Ay: Mayıs 2013

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık-2

Ertuğrul Rast – Ortadakarışık-2

OrtadaKarışık’ın “DergilerdenNot” bölümünde okuduğumuz dergileri değerlendirmeye devam ediyoruz. Bu sayıda konuklarımız: Hacı Şair ve Ücra

Hacı Şair Sayı:3

Liman Maketbıçak ve Nazmi Cihan Beken yönetiminde çıkan Hacı Şair 3. sayısına ulaştı. Derginin çoğunluğunu 30 yaş altı isimler oluşturuyor, bu isimlerin yanı sıra Hayriye Ünal, Necmi Zeka, Zeynep Arkan gibi tecrübeli isimleri de dergide görüyoruz. Liman Maketbıçak, “fundamental popülizme giriş” yapmış, Mevlanalı romanlardan da bahsediyor, acaba bu bahis derginin satışlarını artırır mı! diye düşünmeden edemedik, malumunuz üzere Elif Şafak’ın Mevlanalı romanı çok satmıştı. Derya Vural’ın “hamili kart yakınımdır” isimli görsel şiir çalışmasını beğendik, olay bir kartvizit etrafında dönüyor.  Hayriye Ünal şüpheye odaklanmış: “Bir sabah bir Borges öyküsü karakteri olarak uyandım. Kız neyden şüphe etse, gerçekleşmeye başlamıştı, şu renk acaba kırmızı mı dediği anda renk kırmızı oldu. Şu adam bir aptal olabilir mi dediği anda adamın yüzünde aptal bir tebessüm belirdi. Kız bardağa baktı, bir çatlak görür gibi oldu, çıt!” Yazının tümünü “galiba!” dergide bulabilirsiniz. İpek Macit’in “Yaşanmış Zen Hikayeleri”nde orijinal cümleler var, bazıları okurun yüzünde bir tebessüm oluşturuyor: “Atlara döviz vermek yasaktı”, “Milli piyango, bilet sahibine çıkmıştı.”, “Bir kuşla karşılaşmanın en duygusal yanı, kuşun sizi ekmek zannetmesidir.” Derginin

sonraki sayfalarında Mahalle Mektebi’nde de severek okuduğumuz Betül Aydın’ın “Boğulan Balık” şiirine rastlıyoruz: “insanın çabasına rağmen bunca kediler /… / uzakta ölüyor.” Servet Turan’ın şiirindeki şu dizeyi mutlaka okumak lazım: “(adamın suç ve ceza romanından başka üstünde hiçbir şeyi yokdu)” Bu dize bana bir yazarın şu sözünü hatırlattı: “Suç ve Ceza’yı okumamış bir doktorun beni ameliyat etmesini kabul etmiyorum.” Gökçe Özder’in “Holadna” öyküsü şizofrenik dille yazılmış güzel bir öykü, şöyle bitiyor: “seyhan, insan güneş batmadan uyur mu?”. Son olarak Nazmi Cihan Beken’in “Ölümden sonra şiir var mı acaba / Dilin altında ne var” dizelerini alıntılayıp

Hacı Şair’e bol okur, uzun ömür dileyelim.

 

Ücra Sayı:51

Fergun Özelli’nin birinci sayfadan dergiye dahil olan şiirinin adı “B” ve şiirdeki tüm kelimeler “b” harfiyle başlıyor, dergilerde bu tür denemelere pek rastlamıyoruz, yorumu okurlara bırakalım. Rafet Arslan “Sufizm ve Sürrealizm” üst başlıklı yazısının 3.sünü yayımlamış, sıkı bir yazı. Murat Üstübal’ın şiirinin adı “Ilıştırmalı Fuko Makinesi”, tam bir postmodern sanat eseri, başladığı yerde kendini bitiren, bittiği noktada kendini yeniden başlatan bir döngüsellik içeriyor. Şiirin başlangıç dizesi “tabiatın hilesine aykırı”, bitiş dizesi ise “aykırı bir tabiat hilesiydi diyalog.” Şiirin sondizesinde nokta kullanılmasaydı döngü daha görünür olurdu, diye düşünmeden edemedik. Fecri Sadık, Habis’teki eleştiri notlarına Ücra’da devam ediyor, iyi de yapıyor. “Her şey”i “herşey” şeklinde yazan şairlere şöyle sesleniyor: “Bir de, yazdığı dilin kurallarını ‘takmadığını’ söyleyen şairler

var, onlara ne demeli? Dilin kurallarını takmadığını söyleyen nice şair tanıyorum, o dilin kurallarını bilmiyorlar.” Ayşegül Tözeren “Dadaköy”de yaşamaya ve yazmaya devam ediyor. Şöyle bir tespiti var: “Günümüz şiir ve öyküsünde, 2000’li yıllarda yazmaya başlayanlar incelendiğinde, 90’lı yıllarda yazanlara göre, 80 kuşağı ile etkileşimlerinin daha az olduğu, sıçramalı şekilde 50 dönemi ile daha sıkı ilişkili oldukları dikkati çekmektedir.” Tartışılmaya değer… Son olarak Bülent Keçeli, Osman Konuk şiirine dair eleştiriler getiriyor, ilgililere duyuralım.

KitapŞiir

KitapŞiir” bölümünde okuduğumuz kitaplardan/şiir kitaplarından bölümler, dizeler paylaşmaya devam ediyoruz. Özellikle yeni çıkan kitaplara yer vermek istediğimizi belirtmiştik. Bu sayıda da  konuklarımız şairler oluyor: İsmail Aslan ve Emre Öztürk… İki şaire de başarılar diliyoruz.

Sistem Çöktü Misal Çok Yalnızım – İsmail Aslan – 160. Kilometre Yayınları

“Metropollerde aşık olamazdık Hakkari / Kararımız yerinde sanırım”

“Bir kolokyum meclisinde / Kimse intihara yanaşmayınca / Modern çağa peygamber zaten yakışmaz diye belirttim”

“ilk soyadım sorulduğunda / bak burası türkiye dedim”

“Neremi öptüysen orada / Bir köy var uzakta”

“Ellerini farklı kaydet onlar birer barış antlaşması”

“televizyonu kapadılar ve iç savaş bitti”

“Mezarıma yine de yağmurlar yağsın / Yağmurlarla da Allah’a gidilebiliri savunmaktayım.”

 

Kemik Yasası – Emre Öztürk – Ebabil Yayıncılık

“güzelce kur yaparım omzumdaki tozlardan”

“ruhum ette saklanırken, sallanırken bir balık farkında / plasentadan taburcu oldum ilkin”

“terli bir mermi bırakırım baktığım yere / bir elin bildiğini öbürünün bilmediği bir bırakış olur”

“bulut ve denge arasında konuştun ya”

“içindeyiz beceriksiz bir kumbara kalbin / ama kemiktir yasası beklemenin”

“kaç el ateş edildi bilmeden / arşivlerde bulunmam yasaklandı”

“herkes silahına sarınıp oturur kızın kolları neyi sıkıyorsa / ve tatil bitti”

“narenciye üfleyen bacalar için açılıp göğe baktılar”


ZihinEsmesi

1-“alışveriş merkezlerinin çocuk psikolojisi üzerine etkileri” başlıklı bir tez gerekiyor bu dünyaya, belki de vardır…

2-bir kişi facebook’ta yoksa gerçek hayatta da artık yok sayılıyor, peki bunun matrix’ten farkı ne?

3-üzerinde fiyatı yazmayan edebiyat dergileri, lüks restoranların menüleri gibi, her an her şey olabilir.

4-“öbür dünya” derken biraz ötekileştirme yapıyoruz sanki?

5-sigarayı bırakmaya çalışan kişinin muhteşem ironisi: “elektronik sigara sağlığa zararlıymış.”

 

Ahmet Aksoy – Yılmaz Erdoğan’ın Arayışı

Ahmet Aksoy – Yılmaz Erdoğan’ın Arayışı

Yılmaz Erdoğan popüler Türk sinemasının son yıllardaki en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Filmlerinde yakaladığı ticari başarının yanısıra hemen her filminde yeni bir şeyler denemeye istekli ve cesaretli oluşu, onu diğerlerinden daha özel kılıyor.

Erdoğan, tiyatro kökenli bir oyuncu-yönetmen. Bununla birlikte asıl şöhretini televizyona borçlu. Önce Yasemin Yalçın’la, ardından da Demet Akbağ’la kurduğu ortaklık, ona şöhretin kapılarını açtı sonuna kadar. Özellikle Akbağ’la Bir Demet Tiyatro’ da ortaya koydukları uzun soluklu performans, televizyonda tiyatro yapmanın risklerini de göz önünde bulundurduğumuzda gerçekten övgüye değer nitelikteydi.

Sinemaya girişi de oldukça hızlı oldu Erdoğan’ın. İlk filmi Vizontele ile estirdiği rüzgar, Yavuz Turgul’un Eşkiya ile, Zeki Ökten’in Güle Güle ile estirdiğinden daha da güçlü bir iz bıraktı. O zaman kaleme aldığım Canım Türkiyem Vizontele İzliyor başlıklı yazımda şunları söylemiştim:

“Daha çekim aşamasındayken hakkında fırtınalar koparılan, haber bültenlerinde ya da magazin programlarında setinden görüntüler yayınlanan, gösterime girmeden aşina olduğumuz–son zamanlarda çekilen her film için tekrarlanan bir durum bu–arkasına taktığı koca bir medya ordusu ve skandal yaratan gala geceleriyle, büyük bir sükse yaparak gösterime girdi Vizontele. Hem de ne giriş! Hızını alamadı tutup bir de Türk sinema tarihinin seyirci ve hasılat rekorlarını alt üst etti.

16 Marttan itibaren filmin memleketim Konya’da gösterime gireceğini biliyordum. Sinemaya gerçekten ilgi duyan bir insan olarak, özellikle Türk sinemasına ait örneklerin tamamını imkanlar elverdiği ölçüde kaçırmamaya çalışıyorum. Bu amaçla hafta sonu tatilinden istifade ederek hemen Konya’ya gittim. İki sinemada birden gösterime girmişti Vizontele. Günde toplam 11 seans gösteriliyordu. Buna rağmen gişelerde sabahın sekizinde başlayan acayip uzun kuyruklar neticesinde o günün son seansına ait biletler de dahil bütün biletler 1 saat içinde tükeniyordu. İlk gün yani cumartesi günü bilet bulmak mümkün olmadı. İkinci gün de aynı akıbetle karşılaştım. Genç kuşak Konyalıların özellikle de üniversite gençliğinin sinemaya olan ilgisini biliyordum ama böyle yoğun bir kalabalığı ilk defa görüyordum doğrusu. Bu filmi o gün izlemezsem bir daha izleme şansım olmayacaktı. Neyse araya tanıdıklar koyup  torpil yaptırıp yani – kontenjan için ayrılan koltuklardan birinde filmi izleme imkanına kavuşabildim sonunda.

Vizontele Yılmaz Erdoğan’ ın memleketi Hakkari’nin  küçük bir kasabasının, televizyon denilen aygıtla tanışmasını konu ediyor. Şöhretini televizyona borçlu, şov dünyasının yükselen bir değeri olan Erdoğan, küçük bir toplumun, popüler kültürün en önemli taşıyıcı kolu olan televizyonla tanışmasını trajikomik bir dille anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına ama, yapısı ve sahip olduğu dilin gereği olarak girdiği toplumları dönüştürücü etkisi olan, yirminci yüzyıla damgasını vuran bu aygıtın, o küçük insanların dünyasında yarattığı sosyo-kültürel değişimi olumlu ya da olumsuz anlamda irdeleyen ne bir sosyolojik tahlil ne de psikolojik bir derinlik görebiliyorsunuz.

Film Bir Demet Tiyatronun sinema versiyonu gibi sanki. Dakika başına düşen espri miktarını hesaplamaya kalksanız işin içinden çıkamazsınız. Aklıma şöyle bir soru da takılmıyor değil hani. Nasıl oluyor da popüler kültürden oldukça uzak bir coğrafyada yaşayan bu insanlar her biri popüler kültüre göndermelerle dopdolu onca espriyi ardı ardına yapabiliyorlar?

Bir filmde altını çizebileceğiniz cümleler ve zihninizde dondurabileceğimiz kareler ne kadar çoksa, filmin o oranda başarılı olduğunu düşünürüm. Bu filmde altını çizebileceğim tek bir cümle vardı:“Burası hayal kırıklılığının başkentidir.”

Ve yine dondurabileceğim tek bir kare var. Deli Emin’in –dahi mi demeliydim?–annesinin mezarına kabloyla hoparlör bağlayıp, annesinin sevdiği türkü radyoda çıkınca bu hoparlörden mezarlığa türküyü yayınladıktan sonra, elinde sigarası yatağına keyifle uzandığı sahne. İşte güçlü bir sinemasal anlatım. Söz yok, espri yok; ama sizi güldürüyor.

Filmin müzikleri de oldukça güzel. Ömer Faruk Sorak görüntü yönetmeni olarak çok başarılı. Türk sinemasında ilk kez kullanılan havadan çekim tekniği, filme ayrı bir boyut kazandırmış.

Sonuç olarak Vizontele izleyiciyi yakalayan-bunda televizyonda yayınlan Bir Demet Tiyatro’ nun ve medyada sürmanşet yapılan reklamların rolü büyük– ve ticari anlamda başarılı olmuş bir film. Filmi izlerken keyif alıyorsunuz, katıla katıla gülüyorsunuz. Ben de keyif aldım ve güldüm. Ama ben Bir Demet Tiyatro’yu izlerken de keyif alıyor ve gülüyorum. Sinemanın dilinin, gramerinin televizyondan farlı olması gerektiğini, anlatmak istediği öyküyü bambaşka formatlarda anlatması gerektiğini düşünüyorum.”

Erdoğan, Vizontele’nin yakaladığı başarıdan cesaretle hemen devam filmi Vizontele Tuuba’yı çekti. Çoğu devam filminin uğradığı akıbete maruz kalan film, ilki kadar ilgi görmese bile yine de yapımcının kasasını bir hayli doldurdu. Bu iki filmde televizyonun ağır etkisinden kurtulamayan yönetmen, üçüncü filmi Organize İşler’de kırsaldan şehrin varoşlarına çevirdi kamerasını. Bu filmle birlikte televizyon dilinden bir hayli arınmış olduğu izlenimini veren Yılmaz Erdoğan, her ne kadar Hollwood’da onlarca benzerini kolayca bulabileceğimiz türden bir hikaye anlatmış olsa da, özellikle görsellik açısından Türk sinemasında eşine az rastlanır bir başarı yakalamıştı. Vizontele’de kullandığı havadan çekim tekniklerinin en yetkin örneklerini bu filmde sergileyen Erdoğan, filminin diğer açıklarını bu yolla kapatarak yine adından söz ettirmeyi başardı.

Neşeli Hayat, Erdoğan sinemasının önemli bir virajı dönmekte olduğunu müjdeler gibiydi. Film, modern dünyada her şeyin imaj üzerinden döndüğünü, her şeyin üzerini örten bir gölgeler çağının yaşanmakta olduğunu, hiç bir şeyden haberi olmayan, hayatı nasıl gelirse öyle yaşayan, edilgen bir kişilik olan Rıza Şenyurt tiplemesi üzerinden oldukça başarılı bir biçimde hicvetmekteydi. Yılmaz Erdoğan, tiyatrodan ve televizyondan gelen, “konuşan karakter” yaratma hastalığından birazcık olsun vazgeçebilseydi eğer, komedinin ve dramın dozunda harmanlandığı bu film çok daha yetkin bir sinema diline kavuşabilirdi. Yine de geçmişteki filmlerine nazaran sinemasal ögelerin daha bir yerli yerinde kullanıldığı Neşeli Hayat, Erdoğan sineması açısından özel bir yerde durmaktadır.

Yılmaz Erdoğan son filmi Kelebeğin Rüyası’nda Türk sinemasında pek az denenen iki şeyi bir arada yapmayı göze alarak büyük bir riskin altına girmesine karşın, önemli ölçüde bunun üstesinden gelmeyi başarmış gibi görünmekte. Sinema-edebiyat ilişkisi öteden beri canlı bir biçimde sürdürülmesine, pek çok edebi eser, gerek bire bir uyarlama yoluyla, gerekse esin kaynağı olarak sinemayı beslemesine rağmen, edebiyatçıların doğrudan bir sinema filminin konusu olarak seçilmesi, Biket İlhan imzalı, oldukça kötü bir film olan

Mavi Gözlü Dev’i saymazsak eğer, ilk kez olmaktadır. Ayrıca konusu gereği filmin bir dönem hikayesi oluşu, dönem filmlerinde atmosfer yaratmanın oldukça zor ve riskli olması-Türk sinemasında bana göre Kelebeğin Rüyası’na kadar bunu başarabilen tek film,

Tomris Giritlioğlu’nun imzasını taşıyan Salkım Hanımın Taneleri’dir yönetmenin nasıl bir işe soyunduğunu gözler önüne sermektedir.

Kelebeğin Rüyası Zonguldak’ta yaşamış ve genç yaşlarında veremden ölmüş iki şairin; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un, sarsılmaz dostluklarını, aşkla ve şiirle yoğrulmuş kısacık hayatlarını taşıyor beyaz perdeye. Muzaffer telgraf idaresinde, Rüştü ise kömür işletmelerinde memur sıfatıyla çalışmaktadır. Bu iki genç şair, o yıllarda Zonguldak’ta öğretmenlik yapmakta olan ve hocam dedikleri Behçet Necatigil’in himayesinde, büyük bir heyecanla şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlanmasını beklemektedirler. İkinci dünya savaşının hüküm sürdüğü 1940’lı yıllarda, insanlar için geçim derdi zaten bir hayli zorlaşmışken, bir de 15-65 yaş arası her köylü erkeğin kömür madeninde çalışmasını zorunlu kılan Mükellefiyet Kanunu Zonguldak halkını canından bezdirmiş bulunmaktadır. O zor yılların vebası olarak kabul edilen verem hastalığı da yoksul halkın belini iyice bükmüştür. Muzaffer ve Rüştü de bu amansız hastalığın pençesindedirler. Lakin onların hastalıktan daha çok umursadıkları şey bir an önce şiirlerinin yayınlanması ve yazdıklarının bir aksi seda bulmasıdır.

Bir gün ansızın şehrin nüfuzlu adamlarından Zihni beyin kızı Suzan çıkagelir. Muzaffer ve Rüştü ilk görüşte etkisi altında kaldıkları Suzan için iddiaya girerler. Her ikisi de kıza yazdıkları şiirlerden birini verecekler, kız hangi şiiri beğenirse kızı da o kazanmış olacaktır. Suzan Muzaffer’e kayıtsız kalamaz. Durumu farkeden Rüştü hiç girmez araya. Gariptir, dostlukları da hiç sarsılmaz. Ne var ki kızın ailesi bu duruma şiddetle karşı çıkar. Sonrası Zonguldak’tan Heybeliada’daki senatoryuma değin uzanan, ince hastalığın beliryeyici olduğu hüzünlü bir aşk hikayesidir. Rüştü, senatoryumda tanıştığı tifo hastası bir kıza aşık olur ve onunla evlenebilmek için, Necatigil’in binbir güçlükle yereştirebildiği senatoryumdan kaçar. Tabi onunla birlikte Muzaffer de. Bu arada şiirleri yayınlanır Varlık’ta. Lakin Rüştü’nün karısının ölümü bu sevinci yaşamalarına fırsat vermeyecektir.

Kelebeğin Rüyası, Yılmaz Erdoğan’ın sinema dilini gerçek anlamda keşfettiği filmdir desek sanırım abartmış olmayız. Erdoğan bu film özelinde karakter yaratmada son derece başarılı. Ama keşke Behçet Necatigil’e bir şair ve öğretmen olarak hikayede biraz daha yer verseydi. Böylelikle Necatigil üzerinden kendisine yöneltilen eleştirileri bertaraf edebilirdi. Ancak filmin karakter yaratmadaki başarısının aynısını oyuncu seçimi için söylemek biraz zor. 30 yaşındaki Belçim Erdoğan liseli Suzan rolünde biraz fazla sırıtıyor. Film bu haliyle Türkan Şoray’ı, Hülya Koçyiğit’i otuzlu-kırklı yaşlarında lise öğrencisi olarak oynatan Yeşilçam filmlerini andırıyor. Bir de o yıllarda 25-26 yaşlarında olan Necatigil’i Yılmaz Erdoğan’ın canlandırması işin iyice tuzu biberi olmuş.

Erdoğan, önceki filmlerinin aksine filmi diyaloğa boğmamış. Gerektiği yerde ve dozunda diyaloglarla film örüntüsünü zenginleştirmiş. Bir yönüyle günümüzün genç şairlerine de hitap edeceğini düşündüğüm, Behçet Necatigil’in ağzından dökülen şu cümleler, bana göre filmin ana hikayesini özetleyen ve altı çizilmesi gereken sözlerdi:

“Bir kızın, şiirini sevdi diye şairi de sevmesi gerekir mi?”

“Şiiri yayınlanmayan bütün genç şairler dergi çıkarmak ister.”

Filmin alt metinleri de oldukça sağlam. Dönemin siyasi ve bürokratik elitiyle halk arasındaki derin uçurum, yoksulluk, çaresizlik çok iyi resmedilmiş. Siyasi atmosferi etkili bir biçimde yansıtan mükellefiyet kanunu ve türkçe ezan vurgusu alt metnin, yer yer duraksayan, ritmini kaybeden filmin temel metninin önüne geçmesine bile sebep olmuş. Eğer filminizin alt metinleri ve göndermeleri çok güçlü ise, hikayenizin de çok güçlü olması, hikayenin akışında bir ritim sorununun olmaması gerekir. Yoksa buradaki gibi alt metnin temel metnin önüne geçmesi gibi, bir sinema filmi için hiç de istenmeyecek sonuçlar ortaya çıkabilir. Yönetmen, süreyi bu kadar uzun tutmayıp hikayesini daha yoğun bir ritimle anlatmayı yeğleseydi eğer, böyle bir sorun yaşanmayabilirdi.

Bir başyapıt düzeyinde olmasa da, genel anlamda başarılı bulduğum ve Yılmaz Erdoğan sineması içerisinde özel bir yere koyduğum Kelebeğin Rüyası’nın en temel sorunu yerliliktir diyebilirim. Filmin görsel dili, İtalyan yeni gerçekçi Visconti’den, geç dönem yeni gerçekçi Antonioni’ye ve hatta Hollywood’dan James Cameron’a kadar pek çok çağrışım barındırıyor. Sanırım bunda, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadoluda filminde de Antonionivari bir görsel işçilik çıkaran görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin etkisi büyük. Her ne kadar sinemanın popüler, tecimsel kanadını temsil etse de, Yılmaz Erdoğan’ın, bulunduğu yerde saymayıp her filminde kendini sürekli geliştiren arayış çabası, umuyorum ki bu söz konusu yerlilik sorunu üzerine de kafa yormasını beraberinde getirir.

Vasfettin Yağız – Portekiz Mektupları: Hayal Gücünden Yoksun Kadın

Vasfettin Yağız – Portekiz Mektupları: Hayal Gücünden Yoksun Kadın

Mektuplardan oluşan bir roman için son derece güzel, uygun ve artık klasikleşmiş senaryo: “Gerçekten yaşamış” bir rahibe, “gerçekte yaşamış” sevgilisine “gerçek” mektuplar yazıyor, bu mektuplar “tesadüfen” birilerinin eline geçiyor ve yayımlanıyor. Gerçekte olmayan şeyleri, kişileri, olayları kurgulayıp yaratan, ama bunları hep gerçekmiş gibi göstermeye çalışan, hep gerçeğe özenen ve öykünen edebiyatın masum bir oyunu, Portekiz Mektupları.

İslam’ın bir çözüm yolu olarak bir izin mahiyetinde kadın-erkek eşitliğine dair birçok hükmü bulunmaktadır. Bu hükümlerin birçoğumuz tarafından bilindiği bir gerçek. Bu ifadeye metnin giriş kısmında yer vermemin sebebi 18. yüzyılda yaşamış ve bir devlette yürürlükte olan yasaların, hakların, halkın tümü için geçerliliğini savunan Jean Jacques Rousseau’nun bir yazısında yer verdiği ifadeler. Bu ifadeler “Kadınlar hiçbir sanatı sevmez, hiçbir sanatı bilmez;  dehadan tümüyle yoksundurlar…” diye başlayıp devam eder. Jean Jacques Rousseau bu sözleri 17. yüzyılda yayımlanan bir eserin (Portekiz Mektupları) yayımlanışından bir yüzyıl sonra söylemiş. Bu sözlerin söylenmesine sebep olan şey;  eserin (Portekiz Mektupları) bir kadın tarafından kaleme alınmış olma ihtimali. Evet, bir kadının bir şeyler yazmış olabilme ihtimali bile 18. yüzyılda şiddetli tepkiler almış. Bu durum sadece 18. yüzyılda değil, öncesinde ve sonrasında da kadınlar bu tepkilere maruz kalmış.

Metnin içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla Portekiz’de bir rahibe bir Fransız askeriyle bir aşk yaşıyor. Bir süre sonra dönemin sosyal koşulları, savaş vb. nedenlerle Fransız asker ülkesine dönmek zorunda kalıyor ve bir daha Portekiz’e dönmüyor. Bu kadın sevdiği askere, onu tanıyan başka bir asker aracılığıyla mektuplar gönderiyor. Bu mektuplar biri tarafından bir şekilde bulunuyor ve yayımlanıyor.

Olayların, anlatılan ifadelerin virgül ve noktalı virgüllerle kesik kesik anlatıldığı, saplantı halindeki tek bir nesnede toplanmış çelişkilerden oluşan cümlelerle bugüne kadar ulaşan Portekiz Mektupları 17. yüzyıl Fransız klasisizminin bir parçası. Aynı zamanda Portekiz edebiyatının önde gelen klasiklerinden biri.

Jean Jacques Rousseau yazısının devamında ise “…Portekiz Mektupları’nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim.” diyor. Bu ifadeden sonra iki seçenek akıllara geliyor. Ya Jean Jacques Rousseau ( bir erkek olduğundan ötürü ) Portekiz Mektupları’nın bir kadın tarafından kaleme alınmış olmasını gurur meselesi haline getiriyor ya da Portekiz Mektupları’nın gerçekten bir erkek tarafından kaleme alınmış olması.

Toplamda otuz dokuz sayfadan oluşan Portekiz Mektupları’ında yer alan ifadelerden bir kaçı şu şekilde:

“Düşün aşkım, öngörülerinde ne kadar yanıldın. Ah! Bahtsız! Sahte umutlarla hem beni aldattın, hem de kendin aldandın. Onca zevk düşü kurduğun bir tutku, artık senin için ölümcül bir umutsuzluktan başka bir şey değil.” (s.19)

“Yalvarırım size, mademki beni terk etmek zorundaydınız, niçin beni büyülemek için uğraşıp didindiniz, söyleyin.

…elveda, artık dayanamıyorum. Elveda, beni hep sevin, bana daha fazla acılar çektirin.”

(s. 21)

“…resminize bakıp duruyorum, kendi yaşamımdan daha değerli o resim. Bana biraz mutluluk veriyor: Ama sizi belki hiç göremeyeceğimi düşündükçe acı da veriyor.

…umutsuzluk içindeyim, zavallı Mariane’ınız artık dayanamıyor, bu mektubu bitirirken kendinden geçiyor.” (s. 24)

“…aşkınız yüzünden ölmemi emredin bana! Tanrı aşkına bana bu yardım elini uzatın ki cinsimin zayıflığını yenebileyim.” (s. 27)

“…ailem, dostlarım, bu manastır artık dayanılmaz geliyor. En sert rahibeler bile halime acıyorlar; duyduğum aşk herkese dokunuyor, bir tek siz tam anlamıyla ilgisizsiniz.” (s.30)

…bir rahibenin genellikle pek de sevilecek bir kadın olmadığını kabul ediyorum. Yine de bana öyle geliyor ki insan yaptığı seçimlerde mantıklı davranabilseydi, rahibeleri diğer kadınlara tercih etmekle çok iyi yapardı: Dış dünyadaki gibi bin bir çeşit uğraş onları oyalayıp, dikkatlerini dağıtmaz.”(s. 36)

Burada düşünmemiz ve irdelememiz gereken şey, bu eserin ( kadın veya erkek ) kimin tarafından kaleme alınmış olması değil; eserin bir kadın tarafından kaleme alınmış olma ihtimalinin bile Jean Jacques Rousseau gibi kişilerce tepkilere maruz kalması.

İnsanın yaratılışından 20. yüzyıl başlarına kadar kadının erkeğe oranla devlet işlerinden bir “dışlanmışlık” dairesi içine konularak, hem yaratıcı benliğiyle hem de toplumsal benliğiyle bir şekilde uzak tutulmuştur. Bunun yanında Mezopotamya’da kurulmuş site devletlerinin pek çoğunu kadınların yönettiği bilinen bir olgu. Kadınlar hemen hemen her dönemde az da olsa toplumsal yönlendirici rollere sahip olmuşlardır. Bazı dönemlerde Selçuklular ve Osmanlı dönemi- şiir üretmiş kadın şairlere de rastlanır. Fakat bu kadınlar ancak, toplumda belirli bir görev ya da işlevsellik nedeniyle saygınlık kazandıkça yazdıkları ciddiye alınmış. Buralarda da pek az insanın okur-yazar; bunların da doğal olarak devletin merkezinde elit tabakadan oluşan insanlar olduğu bilinen bir gerçek.

Hatta kadın şair ve yazarlar Osmanlı döneminde kendilerini şiir ortamına kabul ettirmek, bir divan şairi olarak tanınabilmek için, kaleme aldıkları şiirlerde cinsiyetleriyle ilgili hiçbir ipucu vermemişlerdir. 19. yüzyıl ve öncesi dönemlerde genelde, eylemlerin temelinde erkek söylemi, erkek düşünce tarzı, inançları ve arzularıyla inşa edilmiş toplumsal yapılar oluşmuştur.

Tüm bu durumlar göz önüne alınırsa “Kadınlar hiçbir sanatı sevmez, hiçbirini bilmez; dehadan tümüyle yoksundurlar…” gibi ifadeler kullanmak ne kadar doğru olur?

Günümüzde bu engellerin kaldırıldıktan sonra kadınların da bir şeyler kaleme alabilecek düşünceye sahip olduklarını, sanatları bildikleri ve sevdiklerini görmekteyiz.

“Portekiz Mektupları” bu türden kısıtlamaların olduğu bir ortamda yayımlanmış ve 17. yüzyılın sonlarına doğru edebiyat dünyasına sesini duyurmayı başarmıştır.

Zeliha Üstün – Gariplerin Kitabı

Zeliha Üstün – Gariplerin Kitabı

Gidiyorum bugün…

Kütüphaneyi, evimi, dostlarımı, yaşadığım şehri terk ediyorum…

Nereye gittiğimi bilmiyorum…

İşin tuhafı, kütüphaneyi bir kitap bulmak amacıyla terk ediyorum…

Bir Mağribinin sınırlar ötesinde ve kendi içinde yaşadığı  gerçek yolculuğunu okumaya başladığım satırlarda, gözlerimi buğulandıran, kalbimi heyecanla dolduran ve sonunu merakla çektiğim bu seyahat  için  refîk olma niyetindeyim satırlar sayfalara devrolurken. Yüzlercesini tanıdığım ve hikayelerini hayranlıkla dinlediğim, cesur yüreklerini  hep takdir  ettiğim  “Sufi”lerden biri ile karşı karşıyayım zannımca yine yeniden…

Kendi kesaletimize  kızıyorum her defasında. Balıkların suyun kıymetini bilmediği gibi tasavvuf içinde doğan bizlerin bunun değerini idrak edemeyişimize  hayıflanıyorum  dünyanın bir ucundan kalkıp bilinen ve hatta bilinmeyen dinleri deneyerek iç huzurlarını, aslında kendilerini bulmak için ülkeler kateden, ciltlerce kitap okuyan, yıllarını harcayan insanları tanıdıkça. Ardı ardına çevrilen sayfalarda kaybolmaya başlıyorum  yeni bir dünyanın kapılarının açıldığı  bir rüyaya dalarmışçasına. Konuşan ben mi, O mu ayırt edemedim. Devam ettim…

… ”Bambaşka bir şey kafamda, beynimin değil kafamın- bunu şimdi anlıyorum- bir başka merkezinde belirdi. Bu şey içimde, kuyudaki suyun çok uzak bir yerde yağmur yağdığı için yükselişi gibi yükseliyordu. Özlem… Ama neyi özlediğimi bilmiyordum. Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de nesneydi. Tanımlayabileceğim hiçbir biçimi, adını koyabileceğim hiçbir sıfatı yoktu, ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum. Bu bilmediğim şey içimi alt üst ediyor, beni tedirgin kılıyor, hayatım olarak bildiğim her neyse ondan beni uyandırıyordu, çünkü özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tatmış olduğum bütün meyvelerden farklı idi. Yolculuk o bomboş odada, hiç kıpırdamadığım bir an içinde başlamıştı…”

“Aradığım süre boyunca bir şey elde edemedim ama işlerin kendi yatağında akacağına dair bir güven duyuyordum. Bundan böyle üzerinde yürüyeceğim yol, sanırım labirentin girdisini çıktısını andıran çetinlikte ve aydınlıktaydı. Bu yolun bütün patikaları şimdi artık ”kalbim” olduğunu anladığım şey üzerinde bulunuyordu…”

Güvenin verdiği huzurla geçiyordu günler. Çünkü birileri ona “Sen bizden birisin, kardeşim…” demişti. Adını koyamadığı bu hissiyatı, tanımadığı çehreler yorumlamış,  filizlenmeye yüz tutmuş tohumu birileri, hâlden anlayanlar görüvermişti işte.

“Hayatta olduğu yahut saklanmış olduğunu düşünerek avunmaya yanaşmadım. Tersine, bıraktığı her izden elimden geldiğince çok anlam çıkarma yönüne düşüncelerimi çevirdim.” diyerek izini sürdüğü eski meslektaşını ve aslında onun neyi bulup da sırra kadem bastığını  ararken “Kalp, kalbi bulur.” diye fısıldandı kulağına… Kalp, kalbi bulur…

Önce meslektaşının yazdığı satırları buldu evin gizli  bir yerinde, sonra ipuçlarını takip etti  büyük bir dinginlik ve hoşnutluk ile. Kapılar zamanı geldiğinde toplayıcı bir bütünün parçaları olarak açılıveriyordu önünde…

Yaşamındaki aydınları, davranışları ve gözlemlerini kaleme almıştı kayıplara karışan. Modern toplumların bir özetiydi sanki anlatılanlar. “Benim eğitimim verilenin dışındakine karşı kapanma, verileni üst üste yığma ve böylece bilgiden  taşıyor duygusunu edinmeye dayanıyordu. “ yazıyordu kelamın sahibi kara kaplı deftere. Bir yandan bila zaman bu cümleleri okurken, bir yandan da bizleri de tartıyor, nereye gidecek bu işin sonu demekten de alamıyorum kendimi. “Öğretiyorlar, ama hiç  bir şey bilmiyorlar. Düşünüyorlar ama akletmiyorlar…”

Anneannemin şiirlerindeki gibi  kağıda değil de gökyüzüne yazılmış olanları yani kainatın hâl dilini okuyabilmek ve kullukta derinleşmek dileğim. Öğrendik ki: “Zihnin değeri derinliğiyle anlaşılır. “

Ve der ki kitap “ Bu istediğin aramakla bulunmaz. Ama bulanlar yalnızca arayanlardır…”

Bir model aranılan ve bir bir sıralanır  özellikleri farklı satırlarda;

Edepli, bilgili, sabırlı, özgün, cömert , hayranlık verici…Arınmışların gülümseyişine sahip, ilişkilerinde mesafeli ve titiz , soylu yüzlü…Hep yukarı bakıp, kendini  ufkun en üst noktasında bir işaret yakalayabilir kılmaya zorlayan…Duadan bir an bile geri durmadan,  ruh coşkunluğu yaşayan…

Bunları tek bir bünyede toplayabilmek ama nasıl ?

Sorunun cevabı yolun sonunda tâbi olmak birine, aslında başlangıcı aranan yolun aynı zamanda…

“Kesin bir inançla içime doğmuştu ki bir mürşit vardır ve onu bulmak bize düşer. Biliyordum bunu. Bütün mesele nerede olduğunu bulmak ve onu görmek üzere yola çıkmaktan ibaretti. Onların bir yerde bulunmaları duruluş demek, onlar telaşsız bir hayatın güvencesidir.

“Zekamdan ve onun direşken bir tutumla uzak duruşundan vazgeçip kendimi onun ellerine bıraktım.”

Şeyhin bereketi  tepemden tırnağıma kadar üzerime boşalıverdi. Anlaşmamak diye mesele yoktu.

“Alnın yere gelsin! “

“Çünkü bu teslimiyettir. “

“Sesi yarlar boyunca çınladı, içerimde şafağın sökmesini isteyen bir şey belirdi ve beni yaratan üstün Yaratıcı’ya bu çıplak dağların ötesinden yönelip boyun eğme duygusunun tuhaflığına daldım. “

Alnım çimenlere dokunduğu zaman hiç birşey bilmediğimi öğrenmiştim. Bildiğim O’nun rahmetinin sınırsız olduğuydu…

Ağlıyordum ve büyük bir gönül ferahlığı duyuyordum, sanki hayatım o güne kadar karmakarışık  bir bilmeceydi de bir dokunuşta çözüvermişti.

Ağladım ama hiç yaş dökülmedi, içerimden aşk fışkırdığını hissettim…

Usulca kıyıya vurmuştum. Artık bir daha eski durumuma dönmemek üzere değişmiştim.

İşin başlangıcı hayretti, hayranlıktı…

Kalbimdeki altüst edici özlem yatışmış görünüyordu ama hayatım için yepyeni olan bir tatlılık, bir sükunet vardı içimde.

El’an kendini bütünüyle silmenin vakti gelmişti.

“Adı belirsiz duruma gelmelisin. Görünmez. Namazın kendisi olmalısın. İnsan olarak kendine kıvrılmaktan, yüzünü kendine çevirmekten vazgeçmelisin. İbadetler bir gönül yakınlığıdır. Bu bir sevgi olacak kadar büyüyebilir, zamanla aşk haline gelebilir.

Aşkla sarhoş… Şaraba batmış… Balın içinde saydamlaşmış…

Yalnız kalmak istedim…

Yalnız olabilmek için çok çalışman gerekecek. Sonradan elde edilir o. Yalnız kalmayı başarabildiğin zaman anlayacaksın ki sen artık kendinsin. Bunu sağlaman için savaşman gerekmez. Yalnız kalmayı başarmak demek, bilgelik uyarınca söylersek, önce başkalarıyla birlikte olmayı öğrenmek demektir. Savaşma…

Meczublar da dolaştı sayfalar arasında  sıkça, pejmurde kıyafetleri, tuhaf halleri ile sesleri ruhumu ürpertti her defasında….

“Yanımdan geçip de aniden bastıran yağmur gibi üzerimden ışın yüklü bir enerji akıverince anladım ki deli değildir. Birden yanımda yürüyen arkadaşıma dönüp seslendi:

“Ona söyle doğrusunu yapmış. Kutla onu, cesaret sahibi olmak gerektiğini söyle. Devam et, de!“

Çıkılacak iç yolculuğun ne kadar uzun olduğuna ilk olarak onun durumu dikkatimi çekti ve sonra düşündüm ki  ben, insanların dünyasında kalarak böyle soylu bir farklılık içinde olmaya ne kadar uzaktım…

Ve meclisler kuruldu bu yolculukta …

“Cennet bahçelerinin yanından geçerken durun ve zevk alın. Bunların ne olduğu sorulduğunda Peygamber şöyle cevap verdi : Zikr meclisleri. “

“Zikir usulca yıldızların gökte salınışları gibi beni sakin bir iç rahatlığına götürdü. Ben yalnızca yaşayan Rabbin adını anan bir esintiden ibarettim. Ben bir flüttüm ve notalar benden geçiyordu. İsmi Celili dile getirmek aşılamaz bir nimetti…”

Meclisin kurulduğu o gece, cami alev alev nur içinde, hikmetin aydınlığı altındaydı. Çevreme baktım ve bana bir an bu şölen çöldeki ufak bir mescid içinde olup biten bir şey değilmiş de bütün gezegeni kaplamış bir olay gibi göründü. Bu akşamlarda ilk keşfettiğim şey insanın yoğunluk kazanmasının insanı sersemletecek kadar  olağanüstü bir tabiata sahip oluşuydu.

Geride bıraktığım hayata dönmem gerektiği söylenince ne üzüntü ne sevinç duydum. Eğer bulunmam gereken yer orasıysa, orada bulunmaktan hoşnut olacaktım…

Ya Rab benim işim sana hamd etmek.

Gemiler farklıdır ama su aynı…

Şimdi sen tasavvuf denizinin en derin sularında yüzüyorsun. Seninle umman arasında… Yalnızca bu dayanıksız sandal, kendin var…

Yolculuğunda Allah’ın rahmeti yüce başına aksın…

Vesselam….

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Seyyâh-ı Hayrân Ziyâ Çelebi – Cevelânnâme

Ahbâr-ı Bilecik: der beyân-ı pür-melâlî-i külliye vü zâviye-i Şeyh Edebâlî vü ameliyye-i perîşânî-i “Restorasyon”

Evvelen hikâyet ettiğimiz vechile belde-i Söğüd’den kable’l-iftâr Bilecik sancağına vâsıl olduk. Anda hakîrle Rüşdî Hâce’yi, kadîm yârânımızdan Yıldırımzâde Hâfız Ahmed hoşamedî idib iftara mukarreb bizi bir met‘ama dâvet eyledü. Bu Ahmed Hâce Hazret-i Pîr’in diyârı Konya’dan olub hıfzını diyâr-ı Rûm’un kurrâ-i şehîri Vârol Hasan Hüseyin Efendi’den ikmâl eyleyib ta‘lîm ü tahkîk ilmini dahî andan ahzeylemiş, hıfzı kavî, ulûm-i dîniyyeyi hâvî, feleğe kelek simurga sinek nazarıylan bakan, gözün budakdan sözün dudakdan esirgemez merd bir Türk yiğidi olub hakîrin hem-şehridir. Hakîrden sinnen ednâ vü ilm ü hilmen a‘lâ bulan Ahmed Hâce’ye hakîr bundan birkaç sene mukaddem hıfzımdan arz eylemekle hâcelerimden dahî olub lutfuylan teşerrüf itmişimdir. Zâdellâhü ilmehû ve ceale’l-Furkâne nûreh, âmin. Ahmed hâce Bilecik kurâsından birinde imâmet makâmın kâim olmağın, bizlere bir güzel iftâr idib konuklayub izzet ü ikrâm ü eltâf buyurdukdan sonra musâade isdeyib helâlleşib ayrılduk, çün bizler ol gîce Orhân Gâzî sultânımız adına münşâ câmi-i şerîfde Şeyhimiz Edebâlî eyninde salât-ı terâvîhi edâ eylemeği âzim olmuş idik.

Ba‘de’l-iftâr salât-ı mağrib ü terâvîhi edâ kasdıyla Orhân Gâzî câmii vü Edebâlî türbesinin olduğı vâdîye azm-i râh eyledik. Ol bu vâdî ziyâde hadrâlığı olub Bilecik şehremânetinden ibtidâ eyleyib kandeyse sekiz-on ok atımlığı tûlunda devâm iden ziyâde meşcerelik bir vâdî olub ervâha ferah virir. Hamîd-i sâni ahdinden bakiye şehremâneti binâsının ardında dahi yine eser-i Hamîd bir kulle-i sâat durur kim tule’l-edvâr nâsa vakti haber virib ömrün fenâsından inzâr eyler. Ol kulle vü şehremânet binâsından vâdinin nihâyetindeki Edebâlî külliyesine varana dek her kûşe başında Şeyh Edebâlî’nin nesâyihinden “İy oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” muharrerdir. Ol vâdi tûlünce yedi sekiz aded, işgâl-i Yûnân’dan harâb düşmüş, minâresinden ezân kalkmış, üç yanı yâ temâmı vîrân, her birine düşmüş nîrân, devrhânânı sâkit, harîmi bûm-zâra dönmüş, evrâd ü ezkârı dinmiş, müezzin sadâları munkatı‘ olmuş nice mesâcid öyle hamûş yatur… vâh esefâ! Çün memleketde gayret-i milliye vü diniye kalmamış, ecdâd ü şühedâ vü mahabbet-i vatan ü Türklük kıymetden sâkıt olmuşdur.

Şiir:
Hakîr olduysa millet, şânına noksân gelir sanma!
Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz, kadr ü kıymetten…

Edebâlî külliyesine vardıkda beyne’l-mağrib ü ışâ kasîr olmağın vakit fevât bulmasın içün hakîrin imâmetünde salât-ı mağribi edâ eyledük. Vakt-i ezâna az vakit kalmağın hayretimiz celb eyledi kim ne kürsîde bir vâiz va‘z ü nasîhat ider, ne mihrabda bir devr-hân kırâette bulunur vü ne mahfilde bir kasîde-hân Remezâniyye okurdu. Cümle cemâat teşvîşe garîk olûben nice mâlâya‘nîler havada uçuşub câmi derûnunda bir hây hûy ü gulgule vururdu kim çün imam ü müezzin efendi dahî müezzin mahfilinde mesâvî söyleşib ömürlerin ziyân iderlerdi. Hakîr bu ahvâle ziyâde taaccüb idib Rüşdî hâcenin gûşuna Keçecizâde İzzet merhûmın bir beytin tahrîfen kıraat eyledim.

Şiir:
Meşhûrdur ki fısk ile mihrâb olmaz harâb;
Eyler ânı mâlâya‘nî-i imâm harâb!

Neyse diyib sünnet-i ışâyı edâ eyleyüb imâm-ı merkûmun imâmetinde nemâzı edâ eyledik, lâkin pencşenbenin gelişi çârşenbeden ma‘lûm olmağın ezâ vü cefâya bi’r-rızâ ve’l-ihyâr lâ bi’l-kerh-i ve’l-icbâr vardığımız fehmeyledük. Ammâ câmi-i şerîfi terk itmek hemân yânede medfûn Şeyh Edebâlî’yi incidir deyû ol hîleye dahî mürâci olamadık. Ol imâm efendi ziyâde bed sadâlı vü gudûbet edâlı olub terâvihin ilk dördüne durdukda dördüncü rekatte nemâzı teslîm ider deyû ümmîd iderken kıyâma kalkıb altıncı rekate vardı andan sekiz andan dahî ona varıb selâm virdikde Rüşdî Çelebi kulağıma eğilib: “Çelebim, didi, kalk gidelim. Çün şol nâdân imâm efendi sadâsın bedliğine bakmayub sünnet-i seniyyeye dahî muğâyeret ider. Kangı mezhebde salât-ı terâvîhi dü selâmda  misl-i berk sür’atle edâ idip perîşân eylemek vardır?!” Mâmâfih ol yek fâsılada salât-ı ümmiyyeyi dahî nice süratli okurlardı kim bizler ehl-i kırâet olmağla âna tâbi olub müşâreket idemez idik. Hakîr ol gazabla “Bre nâdânlar ü herif-i nâ şerîfler, kangı kitabda mervîdür hem kangı mezheb ü örfde salâtı ol denlû istihfâf câizdir? Tiz cevâb virin, şol selâtîn câmiinde Şeyhimiz Edebâlımız eyninde ol bid‘at ü lâkaydî edâ eylemeği vü ta’dîl-i erkândan ferâgati nice tecvîz idib nice sîneye çekersiz?!” diyicek oldumsa da Rüşdî Çelebi fakîri teskin eyleyüb taşraya çıkardu. Şeyh Edebâlî yanında bir halk bağçesinde çay ü meşrûbâtımız şürb idip zâbitlik teşkîlâtına âid bir otelde –bu otel lafzı evvelen îzâh buyurulmuş idi- ol gîce konakladık. Ol konak dahî Orhangazi câmiine kandeyse kırk ok atımlık mesafededir. Şeyh Edebâlî pirimiz dahî mevsim Remezân olmağın ayn-ı nehârlan zâir olmak vâcibdir deyû ferdâsı gün kable’z-zuhr kirâren ziyaret idelim diyib yola revân olduk. Orhangâzî camiine vardıkda anda rek’ateynle tahiyye-i mescid eyleyib türbeye geçdik.

Ol bu Orhangâzî câmii rûzigâr-ı âl-i Osmân’ın evvel kubbeli mescidi olub ibtidâ yek-minâre inşâ olunub evvel kubbeli selâtîn câmii mesâbesindedir. Çün ânı  Bâyezîd-i evvel sultânımız peder-i muazzamları yâdına inşâ eylemişdir. Murabba harîme mâlik ol câmiin kubbesi müsemmen bir kasnağa oturub divarları dahî moloz vü taşdan mamûldür. Hamîd-i sânî ahdinde tecdîd ü ta‘mîr eylenen câmiin hemân kurbünde Şeyh Edebâli zâviyesi durur kim maatteessüf zâviye vü türbe ol vakit âtıl idi. Çün anda RESTORASYON didikleri bir ameliyye cârî idi.

Ammâ bu RESTORASYON ne dimekdir? Ol lafzın menşei husûsunda lisâniyyât ulemâsı ihtilâf idib bu hususda muhtelefün fîh kavleyn vâki olmuşdur. Bir kavle göre ol lafız “Rustehîz-i Siyon”dan müştâkdır. Mâlûmdur kim “rustehîz” Acem lisânında kıyâmet vü mahşer dimekdir. “Siyon” dahî Yehûd tâyifesi lisânınca İsrâil yurdu yâ Yehûdîler mânâsınadur. Ol terkîb dahî bu istimâl üzre “Yehûd tâyifesin kıyâmeti” dimekdir. Muâsır-usûl tecdîd ü ta‘mîr ameliyyelerine inhirâfen telaffuz eylenüb RESTORASYON dimişlerdir. Çün kim ol ameliyye âsâr-ı atîkadan kangısına vâki olursa kandeyse âna Yehûd tâifesi –hafazanallâhü min şürûrihim- savlet eyleyüb hedm ü talan eylemiş misillû olur. Ol ameliyye dahî hayır murâd idilerek îfâ eylenür vü lâkin âsâr-ı atîkada safvet-i sâfiye komayub tabîatun tahrîf ider vü fıtratın tağyîr ider. Vü lâkin ol bu îzâhı elsine-i sitte ulemâsı şâz bulmuşlardır. Kavl-i sânî ise terkîbin “Reste-rûz”dan müştâk olmaklığıdır. “Rûz” lafzı cümlenin mâlûmı olub zebân-ı Fârisî’de “gün” dimekdir. “Reste” dahî Fârisî bir lafız olub “rehâ bulmuş, kurtulmuş nesne” yâ şahıs dimekdir. İmdi böyle olucak terkîb işbu deme irmiş, rehâ bulmuş olur kim bir nevî ihyâ faaliyetinden gûyâ nişân virirmiş. İlm-i iştikâk mütehassısları bu îzâhı tasvib eylemişlerdir. Vü lâkin ındenâ kavl-i sânî lâfzen makbûl olsa dahî mânâen kavl-i evvel mu’teberdir. Çün bu Restorasyon dinen rezâletten fâriğ olan nice âsâr-ı atîka tabîatun itirib, fıtratun zâyi ider, nâzirîn-i zevi’r-rikkatin uyûnuna ezâ virip cümle mahzûn kalırlar. Nitekim gâvur şuarâsından dahî “Restorasyon mebniyeye vâki olucak felâket-i a’zamdır” deyenler olmuşdur. Elhak öyledir.

Türbenin taşrasından Şeyh Edebâlî pîrimize Fâtihâlar ihsân eyleyüb bi kasdi’t-teberrük civârının türâb-ı pâkinden dahî yanımıza bir miktar ahzeyleyüb, Kayı sancağına vedâ idib yola revân olduk.

Mukaddemâ azm-i râh eylediğimiz vechile Burûse sancağı Bilecik kışlağuna bi-meşyin hafîf beş günlük kandeyse beşbin ok atımlık mesâfededir. Vü lâkin muâsır vesâitlen âna iki saatte vâsıl olmağ mukadderdür. Yenişehir kazâsından ubûr idib Burûse’ye vâsıl oldukda vakit zuhr olmağın derhâl salât-ı zuhrı Ulu Câmi’de edâ eyledük. Mâlûmdur kim bu Burûse, pâyitaht-ı âl-i Osmân’dır. Nice ulemâ, sulehâ, selâtin-i izâm, kudât ü vülât ü sûfiyân-ı kirâm anda ömür sürüb güzerân itmişdir. Zemîn-i pâkinde nice evliyâullah ü ricâlullah ü ehl-i hâl kimesneler vü ulûm-i dîniyyede erkân-ı İslâm olmış nice erbâb-ı ilm ü kalem medfûndürür. Burûse halkı bilcümle imâmımız Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit hazretlerünin mezhebinden –etâlallâhü zılleh-, Ebû Mansûr Muhammed hazretlerünin itikâdından –zîyde kadrüh ve cuile meşkûran sa’yüh-, kelâm-ı kadîmi kırâet-i Âsım ü rivâyet-i Hafs hazretlerüne –cealellâhü’l-Kur’âne lehümâ şâfi‘an- tebeân tilâvet eyler kavm-i necîb-i Etrâk olub anda aslâ gâvur bulunmaz. Cenâb-ı lâ yefnâ ol ahâliyi  râh-ı Muhâmmedî üzre sâbit ü ber-karâr eylesin, âmîn… Burûse’nin künûzüne dâir teferruatlı mâlûmâtı râviyân-ı ahbâr vü nâkılân-i âsâr ü muhaddisân-ı rûzigâr haz-retleri te’lîfât-ı latîfelerinde nakleyledüğinden biz anda tafsilât serd eylemeyelim. Evvelen Pîrimiz efendimiz seyyâh-ı kâinât vü muîn-i ehl-i hâcât Seyyâh-ı Fakîr Evliyâ Mehemmed Zillî-i Kütâhî Çelebimizün eser-i bî-misli olmağ üzre müerrihîn-i kirâmun bazı eserleri ile devr-i muâsırda tab’ olunmuş Sedât Efendi’nin Bursa Vilâyeti Târihçesi; Osmân Şevkî’nin Türk Seyyâhîn Cem’iyyeti neşriyyâtından Seyyâhlara Rehber’i; İhtifâlci Mehemmed Ziyâ Beyefendi’nin Burûse’den Konya’ya seyâhat’i; Hasen Tâib Efendi’nin Hâtırât yâhud Mir’ât-ı Bursa; Lâmiî Çelebi-i Bursevî’nin Şehrengîz-i Burûse; İsmâîl Belîğ’in Târîh-i Burûse vü Hüseyin Vassâf ’ın Burûse Hâtırası nâm telifleri ol meâlde şâyân-ı zikr âsârdır. İmdi biz Burûse’deki fecâyi’ vü hâdisâtı dahî bilâhare hikâyet idelim, vesselâm.

Cevelânnâme-i Ziyâ
16 Remezân 1433
Bursa.

Fatma Atıcı – İnsan Tanrı’dan Ne İster?

Fatma Atıcı – İnsan Tanrı’dan Ne İster?

Almanya denilince aklıma ilk gelen isimlerden biri şüphesiz ki Goethe’dir. Goethe denildiğinde ise Onun yıllar boyunca pek çok insanı olduğu gibi beni de derinden sarsan, çokça düşündüren ve defalarca okuduğum “Genç Werther’in Istırapları” isimli kitabı…

Yirmili yaşlarda bir genç iken kaleme aldığı bu eseri, aslında kendi yaşamındaki mutsuz bir aşk öyküsünden yola çıkarak yazdığı söylenir. Belki de bu sebeple, Frankfurt’a yapacağım seyahat öncesi şehrin sokaklarında, Werther ile Goethe’nin iç içe geçmiş acılarının izini süreceğimi biliyordum. Ve bu izlerin arasında, insanoğlunun en kadim ve zorlu yaşantılarının başında gelen aşkın ne olduğu sorusunun cevabını bir kez daha arayacağımı… “Her arayan bulamaz ama bulanlar ancak arayanlardır.” hakikatinden de anlaşılacağı üzere bana düşen aramaktı. Ancak bu arayışımda asıl sorunun yanına kendiliğinden bir sual daha eklenmişti. İnsan insandan ne ister?

Psikiyatrist-yazar Mustafa Ulusoy muhtemeldir ki aldığı psikiyatri eğitimi ve klinik çalışmalarında tanık olduğu birçok vakadan yola çıkarak, insanın temel acıları üçlemesi serisini yazarken ilk sırayı “aşk acısına” vermişti. Batının en büyük trajedi kaynağı olarak ele aldığı “ölüm” bile ikinci sırayı alırken başı çeken aşk, yalnızca benim değil tüm insanların -belki hayatlarının bir bölümünde dahi olsa- sorguladığı ve yorumlamaya çalıştığı bir mesele olmuştur. Çünkü Ulusoy’un da söylediği gibi hepimizin yolu dünyada iki şeye mutlaka düşer: “Aşka ve ölüme.” Ve aşk acısı ölümün ardında bıraktığı acıdan daha zorludur. Neden mi? Cevapları bu kez de Goethe’nin doğduğu şehrin sokaklarında ara aramak üzere yola koyuldum.

Frankfurt, semalarını kaplayan griliği biraz olsun hafifletmek istercesine üzerine giydiği beyaz elbisesiyle karşıladı beni. Ancak bu beyazlık bile şehrin kasvetli ve karanlık havasını değiştirememişti. Werther’in acılarının şehre sinmiş kokusunu duyabiliyordum. Başkalarının ıstıraplarını yurt edinmeyi öğreneli çok olmuştu. Belki de bu öğrenilecek bir şey değildi. Zaten bu hal üzere doğmuştum. Acının olduğu yerden uzaklaşamayan, dibini görmeye çalıştığı kuyunun en karanlık yerine gözlerini diken bir mizaca sahiptim. Kim bilir aradığım belki de kendi ıstıraplarımı iyileştirecek cevaplardı. Ya da yalnızca kendime ait sandığım acıların ve soruların insanoğlunun kaderi olduğunu bir kez daha görmem ve dünya üzerinde tek olmadığım duygusuyla bir parça nefes alabilmemdi. Benzer bir hali Werther bir mektubunda arkadaşı Wilhelm’e şöyle anlatıyordu: “Bazen kendime şöyle diyorum: Yalnızca senin bu türden bir yazgın var; diğer insanların mutlu olmalarına sevin –hiç kimseye senin gibi acı çektirilmemiştir.- Sonra da eski zamanların bir ozanını okuyunca, kendi yüreğimin içini görür gibi oluyorum. O kadar acı çekiyorum ki! Ah, insanlar benden önce de böylesine perişan olmuş mudur?”

Frankfurt’un yüksek binaları ve hali hazırda devam eden yapılandırma çalışmaları ile bir ticaret ve fuar şehri oluşu, Avrupa’nın pek çok noktasına direk ya da aktarma ile yolcu taşıyan havaalanı itibariyle şehrin merkezi önemi, beni neredeyse hiç ilgilendirmiyordu. Ne devasa gökdelenleri görüyordum ne de göz kamaştıran mimarileriyle alışılmışın dışındaki alışveriş merkezlerini. “Kendi içime dalıyor ve içimde bir dünya buluyorum!” diyen Werther’i Frankfurt’ta değil, aslında kendi içimdeki dünyada aradığımı bildiğim halde, adımlarım beni şehir merkezindeki Goethe’nin doğduğu ev olan ve şimdi müze olarak ziyaretçilerini bekleyen “Goethe Hous”a götürüyordu. Bildiğim bir şey de şu idi: Benim gibiler, tıpkı Werther gibi içine dalan ve orada yaşayanlar, dış dünyayı ve o âlemde olan biteni bir çocuk hayreti ile temaşa eder ve başlarındaki gözle değil de, içlerindeki âlemin gözleri ile görürler. Ve dış dünyada yaşamaz ancak teğet geçerler.

Aradığım yeri geniş caddelerin, süslü dükkânların ve akıp giden şehir yaşantısının arasına, meçhul birisi tarafından bırakılıp terk edilmiş gibi sessiz ve ıssız buldum. Evin bahçesinden içeriye girerken çocuk Goethe ile genç Werther’i muhayyilemde iç içe geçmiş görüyordum. Bir çocuk bedeninde kederli genç bir yüz… Ben ise sanki okşayacağım saçların, tüm acılarını ellerime bırakmasını ister gibi uzanıyor sonra karşılaştığım yüzdeki ifade ile sarsılıyor, teselliye ihtiyacı olanın benim olduğumu anlamış gibi bana doğru uzatılan eli şaşkınlıkla yakalamaya çalışıyordum. Gözlerim Lotte’yi arıyor ve onu bahçenin bir köşesinde nişanlısı Albert ile birlikte oturur buluyordum. Lotte’nin yüzünde ruhunu örten bir perde… Aşkının büyüsü ile Werther’in benliğini tepeden tırnağa kuşatan “Onun uğruna hayatta kalmaya mecburum.” dediği kadın. Bir insanın tıpkı anlamsızlığı taşıyamayacağı gibi, var oluşu anlamlandıran bir değer yüklenmesini taşıyabilmesi mümkün müydü?

Evin içinde kendimi değil, Goethe’nin cümlelerini gezdiriyor gibiydim. Her odaya, her köşeye bir tanesini bırakıyordum. Goethe’nin hayata gözlerini açtığı odanın duvarındaki doğum ilanını incelerken, Werther: “Yüreğime hasta bir çocuğa bakar gibi bakıyorum.” diye fısıldıyordu. Lotte’nin, aşkına karşılık verdiğini yüreğinin ona fısıldadığı gibi… “Beni sevmeye başladığından beri kendi gözümde nasıl da değer kazandım, nasıl da kendime tapıyorum beni sevdiği için!” diyordu. Varlığının değerini bir insan üzerinden tanımlamak aşkın söylediği en büyülü yalan olsa gerek… Bu tuzağa hemen hepimiz gönüllü olarak düşeriz. Çünkü bu, başlangıçta ruhumuzu besleyen, bize iyi gelen bir şeydir. Ne var ki; tüm yalanlar gibi o da bir gün gelecek ve hakikati suratımıza çarpacaktır!

Evin kütüphane bölümünde ortalıkta kimselerin olmamasını fırsat bilerek yasak olduğu halde masanın başucundaki sandalyeye oturdum. Werther’in aşkını bu denli büyüten ve giderek bir trajediye dönüştürecek olan; Lotte’nin en yakın arkadaşının nişanlısı olması, yani yasak ve imkansız oluşu muydu?  Cevabı sanki kitaplarda bulunurmuş gibi gözlerimle kütüphaneyi tarayarak bir kez daha bu soruyu kendime yöneltiyorum. Aşkının karşılığı olsun ya da olmasın, onun gibi naif, dikenleri hep kendine batan, tutkulu, hassas bir ruhun böylesine zorlu bir yolda yürümesi elbette ateşten bir gömleği sırtına geçirmesinden farksızdı. Önce sevgisinin karşılığı olup olmadığını sorgulayan Werther, daha sonra böyle bir sevgiyi yaşamaya hakkı olup olmadığını, dahası hayatının anlamı ve var oluşunun sebebi olarak gördüğü, bir melek diye nitelendirdiği sevgilisiyle ne birlikteliği ne de ayrılığı benimseyemediği ve kabullenemediği için; ümitsizlik, huzursuzluk, keder, isteksizlik ve çözümsüzlük içerisinde bir cinnete doğru yol aldığını görmeye başlamıştı. Bu hallerin içerisinde hem ondan uzak olması gerektiğini biliyor ve hem de bunu başaramıyor; gitgide yaşama sevincini ve anlamını yitirdiğini hissediyordu. Bazen uşağını Lotte’nin evine gönderip sırf onu gören birisinin etrafında olmasıyla avunmaya çabalıyordu. Tıpkı Leyla’nın mahallesinden gelen köpeğin sevdiğini gören gözlerini öpen Mecnun gibi…

Göğsündeki korkunç boşluğu elleriyle besleyip büyütürken, bazen intiharı kolayı seçme olarak görüyor bazen de bu yolu seçenlere hak veriyor; bunun bir korkaklık olmadığını kendisine anlatmaya çabalıyordu. Şehrin koyu grisi odanın penceresinden içeriye sızarken, Werther’in çelişkilerinin renginin de gitgide koyulaştığını,kendini yitirmenin karanlığı içerisine doğru hızla ilerlediğini hatırlıyordum bir kez daha. Kendisi “Bir şey yapmadan duramamakla birlikte, bir şey de yapamıyorum.” dese de… Bir “karşıtlıklar ilahisi” idi bu. “Varlıkla hiçlik arasında titreyiş…” Aşkın ölüme bakan yüzü buydu işte. Ayrılık ya da birliktelik gibi iki seçenek var olsa da hangisini seçerse seçsin ona ve dahası bu yaşantının içerisindeki diğer insanlara mutluluk getirmeyeceğini bilmek, içine yuvarlanacağı ıstıraplara dayanma gücünü kendinde bulamamak trajediyi doğuruyor ve herkes için en iyisinin kendini ortadan kaldırmak olduğu fikrine onu yaklaştırıyordu. Ortadan kaldırmak diyorum, yok etmek demiyorum. Çünkü O,  kitabın beni en çok sarsan kısmında gitmek istediği Tanrı’ya şunları söylerken yok olmayacağına inanıyordu: “Bir insan, bir baba kızabilir mi? Hiç beklenilmediği bir anda yanına dönen oğlu boynuna sarılsa ve haykırsa: Döndüm baba! Senin öngörmüş olduğun süre kadar dayanamadığım ve bu yolculuğu yarıda bıraktığım için kızma bana. Dünya her yerde aynı: Çabalıyor ve çalışıyoruz, karşılığında da ücretimizi alıyoruz ve seviniyoruz; ama bundan bana ne? Ben, yalnızca senin olduğun yerde huzur bulabilirim, yalnızca senin huzurunda acı çekmek ve sevinmek isterim. Ey göklerdeki Babam, gelsem beni kovar mısın?”

Bir zamanlar Lotte’nin sevgisiyle varlığını onaylayan ve anlamlandıran Werther, şimdi yok oluşunu anlamlandırmak istiyordu adeta. Mutlak ve ölümsüz olana sığınarak… Bunu yaşarken yapamayacağını hissediyor ve adeta yanına kaçmak istiyordu. Peki ya insan Tanrı’dan ne ister? Onun Tanrı’dan istediğinin ne olduğunu yine kendi sözlerinde buluyoruz: “Onun huzurunda bütün bunlara içerlemek istiyorum, sen gelene dek o beni avutacaktır.” Gidişte bile teselli arzusu…

Werther gitmeyi seçti. Benim için de gitme vakti gelmişti. Evin her köşesine bıraktığım cümlelerin çok daha fazlası heybemde… Yalnızca cümleler mi? Istıraplar… Werther’in, ölümünün ardından kahrolan Lotte’nin, cenazesine gidecek gücü bulamayan Albert’in, bu isimlerin ardından kendi acılarını haykıran Goethe’nin ve elbette kendi hikâyemin ıstırapları… “Acıdan geçmek başka, onu yurt edinmek başka” diyen Gülten Akın’a hak veriyorum. Fakat heybemi yenilerini doldurmak üzere boşaltabilecek miyim, bilmiyorum.

Dışarıya çıktığımda Frankfurt’un soğuğu bıraktığım yerden bana doğru koşup kucaklıyor adeta. Ürperiyorum… Yola koyulma vakti… “Yeryüzünde bir gezginim yalnızca, bir yolcu! Sizler bunun ötesinde misiniz sanki?” İnsanın dünyada gurbette oluşunu, yaşamımızın sadece üzerinden geçip gittiğimiz bir yol olduğunu Goethe bu şekilde ifade etmiş. Seyahat ederken bu gurbetçilik halini daha bir derinden hissediyor insan. Hazırlık yaparken yanımıza alacaklarımızda, ardımızda bırakacaklarımızda hep “nasıl olsa döneceğim” düşüncesi var. Bu hal, giderayak yaşadığımız, şu ömür denilen zamanın küçük bir parçası gibi. Her birimiz geçiciliğimizin farkındayızdır da kimimiz kısa bir süreliğine uğramış gibi yaşarız hayatı. Kimimizse çok uzun yıllar boyunca kalacakmış gibi yerleşmeye kalkarız dünyaya. İnsan dünyadan ne ister? Yalnızca birkaç gün konaklayacağımız bir mekânda en konforlu ve lüks şartları mı ararız? Yoksa nasıl olsa birkaç gün, ne olacak idare edivereyim mi, deriz? Sanırım buna vereceğimiz yanıt da acıdan geçtiğimizi mi yoksa acıyı yurt edindiğimizi mi söyleyecektir. Uçağa binmeden önce heybemin içine, yol boyunca bana arkadaşlık edecek şu soruyu ilave ediyorum: İnsan kendisinden ne ister?

İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

İsmail Detseli – Çayırbağı Anılarım

Çayırbağı köyünü hepimiz biliriz, Konya’nın bir mahallesi hatta Konya’ya çok yakın bir mesire yeri oldu denebilir. Eskiden bizim Glissira (Gökyurt), Tulassa (Kayalı) Evliya, Tekke gibi köylerin merkeplerle Konya’ya gelirken daima uğradıkları ve içerisinden geçtikleri bir köydür. Benim gençliğimde ana babalarımız bu köylerden bir tanıdıklarının olmasını çok arzu ederlerdi. Nedeni ise günlük Konya’ya odun satmaya ya da başka bir şeyler için gelip giderken çok darda kalırlarsa misafir olabilecekleri bir can dostu aramalarıymış.

İşte bu dostluğu ben ancak 1966 yılında Manisa’da asker iken buldum, yanıma Çayırbağı’ndan bir arkadaş geldi. Ben bir yıllık rütbeli bir asker iken o, acemi olarak yeni gelmişti. Hemen tanıştık ve rütbemi filan bertaraf edip yöre insanı olarak onunla çabucak kaynaştık, sonrasında da dostluğumuz devam etti. Hatta askerden sonra dostluğumuz daha da pekişti, halen de devam ediyor. Babam merhum Çayırbağlı arkadaşım Mevlüt Erkmen’i benim kadar severdi ve babası Helil Emmi merhum ve anası Keziban yenge merhume ile de çok samimiyet kurduk, adeta bir akrabalık derecesinde birbirimize gidip gelmelerimiz devam etti. Atalarımız rahmeti rahmana kavuştu ancak bizim dostluğumuz halen sürmekte, çok şükür.

Şimdi bu kırk altı yıllık dostluğumuzdan bazı yaşanmış anıları siz okurlarımla paylaşmak, hem de o günleri hatırlamak, ölenlere de rahmet okumak istedim.

Yalana İzin Yok

Akşam olunca köy odası sohbetleri de çok tatlı olurdu. Hele bu toplumun içerisinde bir de başka bir köyden gelmiş misafir var ise değişik aksan değişik şive ve değişik haberler ayrı bir zevk verirdi. Yine bir sohbete dalmıştık ki gecenin ilerlemiş vaktinin bile farkında değildik. Konu orman köylerinde kış yakacağı olur onun da ormandan temini genelde kaçak yollarla olurdu ormancı korkusundan. Köylülerden biri bu konuyla ilgili şöyle bir hikâye anlatmıştı: Geçenlerde bir şahıs bir at arabası odun çalmış ormandan geliyordu. Çift atlı bir arabaydı. Adam ardıç odununu bir gaymış arabaya, hotarya gibi, vallana ben deyim bir ton, sen de bir buçuk ton. O sırada ormancılar da beylik atlarıyla ormana gaçak konturoluna çıkmışlar bu arabacıyı tam ormandan susaya çıkarkan görüverdiler. Dur gaçma, dediler emme, adam durur mu bastı şımkıyı atlara. Heyvanlar öyle bir gidiyor, nereye bastıklarını bilmeden, arkalarından gurşun yitmez valla! Öyle  gaçtı gurtuldu ki atlara susada(şose) ormancılar yetişemediler deyince, köşede hiç lafa karışmadan sessizce oturan umur görmüş ihtiyar bir emmi, oğlum, allesen böyle yalan mı olur, az gıs şunun guyruğunu canım, hem at arabası bir ton odunu almaz hem de atlı ormancılardan zinhar gaçamaz. Biz ne ise bu yalanı yutarız belki emme, yabancı var aramızda soğna köyüne gidince söyler de gülerler guzum, deyince; öbürü yalan değil diye üsteledi. İhtiyar iyice celallendi ve bak guzum, ben size bir hekaye ağnadayım, dedi. İki arkadaş beraber askerlik yaparlarken bir tanesi gonuşma sırasında öbürüne öğünmüş. Ulen gardaşlık, benim babam bana öyle görkemli bir düğün yaptı ki dökülen düğün pilavının üzerine tam 500 kilo gara biber harcandı, sen gerisini hesapla pilavın çokluğunu deyince, öbürü hemen itiraz etmiş. Olmaz gardaşlık, bu gadar biber nasıl harcanır? Gel şu biberi biraz azaltalım, demiş. Ama öbürü inadında kavidir, yahu gerçek söyledim deyince, beriki olabilir bizde de böyle bir vaka oldu, deyip şöyle anlatmış: Bizim köyde bir tarlamız vardı, bu tarlamıza bir saatlik mesafe uzaklıktan tren yolu geçiyordu. Babam bu tarlaya bir gabak ekti,gabağın kökü bir uzadı, bir uzadı, taaa tren yoluna vardı dayandı. Babam DDY müdürlüğüne istida verdi bu demiryolunu buradan galdırın, benim gabak daha uzayacak deyi deyince; beş yüz kilo biber diyen arkadaşı patlamış: Olmaz yahu bir saatlik mesafeye gabak mı uzar? Böyle yalan olur mu heç görülmüş duyulmuş değil, deyince gabakçı cevabı yapıştırmış, valla ben bilmem gardaşlık, sen o beş yüz kilo gara biberi beş yüz grama düşürme, valla bizim gabak sizin köye gadar uzar, demiş.

Onun hesabı garam, gel şu odunun kilosunu azalt, ormancılar da tutsun gaçak oduncuyu yoksa devletin beylik atlarına ceza verirler, deyiverdi biz de uzun uzun gülüştük. Bu sözü diyen emmi de aramızdan hiç ses etmeden gaçıp gitti.

ÇAYIRBAĞI’NDA BİR ZEMHERİ KIŞI

Artık dostluğumuzun zirvesindeyiz, genciz. Çayırbağı ile Gilisira arası her ne kadar uzak olsa da bize vız geliyor. Ya Mevlüt arkadaşım bizim köye gelip günlerce kalıyor ya da ben Çayırbağı köyüne gidip aynı şekilde günlerce kalıp gerek gece oturmalarında tanıştığımız arkadaşlar ile hoş sohbetler ediyoruz. Zaten mevsim kış, bahara kadar da bir işimiz yok, gündüzleri tavşan avlamaya çıkıyoruz. Her ne kadar arkadaşım Mevlüt ava meraklı olmasa da benim merakım onu heveslendiriyor. Ben iyi avcıyım, o da yanımda silahsız filan gezip merakını gideriyor. Bir de avda tavşan filan vurursak deme keyfimize!

hele Mevlüt’ün keyfine diyecek olmazdı, elinde avladığımız tavşanla köye bir girişi olurdu ki işte benim arkadaşım gilissalı Ismayıl vurdu bu tavşanı, diye herkese caka satardı köy sokaklarında.

Zemheri Kışında Avdayız

Çayırbağı köyünün şimdiki hali yok o zamanlar. Köy bir vadi içerisine uzanmış, bahçelerin arasında çeşitli meyveler, bademler, havuçlar, yıldız kökleri ile Konya’ya nam salmış bir köy idi. Köyün kuzeyindeki “musana” denen tarlalar ve bağlar vardı. Buralarda çok güzel üzümler olurdu. Kışın zemheride bu bağlara meşhur Çayırbağı suyunun çıktığı yerden bolca su verilir, kışın şiddetinden asma çıbıkları donar, donan asma çıbıklarındaki zararlı haşereler ölür, üzüme zarar vermez derlerdi ki bu doğruydu.

Çayırbağı’nda Kış Sabahı.

Bir sabah kalktık ki yarım metre kar yağmış. Damların karını kürüdük. Biz damlardan inene kadar arkadaşımın eşi sarımsaklı tarhana çorbası yapmış, dumanı havalara çıkıyor. Yanında bir de sirkeli turşu var ki zaten damda üşüyen vücudumuzun ısınması için tarhana çorbasına ve turşuya çaldık Gaşşığı. iyice doyduk, ne yapalım, hadi musanaya doğru ava gidelim, dedik. Zaten köyün hemen arkası musana. “Kilşlik” denen yerlerde yarım metreyi bulan kar bize vız geliyor, içimizden alev fışkırıyor, içimiz yanıyor sirkeli turşu ve sarımsaklı tarana çorbasından. O ırmaktan akmakta olan suyun yüzü buz tutmuş ama ne ola bizim ciğerimiz yanıyor, buzu kırdık ırmağa karın üzerinden uzandık, doyasıya buz gibi suyu içip kandık. Yürü bakalım ince suya doğru, bir tavşan kalkıverse vurup döneceğiz. O da oldu tam bir boğazda konuşarak ilerliyorduk ki önümüzden süzülüverdi bir tavşan, okkalı mı okkalı! Elimdeki tek kırma ile bir kere ateş ettim, tavşan yıkıldı, alıp döndük köye. Bizim tavşan vurmamız pek ava merakı olmayan Çayırbağlı arkadaşların merakını celbetmiş olmalı ki o akşam sohbet için toplandık. Sohbet öyle koyu ki sormayın, arkadaşım Mevlüt’ün merhum babası çok sevip saydığım insan Halil emmi de yanımızda. (Çayırbağı’nın insanı “Halil”e “Helil” der.)

Halil Emmi Helikopter ile Tavşan Avlayanları Anlatıyor

Halil Emmi bana sordu:

-Nerde vurdunuz bu babayiğit heyvanı? İnce suda yazık, zayıf galmış heyvan, ince suda yiyecek ne bulsun garip, geçenki çok azgın bir şeydi, onu nerde vurmuştunuz?

-Galfa deresinde.

-Belliydi zaten gidi.

-Nesinden belliydi helil (Halil)emmi?

-Orda heviç çok, gidi yedikçe tavlanmış, gözleri filan pörtlemiş çıkmış heyvanın, dartsan 5 okka gelirdi allehem.

-Evet, tamı tamına beş kilo idi tartmıştık onu emmi. Halil emmi devam ediyor:

-Ben bilirim canım!

-Nasıl bilirsin emmi?

-Davşanı avlamayı bilmem, emme yayılıp yattıkları yerleri bilirim, ben çifte dağa taşa giderim, hep benim önümden hortadam kalkıvırır bunlar. Bir keresinde garam, goca sivrinin(dağ ismi) ordayım, havada bir gürültü peyda oldu. Baktım bir deligop(helikopter) oraları dolanıyor, elimde cıgara sardığım dabakam savrıldı gitti elimden. Annah ,bir de dikkatli baktıydım, deligopun önünde bir davşan var. Heyvan korkudan o yaklaştıkça yere pusuyor, içerdeki subay gılıklı herif dokuz bayarı (dokuz mm çaplı tabanca) sıralayyor heyvana takır takır, sonra da vurduğu heyvanı, ipten bir nerdivan sarkıtıyor yere, inip alıp gidiyor garam, nasıl iştir bilmem, adamlar deligopla av avlayyorlar!

O attıkları tabancanın dokuz bayar (9 mm) olduğunu nasıl anladın, Helil emmi, dedik. Garam, ben onun sesinden bilirim, biz de az gullanmadık hani bu dabancaları, dedi. Evet, ne yazık ki bunlar gerçekti. Ya eğitim uçuşu yapmak için ya da başka deneme uçuşları için araziye çıkarlardı. Tavşan avladıkları da doğru idi. Bu tür sohbetler sabahlara kadar sürerdi. Gülüşmeler, çaylar, çetnevirler, kayısı kuruları, ekmek ayvaları, yıldız kökleri, heviçler(havuç) gırla giderdi… Ahhh, o eski yaşamlar, eski günler, eski doyulmayan sohbetler! Ölenlere hak rahmet eylesin, kalanlara sağlıklı uzun ömürler versin. Okuyun bizim anılar tazelensin, sizlerin de benliğinde güzellikler yer etsin. Sağlıcakla kalın.

Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Muammer Ulutürk – 79’un Sonbarında

Güz hayli soğuk geçiyor. Loras’tan bu tarafa doğru sert rüzgârlar esiyor, ne varsa önünde kapıp götürüyor. Sınıfın duvarına asılı mevsim şeridindeki gibi aynı. Okul çocuklarının şemsiyesi rüzgârdan ters dönmüş. Yapraklar uçuşuyor havada. Gri bir iklim işte.

Evde hummalı kış hazırlıkları bitti sayılır. Makıf ’taki bahçemizin son zerzevatı büyük küplere girdi. Tandır sekisinin önüne turşular dizildi. Pekmez kaynadı çoktan. Üzlüklere sadeyağlar dolduruldu. Tuluklara peynirler basıldı. Sobalar kuruldu. Ağır naftalin kokulu kışlıklar bohçalardan çıkarıldı. Sığırcıklar, kargalar ve serçelerden başka kuş yok ortalıkta. Kar düştüğünde yeşilbaşlı ördekler inecekler dereye. Çok kar yağacak ve ben büyük halanın evine kar kürümeye gideceğim. Sokakta biriken kar yığınlarına damdan atlayacağım.

Alt odanın penceresinin önünde dedemle oturuyoruz. O öksürüyor, ben kasımpatıları seyrediyorum. Yağmur yağıyor durmadan. Hayat’ın sağı solu sarı ve beyaz kasımpatılarla dolu. Annemin dediği gibi bahçemiz bunlarla zeynolur bu mevsimde. Bir ara kesiliyor yağmur. Ortalık kızıl-sarımtırak oluyor. Hayat’ın üstünü kaplayan asmanın yaprakları düşüyor yere. O ara kasımpatılarla bahçe duvarına güneşin anlatılmaz güzellikte ziyâsı düşüyor.

Dedem eliyle pencereyi işaret edip fısıldıyor bana, “Aç, hava gelsin azıcık.” Sonbahar ve kasımpatıların kokuları odaya doluyor. O gün gördüğüm bu ışıkla o koku bana bir daha görünmedi. Sahneyi dondurup saklamışım sanki. Hazıfamın o vakte mahsus bir yerinde hâlâ duruyor.

Dedem ikindi namazı için camiye gitmek istiyor ama öksürüğünden rahatsız olmasın cemaat, diye vazgeçiyor da. Müzmin nefes darlığı çekiyor. Ara sıra yüz hatlarına bakıp neler yaşamış olabileceğine dair içimden yorumlar yapıyorum. İhtiyarlayınca çekkin hale gelmiş bir adam. Çekkin, gençken türlü cevizler kırmış da yaşlılık zamanında uslanmış kimseler için kullanılan bir söz. Babam, kendi babası hakkında fazla konuşmazdı ama iyi keman çalardı derdi. Keman çaldığına göre oturak âlemlerine aşina olmalıydı dedem. Uzun boylu bir adam. Değirmen ustası. Değirmen kurar, bozulmuşlarını tamire gidermiş Ankaralara kadar.

Dedemle pencere önünde bir hayli oturduk. Sen keman çalarmışsın dedim. Ne yaptın onu? Bana bakmadı bile. Konuşmadı. Hacı adamdı, yakışık almazdı. Fena olmazdı ama öğrenmek. Fakat hiçbir zaman öğrenemedim kendisinden. Annemin dediğine göre çatıdan indirip kırmış yıllar önce. Sonra da ocağa atmış.

Nenem yağmur ıslatmasın diye damdan sebze kurularını toplayıp getirdi yavaş adımlarla. Ayakta derin bir nefes alarak karşımıza oturdu. “Kışın iyi olur bunlar.” dedi. Hacı! diye seslendi sonra, “Ağşam Bedriye gelecek. Biliyon demi?” Dedem başını sallayıp mukabele etti. Nene! dedim, “şu sandığını açsan da bana kaaseli lokum versen.” Olmaz! dedi sertçe. “Anan sana alsın, ben kızlara veririm onlardan.” Dört kız çocuğun içinde tek erkek torun olmama rağmen bana yüz vermezdi nedense. “İyi madem” dedim, “vermezsen verme.”Durdu biraz, sonra da “Canın çekmiş alleylem.” dedi, “Hadi kalk yukarıya çıkalım, bir yerin filan şişmesin.” Mabeynden yukarıya evin üst katına çıktık. Evin bahçelere bakan odası onların. Kapıyı her zaman kilitli tutar nenem. Anahtarıyla kapıyı açtı. Gömme dolaptan küçük sandığı alıp yere indirdi.Önce kilitli sandığı, sonra da içi lokum dolu keseyi açtı. İki lokum verdi. “Az ama” dedim. “Hade uzatma!” dedi.

Yağmur kesildi o ara. Lokumun biri ağzımda, diğeri elimde, ficcemle ipini alıp sokağa çıktım. Ficce, topacın diğer adı. İpi çivili ucundan yukarıya doğru güzelce etrafına sarıp bir ucu elinizdeyken sertçe çekerek düz bir zemine bıraktınız mı tamam. Bakkalın oğlu plastik topuyla kendi kendine hayali rakibine çalımlar atıp bağırıyor habire: “Kaleci Şenol eliyle topu Ali Kemal’e verdi. Ali Kemal etrafında şöyle bir döndü. Cemil’e çalım attı, Alpaslan’ı geçti. Necmi’yi gördü. Necmi, meşin yuvarlağı İvanoviç’in sağından filelere gönderdi. Goool!” O vakitler Trabzonsporlu olmak modaydı. Bakkalın oğlu kimseye laf söyletmezdi takımı hakkında. Üç büyükler gavur takımıymış. Ben Fenerli’yim. Yolun ortasına karşılıklı iki kale yapıp şutlar attık. Bakkalın oğlu yerinde duramıyor. Topa var gücüyle vurdu. Havalanan top karşı evin duvarından bahçeye kaçtı. Eyvah dedim keserler şimdi topu. Evin kapısından içeri daldı sonra. “Ak abam, ciğerim abam. Söz bir daha kaçırmayacam topu!” Anlaşılan bakkalın oğlu, yalvarıp dil döküyor Ali’nin annesine. Kadın kızıp bir şeyler söyledi, sonra da ayağıyla çeldi topu bize doğru.

Epey top oynadık. Bir-iki ficce çevirdim. Yorulunca da gazoz sandıklarından birine oturduk. Şimdi bir elvan gazozu olsaydı ne iyi giderdi. Cepte para yok. Çocukların bakkala borçlanması olacak şey değildi. Bakkalın oğlu dükkâna girip teybi açtı.Mahalleye bir Ferdi Tayfur şarkısı yayıldı…

Hava kararırken babam işten döndü. Hepimiz o gelmeden önce evde olurduk. Çekinirdik yanlış şeyler yapmaktan. Asabiyetin ciddiyet sayıldığı zamanların çocuklarıydık ne de olsa. Akşam sofrasına beş çocuk, ana-baba ve iki yaşlı insanla otururduk. Yemek bitmeden kalkan olmazdı da. Herkes uyuyana kadar da aynı odada, kızlar el işleriyle, biz iki küçük ödevlerle meşgul olurduk. Babam sırtüstü uzanır, sırtını ayaklarımızla çiğnettirirdi. Her daim ağır işinden yorgun gelirdi çünkü. Sonra herkes odasına dağılırdı.

Babam, “Ajans saati geldi.” dedi, radyoyu açtı. Spiker, filan şehirdeki olaylarda bilmem kaç kişinin öldürüldüğünü söylüyordu yine. Nenemsöylendi oturduğu yerden; “Gözü kör olasıcalar!” 79 yılından memleket haberleri hep böyleydi.

Yatsıdan sonraydı, kapı zili uzun uzun çaldı. Koşup açtım. İğneci Bedriye gelmişti. Kalınca sesiyle bağırdı; “Nerde o hasta herif?” “İçeride” dedim. Kısa boylu, o zamanlar orta yaşı çoktan aşmış harbi bu kadını koca mahallede tanımayanımız yoktu. Pantalon giyerdi Bedriye. Üzerinde pantalon gördüğüm ilk kadındı. Elinde kocaman bir fortmen çanta. Fortmen çanta ne demekse… Korkardık da ondan. Erkek gibi sesi vardı ve en önemlisi iğne yapardı. Bazen evinden alır gelirlerdi onu. Çoğu zaman da iş ortağı Süleyman motosikletinin ardına atar, Bedriye iğnesini yapana kadar dışarıda beklerdi. Ara sıra bozuşurlardı.

Çantasından gereçlerini çıkarırken anneme bağırdı: “Gelin! Piknik tüpünü getir, şunun içine su koy, kaynat şırıngayı!” Hastalanınca doktora götüren olmazdı bizi. Kendi kendimize iyileşmeyi beklerdik. Civan perçemi ile dağ çayı yetişirdi imdadımıza. Bu yüzden Bedriye’nin iğne yapmak için çantasını açmasından gidişine kadar bütün ayrıntıları kaçırmazdık. Yer minderine oturup bağdaş kurdu. “İçtin müskiratı şimdi şifa ararsın!” diye çıkıştı dedeme. Dedem bu muzip kadına sadece gülümsedi. Tüpün üstünde şırınga kabı kaynayana kadar oradan buradan konuştular.

Tüpün olmadığı günlerde gaz ocağı ile kaynardı edevat. Sonraları ispirto ocağı çıktı. Bedriye söylendi durdu kendinize bakmazsınız, sonra da yersiniz iğneyi diye. Su kaynadı. Metal şırınga kutusunu açtı, iğneyi ve şırıngayı küçük maşasıyla yere indirdi. Bu steril işlem bana bir cerrahi müdahale gibi gelirdi hep. Küçük ilaç şişesine suyunu enjekte etti, uzun uzun salladı kulağına dayayıp. Sonra da şırıngaya çekti karışımı. “Yat bakalım Memet Efendi!” dedi. Kocaman iğneyi batırdı kaba yerine. “Hadi geçmiş olsun.” dedi. Çay filan içmedi. “Kızım evde yalnız.” dedi. Biraz oturup çıktı gitti evine.

Televizyon yoktu evde o günler. Dedeli-neneli, masalımsı zamanlardı. Kendi halinde, sakin, neşesi yahut hüznü ayarlı, sabahı akşamı belli mevsimler geçer giderdi. 79’un sonbaharından en çok hatırladığım kasımpatılar, öksürüp duran dedem ve İğneci Bedriye idi.

Mahmut Sami Aldur – Bin Fersah

Mahmut Sami Aldur – Bin Fersah

Bir apartman boşluğunda düşürdüğüm ütopyalarım var benim. İnerken ya da çıkarken, beton zemine çakılarak parçalanmış. Parçalanırlarken çıkan yankılı ses, çınlıyor kulaklarımda. Ütopyam düşünce bir düşten uyandım, tadı damağımda kalan. Genişleyen ve daralan yollar sabırla kafilelerin geçişini izliyor. Meğer ne uzakmış insan kendinden ve ne yakın ölümler insana. Keyif de veriyor, belki de acı, sevinç ve hüzün safları sıklaştırıyor. Saf kalpli adamlar ve pak idealler gündelik hesapların elinde pespaye. O kadın bunun için ağlıyor sanki ve diğer ağlayışlar olsa olsa buna. Kimsenin hayra yormadığı, kimsesiz ve yorgun yolculuklar, peşi sıra. Bir fikirden diğerine atlarken toprağa cinnetin hıçkırıkları sızıyor. Başaklar ve aşklar küsüyor bana, bir arpa boyu yol vermiyor fırtınalar. Zaman, zevkin doruklarında bir ressam, resmettikçe eskiten. Fırçasını ustalıkla sallarken yüzümüze çizikler savuruyor. Her darbede bedeni iri, zayıf karakterler devleşiyor. Delirmeden yaşanmaz ve aşkı devşirmeden. Kabirdeki kadar ıssız, mahşer gibi kalabalık sokaklar. Su birikintilerinde kâğıttan gemiler, ortalı defterler, sorarsan. Hayra yorarsa hayır bulurmuş ya hani insan. Aşk korkutmuş bir kere, gözümüz korkmuş yaşamaktan. Kabul ve belki boşluklardan düştüler, yoktu suçun, olsun. Acılar birer düş, keyifler sancı ve ergenlikler zerdüşttüler. Ne kadar hızlı koşarsan koş, yetişilmez geçmişe. Yakanı bırakmaz sorular ve aşk en çok insana benzer. Bütün karaları aklayan koca bir büyü vurmuş iyi niyetleri adeta. Geceyi ve günü zehirleyen boşluklardan bedenler düşecek. Bir tohum daha düşüyor,akıyor zaman salkım saçak. Kaçak güreşir olduk ilkelerimizle, işte asıl büyük çarpışma. Kaç satır yazarsan yaz, her hatıra ve ruh bin fersah uzak.

Memduh Özdemir – Ne Yapmalı?

Memduh Özdemir – Ne Yapmalı?

“İşte, siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, hâlbuki onlar sizi sevmezler. Kitabın hepsine inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman ‘inandık’ derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkeden parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘ Öfkelerinizden ölün!’ Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir.”  (Al-i İmran 119)

Müslümanların yeni bir /inanç/politik/eylem diline ihtiyaçları var. Bu dili/eylemi, kendilerini düşman belleyen ve ortadan kaldırmak isteyen kesimlerden bilmiyorlarsa öğrenmelidirler. Düşmanları, eylemlerinde kendi haklarını savunurken ne kadar cesursa Müslümanlar da aynı derecede hatta fazlasıyla cesur olmalıdır. Görülüyor ki dindar kesimin inancıyla sorunu olduğu kadar, mücadele şeklinde ve kullandığı dilde de sorun var. Sabah, akşam Allah’a ve gönderdiği dine küfredilirken inançlarının boynunu büktüğü insanlardan kayda değer tepki gelmemekte, kâfirliği ayyuka çıkmış ve dine her türlü hakareti yapanlar Müslümanca bir tepkiyle karşılaşmamaktadır.

Yobaz, gerici, dar, örümcek kafalı gibi hakaret dolu sözler, bugün dindarların üzerine yapışan kimlikler olduysa yayın organlarında, caddelerde, sokaklarda İslam’a karşı yapılan saldırılara tepki gelmiyorsa, bu duruşlarının sorgulanması gerekir? Neden sorgu akla gelmez ve kolektif bir kabullenmeyle bütün bunlar sineye çekilir? Çünkü sorgulandığında nasıl inanıldığı da sorgulanacaktır. Bu noktada Peygamberlerini ders halkalarında sohbet konusu yapanlar, Peygamberlerine nasıl haksızlık yaptıklarını da görecektir.

Peygamberin, tek başına olduğu zamanlardaki cesaretini gösteremeyecek kadar Müslüman olamıyor ve kendisine saldıranlara tepki konamıyorsa, Allah’ın muktedir olmasına boyun eğmelerin dürüstlüğü boşunadır. Bugün, zillet de nen, insana yakışmayan bir durum varsa buna çok alışmış olan bu kesimdir. Entelektüelinden işçisine kadar Allah’ı hayatlarının merkezine koyanların, hayatlarını sabitledikleri rahatlıklarının arkasına saklanıp inançlarına yapılan hakaretlere sessiz kalıyorlarsa, bu sessizlik onların inançlarından değil öyle olmalarındandır ki bunu da hak ediyorlar!

Yakın zamanlara kadar kendisini makbul ve ilerici görenler artık itibar düzeyinde düşüşün içindeler. Yıkmak ve görmek istemedikleri dünyanın burunları dibinde hortlaması canlarını yakmaktadır. Kaybedişlerinin acısından, aşağıladıkları, hakir gördükleri insanlardan daha fazla tiksinmektedirler. Artık yeni bir toplumsal ayrışma ve çatışma biçimi var. Menfaate dayalı sınıf  temelli seküler çatışmalar bitmiştir. İnanca dayalı ve menfaati de aşan itibar temelli çatışmalar kendisini yaşamsal farklılıklarda göstermektedir. Kim kimden daha üstün ve makbul olacak istemi, yakınlaşmanın ve ötekileşmenin merkezine oturdu. Öyle ki, yeni yüzyıl sınıf temelli mücadele biçimlerinin sonunu getirirken yeni yönelimleri var edecek gibi. Bu aşamada Müslüman kesimin kendisini yok etmek isteyenlere daha onurluca ve haklıca durması gerekir.

Adı, şanı, tipi fazlasıyla belli olan malum münasebetsizlerin, İslami kesim üzerine sarf ettiği ve Allah düşmanlığı yaptığı bu günlerde, onların görüntülerinden ve sözlerinden başka ne var belleklerimizde? Ama onların saldırılarına milyonlarca Müslüman’ın ufacık bir sesi çıkmıyor. Güner Ümit ve Mehmet Ali Erbil’in televizyonların aranan yüzleri iken işledikleri gaflar yüzünden başlarına gelenleri düşünün… Bir anda televizyonlarda görünmez olmaları, mücadeleci eylem şeklinin nelere kadir olduğunun en iyi örneğidir. Öyle mücadeleci, örgütlü eylem şekli var ki, kendisine hakaret edene dünyayı dar etmekte ve mücadelesini sürdürmekten de bıkmamaktadır. Ama dindar kesime bakın! Kendisi ne yapılan hakaretlere, aşağılamalara, küfürlere refleks göstermemektedir. Marjinal tepkilerde dualar edilmekte, Allah’ı sevmeyenlere Allah’ın rahmeti dilenmektedir. Bu aslında korkak olmanın, aşağılanmayı kanıksamanın tam sözlüklerdeki şeklidir.

Doğruyu eğip bükmeden söyleyemeyenlerin geldiği durum budur da denebilir. Allah’ın ayetlerinin bir kısmını ön plana çıkarıp kendi cemaatinin düşünme şekli yaparken, Kuran’ı bütünlüğü içinde insanlara anlatmaktan korkmalarının anlamı başka nedir?  Neden, cehennem ayetleri inanmayanların yüzlerine okunmaz. Allah’ın cennetiyle müjdelendiği gibi cehennemiyle de akıbetleri gösterilmez? Cehennemsiz cennetin insanları ibadetlere yönelteceği, dünyadaki yaşamlarına daha çeki düzen verileceği mi düşünülmektedir? Her Müslüman’ın bir şekilde cennete gireceği düşüncesi mi bu kadar rahat yapmaktadır? Eğer öyleyse, Müslümanların üzerindeki salaşlık ve samimiyetsizlik kâfirlerin hayatlarına çok benzemekte, bu da cennetin değil, cehennemin garantisidir.

Hangi cemaat olursa olsun, bu zamanda Müslüman’ın genel görüntüsü kendisini aşağılayanlara karşı, varlığını kabul ettirme saçmalığıdır. Fincancı katırlarını ürkütmemek gibi sinsi bir politikanın arkasına saklanarak, inançlarının kendilerini kurtardığı gibi karşı tarafı da ıslah etmesini beklemektedirler, bu da inancın iktidar/para rahatlığına satılmasının yüzsüzlüğünün başka şeklidir. Ama şu unutulmamalıdır, putların Allah’a nispet ederek Müslümanların hayatlarına korku saldığı her an, Allah’a olan samimiyetsizliğin karşılığı olarak cehennem’dir.

Sözün özün şudur: Müslümanlar, Müslümanca dertlenmelerin yanında, Müslümanca eylem şekilleri geliştirmelidir. Buna arzsızlık mı dersiniz, serserilik mi, ne derseniz deyin ama eylemsiz din, din değildir. Cuma namazı için camileri dolduran inananların, Allah’a ve Peygamberine hakaret edenlere aynı kalabalıkla çıkışmaları gerekir. Bu itibarı korumak, haysiyetli olmaktır. Müslümanlar, nasıl onların ilahlarına küfretmeyi Allah’ın yasakladığı emir görüyorsa, onların alaylarına, küfürlerine tepkilerini göstermeli ve bunu da Allah’ın emri olarak görmelidir.