısmı) metnin ötesinde başka tarih, medeniyet, din ve mezhepten bilgi taşımaya başlamaktadırlar. Böylece ortak konular etrafında kendisine ait dünyayı zenginleştirip, yeni bir meşruiyet arayışına gidilmektedir. Bu haliyle ontolojik huzursuzluğun bütün tarihe, medeniyete, dine ve mezhebe sirayet ettirilmesi kendisini teskin etmektedir.

Ali Akar – Doğuya ve Batıya Ait Olmayan Mübarek Zeytin Ağacından Gelen Işık

Ali Akar – Doğuya ve Batıya Ait Olmayan Mübarek Zeytin Ağacından Gelen Işık

Içine düşüp savrulduğumuz şu dünya hengâmesinde durup düşüneceğimiz en önemli gerçek bizi yaradan Allah’ın bize net, anlaşılır, kavranabilir belgelerle seslendiği ve peygamberleriyle de eski kuşakların yaşadıkları imtihanı ve sonuçlarını bize duyurduğudur. Bu bildirilenleri kavrayıp kendi hayat duruşunu sorgulayan, yaşamakta olduğu sınavın çetinliğini fark edecek bir titizliğe sahip olanlara da rehberlik edecek öğütler göndermiştir Allah…

Ve O göklerin yerin, doğuların ve batıların nurudur. Tüm zaman ve mekânların aydınlatıcı bilgisine sahiptir ki insanın ulaşabildiği hiçbir bilgiyle kıyaslanamaz onun ışığı… Bu nurun çerağı ancak Allah’ın izin verdiği evlerde, mekânlarda yanar. Allah adına yaşanılan, O dedi diye yapılacak ve yapılmayacakların belirlendiği ortamlarda, O’nun isminin anıldığı yerlerde sabah akşam zihinlerinde, dillerinde, eylemlerinde kendilerine öğretildiği gibi yaşamayı, konuşmayı, düşünmeyi dert edinmiş adamlar vardır…

Evet… Adam gibi yaşanılacak bir dinin anlatımında önce evleri sonra evlerdeki adamları gündem yapar NUR suresi… Ne alış veriş, ne ticaret… Ne dünya pazarlıkları ve pazarları, ışıltılı sermaye, parlak servet kazanımları ne de renkli arzular onları gerçek ışıktan vazgeçiremez. Çünkü yürek, dil ve beden Allah’ı hep gündemde tutmadadır. Namaz, kulluk uğraşlarının merkezi; zekât ile malın paylaşımı ise dünyaya ve dünya değerlerine bakış açılarıdır. Bu güzel adamlar her şeyden öte ağır bir yürek korkusu taşırlar ki göz ve gönüllerin değişime uğrayacağı bir günün tedirginliğidir o… Ancak bu korku ve tedirginlikle vahyin öğrettiği samimi bir

hayatı yaşayan yiğitlerin amellerinin en güzeli hangisiyse o baz alınarak mükafaatlarını verecek ve daha da artıracak Cömert bir Rabbleri vardır.

Oysa karanlığın adamlarının, vahiyden uzak bir hayatı yaşamayı tercih edenlerin, çöl yalnızlığında geçen hayatlarında zaman zaman buldukları çıkış ve çözümler gerçekte yanına yaklaşıldığında kaybolan seraptan başka bir şey değildir.Yada bela, musibet, sıkıntı, bunalım, açmaz dolu bir hayatın örneği olarak yürek, zihin, beden kuşatmasında toplum, tarih, tabiat karanlığında yardım isteyen elini, kendini bile görmekten aciz fırtınada denizin, bulutların, yağmurun, gecenin karanlığını yaşayan adam gibidir onlar..

Bize sunulan yollar işte bunlar… Aydınlık ve karanlık. Bir yanda kirli bir hayat; zina, edepsizlik, haram lezzetler, insani olmayan hazlar, çıplaklık, söz ve dilde karalama, taşkınlık. Evler kasvetli, mahremiyeti yok. İlişkiler aşikar, vitrin bedenler ve kimsesiz ruhlar… Diğer yanda ise nikahlı hayat, temiz evlilik, dil ve gönül iftiradan arınmış, göz korunmuş, beden dikkatli, evler sükunetli, adablı, vakitler seçkin, paylaşımlar insani… Modelimiz Elçimiz. O’na olan saygımız, itaatimiz yolu aydınlatıyor; belirginleştiriyor. Şeytan ve dostlarının çağrısına, onları izlememizi istemelerine kulak tıkıyoruz. Bunu namazla, zekatla, elçiye itaatle gerçekleştiriyoruz. Hatalar yaptık mı biliyoruz tevbemiz var, hatalar yaptı mı kardeşlerimiz affediyoruz, bağışlıyoruz bağışlanmak için… Ve cömertçe veriyoruz Cömert Olanın ikramından mahrum olmamak adına…

Var oluşları Âdem ve Havva olarak başlayan insanoğlunun en zorlu bireysel ve toplumsal imtihanı da yine bu nokta da olmaktadır. Zina ve nikâhın kavgası… Bu haram ve helali kimin belirleyeceğinin tartışılmasıdır aslında. Yasayı Allah mı yeryüzü sakinleri mi koyacak?

Biz öğreneceğimizi şerefli kitabın bu bölümünün ilk cümlesinden öğreniyoruz “Bu bir suredir ki bunu Allah indirmiştir…’’ ve son cümleyle imanımız artıyor bu bilgiye “…ve Allah her şeyi bilendir.’’