Ay: Eylül 2013

Ahmet Aksoy – Yeşilçamdan Bugüne Yavuz Turgul Sinemasına Genel Bir Bakış

Ahmet Aksoy – Yeşilçamdan Bugüne Yavuz Turgul Sinemasına Genel Bir Bakış

Yavuz Turgul senarist ve yönetmen olarak Türk sinemasının dünü ve bugününe damga vurmuş bir isim. Önceleri gazetecilikle uğraşırken 1976 yılında Ertem Eğilmez’in desteğiyle Arzu Film’de senaryo yazarlığına başlayan Turgul, ilk senaryo çalışması

“Tosun Paşa” ile dikkati çeker. Arzu Film geleneklerine uygun bir biçimde meddah, orta oyunu ve karagöz sanatlarına sırtını yaslayan güldürü senaryoları kaleme alır. “Erkek Güzeli Sefil Bilo”, “Banker Bilo”, “Davaro” ve “Hababam Sınıfı Güle Güle” gibi dönemin ticari açıdan iş yapan çalışmalarının altında hep onun imzası var.

Turgul, 80’li yılların ortalarına kadar aynı tarzda senaryolar yazdıktan sonra, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirinden yola çıkarak senaryosunu yazdığı “Fahriye Abla” filmiyle yönetmenlik hayatına başlar. O yıllarda Türk sineması derin bir kriz yaşamaktadır ve yeni bir kimlik arayışı içine girmiştir. Star sisteminden yönetmen (auteur) sinemasına doğru bir geçiş yaşanmakta, Ayşe Şasa’nın deyimiyle görüntüden ziyade temsile dayalı bir sinema diline sahip olan Yeşilçam sinemasında anlatı geleneği neredeyse tümüyle yok olmaktadır. Başta Atıf Yılmaz olmak üzere kimi Yeşilçam yönetmenleri, bu yeni duruma ayak uydurabilmek için feministlere göz kırparak kadın filmleri çekmeye yönelirler. Bu dönemdeki kadın filmlerinde fedakâr anne ve sadık eş imgesinin yerini Müjde Ar’ın temsil ettiği, kamusal alanda kendine bir yer edinme çabasında olan, cinsel anlamda özgür(!), ailesi ve çevresiyle hatta kendisiyle çatışma yaşayan kadın imgesi alır. Bu yeni kadın tipi çoğunlukla anneliği reddeder ve aile kurma fikrine karşı çıkar (bkz: Ahh Belinda-Atıf Yılmaz). Turgul’un ilk filmi “Fahriye Abla” bu furyanın tipik örneklerinden biridir ve üstelik başrolünde de Müjde Ar yer almaktadır. Ancak Yavuz Turgul, Atıf Yılmaz gibi bu batağa saplanıp kalmaz. Daha sonra yapacağı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde henüz neyi nasıl anlatacağı konusunda fikir sahibi olmadığı halde entel(!) filmi çekme sevdasına düşen ve gün be gün yok olup giden Yeşilçam eskisi yönetmenlerle – ve Fahriye Abla’yı çeken kendisiyle – inceden inceye dalgasını geçecektir.

Turgul “Fahriye Abla”dan hemen sonra Nesli Çölgeçen’in yönetmenliğini yaptığı “Züğürt Ağa”nın senaryosunu yazar ve türün bütün klişelerini tersyüz ederek, güldürü sinemasına yepyeni bir soluk getirir. Peşi sıra da Turgul’un yönetmen ve senarist olarak imzasını attığı ve sinemasının başyapıtları olan 1987 yapımı “Muhsin Bey”, 1990 yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ve 1993 yapımı “Gölge Oyunu” gelir. 1996 yılında çektiği “Eşkıya” ile ticari anlamda Türk sinemasına eşik atlatan Yavuz Turgul, başarısını bu alanda da taçlandırır. Sinema dili açısından bir Türk filminden daha çok bir Hollywood filmini çağrıştırsa da “Eşkıya”,Türk sinemasını krizden çıkaran film olarak daima hatırda kalacaktır.  “Eşkıya”dan tam sekiz yıl sonra melodramatik altyapısıyla dikkati çeken “Gönül Yarası” ile yeniden Yeşilçam rüzgârları estiren Turgul, şimdilik kariyerinin son filmi olan 2010 yapımı “Av Mevsimi”nde Türk sinemasında pek görülmeyen bir tür denemesi yapar. Hollywood klişeriyle örülmüş bir polisiye olan “Av Mevsimi” muazzam bir görsel işçilik gösterisi sunsa da Yavuz Turgul sinemasında “Fahriye Abla” ile birlikte en alt basamakta durmaktadır.

Yaklaşık kırk yıldır sinemanın içinde bir isim olarak Yavuz Turgul, pek çok senaryo çalışmasına karşın sadece yedi filmde yönetmen koltuğuna oturmuştur. Bunlardan dördü; “Muhsin Bey”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, “Gölge Oyunu” ve “Gönül Yarası” hem Turgul’un filmografisi hem de Türk sineması açısından oldukça önemli filmlerdir. Metaforlarla zenginleştirilmiş sinema dili ve felsefi altyapısıyla apayrı bir yerde duran “Gölge Oyunu”nu ilerde başka bir yazının konusu olmak üzere dışarıda bırakıp, Yavuz Turgul sinemasını anlamak adına diğer üç filme biraz daha yakından bakalım.

Kaybolup Gidenlere Dair Bir Hayıflanma: Muhsin Bey (1987)

Muhsin Bey, Türk sinemasının bunalımlı yıllarında umutların yeniden yeşermesine vesile olmuş bir film. Dramatik dozajı çok iyi ayarlanmış, görsel atraksiyonlara boğulmamış bir dönem filmi. Film, 80’lerin sonunda İstanbul’da yaşanan hızlı değişimi ve bunun dramatik sonuçlarını, kültür ve sanat hayatında yaşanan yozlaşmayı usta işi görüntü dili ve harika diyaloglarla anlatıyor.

Filmin başrollerini Şener Şen ve Uğur Yücel paylaşıyorlar. Sinemada uzun süre yardımcı roller oynadıktan sonra, Züğürt Ağa ile başrole geçen Şener Şen, bu ikinci başrol denemesinde hep oynamaya alışık olduğu komedinin çok ötesinde bir rolün altından ustalıkla kalkmayı başarıyor. – Turgul’un Züğürt Ağa’dan başlayarak gerek senaryosunu yazdığı, gerekse yönetmenliğini yaptığı bütün filmlerde Şener Şen’le çalıştığını ve çok verimli sonuçlar aldığını belirtelim.- Uğur Yücel de henüz ilk oyunculuk serüveninde hatırı sayılır bir performans ortaya koyuyor.

Muhsin, Türk Musikisi aşığı bir müzik yapımcısıdır. Kırklı yaşlarındaki bu adam hiç evlenmemiştir. Alzheimer hastası olan ve bir bakımevinde kalan eski bir musiki sanatçısı hanımı düzenli olarak ziyaret eder. Onun karşısındayken yaptığı konuşmalardan anlaşıldığına göre, kendisinden yaşça bir hayli büyük olan bu sanatçıya platonik bir aşk beslemiş ve belki de bunun için hiç evlenmemiştir. Muhsin 80’li yıllarda etki alanını hızla artıran arabesk-fantezi müzikten nefret etmekte, bu nedenle de satışta yüzünü güldürecek bir kaset yapamamaktadır. Günden güne iflasa sürüklenen Muhsin, işyerinin kirasını da ödeyemediği için kahve köşesine attığı bir masadan işlerini takip etmek zorunda kalır. İşte tam da bu sırada askerlik arkadaşı bitli Selman’ın yeğeni Ali Nazik çıkagelir. Ali Nazik dönemin modasına uymuş ve İbrahim (Tatlıses) gibi meşhur olmak için köyünü ve ailesini terk ederek İstanbul’a gelmiştir. Muhsin’den kendisine yardımcı olmasını ister. Önceleri pek oralı olmaz Muhsin. Lakin bu genç adam vazgeçmeye niyetli değildir. Muhsin sonunda arabesk söylememesi, sadece türkü okuması şartıyla onu meşhur etmeye karar verir. Ne var ki, tanıdığı tüm gazino patronları, zamanında kendisinden çok iyilik görmüş kimseler Muhsin’e hep sırt dönerler. Bir de Muhsin’in eski arkadaşı Şakir vardır,  kendince Muhsin’le görülecek bir hesabı olduğundan hep onun ayağına çelme takmak için uğraşır. Muhsin Şakir’in kışkırtmasıyla Ali Nazik’e kaset yapmak için iddiaya tutuşur. Muhsin kaseti yapmayı başarırsa bütün masraflar Şakir tarafından ödenecek, kaset yapılamazsa Ali Nazik Şakir’in elemanı olacaktır. Beş parası olmayan Muhsin yardımcısı Osman’ın gazına gelerek, iddiayı kazanmak için sahte bir müzik yarışması düzenler.  Yarışmacılardan aldığı paralarla da kaseti yapar. Ne ki polis peşindedir. Kısa bir köşe kapmacadan sonra polise gider ve teslim olur.

Muhsin hapisten çıktığında bazı acı sürprizlerle karşılaşır. Eski şarkıcı hanım ölmüştür. Ali Nazik Şakir’in adamı olmuştur ve arabesk okumaktadır. Muhsin’in sırf şarkıcı hanıma benzediği için âşık olduğu ve kol kanat gerdiği Sevda Ali Nazik’in metresi olmuştur. Beyoğlu’nda oturduğu ev de yıkım planına alınmıştır üstelik. Muhsin’e her şeyi bırakıp gitmek düşer. Çünkü o bu devrin adamı ol(a)mamıştır. Ve onunla giden bir tek Sevda olur. Ali Nazik’i terk eden Sevda. Hayran olduğu şarkıcı hanıma benziyor diye âşık olduğu kötü sesli ve ağzı bozuk pavyon şarkıcısı Sevda.

Dışarıda Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı: Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)

Haşmet Asilkan bir Yeşilçam yönetmenidir. Hayatı boyunca hep aşk filmi çekmiştir.

Türk sinemasında bir şeylerin değişmekte olduğunu gören Haşmet, toplumcu bir film yaparak kariyerine esaslı bir şeyler eklemek niyetindedir. Başrolünde Müjde Ar’ın oynamasını istediği bir senaryo yazar. Çünkü bu dönemde sosyal mesajların verildiği filmlere itibar edilmektedir. İlkin senaryosunu yapımcılara kabul ettirebilmek için uğraşır. Sonra bir yapımcı bulur bulmasına ama adam dolandırıcının tekidir ve Haşmet’in başına bu yüzden pek çok iş açılacaktır. Filminde Müjde Ar’ın oynamasını bekleyen Haşmet, onun teklifi kabul etmemesiyle hayal kırıklığı yaşar. Tiyatro oyunlarında rol almış, solculuk davasından içeri girip çıkmış Jeyan’ı bulup getirirler filmde oynaması için. Jeyan kendini gerçekleştirmek uğruna küçük yaştaki çocuğunu kocasına bırakarak evi terk etmiş, çevrede kendisine yer edinme çabasında olan bir kadındır. Bu film onun için de bir fırsat olacaktır. Ne yazık ki hiçbir şey planlandığı gibi gitmez. Senaryonun yetersizliği, yapımcının Haşmet’i yarı yolda bırakması işi bir hayli zorlaştırır. Bir de Haşmet’in istemeyerek de olsa başrollerden birini verdiği eski arkadaşı aktör Nihat’ın film setinde ölümü, yaşanan olumsuzlukların üzerine tuz biber olur. Ancak hiçbir şeyden yılmaz Haşmet. Ne yapar eder tamamlar çekimleri. Filmin montajını yaptırır ancak parasını ödeyemez. Gala gecesi için davetiyeler dağıtılmıştır. Rezil olmak an meselesidir. Negatifleri stüdyodan yürüterek de olsa galaya yetiştirir filmi. Ancak galaya kimsenin gelmediğini görünce büyük bir şok geçirir. Evinde intihar etmek üzereyken telefonu çalar. Arayan bir yapımcıdır. Bir aşk filminde yönetmenlik teklifi alır.

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul sinemasında ironinin zirve yaptığı bir filmdir. Turgul, Yeşilçam anlayışının sorgulanmaya başladığı ve yeni bir sinema diline geçişin sancılarının yoğun bir biçimde yaşandığı yılları, yönetmen Haşmet Asilkan karakteri üzerinden, gerçek Yeşilçam emekçilerini de filmine dâhil ederek hicvediyor. Nubar Terziyan, Sami Hazinses ve Cevat Kurtuluş sektörde artık itibar görmeyen emekçiler olarak kendi gerçek kimlikleriyle yer alıyorlar filmde. Yönetmen, Müjde Ar üzerinden dönemin değişen star anlayışına ve öne çıkartılan kadın kimliğine göndermeler yapıyor. Haşmet’in filminde oynayan Jeyan’dan etkilenmesi, ona yaklaşabilmek için içeri girip çıktığı ve Galatasaray Lisesi mezunu olduğu yalanını söylemesi –Sözün burasında Galatasaraylı ve Robert Kolejli olmanın dayanılmaz hafifliğini veciz bir biçimde ifade eden Alev Alatlı’ya bir selam göndermek gerek – sinema çevrelerinde yaşanmakta olan kimlik krizine işaret ediyor.

Tam anlamıyla başarısız olan yönetmen Haşmet’le Jeyan arasında geçen diyalog bir tarafıyla filmi özetlerken öbür tarafıyla da o dönemde Türk sinemasının yaşadığı açmazları, adam kayırmaları, ideolojik angajmanları gözler önüne sermektedir: Haşmet: Saçlarım beyazlaşıyordu. Saçlarım beyazlaştıktan sonra içimi bir korku aldı. Ölüm korkusu. Düşünebiliyor musun yüzden fazla film çektim ben. Ama kimse ne aradı ne sordu. Tek bir satır yazan olmadı. Adam yerine koymadılar beni. Yok farz ettiler. Onlar için böyle bir adam yaşamadı, yaşamıyor. Bi kere bile ödül vermediler. Kiraz festivali ödülüne bile razıydım. İstedim ki ben öldükten sonra bile “Aaa o mu filanca filmin yönetmeniydi” desinler. Ama yine gelmediler. Gelenler güldü, dalga geçti.

Jeyan: Sen aşk filmlerinin yönetmenini aşmak için elinden geleni yaptın. Hiç olmazsa değişmeye çalıştın. Zaten herkes bir şeyleri aşmaya çalışıyor. Ama işte kimi kıvırıyor…

Haşmet: Kimi kıvıramıyor.

Jeyan: Kimi kıvıramıyor ama önemli olan bunu anlamak.

Haşmet: Ama kıvıramayan başkalarının yaptıkları göklere çıkarılıyor, alkışlanıyor, el veriliyor. O el bana niye uzanmadı?

Jeyan: Sen dışarıdasın.Aktör Nihat’ın cenaze namazında dua ederken Haşmet’in Nubar Terziyan’la diyaloğu da yeni duruma yabancılaşan ve yalnızlaşan sinemacıların serencamını yansıtmaktadır:

Haşmet: Nubar sen Ermeni değil misin?

Nubar: Ermeniyim

Haşmet: Namazda ne işin var o zaman?

Nubar: Cemaat o kadar az ki, ayıp olmasın adama diye durdum safa!

Bir Yeşilçam Soluğu: Gönül Yarası (2004)

Gönül Yarası, solcu idealist bir öğretmenin emeklilik günlerinde yaşadığı hüzünlü bir hikâyeyi anlatmaktadır. Film öğretmenliğinin son gününü yaşayan Nazım’ın sınıfta öğrencilerine veda ettiği sekansla açılır. Bu sekans kimi yanlarıyla Peter Weir’in “Ölü Ozanlar Derneği” filminin açılış sekansını çağrıştırmaktadır. Nazım öğrencilerine son kez öğütler verir. Okumaktan asla vazgeçmemeleri gerektiğini hatırlatır onlara. Duvara resimlerini astığı yazarları işaret ederek, onların kendilerine yol göstereceğini ifade eder. Daha sonra köylülerle Kürtçe konuşarak vedalaşan Nazım, İstanbul’un yolunu tutar.

Nazım idealleri uğruna sürgünler yemiş, ailesini bile bu uğurda kaybetmiş biridir. Karısından ayrıldıktan sonra on beş yıl hiç İstanbul’a gelmeden hep aynı köyde öğretmenlik yapmıştır. Bunca zamandan sonra ilk kez geldiği İstanbul’da emekli maaşı bağlanana kadar çocukluk arkadaşı Takoz’un taksisinde geceleri çalışmaya başlar. Ve böylece yolu pavyon şarkıcısı Dünya ile kesişir. Dünya sürekli kendisini döven kocasından kaçarak küçük kızıyla birlikte İstanbul’a gelmiştir. Nazım onu her gece otelinden alıp pavyona, sonra da pavyondan alıp oteline bırakmaktadır. Günün birinde Dünya’nın kocası Halil çıkagelir ve pavyonda olay çıkarır. Yaralanan ve işinden kovulan Dünya’ya Nazım sahip çıkar. Yaşanan çeşitli olaylar ve tartışmalardan sonra Dünya

Halil’le birlikte Gaziantep’e döner. Hikâye Halil’in Dünya’yı öldürüp intihar etmesiyle son bulacaktır.

Gönül Yarası, Yeşilçam’dan gelen bir yönetmen olarak Yavuz Turgul filmleri içinde Yeşilçam sinemasına en yakın duran filmdir. İdealist köy öğretmeni Türk sinemasında 60’lı ve 70’li yıllarda en çok yer verilen imgelerin başında gelmektedir. Dünya karakteriyle temsil edilen düşmüş kadın ise Yeşilçam sinemasının en başat imgesidir. Dünya’nın pavyona düşmüş biri olmasına karşın konsomasyona çıkmaması, kendisini dış dünyaya tamamen kapatmış kızına büyük bir şefkatle kol kanat germesi, onu eski Türk filmlerindeki kadın karakterlerle yan yana getirmektedir. Muhsin Bey’deki Sevda karakteri de tıpkı Dünya gibi kötü sesiyle pavyonda şarkı söyleyen, konsomasyona çıkmayan ve güçlü annelik duygusuyla çocuğuna sahip çıkan bir karakterdir. Muhsin’in Sevda’ya olan gizli aşkı veNazım’ın Dünya’ya olan aşkı fazlasıyla Yeşilçam kokmaktadır. Nazım’ın ömrünün son baharında Dünya’da tattığı aşk duygusunu büyük bir gayretle gizleme sancısı ve onun Halil’le tekrar birleşmesi uğrunda gösterdiği diğerkâmlık, sizi bir anda 70’li yılların atmosferine götürüveriyor. Filmde çalınan türküler de filme tam bir melodram havası veriyor.

Bütün bunların yanında Yavuz Turgul sinemasını Yeşilçam sinemasından ayıran temel bir durum var. Yeşilçam sinemasında şöyle ya da böyle mutlaka iyiler kazanır. Turgul tutunamayanların, kaybedenlerin hikâyelerini anlatıyor. Muhsin, Haşmet ve Nazım’ın ortak yönleri hep kaybeden, vazgeçen, çekip giden olmalarıdır. Muhsin hiç evlenmemiş, Haşmet iki kez evlenip boşanmış, Nazım da hem evliliğini hem çocuklarının saygısını kaybetmiştir. Muhsin’in Sevda’ya hiç açılamaması, Haşmet’in Jeyan’a kendini beğendirememesi, Nazım’ın Dünya’dan bile isteye vazgeçmesi onları hep kaybeden taraf yapmaktadır.

Fatih Dere – Üç Renk’ten Mavi Olanı

Fatih Dere – Üç Renk’ten Mavi Olanı

Trois couleurs: Bleu (Three colours: Blue – Üç Renk: Mavi) (1993) Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’ nin “renkler” üçlemesinin ilk filmidir. Kısaca filmin yönetmeninden bahsedecek olursak; 1941 Varşova doğumlu Kieslowski, son filmini bitirdikten iki sene sonra 1996’ da yine doğduğu şehirde hayatını kaybetmiştir. Andrzej Wajda, Roman Polanski, Krzyzstof Zanussi ve Jerzy Skolimowski gibi yönetmenlerin de eğitim gördüğü Lodz film okuluna başvurduğu 3. yılda kabul edilmiş ve 1969’ da bu okuldan mezun olmuştur. “Renkler” üçlemesinin dışında on bölümden oluşan “Dekalog” serisi ve “La double vie de Véroniqu” da son dönemlerindeki diğer önemli eserleridir.

Kieslowski, Fransız bayrağının renklerinden (mavi, beyaz, kırmızı) esinlendiği üçlemesinin her bir filminde farklı bir temayı ele alıyor. Rouge (Red-kırmızı) kardeşlikle, bleu (Blue-mavi) özgürlükle ve blanc (White-beyaz) da eşitlikle özdeşleştirilmiş. Üçlemenin her filmi ayrı ayrı sıra gözetmeksizin de rahatlıkla izlenebilir. Bleu’da başrolde ünlü aktris Juliette Binoche’u izlemekteyiz.

Bleu dönen bir tekerlek görüntüsüyle başlıyor. Tahmin ettiğimiz üzere bir trafik kazası gerçekleşiyor ve Julie kızını ve eşini bu kazada kaybediyor, tek başınalıkla baş başa kalıyor hayatta. O kaza Julie için bir dönüm noktası oluyor, artık ne yapacağını bilmeyen, nasıl intihar edebileceğini düşünen biri oluyor Julie. Acı duygusunu unutuyor, ağlamayı ve gülmeyi özlüyor. Yeniden hiçbir şeye başlayacak gücü kalmayan Julie’nin esas korkusu “tekrardan” kaybetmek, çünkü başlamak kaybetmeyi göze almaktır. Hiç kimseyle insani bir bağ kuramıyor, bu adeta bir riske karşı koyuş sendromu. Julie’nin acı duygusunu unutuşunu Kieslowski unutulmaz bir sahne ile gösterir bize. Bir sokakta duvar kenarından yürürken, Julie elini taş duvara  sertçe sürterek geçer ama suratında hiçbir ifade yoktur. Dünyaya kendini kapatmıştır Julie, bir komşusu gelir, yine komşuları olan fahişeyi apartmandan uzaklaştırmak için desteğini ister ondan, ancak Julie’nin hissedecek bir duygusu, verilecek bir tavrı ve konuşacak bir kelimesi kalmamıştır. Sık sık tek başına havuza gider Julie, belki de gözyaşlarını su ile saklamaktır amacı.

Julie kocasını kaybetmesinin ardından, onun kendisini genç bir öğrencisi ile aldattığını da öğrenir. Peki acaba insan bu durumda kocasını kaybettiğine mi, aldatıldığına mı yanar? Eşinin sevgilisi ile konuşur, kocasının kendisinden nasıl bahsettiğini, nasıl bir eş olarak gördüğünü sorar, merak eder Julie. Kocasından kalan klasik müzik eserleri gibi geride kalan sevgilisi de kendisi için hayatta “risk” teşkil eden unsurlardandır. Üzerine gitmesi kendisini daha da üzebilir ancak bir hayali yaşatıp avutabilir de.

Yeni bir hayat kurmak veya kurmamak için bir çaba sarf etmez bu süreçte ancak bu ikilemden de kaçamaz. Usta yönetmen film boyunca diğer filmlerinde olduğu gibi gereksiz diyaloglardan kaçınıyor, kendi deyimiyle “Amerikalı” tavırlarını, klişelerini zaten sevmiyor, kullanmak istemiyor. Filmin sonuna gelirsek: Sessiz ve sakin.

Üçlemenin ortak sembolü yaşlı bir kadının bir cam şişeyi çöpe atma çabasının gösterildiği sahneler. Aynı yaşlı kadın şişeyi çöp tenekesine atmaya çalışıyor. White (beyaz)’ daki kadın oyuncu yaşlı kadını görür ve alaycı bir gülümsemeyle yoluna devam eder, kötülüğü hisseder orda seyirci, Blue (mavi)’ daki Julie yaşlı kadını görmez, uzaklara dalmıştır, Red (kırmızı)’ de ise  kadın, yaşlı kadına yardım eder ve nihayet şişeyi beraber çöp tenekesine atarlar. Red’in kardeşliği simgelediği düşünülürse, Kieslowski’nin burda insanlığa kardeşlik öğüdünü verdiği aşikardır.

Stili ile Tarkovski’yi de anımsatan “klas” yönetmen Kieslowski adına hayatını yitirmeden önce, bir belgesel çekilmiştir. Bu belgeselde hayatına ilişkin birçok detay olmasının yanı sıra Amerika’ yı neden sevmediğine dair sorulan bir soruya kendisinin verdiği yanıt en çok dikkat çeken nokta olmuştur:

“Amerika hakkında sevmediğim şey; yüksek derecede kişisel tatminle karışık boş laf peşinde koşulması. Amerikalı menajerime nasılsın desem bana “son derece iyiyim” (extremely well!) yanıtını verir. “Okey” ya da “iyi” değildir; “son derece iyi” olmalıdır. Ben “son derece iyi” değilim, ben hiç de “iyi” değilim. İngilizce bir deyim kullanmak gerekirse “I’ m so so.(eh! idare eder işte)”

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Abdullah Kasay – Sanat Bizim Neyimize

Eleştirmen Ömer Lekesiz ’in Batı sanatı, İslâm sanatı, mevcut sanat ortamı üzerine Yeni Şafak gazetesinde yazdığı yazılardan yapılan seçmeler ile sanat adına çeşitli ortamlarda yaptığı değerlendirmelerden oluşan “Sanat Bizim Neyimize” adlı kitabı haziran ayında Profil Yayınları arasından çıktı.

Kitabın ismindeki ironi, sanat kavramı üzerine yazarın tecrübelerinden oluşan gerçekleri vurgulama açısından okuyucunun dikkatini çeken unsurlardan biri. Ömer Lekesiz, “Sanat Bizim Neyimize?” sorusunu, sadece edebiyat üzerine değil; resim, hat, tezhip ve mimari de dahil olmak üzere bütün sanat dallarına sorarak, bu mecrada göz ardı edilmiş, üzerinde konuşulmamış konuların derinine inerek tespitlerini okuyucu ile paylaşıyor. Modern şiir, yeni roman dili, poetikalar, kuramlar vb. hususların hararetle konuşulduğu son dönemde, tam da bu hususlar üzerine zihin esnemesi yaratacak böylesi bir kitabın ortaya konulmuş olması yerinde oldu doğrusu.

“Sorunlar, Sorular ve Tespitler”, “Görsel Sanatlar” ve “Edebiyat”  şeklinde üç bölümden oluşan kitapta yazarın öncelikle sanatın tanımına dair değerlendirmelerini görüyoruz.  Sanatın bizdeki karşılığının duygudan ziyade, imal etmeye yönelik olduğunu vurgulayan yazar sanat ve zanaat farkı olarak sanatçının kimliği ekseninde şekillenen, İslâm bağlamında oluşturulacak sanat algısının nasıl olması gerektiğine dair tespitlerini sıralıyor. Bu düzlemde “bizdeki sanatın” sınırlarını belirleyen, esasında sanatın olmadığı farklı bir algılayış ortamında, niteliği ne olursa olsun “faydacı” bir sanatın tespitini yapmış Lekesiz. Bu faydacılığı gerçekleştirmesi ve zaman içinde değişen ihtiyaçları karşılaması için değişmiş gibi görünen sanatın hat, tezhip, minyatür gibi alanlardaki bariz tesirinin örneklerini gördüğümüz yazılarda; mananın, tefekkürün, ahlakın olmadığı sanat ortamındaki sorunların temel sebeplerini irdelemiş.

Bilimin her şeyi mekanikleştirdiği, buna karşılık insani özü korumak için yüceltilmek zorunda kalınan sanatın, kendi kendisinin putu oluşuna seyirci kalmak zorunda olduğumuz bu dönemde; Müslüman sanat çizgisini “hem Mümin aklını parlatmak, hem de sanatçı kibri içermeden Allah sevgisini yansıtmak” şeklinde belirleyen Lekesiz, sanatımızın kulluk üzerinden değil, mezkûr kabuller üzerinden şekillendiğini de hatırlatmayı ihmal etmemiş. Bu şekillendirmeye maruz kalan sanatta, günümüz sanatçısının batı eksenli sanat algısı oluşturduğu ve bu doğrultuda ürünler ortaya koyduğu gözlemini yapsak da; özü, çevresi, kültürü itibarıyla İslâm’ın varlığından tamamen de kopabildiğini söyleyemiyoruz. Salt sanatta değil her alanda bizim batı ile münasebetimizin bu minval üzerinden evrildiğini, biçimlendiğini biliyoruz, yaşıyoruz. Bunun sentez şeklinde algılanmasının da doğru olmadığını, ihtiyacımız olanın sentez değil, Batı kültürünü kuşatmak ve aşmak olduğunu belirten Lekesiz; bunun önündeki çıkmazlarla ilgili de ilginç örnekler sunuyor.  Batılı sanat algısının son yıllarda doğrudan İslâm evreninde şekillenmiş sanatlara (hat, tezhip, minyatür) kapı aralamasının, doğrudan ilgisinin bu anlamda hangi temele oturması gerektiğini sorgulatıyor bize.

Yaratıcı yazarlık tutumuna ilişkin eleştirilerin, devletin sanata karşı hangi yönde tutum içinde olması gerektiği gibi konuların yer aldığı ilk bölümde bunlar dışında realizmin bizdeki karşılığı ile batıdaki karşılığı arasındaki belirgin farklara vurgu yapan yazar, batı realizmi ile sanatımızı modernleştirmeye çalıştığımızın yanılgısını ortaya dökmüş. Yine batı eksenli olarak Hak’tan bağını kopartmış insanın zihni kirliliğini, aklın sınırlarını keşfe çıkma yanılsamasıyla baş tacı yapmamızın ve bunu da “modernlik” olarak telaffuz etmemizin ne denli tehlikeli sularda yüzdüğümüzün kanıtı olarak karşımıza koymuş. Burada Lekesiz ’in tiyatroya dair tespitlerini de es geçmemek gerek. İslam kültüründe trajedinin yokluğu ve de mizahın salt komedi olmayışı tehlikeli sularda “tiyatro” akıntısıyla da karşılaştırıyor bizi.

“Görsel Sanatlar” başlığı altında, ekseriyetle resim ve minyatür alanına dair yazıların yer aldığı ikinci bölümde Ömer Lekesiz; İslami kesimin benimsediği sanatın, ilk başta geleneğine sahip çıkma, kendi kültürünü yaşatma amacıyla ortaya çıkışından sonra, ikonite ve seçkinlik vasfı yüklenerek tedavül edilişini ele almış.  Bununla beraber İslam’da tasvir yasağının bizde resim sanatını engellediğine dair yanılgıları bertarafla uğraşan yazar sergi ve galeri gibi sanat ortamlarındaki protez mantığı tarihsel süreçte yaşananların tezahürleri olarak aktarıyor. Bunu “Tanzimat’tan bugüne kadar geçen zamanımız tam bir kayıp zamandır ve batılılaşma ne de uluslaşma sürecinde net olarak tanımlanabilir bir sanatla temsil imkânına sahip olamadık” sözleri ile vurguluyor.  “Elinin mürekkebiyle minyatüre karışan” ifadesini kullanarak, mevcut ortamda yer edinen “sanatçıların” varlığından dem vuran Lekesiz; bitmek bilmeyen sorular ve sorunlar yumağına sarıyor kendini.

Yazarın daha çok incelemelerinin bulunduğu “Edebiyat” başlığını verdiği son bölümde yer alan “Hızırla Kırk Saat Şiirinde Kültürel İmgelerin İhyası ve İmhası”, “Mustafa Kutlu’nun Hikâye Poetikası” ve “Esir Şehir Üçlemesi: ‘Geldik Yol Ayrımına” üzerinde hassasiyetle durulması gereken başlıklar. Şuurun şiirden önce geldiğine vurgu yapılan bu bölümde “Kendini bilen Rabbini bilir” hükmünü içeren Müslüman idrakinin özellikle şiirdeki modernleşme sürecinde Tanrı’dan kopan dilin ürettiği şiire nasıl dönüştüğü aktarılıyor. Şiir, öykü ve roman bağlamında; şairlerin, yazarların ve eserlerin incelikli eleştiriye tabi tutuldukları bölüm, daha çok günümüz sanatçılarının yani şair ve yazarların bireysel tutumları, çevre ve ürün karşısında giderek yalnızlaşmış olmalarının nedenleri üzerine eğilen değerlendirme ve tespitlerden oluşuyor.

Ömer Lekesiz yazılarında, yüzyılların birikimiyle oluşturulan, bununla birlikte daha çok ötelenen, inkâr edilen ya da ertelenen sorular ve sorunları ilginç neticelere kapı aralayacak biçimde aktarmış. Edebiyat, görsel sanatlar ve diğerleriyle ilgili algıya, bu algıdaki değişime, yozlaşmaya, taklitçiliğe, muhafazakârlaşmaya ve daha da önemlisi ticarileşmeye münhasır durumları aktarırken aynı zamanda sıralanan tüm konularla ilgili doğru, temiz bir anlatım ve dilin inşası için de gerekli hassasiyeti göstermeye çalışmış. Müslüman Sanatçının tasvirini belki de bu kitaptan sonra tekrar belirlemeye çalışmalıyız fakat ondan evvel;  “Müslümanca idraki idrak etmenin idrakini kavramamız gerekiyor.”

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Mehmet Kahraman – Öykümüzün Kırk Kapısı 

Öykü, son yıllarda Türk edebiyatının adından en çok söz ettiren türlerinden biri oldu.Öykü dergilerindeki artış, dergilerdeki öykü sayılarının çokluğu, nitelikli kuramsal kitapların art arda yayınlanması bunun en büyük kanıtı. Gerek öykü yazarı, gerekse öykü okuru öyküyle ilgili istediği her şeye rahatlıkla ulaşabilecek konumda. Özellikle kuramsal/eleştirel kitapların yayınlanması meseleye içten ve derinlikli yaklaşımı kolaylaştırdı. Bunlar öyküyle hemhal olanları sevindirecek önemli gelişmeler.

Necip Tosun’un Öykümüzün Kırk Kapısı’nı elime aldığımda ben de böylesi sevinci yaşayanlardan biriyim. Öykü adına yayınlanan her kitabın bana yeni kapılar açacağı düşüncesi içimde farklı bir anlama bürünerek beni heyecanlandırıyor. Bilgi ve deneyim eksikliğini gidermenin en iyi yolu kitaplar olduğu için, kendimdeki bu eksikliği doldurma fırsatı olarak elime aldım Öykümüzün Kırk Kapısı’nı. Bütün kitaplarını okuduğum ve kendisini tanıdığım bir yazar Necip Tosun. Hal böyle olunca, bu tanışıklık kitaba bakışımı da etkiliyor haliyle. Kitabı okurken bir yandan da Tosun’la yazarları, öyküleri, konuları ayrı ayrı mütalaa ediyormuş hissine kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.

Evet, Öykümüzün Kırk Kapısı’nda ne buldum?

Tosun, öykü okuruna Türk öykücülüğünün kimlik kazanmasına katkı sağlamış yazarları bir arada, eserleri ve hayatlarıyla bir bütün olarakokuma imkanı sunmaktadır her şeyden önce. Kitapta kırk öykücünün öykülerini incelemiş, öykü anlayışlarını, temalarını, önemsedikleri konuları, yarattıkları etkileri, öyküye olan katkılarını, edebiyat ortamına getirdikleri zenginlikleri ve öykü mirasının devamı açısından ortaya koydukları emeği objektif bir dille okura ulaştırmaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı öyküye ayrı ayrı kırk kapıdan girilebileceği gibi, ardı ardına açılan kırk kapıdan girileceği şeklinde de okunabilir. Gelişim ve mirasın devamı açısından ardı ardına kırk kapının açılarak girilmesi daha sağlıklı ve sağlam bir yaklaşım olacaktır. Bu, birikimin ve deneyimin geçişkenliği için de önemli bir tutumdur. Genel olarak bütün sanat dalları için geçerli olsa da özellikle edebiyat daha çok “birikim”e dayanmaktadır. Edebiyatın öğrenilebilir bir uğraş olduğu var sayılırsa, okuya okuya ve yaza yaza bu birikim ve deneyim elde edilmiş olacaktır. Bu sayede okur veya yazar uğraş verdiği meseleyi genel hatlarıyla kavrama imkanına sahip olmaktadır.

“Yazılarda, öykücünün kurduğu dünyayı anlamaya çalışmak, ana niteliklerini ortaya çıkarmak, bütün öykülere yayılmış ortak yönelimleri tespit etmek öncelikli tercih olmuştur.” diyen Tosun, kendini kabul ettirmiş, öykü dünyamızı şekillendirmiş öykücülerimizin öykülerinin çerçevesini çıkararak okura öyküyü anlama noktasında yol gösterici, işini kolaylaştırıcı bir çalışma sunmaktadır. Kitabın sunuş yazısında da söylediği gibi, “…ideolojik/duygusal yargılardan uzak durularak, öykü sanatının temel ölçütleriyle” metin/yazar irdeleyen Tosun, “estetik değer”i önceleyerek yazarları ve eserlerini nesnel bir dille ortaya koymaktadır. Kitap ayrıca bugün okurunu kaybetmiş, okur tarafından da ıskalanmış yazarları bize hatırlatarak, onların yeniden öykü evrenine giriş yapmalarını sağlamaktadır.

Öykümüzün Kırk Kapısı Halit Ziya Uşaklıgil ile açılıyor. Tosun, romancı kimliği ile tanıdığımız Uşaklıgil’i çağdaş öykücülüğünü başlangıç noktası kabul ederek, “…çağdaş Türk öykücülüğünün çığır açıcı yazarlarından biridir ve modern Türk öykücülüğünün temellerini atan kişidir.” der Uşaklıgil için. Uşaklıgil gibi romancı kimliğiyle öne çıkan başka öykücüler de var: Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Selim İleri. Bu yazarlar romanlarıyla varlık kazanmış olsalar da, yazdıkları öyküler öykü sanatı açısından önemli bir yer tutmaktadır. Yazar, Oğuz Atay için şunları söylemektedir: “ Oğuz Atay sadece sekiz öyküsüyle bile Türk öykücülüğünde kalıcı bir imza olmayı başarmıştır. Değişim, uyumsuzluk, yabancılaşma konularını özellikle ‘ironi’nin gücüyle kusursuz bir biçimde işlemiş, kendinden sonra gelen pek çok öykücü için yol açıcı bir işlev görmüştür.”

Kitaba baktığımızda, her öykücünün birbirine benzer tarafları olmakla birlikte, işledikleri konular ya da konuları işleyiş biçimleriyle birbirlerinden ayrıldıkları görülür. Bu ayrım onları özgün kılan yandır. Aynı dönemde yaşamalarına rağmen her birinin bakış açısı farklıdır. Sözgelimi Ömer Seyfettin’in kendi penceresinden bakıp gördükleriyle Esendal’ınki birbirinden çok farklıdır. Yaşadıkları hayat onların öykü mecrasını da belirlemiştir; duygular, düşünceler bu mecranın neticesidir. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biri de Refik Halit Karay’dır. Sürgün hayatı onun öykülerinin neredeyse tek belirleyici unsurudur. “Ömrünün yirmi iki yılı sürgünde geçirmiş” bir öykücü olarak “oradaki gözlem ve tanıklıkları” öykü dünyasını oluşturmuştur.

Kuşkusuz kitabın öykücülüğümüze en büyük katkısı usta öykücülerin bir arada ele alınıp incelenmesi, öykücülüğünün ve öykülerinin geneli itibariyle değerlendirilmesidir. Öyküyü merkeze alarak öykücülerin yazarlık serüveni, öykü anlayışları, dil tutumlarının bir bütün olarak ele alınmış olması bu önemi ortaya koymaktadır. Yazar, Bilge Karasu için şunları söylemektedir: “Onun öykülerinde en dikkat çekici yaklaşımlardan biri de dil tutumudur. Karasu, dili bir araç olarak görmez. Metinlerinde dilin olanaklarını zorlar, araştırır. Bunu edebiyatın doğal işlevi olarak görür. Yoğun, çağrışımlı cümle peşindedir. Kuşkusuz bu da imge yaklaşımının bir sonucudur.” Bilge Karasu okuması yapan, öykülerini ve yazarlığını incelemek, hakkında bilgi sahibi olmak isteyen bir okur, Karasu’yla ilgili özü burada bulması mümkündür. Ayrıca kitabın öykücülüğümüze bir başka katkısı da sadece metin çözümleme değil, eleştirel yaklaşımla öykülerdeki tutarsızlıklar, boşluklar, teknik işçilikteki zafiyetler hakkında lafı dolandırmadan, açık bir dille söylemesidir. “Onun yenilik arayışları muhtevada değil, teknik işçiliktedir. Bu arayışlar kimi öykülerinde anlatım imkanını zenginleştirip derinleştirirken bazen de öykünün boşlukta kalması sonucunu doğurur. Aşırı titizlik ve teknik işçilik, coşku ve duygu aktarımını örter ve ortaya biçimsel bir deneme çıkar.” Tosun, bu sözleri Tomris Uyar için söylemektedir. Elbette bir yazarın bütün eserlerinin aynı yoğunlukta ve aynı güzellikte olması beklenemez. Her yazarın zirve kabul edilen eseri veya öyküsü olmakla birlikte otoritelerin beğenisini kazanamayan, eleştiri alan eserleri de olabilmektedir. Yazarın dönemsel anlayışları, duyuşları, sezişleri, ideolojik göndermeleri, mesaj kaygısının öncelenmesi ortaya çıkan eseri önemli ölçüde etkilemektedir. Tarafsızlık/objektiflik bunu öyle kabul etmeyi gerektirir. Yazarlara kutsallık atfetmeye gerek yok. Din kurallarının haricinde toptan kabul veya toptan ret diye bir şey söz konusu olamaz. Tosun, bu ayrımı iyi yakalamış gözükmektedir.

Diğer taraftan, yazarların kendi kuşağı içindeki yerleri, kendinden önceki yazarlardan etkilenmeleri, dönemi içindeki yazarlarla ilişkileri öykücünün gelişiminin çıkarılması açısından önem arz etmektedir. Türk öyküsünün gelişim evresi çıkartılırken, öykücülerin kendi gelişim çizelgesi de çıkarılmış olmaktadır bir nevi. Yaşadığımız çağ hepimizi bir şekilde etkiliyor, kendi yolunu çizdiriyor. Yazarların yaşadıkları dönem de onların öykü anlayışlarını belirlemektedir. İçinden çıktığı toplumun gerçeklerine kör kalınamayacağı için öykücü de kendi perspektifinden gördüklerini, duyduklarını ya da anlamlandırdıklarını bir şekilde öyküsüne yedirecektir.  Öykümüzün Kırk Kapısı’nı önemli kılan yan bence budur: Metin inceleme ve çözümleme ile birlikte dönemsel durumların etkisi de belirtilmektedir. Yazarın Rasim Özdenören’le ilgili söyledikleri örnek olarak verilebilir. “Özdenören tıpkı 1950 kuşağı gibi öncelikle biçimsel anlamda yenilikçi bir tutum içerisindedir. Yerleşik anlayışlara, beğenilere, kurallara ve statüye teslim olmaz. İsyankar, meydan okuyucu bir biçimsel anlayışı benimser.”

Öykümüzün Kırk Kapısı, öykü okuru ve yazarı için yol gösterici nitelikte bir eser. Okur öykünün ustalarını aynı çatı altında bulabilmektedir. Onların tecrübeleri, birikimleri, ortaya koydukları anlam bir bütün olarak okura sunulmaktadır. Necip Tosun’un 31 Mayıs 2013 tarihli Star gazetesindeki söyleşisinde söylediği şu sözler kitabın önemini ortaya koyuyor bence. Ne demişti Tosun: “Benim asli işim öykü ve bütün inceleme/kuram yazılarını öykücülüğümün bir parçası olarak gördüğüm için yazıyorum. Bu yazılarla bir bakıma yaptığım işi anlamaya, öncülerini bilmeye çalışıyorum. Öykü davamın bir devamı bu yazılar. Artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastım poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için, iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.” Tosun’un sözlerini öykücü kimliği açısından önemsiyorum. Her meslek erbabının yapması gerektiği gibi öykücü de kendi öykü “dava”sını bilmelidir. Birikim bu nedenle önemlidir; toplumsal zenginliktir, devredilen mirastır bir bakıma. Bu mirastan kimin nasıl faydalanacağı ise kişinin kendisine kalmıştır.

İbrahim Demirci – Sıradışı Bir Ödül Töreni

İbrahim Demirci – Sıradışı Bir Ödül Töreni

Mustafa Kutlu’nun Sıradışı Bir Ödül Töreni adlı hikâye kitabı 2013 yılı mayıs ayında Dergâh Yayınları tarafından yayımlandı. Okuyucudan ilgi gören kitap, haziran ayında ikinci baskısını yaptı.

Anadolu Yakası’nda televizyon yayıncılığını merkeze alarak hikâyesini ören Mustafa Kutlu, Sıradışı Bir Ödül Töreni’nde anlatısını ödüller çevresinde kurmuş. 153 sayfalık kitabı bir oturuşta ve zevkle okudum. Yazarın kahramanlarına karşı beslediği muhabbet, şefkat, merhamet ve anlayışı memnuniyetle, sık sık gülümseyerek, arada bir hüzünlenerek ben de yüreğimde hissettim. Memleketimizin ve insanlarımızın güzelliklerini hayranlık ve takdirle, zaaflarını ve kusurlarını hayıflanış ve esefle bir kez daha dinlemiş, temaşa etmiş ve düşünmüş oldum. Bütün bunlar çok iyi, çok, hoş, çok güzel!

İyi, hoş ve güzel olmayan tek husus, Mustafa Kutlu’nun hikâyesini bitirdikten sonra bir kez olsun okumak ve gözden kaçmış olması muhtemel hataları düzeltmek işini ihmal edişidir.

Aşağıda bu ihmalin neticelerini –elbette bir okuyuşta görebildiğim kadarıyla- sıralamak istiyorum:

Kasabada çok güzel işler gerçekleştiren felsefe hocası Tufan Aktaş’ın adı, “Tayfun Hoca” oluvermiş (s. 23). Elbette sehven.

“Deniz önlerinde bütün haşmetiyle uzanıyordu. Hele mehtaplı gecelerde seyrine doyum olmazdı. Nezaket günün olaylarından, okuldan arkadaşlarından bahsetmez, Melahat’in sanki anlıyormuş gibi arada bir “Hı, hı” demesine aldırmadan çocuk zihninden, çocuk kalbinden taşan gizemli konuşlar açardı.” (s. 47) “konular açardı.” / “konuşmalar açardı.”?Kaymakam Ferdi’den söz edilirken: “Ama o kuyruğunu daima dik tutuyor, soran olursa, bana çok asılan var ama kızlara ayıracak vaktim yok diye efelenirdi.” (s. 55) “… dik tutuyor, … efeleniyordu.” yahut “… dik tutar, … efelenirdi.”

Hikâyenin bence en önemli kahramanı olan Nezaket Albeni, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü “son sınıf ” öğrencisiyken, “Bir gece yarısı açacağı işyerinin adı parıldayıverdi:Albeni El Sanatları Merkezi.” (s. 64). Sömestr tatilinde kasabadayken Rumlardan kalan taş ambarın bu işe uygun olduğuna karar verir. “Binaya baktıkça neredeyse orada çiftetelli oynayası geliyordu.” (s. 65) Nezaket, okulunu bitirip kasabada öğretmen olarak çalışmaya başladıktan sonra, “Taş Ambar’ı yeniden keşfe”der. “İşte bu dedi, işte bu.” (s. 82) Hemen adını koydu: Albeni El Sanatları Merkezi.” (s. 83) Bu unutkanlığı, ne Nezaket gibi bir kahramana yakıştırabiliyorum, ne de Mustafa Kutlu gibi bir  yazara.

“… köylüler vaktinden çok önce tiyatroya doldurdu.” (s. 112)

“… hep kötü şeler düşünmemeli…” (s. 130)

“ – Biz işte tiyatrocular, bilirsiniz, seyirciyi gördü mü her şeyi unutuyoruz.” (s. 140)

Anadolu Yakası hakkında yazarken “Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını yeniden gözden geçirmek zahmetine katlansa!” demiştim.1Sıradışı Bir Ödül Töreni için de aynı cümleyi –gözden geçirerek!- tekrarlamam gerekiyor: “Keşke, Mustafa Kutlu, yazdıklarını gözden geçirmek zahmetine katlansa!”

1. Mahalle Mektebi,no.,7-8 sh, 82,83,84

Mustafa Ömer Warayt İle…

Devrimin Talebeleri – Mustafa Ömer Warayt
Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol

Bizim umutsuz olmamıza hiç gerek yok. Böylesine büyük bir devrimi başaran inançlı halk bundan sonra da her şeyi başarabilir ve her türlü zorluğun üstesinden gelebilir. Yeter ki biz kendimize olan inancımızı yitirmeyelim.

Söyleşiye sizi tanıyarak başlamak istiyorum. Kendinizden bahseder misiniz?

İsmim Mustafa Ömer Warayt. Libyalıyım. Misrata şehrindenim. Konya’ya İnşaat Mühendisliği okumaya bu yıl geldim. Şu anda Karatay Üniversitesi Tömer Türkçe öğretim merkezinde Türkçe öğreniyorum. Aynı zamanda Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneğinde Libya ülke başkanıyım.

Ülkenizden uzakta öğrenci olmak nasıl bir duygu? Zorlandığınız şeyler oldu mu?

Tabi ki yabancı bir ülkede okumanın çeşitli zorlukları var. Bunların en başında dil sorunu geliyor. İlk geldiğim zamanlar Türkçe bilmiyordum ve kimseyi tanımıyordum. Bu başka şehirlere gitmekten çok farklı. Çünkü farklı bir ülke, aynı zamanda farklı bir kültüre alışmak demektir. Hiç tanımadığınız insanların arasında, dilini bilmeden o kültüre alışmak ve o insanları tanımak oldukça zor ve zaman alıyor.

Türkiye hakkında, özel olarak da Konya hakkında ki düşünceleriniz nelerdir?

Konya’yı daha önce hiç duymamıştım ama Türkiye hakkında bilgim vardı. Çünkü Türkiye turizm olarak ismini duyurmuş bir ülke. Bunun yanında Libya’da Türk şirketleri vardı ve ben bunlarla orada tanışma imkanı bulmuştum.

Hepsi de çok iyi insanlardı. Ayrıca Türkiye Osmanlı devletinin mirasına sahip bir ülke. Bu da çok önemli.

İstanbul’a 2007 yılında kısa bir ziyaret yapma fırsatım olmuştu. Tabi geldiğim zaman hiç Türkçe bilmiyordum.

Türkiye’ye geldikten sonra gitme fırsatı bulduğunuz şehirler oldu mu?

Ankara, Antakya ve Konya’nın ilçelerini gezdik. Beyşehir gölüne gittik ama bunlargünlük
ziyaretlerdi.

Gitmek istediğiniz başka şehirler var mı?

Trabzon, Şanlıurfa ve Bursa’yı çok methettiler. Buralara gitmek istiyorum ve merak ediyorum. Tabi İstanbul’u yeniden Türkçe konuşarak gezmek istiyorum.

Bize Libya’yı biraz anlatır mısınız?

Libya Akdeniz’e sahili olan bir ülke. Çok güzel sahillerimiz var. Bunun yanında Afrika’nın en büyük çölü olan Büyük Sahara Çölü’ne sahip. Bu çölün içerisinde hala yaşayan aileler var.  Libya yüz ölçümü olacak da çok büyük bir ülke ama topraklarının birçoğu çöl. Afrika’nın en büyük üçüncü demir madenine sahip. Tabi ki tüm bunların yanında petrol rezervlerine sahibiz ama şimdiye kadar petrol gelirlerini tam olarak ülkemizin gelişmesi yönünde kullanamadık. -İnşallah bundan sonraki yönetimler döneminde bunu gerçekleştirmeyi umut ediyoruz.-

Biliyorsunuz bizim Libya ile uzun bir ortak geçmişimiz var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Biz Müslümanlar olarak yıllarca Osmanlı yönetimi altında yaşadık. Osmanlı bizde Libya’ya İslamîyet’i getirenler olarak biliniyor. Libya’da halen Osmanlı zamanından kalma Türk aileler var. Benim de geçmişim Türk soyuna dayanıyor. Benim büyük dedelerim Türkmüş. Genel olarak Libya’da zaten üç büyük soy var. Afrika’dan gelenler var biz onlara Araplar diyoruz. Çölde yaşayan Berberiler var. Bir de Osmanlı zamanından kalan Türkler var.

Türk soy ismini kullanan aileler var mı?

Evet. Mesela Kahveci soyadında aileler var. Türkî soy ismini kullanan aileler var. Bununla beraber Türk olup ta Arap soy ismini kullananlar da var.

Libya’yı konuşurken Ömer Muhtar’dan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Ömer Muhtar’ın hatırası halen yaşatılıyor mu? Libyalı gençler bu konuda nasıl bir duyarlılığa sahip?

Çok önemli bir konuya değindiniz. Ömer Muhtar devrim döneminde devrimci gençlerin ve askerlerin en önemli simgelerinden biriydi.

Bir anlamda Ömer Muhtar dün İtalyanlara karşı nasıl Libya savunmasında önder olduysa bugün de manevi olarak bize örnek oldu. Onu örnek alan gençler bu devrimi gerçekleştirdi. Biz adeta onun filmlerini izleyerek devrime adapte olduk. Ömer Muhtar’ın bir sözü var, ‘’Biz öleceğiz veya kazanacağız ama asla teslim olmayacağız’’. Bu söz devrim sürecinde herkesin dilindeydi.

Burada önemli bir noktayı açıklamak istiyorum. İtalyan savaşında Ömer Muhtar’ın yanında bir çok önder mücahit vardı. Kaddafi sadece Ömer Muhtar’ı öne çıkarmak ve diğerlerini unutturmak istedi. Çünkü halkın bu liderlerden etkilenmesinden korkuyordu. Bunun için tarih kitaplarına diğerlerin ismini hiç yazdırmadı.

Kimdi bu isimler?

Fadil Ebu Ömer, Abdün-Nebi Bil-Hayr, Sadun Es-Vehli, Ramazan Es-Vehli. Bu iki kardeş de Türk soyundan gelen aileye mensupturlar. Bunlar ilk başta aklıma gelenler.

Ben Libya’daki gelişmeler ve devrim sürecine değinmek istiyorum. Devrime giden süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?  Devrimin başlıca nedenleri neydi?

Libya’da devrim bir anlık bir heyecan patlaması değildi. Birçok nedenler var tabi ki ama en önemlisi Kaddafi’nin tutumlarıdır. Kaddafi devrim öncesinde ülkenin petrol gelirlerini halka dağıtacağını ve halkın hizmetine kullanacağını hep söylüyordu ama bunu asla yapmadı. Libya halkından itiraz edenlerin isimlerini alıp onlara petrolden gelir vereceğini söyleyerek onları hep geçiştirdi ama asla halka verdiği sözü tutmadı. Halk da doğal olarak buna isyan etti.

Kaddafi geçtiğimiz dönemlerde,- tek suçları Kaddafi’yi istemediklerini söylemek olan- bir çok kişiyi Ramazan ayında iftar vaktinde idam ettirdi. Düşünün ki, bu insanların tek suçu Kaddafi’yi istemediklerini söylemekti. Bu insanlar bu isteklerini sadece dile getirdikleri için bu muameleye tabi tutuldu. Çocuklarının gözü önünde idam edildiler. Bunu da halka ibret için yaptı.

Kaddafi Libya ordusunu herhangi bir sebep yokken Çad’la savaşa soktu. Bunun nedeni de kendisine karşı çıkacak bir ordu istememesi. Halen bu savaşın canlı şahitleri var. Bunlarla konuştuğunuz zaman size Çad topraklarında, Çad ordusu ile Kaddafi’nin kendi askerleri arasında, yani iki ateş arasında kaldıklarını anlatacaklardır.

Yani Kaddafi, Libya ordusunu iki ateş arasında mı bırakıyordu?

Evet. Kaddafi’nin Çad’ta dostları var. Kaddafi Libya ordusunu yok etmek için, kendi ordusu ile Çad’tan anlaştıkları askerler arasına, iki ateş arasına gönderiyordu.

Tabii daha halkta patlamaya neden olan birçok neden var. Bunlar bu nedenlerden sadece birkaç tanesi.

Bize devrim sürecinde yaşananları anlatır mısınız? O süreçte neler yaşandı, ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldınız?

Biraz önce de belirttiğim gibi ben Misrata kentindenim. Benim şehrim devrim sürecinde Kaddafi’nin askerleri tarafından üç taraftan kuşatıldı ve şehir ağır bombardımana tutuldu. Tek çıkışımız olarak deniz kalmıştı. Allah’a hamdolsun bu çıkışımız kaldı da bir çok insan ölümden kurtuldu. Bu süreçte silah, gıda, ilaç ve her türlü ihtiyacımızı deniz yoluyla tedarik ettik. Türkiye’den de devrimin ilk, sıcak zamanlarında bir gemi geldi ve yaralılarımızı Türkiye’ye tedavi için götürdü. Türkiye’nin bu yardımını unutmak mümkün değil. Bu süreçte silahların büyük çoğunluğu Bingazi’den temin edildi. Kelimenin tam anlamıyla çok zor zamanlardı.

Burada şunu söylemek istiyorum. Devrim sürecinde Libya’daki bütün şehirler muhalif olarak ayaklanmadılar. Kaddafi daha devrimin ilk başlarında iken bir çok şehirden insanları öldürmüş ve aileleri sindirmişti. Misrata bulunduğu bölgede muhalif olarak kalan tek şehirdi. Libya’nın kuzeyinde, çok önemli bir noktada idi ve Misrata halkı diğer şehirler gibi sinmedi, direnişe devam etti. Bu yüzden bir çok şehit verdik. Kaddafi şehirlere sivil halkın üzerine  füzeler ile saldırıyordu. Bu füzeler toprağa düştükten sonra iki metre yerin altına inen füzeler. Düşünün ki Kaddafi bu füzeleri sivil halkın üzerine gönderiyordu. Tanklar ve silahlardan hiç bahsetmiyorum bile. En kötüsü bu füzelerdi.

Mesela 23 Nisan günü yapılan bombardımanda, saat 24.00’den 03.00’e kadar her üç dakika da bir bu füzelerden göndermişti. Bu Misrata şehrine yapılan en ağır saldırılardan biriydi.

18 Mart günü sabah yediden akşam yediye kadar 40 adet tank sadece bizim şehrimize bombardımana gelmişti. Misrata’nın bu kadar ağır saldırılara maruz kalması şehrin bulunduğu noktanın çok stratejik bir konumda bulunmasından dolayı idi.

Devrim sürecinde Misrata savunmasından dolayı Stalin’in kurduğu Stalingrad şehrine benzetilmişti.

Burada şunu da eklemeliyim. Misrata’nın önemini anlamak açısından. Amerika ve Avrupa Misrata’nın Kaddafi askerlerinin eline geçmesi durumunda, Libya’nın muhalifler ve Kaddafi arasında bölünmesi konusunu bile düşünmüşlerdi.

Tayyip Erdoğan ise devrimden sonra Misrata’yı ziyarete geldi ve halka konuşma yaptı, bizi selamladı. Bu bize manevi olarak büyük moral ve destek olmuştu. Bu ziyaret manevi olarak çok anlamlı idi. Çünkü devrimden sonra herkesin moral seviyesi, şehit ve yaralılarımızdan dolayı, çok düşüktü. Bu ziyaret bu anlamda çok önemli ve manidardır

Peki, Türkiye’den arkadaşlarınızla konuştuğunuz zaman Libya’da ki devrime Türk gençlerinin bakışı nasıl?

Maalesef Türk arkadaşlar Libya devrimi konusunda çok az bilgiye sahipler. Konuştuklarımdan sadece birkaç kişinin devrim konusunda bilgisi vardı. Sanırım onlar da bu konuyu araştırdıkları için bu bilgiye sahiplerdi. Bu konuda yeterince bilgi edinilmemesini, bilgi konusunda medyanın yeterince üzerine düşeni yapmamış olmasına bağlıyorum.

Şunu da eklemeliyim. Geçtiğimiz aylarda biz Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneğinin organizatörlüğünde öğrenci buluşması gerçekleştirdik. Orada çeşitli yaşlarda birçok insanla görüşüp konuşma fırsatım oldu. Maalesef yaşlı insanların Kaddafi’yi yeterince tanımadıklarını, onun gerçek yüzünü bilmediklerini ve körü körüne onu savunduklarını gördüm ve birçok yaşlı insanla bu yüzden tartıştım. Libya’da yaşananların ve yaşanmış olanların gerçek ve doğru olarak anlatılması gerektiğini düşünüyorum.

Şu anda Libya’da hükümet kuruldu mu? Yoksa halen geçici yöneticiler mi işbaşında?

Şu anda hükümet kuruldu ama bu hükümet geçici bir hükümet. Birkaç yıl sonra seçimler olacak ve geçici değil, gerçekten halkın istediği işleri yapacak yöneticiler işbaşına gelecek.

Medyada o süreçte Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi büyük yankı buldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kaddafi’ye devrim sürecinde Libya’yı bırakıp başka bir ülkeye kaçması konusunda muhalifler ve halk tarafından çok uyarılar ve ikazlar yapıldı. Kaddafi, Libya’yı bırakmayacağını, burada ölse bile savaşı kazanıncaya kadar öldürmeye devam edeceğini söyledi. Aslında sonunu kendi eliyle hazırlamış oldu. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde halka karşı durabilmiş hiçbir lider şimdiye kadar olmamıştır. Kaddafi son anlarında halka kendilerini oğulları gibi gördüğünü söylemiş. Halkını oğullarını gibi gören bir baba, oğullarına, halkına böyle yapar mı?

Hâlihazırda başarıya ulaşmış bir devrim süreci var. Bundan sonraki süreçte Libya’nın geleceği için ne düşünüyorsunuz?

Bu devrim bizim için çok önemli. Çünkü bu ucuz bir devrim değildir. Halkımız bu devrim için canını ve kanını ortaya koymuştur. Birçok vatandaşımız yaralanmıştır ve bunlar devrimin izlerini ömür boyu taşıyacaklar. Bu insanlar devrimi unutamazlar. Böylesine zorlu bir süreçten sonra da her şeyin en iyisini hak ettiğimizi düşünüyorum. Halkımızın ve bundan sonra yönetime gelecek hükümetlerin Libya halkı için en iyisini yapmaya çalışacaklarından eminim.

Bizim umutsuz olmamıza hiç gerek yok. Böylesine büyük bir devrimi başaran inançlı halk bundan sonra da her şeyi başarabilir ve her türlü zorluğun üstesinden gelebilir. Yeter ki biz kendimize olan inancımızı yitirmeyelim.

Son olarak Libya halkının Türkiye’ye yönelik düşünceleri nasıl?

Türkiye bize en zor zamanımızda yardım etti. Bunu hiçbir Libyalının unutacağını sanmıyorum.

Ben bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Ben bu fırsatı sunduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Libya’nın geleceği için umut ediyorum ki her şey gün geçtikçe daha güzel olacak. Türkiye Libya arasındaki ilişkilerin bu yeni dönemde gelişerek daha da iyi olacağını ümit ediyorum. Konya halkına bana karşı olan sıcak ilgilerinden ve yardımlarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Hepsinden Allah razı olsun.

İsmail Detseli – Gonya Gırsalında Dünürcülük Yapmak

İsmail Detseli – Gonya Gırsalında Dünürcülük Yapmak

Güz gelmiş, harman hayat toplanmış işler artık bitmiş gibi. Herif hanımına seslenir. Len garı, son günlerde senin oğlanda bir değişik hallar görür gibiyim, şu gidinin ağzını bir yokla hele, kimin gızını ister, şöyle o değilden bir gıdıkla bakayım oğlugu. Olur herif, hay sağ ol, ben de saga diyeceğidim, bu oğlanı azdırmadan everelim de hem işimiz görülür hem de son düğünde aradan çıkmış olur. Elimiz ayağımız dutarken, gözümüz görürken gafamızın sağlığında dirim.

Temam len garı, lafı uzatma, bir yokla bakalım, sen anasısın hazar.

Aradan bir iki gün geçer, yemekten sonra oğlan baranaya gider, herif avrat evdeler. Herif, gız, sordun mu oğlanın ağzının yatımı nereye doğru? Sormaz olaydım herif, bu oğlandan çekeceğimiz var, allehem gözü kimin gızında bilin mi? Ne bileyim len, paşa gızı isteyecek değil a köyden birinin gızıdır elbet. Öyle de şimdi saga diyince istediği gızı,alnında şafak atacak, hazır mısınnn? Söyle len, söyle işi dağalandırıp durma! Ne balı ne dalı gıy, zehirleyip durma, de bakalım da aklın başına gessin şöle bir. Allah’a Allah beni de maraklandırdın len, avrat diyivir bakayım, kimde gözü bu oğlanın? Kimde olacak, vurgunu yiğin gelesicenin dimesem, Çakırların Osman’ın gızını isdeyyor. Dime len garı, vay eşşşoğlusu vay! Ülen o adamın ağzına gaşşık mı olur? Bu iş golay golay olmaz emme, hele başka eyi gözel, soy kök gızlardan bir iki önüne sürt bakalım, acap vaz geçer mi o gızdan? Valla bilmem herif, onu dedi, bir daha kelam itmedi, yanımdan goydu da getti ecele. Yarın bir daha yoklayım ağzını amma yok canım senin inattan bir inadı var, nuh dedi mi piygamber dimez gavur oğlan! Hoh dedikçe zarar varır vallana! Len gine benimle oğraşma, ne yapalım olmazsa bir şansımızı deneriz, gidi gaddar filan amma çakırların Osman, belki bir suyuna gideni buluruz, nasipse herkesin ağzına gem vurulur vesselam.

Ertesi gün oğlan anası ile işe gider. Ağşam olur, yemek yenir, oğlan evden erkence sıvışır. Garı goca galmıştır evde, herif avrada bakar, belikli durumu soracak. Avrat, heçç bakma öyle yüzüme, dediğim gibi ille de o olacak, başkasını almam, deyyor oğlun. Allah Allah, neye bu gadar ısrarcı? Acab gidi bir sözleri filan mı var kı aralarında. Gaç gıy, ne sözü olacak! O gız erkek yanına mı varır? Da işde oğlunun hoşuna varmış bizden isdemek. Pekeyi len garı, şöle ağzına laf yakışan bir gadın bul gomşulardan, bizim kızı da al (babanın kız kardeşi) Osman’ın garısı Leylifer’in ağzını bir yoklayın bir ağşam, bu hayırlı iş için geleceğimizi de hatırlatın tabi canım. Olur, yarın bir yoklarız gerçi onunda dünürü çokmuş amma. Osun canım, bir gızı bin gişi ister de bir kişiye nasip olur.

Ertesi gün gündüzden kızın evine gadınlar gider, ağız yoklaması yaparlar, eğer o gün veya ertesi gün gız evinden, gelmeyin, diye bir cevap gelmez ise esas dünürcü erkekler, bir iki gadın da birlik olup ağşam giderler.

Herif bir çıt çıkmadı bunnardan bize gayri istemeye gitmek vacip oldu, kimi önümüze düşürelim, bu Osman denenin cinini en eyi kim dere; bir düşün, araştır bakayım hele. Len garı, üç, dört gündür düşünürüm, aklıma gelen ağzı laf yapan, sözü diğnenen, sevilen, bizi de seven birini bulamadım. Neyni bulamadın gıy, oğlanın dayısını alalım, bir de Gafarların Ismayıl’ı alalım, onun hem sözü diğnenir, hem de o adam ne söyleyeceğini bilir. Bizim hacce gıza da onu getirdi dünürlerin ya. Doğru bi laf ettin len garı, işte buna demişler gırk yılda bir avrat lafına bak, iç gayfeni keyfine bak, deyi, benim heç aklıma gelmediydi Ismayıl. Yarın bir süngar sıkayım, bakalım bizim gafar oğlu İsmayıl’a, o da bizim oğlanı sever, hani canım bizim hatırımıza gelmese bile oğlanın hatırı için gine gider dünürcü olur Ismayıl.

Ertesi gün Ismayıl’a durum izah edilir, oğlan babası Garaların Mustafa tarafından.  Ismayıl itiraz etmez, olur gardaşlık, gidelim inşallah, hayırlı ise nasip ise olur, der. Ağşam dünürcüler hazırdır. Garaların evinde Ismayıl der ki hadin erkenden bastıralım, belki bir yerlere filan giderler, bu işler sıcağı sıcağına olursa eyi olur, der. Ellerinde bir idare feneri, doğru Çakırların Osman’ın evine. Tak tak tak, kapının ağırşağı vurulur.. Kim ooo? Benim gızım, ben GafarlarınIsmayıl; emmin, baban evde mi? Aç gapıyı bakayım. Kız kaybolur, işi biraz sezmiştir, evin herifi gapıya çıkar ve açar, buyurun buyurun, Ismayıl ağa, sen bizim evin yolunu bilin mi yahu? Allah Allah, o ne şekil laf Osman! Bilmez miyim? Elbette bilirim! Eve girerler. Selamalikim, nörüsünüz? Alikim selam, Ismayıl ağa, nörelim, dünyanın telaşıynan oğraşıp gideriz işde.

Hep öyle gardaşım, Allah oğraşma günü versin, hastalık dert vermesin de bunnnar hayatın cilveleri. Öyle gardaşlık öyle. Ee hepiniz hoş geldiniz! Dünür başı Ismayıl, hoş bulduk gardaşlık, işi fazla uzatmadan ben söze giriyim. Allahın emri Peygamberimizin gavli üzerine biz Mustafa gardaşımızın oğlundan sizin gızınıza dünür geldik. Yıllarfır ayni köyde otururuz, birbirimizi biliriz, huyumuz suyumuz belli. Yalınız tabi, bunnnar aniden verilecek gararlar değil amma biz size iki gün zaman virelim, iki gün düşünün, taşının gonuşun, biz yine geleceğiz. lakin şunu bil gardaşım Osman, benim adım Gafarların Ismayıl, ben girdiğim gapıdan boş dönmem. Gelip gitmekten deyılmam, bunu böyle bil, valla bahara gadar bu evden çıkmam ha! Ona göre düşün taşın, der, gülüşürler. Haydin galkalım der, dünür başı. Kız babası dur gardaşlık, ataş almaya mı geldin, birer gayfe içelim de gedin yahu, seni bağlamayız, gorkma hatta gerekirse govalarız da, der. Ismayıl, işte onu yapamazsınız, ne govması len, der bu söze de gülerler. Gayfeler içilir, kalkılır. Yolda oğlan babası dünür başı Ismayıl’a sorar, gardaşlık, ne dersin, yola gelecek mi bu kaburgası galın gidi? Tabi gelecek len, hatta geldi bile gönlü olmasa gayfe mi içirirler adama! Valla, babıçlarımızı bile devresine çevirirlerdi eşiğe doğru. Öyle olmadığına göre bu iş olumlu, yalınız biraz gider geliriz, golayca he dimez bu gidi.

Hay sağ ol yahu, oğlan şu gızı isderim diyeli gursağımda bir düğüm oluştuydu valla, bu senin tatlı sözügüle birez yumuşadı. Hay Allah senden ırazı olsun, Ismayıl gardaşlık! Ne zaman gidelim bir daha? İşi uzatmayalım, araya münafıklar girmesin, hemen iki gün sonra tekrar gidelim. Ben bu işe baş goydum, seni pek o gadar sevmem, bilin amma Mehmet oğlanı çok severim, başı yumuşak, saygılı dört dörtlük bir köy yiğidi Maşallah! Eyi de ben de öyleyim yahu Ismayıl gardaşlık, benim ne zararımı gördün canım? Hadi hadi ben senin evvelini de bilirim, der gülüşüp ayrılırlar.

İki gün sonra tekrar dünür olunur. O gün gayet yumuşak karşılayan kız babasının bu gün suratı biraz garadır ve soğuktur gelenlere garşı. Ve arkadaş biz akrabalarımla garım ve çocuklarımla gonuşduk, dökdük düşündük bu işin olmayacağına garar virdik. Ismayıl, eyi de neden olmaz gardaşım? Bi kere gızımız daha güççük, bütçemiz düğün yapmaya elverişli değil. Bir de bu işi mehel münasip görmedik onun için olmaz, siz nasibinizi başka yerde arayın. Osman, bu gösterdiğin mazeretlerin heç bir dayanağı yok gardaşım, bana de ki, sülaleyi beğenmedim, oğlan berduş, anası kötü, babası şöle böle, de yoksa gız güççük filan golan bunnarı gabul itmem, buradan da gitmem, baba evinde böyüyeceğine goca evinde böyüsün, yatsın ay lan sende! Yoo yokarıda Allah var, kötü diyemem ne oğlana ne de aileye, yalnız bunların işi ağır, benim gızım bu gadar işin hakkından gelemez, naziktir, bizi zorlamayın, olmaz, dedik, başka kapıya bakın. Bak Osman, eyi düşün, bu gün de gediyom, yarın gine buradayım, ya eyi bir mahana (bahane) hazırla ya da eyi bir he sözü hazırla, soğna seninle yarın bir görüşelim baş başa, burada diyemediğin varsa bana söyle, ben de nedenini anlayayım, der yine kalkıp giderler. Oğlan evine gelip otururlar. Gara Mustafa sorar, ne oldu bir günde len Ismayıl, neye sertleşti bu gidi, acap olmayacak mı yoğusam bu iş? Ismayıl, olacak olacak gardaşım, gız evi naz evi hemen he mi deyivereceklerdi sana. Herkes ettiğini bulur sen de az getirtmedin Perhanı goca sülünün oğluna isterken, nasılmış gız istemesi zoruna mı getti garam? Canım sende geçmişi garıştırıp durma hinci canım sıkıldı; avrat, birer gayfe yap da içelim bu derdin üstüne, der içerler, dağılırlar.

Ertesi gün Ismayıl Efendi yalnız kız evine Osman’ın yanına getmiş ve durumu sormuş, iş olumlu, sadece naz edildiğini anlamış, ertesi gün gelip gara Mustafa’ya bir gün daha bekleyelim hatta iki gün bekleyelim de onlar telaşlansın, der.  İki gün beklenir ve nihayet son olarak bir daha varılır kız evine, bu dünür işi köyde de yayılmıştır, kızın da bu işe razı olduğu köy çeşmesinin başında kadınların dilindedir. Dünür başı Ismayıl söz alır ve Osman haydi gari bizi edidip durma canım, benim şu söyleyeceğim söz son sözümdür, eyi gulak ver, eyi anlam ver deyip. Bak, sel gider kum kalır Allahın dediği olur deyince Osman, ne yapalım ağalar, siz baskın çıktınız, verdim getti, Allah güldürsün, gülerse yüzü var, ağlarsa gözü var der, işi bitirirler.

Dünürcülükte gonuşulanlar böyleydi, değerli okurlar, şimdi daha modern sözler söyleniyor sanırım. Okuyun gülün, sağlıcakla…

Ahmet Çelik – Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Konya Şiirleri

Ahmet Çelik – Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Konya Şiirleri

1883’de Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Alata (Balcılar) köyünde doğdu. Babası Abdülkerim Efendi’dir. Annesi Fatma Hanım’dır. İlk eğitimini köyünde Mustafa Efendi’den aldı. Hadim’de bir müddet okuduktan sonra 18 yaşında Konya’ya geldi. Konya’da Yalvaçlı Ömer Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Tahsiline devam ederken köyde tahta kaşık yapan Seydişehir’de Seyyid Harun türbedarı Mudanyalı Hacı Abdullah Efendi’den kaşıkçılık sanatını öğrendi. Ömrü boyunca bu sanatla meşgul olarak çoluk çocuğunun rızkını da bu yolda sağladı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Alata’ya dönerek eğitim öğretim faaliyetlerinde bulundu. Tekrar Konya’ya dönem Kaşıkçı Ali Rıza Efendi uzun yıllar Ahmed Dede mahallesinde imam ve hatiplik etti. Ali Rıza Efendi Konya’da evlendi; 4 erkek ve bir kızı oldu. Çocukları; Abdullah Efendi (Hattat), Mustafa Runyun (eski milletvekili), İbrahim, Ahmet Muhtar ve Nesibe Hanım’dır. Önce Seydişehirli Bostanzade adında bir Nakşî şeyhinin müridi oldu. Kırk yaşında iken çıktığı İstanbul yolculuğunda Şeyh Es’ad Erbili ile karşılaşıp ona bağlandı. Seyr-u sülükünu Şeyh Esad Erbili’den tamamladı. Ali Rıza Efendi Şeyh Esad Erbili’nin Konya halifelerindendi. Ali Rıza Efendi’nin Şeyh Esad Efendi nezdinde, büyük değeri ve itibarı vardı. Konya’da tasavvufi irşad faaliyetlerine başlayan Ali Rıza Efendi Konya ile birlikte Hadim, Alata, Çetmi, Bolay, Avşar, Aladağ köyleri ve Başyayla başta olmak üzere Ermenek civarında müritler edindi. Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Menemen hâdisesinden sonra tutuklanıp birkaç ay hapiste yattı. 1935’de bütün ailesini alarak Şam’a hicret etti.  Bir sene Şam’da oturduktan sonra Medine’ye yerleşti. Medine’de yaşadığı süre içinde yaptığı kaşıkları Hac mevsiminde satarak geçimini sağladı. Ali Rıza Efendi, âşık ve cezbeli bir zat idi. Meclislerde Kuran-ı Kerim yahut kasideler okunurken ağlar, cezbelenirdi. Şair olan Ali Rıza Efendi kaşık yaparken yanında daima kalem kâğıt bulundurur, ilham geldiği zaman şiirlerini kayda geçirirdi. Medine’ye geldikten sonra Kuran-ı Kerim’i ezberleyerek hafız oldu. O derecede ki, hatim ile teravih kıldıracak kadar hıfzını ilerletti. Yurtdışına çıktıktan sonra ara sıra köyü Alata’ya gelir çeşitli sohbetlerde bulunurdu. Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, 18 Ocak 1969 tarihinde Medine’de vefat etti. Baki kabristanına defin edildi. Eserleri şunlardır:

1. Dîvân-ı Rızâ-Necâti Yevmi’l-Haşri Ve’l-Cezâ,
2. Gülzar-ı Medine,
3. İlticaname-i Rızaiyye,
4. İmdâdü’l-Mü’minîn Akâ’idi’l-Müslimîn,
5. Necâtü’l-Mü’minin Min Ehâdîsi’l-Erbain,
6. Rahmet Damlaları

Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Osmanlıca olarak kaleme aldığı “Divan-ı Rıza” adlı eserinde Konya ile ilgili olarak:  “İş bu bahirde Konya şehri hakkında söylemiş olduğum bir tuluatı fakiranemdir” diyerek yazdığı iki şiir bir Allah dostunun gönül dünyasından kopup gelen duyguları yansıtması açısından oldukça önemlidir.

I.ŞİİR(KONYA)

Nezd-i Hak’ta gâlibâ makbûl duâsı Konya’nın,
Pes ânun çün çoktur ihvân-ı safâsı Konya’nın.

Çokdurur tullâb-ı ilmi hem meârif menba’ı,
Çünki Mevlanay-ı Rumi’dir ziyâsı Konya’nın.

Hem de âlemgîr âlimdir o fazlı Konevi,
Ruhu Rahman’dan gelir bu incilâsı Konya’nın.

Hûn o âsar-ı atikasın gören hayrân olur,
Gör Alâüddîn ile Sahip Ata’sın Konya’nın.

“Var misli gez dünyâyı seyreyle” dirler Konya’yı,
Söylemekle baş mı olur medh ü senâsı
Konya’nın

Nûr saçılmış tâ ezelden taşına toprağına,
Pür edeptir hilkat-ı şehri kazası Konya’nın.

Hâk yolunda cân fedâ âşıkları sâdıkları,
Bâb-ı Rahmân’dır demâdem ilticâsı Konya’nın.

Çehresi pür-nûr olur âlimleri gayet mehîb,
Hâk içun tedrîs ederler ulemâsı Konya’nın.

Ta ezelden aşk-ı Hâk ile kurulmuş binâsı,
Evliyânın merkezi arz u semâsı Konya’nın.

Bi-aded tekke, medâris, vakfı var Allâh için,
Zikr-i sübhân ile başlanmış binâsı Konya’nın.

Rahmet olsun bî-şumâr eslâfına, ahlâfına,
İlmi çok, hafızı çok, budur şifâsı Konya’nın.

Münkerâtı nehy iderler emr-i bi’l-ma’rûfla,
Bu sebeble bâğ-ı cennettir çezâsı Konya’nın.

Hak bilub Allah’ını Peygamberi’ni candan sever,
Çok diyânet ehlidir şâh u gedâsı Konya’nın.

Varsa da bazen içinde şerre meyyâl kimseler,
Yine dindârdır aransa sufehâsı Konya’nın.

Bak lübâb doldurur camileri genç safları,
Cümle dindârdır bütün gencü kocası Konya’nın.

Bir münevver râh-ı rûşen cadde tâkib eylemiş,
Sad-hezâr eşrâra ğâlib sulehâsı Konya’nın.

Toprağı gâyet mübârek kân ekilse cân biter,
Âlemi besler ekilse hep ovası Konya’nın.

Gerçi ekle şürbe dair, nimeti çok bolsa da,
Feyz-i Hâk ezkâr-ı Mevlâ’dır gıdası Konya’nın.

Çok güzel yer memlekettir anlamaz dıştan
bakan,
Nefhâ-ı Rahmân saçar Merâm havası Konya’nın.

Subha dek bâd-ı Gadâvet esdirir bağ-ı Merâm,
Andırır cennet bağın bâd-ı sabâsı Konya’nın.

Pür edep hem hoş melahat yüzleri huri misal,
Ehl-i perde, ehl-i namustur nisâsı Konya’nın.

Tuhfeler irsâl ider, hem her zaman imdâd ider,
Bu Medine’den Muhammed Mustafa’sı
Konya’nın.

Biz bu feyzi, aşkı, nûru andan aldık tâ ezel,
Bu Rızaî tâ ezelden âşinâsı Konya’nın.

 

II. ŞİİR (KONYA)

Gelin misli şirin ol Konya şehri,
Belalardan emîn ol Konya şehri,
Devam itsün cemaatin imamın,
Şerâfet bergüzin ol Konya şehri.

Sana benden duâ ey nurlı Konya,
Zelâzil görme hem âfât-ı dünya,
Çoğalsın ni’metin tâ misli derya,
Karargîr ol, sekîn ol, Konya şehri.

Sen ol meskeni efâzil kirâma,
Yetiştir, hem iriştir hüsn-i hâle,
Hakk’ın lütfi ile nur-i cemâle,
Cinân icre karîn ol Konya şehri.

Noras Dağı gibi âlî bülend ol,
Olasın Hazret-i Hak yanda makbûl,
Temiz tut kendini cennâta yol bul,
Meserretli zemîn ol Konya şehri.
Sana hiç değmesin dest-i haramî,
Bulasın Hak katında ihtiramı,
Ola makbûl bütün hâss-ı avamı,
Ki, her yerden şirîn ol Konya şehri.

Hezârân-ı evliya var sende gizli,
Yetişmiş sende çok âlim değerli,
Ki gâyet müşfika bir ana misli,
Ki şefkatte cenîn ol Konya şehri.

Şu âlimlerdi dünyânın çerâğı,
Boşaldı şimdi o ilmin konağı,
Mazaallâh kesilirse ayağı,
Hemen ağla, hazin ol Konya şehri.

Açıldı yol bize senden bu yâre,
Ki mecbûr olmuşuz terk-i diyâre,
Bulursak vuslat-ı Mevlâ’ya çâre,
Disünler âferin ey Konya şehri.

Tevessül eyle esbâb-ı necâta,
Ulaşmak çün makâmı âliyyâta,
Karârgâh-ı mekân-ı evliyâda,
Serilsün minderin ey Konya şehri.

Seni bir belde-i mahrûse subhân,
İdüb uzanmaya hîç dest-i düşman,
Kadın erkek sana kim olsa iskân,
Ânâ hüsn-i hasîn ol Konya şehri.

Alınma bir zamân topdan tüfekten,
Şeci’ ol korkma hiç kurttan köpekten,
Temiz tut kendini haydut köçekten,
Diyânette metîn ol Konya şehri.

Sekîm olma, aman aldatma halkı,
Demâdem müstekîm ol nûra balkı,
Bırak Hakk’a çalış belvay-ı bârkı,
Ki gâyet sâfî dîn ol Konya şehri.

Diyânet ehlinin payinda hâki ol,
Huzûr-u hazrete geldikte pâk ol,
Sana hiç bir fenâlık bulmasın yol,
Şîn olma harf-i sîn ol Konya şehri.

O Mevlânâ gibi ilm ve hikemde,
Sebâhat it Rızai bahriyemde,
Yağân yağmûr gibi bahr-i keremde,
Sehâvette derin ol Konya şehri.

 

KAYNAKLAR:
– Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, (Hazırlayanlar:Ertuğrul Düzdağ),İstanbul,2007 cilt 1 sayfa:272-295
– Hacı Ali Demirlek, Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Balcılar Dergisi Haziran 2009 sayfa 9-11
– Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Divan-ı Rıza en-Necatü’l-Haşri ve’l-Ceza,Sayfa 302-305
– Kaşıkçı Ali Rıza, 40 Hadis, (Hazırlayanlar:Mahmut Kanık-Fatma Z. Kavukçu),Ankara,2006 sayfa 29-53A
– Kaşıkçı Ali Rıza,Rahmet Damlaları,İstanbul,1969.sayfa 5-287
– Mehmet Ali Uz, Konya Alim ve Velileri,Konya,2004 sayfa:530-532

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi 

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi

 “Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle!”

Necip Fazıl 

Çağımızın büyük düşünür ve şairlerinden birisi de Sezai Karakoç’tur. O, sadece bir şair değil; çok yönlü eserler ortaya koymuş bir yol göstericidir. Bir dava adamıdır.

Sezai Karakoç birçok yazısında şehirden, ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz ederek büyük İslam  şehirlerine göndermelerde bulunur. Bu konuda şehir –uygarlık ilişkisine vurgu yaparak, ”kent” başlıklı yazısında şöyle der: ”Kentlerle, uygarlıklar arasında, varoluşları ve varoluşlarına anlam veren eşyayı ve zamanı yorumlama yönünden adeta bir kan bağı vardır. Uygarlıkların, siteleri vardır mutlaka. Kentler ve sitelerse uygarlıksız olamaz. Kent, site, Medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir. Kent ve uygarlık adeta özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki Medine ve medeniyet aynı kökten gelir.”(1)Doğu kenti ve Rönesans sonrası batı kenti konusunda şu değerlendirmeyi yapar: ”İşte bunun içindir ki doğunun ipek kentinin karşısına, çelikten dev gökdelenler kentini koydu batı. Nasıl ki bütün bir Asya’yı aşıp Avrupa’ya ulaşan İpek Yolu’nun yerini de demiryolları ağı aldı. Batı kentinde fabrikalar katedrallerin yanında yükseldi. Fabrikalardan yükselen dumanlar, batının sadece maddi hayatını değil, manevi ufkunu da bulandırdı.”(2) Karakoç’a göre sonraları doğu kentleri de batı kenti taklidine dönüştü.

“Ahiret ve Şehir” başlıklı yazısında gerçek şehirlerin, öteden bir iz taşıması gerektiğini vurgulayarak; çağımızda şehirlerin özellikle dünyanın büyük şehirlerinin sürekli olarak anlamlarını yitirdiğini belirtir. Şehir nüfuslarının çığ gibi artışı, onları daha fazla şehirleştirmediğini bilakis anlamlarının kaybolmasına neden olduğunu söyler. Hızlı kent yıkılışı ve çöküşünün batıdan çok doğuda gerçekleştiğini belirterek, batıda şehirlerin büyük bir nüfus akımına uğramadığını, tarihi yapıların ve tabii görünümlerin aynen korunmasına büyük önem verilmesinden dolayı ilk bakışta değişmiyor gibi görünse de değiştiklerini, Londra’nın eski Londra, Paris’in eski Paris, Tokyo ve Peki’nin, eski Tokyo ve pekin, Leningrad’ın eski Petersburg olmadığını hatırlatır.(3)

Şehirlerimiz arasında anlam ve madde olarak en büyük yıkımın İstanbul’da gerçekleştiğini belirterek şöyle der: ”Çeşmelerinin suyu akmaz, duvarlarındaki yazıları kimse okuyamaz. Öyle camileri vardır ki cami olarak kullanılmaz. Gittikçe İstanbul ile aramıza buzlu bir cam giriyor. Biz onu anlayamıyoruz, o bizi; ve görüşemiyoruz.”(4)

“Kentlerin işi ebedilikle uğraşmaktır ve bu yönde bir metafizik oluşturmaktır. Onun için kimi şehirler yeryüzünde cennet olmak iddiasında idiler, Kimi şehirlerse, cennetin habercisi, gölgesi olmak niyetinde. Kimi hep cenneti arar gibiydi, kiminin gözleri gökyüzündeydi hep, kimi şehirler uçacak gibiydiler. Kimileri taşın, mermerin ve tuğlanın, kimi ahşabın, kimi altın ve gümüşün şehirleri idiler. Şimdi de çeliğin ve çimentonun.”(5)

“Şehirlerimiz, Yeniden Şehirleştirilmeli” başlıklı yazısında; köylerden ve kasabalardan şehirlere olan büyük akışın, esas şehri adeta boğan bir gecekondu kentleşmesi haline getirdiğini, köy ve kasabalarımızdaki ev, tarla, bağ ve bahçelerin bakımsızlığa terk edilerek, buralarında anlamını kaybetmesine neden olduğunu söyler.Ayrıca şehirlerdeki anarşi ve terör olaylarının sebepleri araştırılırken, çarpık kentleşmenin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular.(6)

Çeşitli yazılarında ve parti programının “şehirleşme-konutlaştırma” bölümünde, çözüm önerilerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

-Mümkün olduğunca, insanların kendi yerleşim yerlerini terk etmemeleri için, kendi yörelerinde iş sahibi olmaları ve öğrenim görebilmelerine imkan sağlanmalı.

-Fabrikalar, büyük iş yerleri, daha çok meskun olmayan ve tarıma elverişsiz bölgelerde yapılmasına özen gösterilmeli.

-Şehirlerin dev köylere dönüşmemesi için, devletin kültür müesseselerini çoğaltması, farklı köy ve kasabalardan gelen insanların birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak kurumların oluşturulması.

-Şehirlerin temiz tutulması ve şehirli bir insanın nasıl olması gerektiği hakkında,devletin televizyon vb. kitle iletişim araçlarıyla halkı aydınlatması.

-Şehirlerin fazla betonlaşmaması ve tarihi dokunun korunması için azami gayret gösterilmesi.

-Tarihi değeri olan şehirlere mümkün olduğu ölçüde dokunulmayıp, yanında yeni şehirler kurularak ihtiyaçların giderilmesi.

Sezai Karakoç sadece ülkemizdeki şehirleri değil; İslam dünyasındaki birçok şehre de yazılarında yer verir. Örneğin ”İslamın Üç Atlısı “ yazısında İslam dünyasındaki derin uykuya dikkat çekerek uyandırmaya çalışır. Üç metafizik kamçısının olmasını dilemekte. Bu kamçılardan birini, oruç atlısının çıkması için Şam’ın sırtına, ikincisini, namaz atlısının çıkması için Bağdat’ın sırtına, üçüncüsünü de, Kutsal savaş atlısının çıkması için İstanbul’un sırtına indirirdim der. Ama İslam şehirlerinin uyanmadığını ve bir bir işgal edilmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü, dile getirir ve Bağdat için ağıt yazar.

“ Ey İmam-ı Azam, Abdülkadir Geylani,Cüneyd-i Bağdadi,Hallac-ı Mansur ve Halid-i Bağdadi şehri! Ne yaman talihin varmış!.. Şimdi yakılıp yıkılıyorsun.

Ey kutlu şehir! Alınyazın Kerbelaya komşu olman yüzünden mi bu kadar yanıktır? Ciğerin kavrulmuş gibi, birden ateşin içine, bu acı hatıra yüzünden mi düştün yoksa?Sen bindir gece masallarının şehrisin…Ruhumuza geçmiş olan ulu şehir! Maneviyat şehri, kutsallığı en derinden hisseden şehir! Sana atılan her bomba, inan ki kalbimizi en can alıcı yerinden yaralıyor. Seninle beraber yaralanıyoruz ey Bağdat! Seninle beraber ölüyoruz. Ama seninle beraber dirileceğiz.”(7)

Diğer şehirlerimizin aynı akıbete uğramaması için Allah’a dua ediyor. İslam dünyasının bir an önce uyanmasını dileyerek konuyu “Gül Muştusu” şiirinden bir bölümle tamamlamak istiyoruz.

“Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medineye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle” (8)

Nizamettin Yıldız, Sezai Karakoç’un şehir hakkındaki düşüncelerini inceleyip yazdı.

 

Kaynaklar:

1.Sezai Karakoç,İnsanlığın Dirilişi,5.baskı,S.52
2.a.g.e
3.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu,2.baskı,S.93  .
4.Sezai Karakoç,Farklar,4.baskı,S.109
5.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu
6.Sezai Karakoç,Çağ ve İlham IV
7.Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III,S.103
8.Gün Doğmadan,10.baskı,S.403

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Yeryüzüne inen, indirilen Adem ve Havva bir izin peşinden yürüdüler hep… Cennetten şeytanın izini,adımlarını takip ederek çıktılar .Yeryüzüne düştüklerinde kendilerinin izinden başka bir iz yoktu arz üzerinde; ancak ya Allah’tan gelen vahyin takibinde ya da şeytanın vesvesesinin, yol ve yönteminin peşinde bir hayat süreceklerdi…

Kıssa bir izin ardında tüketilen hayat hikayesi demektir birazda..Dinleyene de okuyana da yürünecek bir yol gösterir. Kasas Suresi böylesi yürüyüşlerin gündem yapıldığı güzergahlardan bazılarını bize anlatır .Gündemindeki ana karakter Kur’an’da zikri en çok geçen Musa peygamberdir. Yolculuklar O’nun yaşadığı zaman ve mekandandır fakat bize sunduğu yol bütün zaman ve mekanlarda geçerlidir.

Yeryüzünün en kibirli,despot,zalim lideri;Kuranın ifadesiyle müstekbirlerinden olan firavun ve onun rol arkadaşları karun, haman ve orduların tanıtımıyla başlar suremiz. Onlar Mısır arazisinde ora halkını gruplara, parçalara ayırmış, aralarında özellikle Müslüman olan İsrailoğullarını iyice sömürüp, güçsüzleştiren bir uygulama başlatmışlardı. Onların erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Biliyorlardı ki onların iktidarını devirecek fikri ve imani potansiyel ancak bu halkta var. Yine de kendilerine kölelik, hizmetçilik edecek bir kesimin devamlılığı için bu öldürme işi katliama dönüşmeden nüfus kontrolü şeklinde sürdürülüyordu .Çocukların öldürülmediği yıl doğanlar için eğitim sistemi, zorlu rızık yolları, değişik aşağılama yöntemleri vardı ki bu da başka bir öldürülme biçimidir. Yiğitliklerinden, imanlarından, erkekliklerinden soyutlanacaklar böylece… Erkekleri azaltılmış bir halkın kadınları hayatlarını omuzlamakla karşı karşıyadırlar. Sokaklarda, iş ortamlarında törpülenen fıtratlar, fuhşa, edepsizliğe sürüklenmek durumunda bırakılır Müslüman kızlar..Vahyi omuzlayacak toplumun analarını da böyle tüketiyorlardı…

Fakat Yüce Allah’ın muradı daha başka. İnsanoğlu hep güncel olanın peşinde,onun büyüsüne kapılıp korku ve sevinçlerine esir.Oysa Allah yeryüzü Müslüman müstazaflarına, ezilenlerine lütuf da bulunmak, onları imam, önder ve arzın mirasına varisler yapmak istiyordu.Yürüyüşlerde bu noktada başladı…

Musa’nın anasının gönül kulağı, vahyin sesine ayarlıydı. Allahın emriyle “öldürme yılı” doğan oğlunu emzirdi, sandığa bıraktı, sandığı da nehre. İlkin suda yürüdü böylece Musa firavun sarayına doğru.Kalbi Musa’sının ardından bomboş olan annenin Allah imanına sebat vermeseydi bunu açık edecekti.Yüreklerimizin sahibi olana iman teskin etti onu..Ancak bir şeyler de yapılmalı, tevekkülün gereği pasiflik değildir. Musa’nın ablasına -ki imani bir uyanıklığa sahip idi-sandığı takip etmesini söyledi .İşte bu suremizdeki ikinci yürüyüştür. Gizlice ,akıllıca geleceğin umudu vahye ağız olacak peygamberi izleyen bir abla…

Saray sahilinde Musa’yı kucaklayan eller firavunun imanlı eşine aitti,onun yüreği ise Allah’a. Artık sarayda düşmanın yanı başındaydı Musa.Fakat süt verecek kimse yoktu ona, çünkü göklerin,yeri ve ikisi arasındakilerin sahibi Allah’ın bir isteğiydi bu.Abla ortaya çıktı ve belli etmeyen ifadelerle Musa’nın anasına kavuşmasına sebep oldu .Böylece annesinin gözü aydın oldu ,gam ve kederi bitti.Anladı ve anladık ki Allahın vaadi, sözü haktır.O yalan söylemez; ancak pek çok kişi bunu bilmez,anlamaz.

Bir başka yürüyüş Musa gençlik çağında,güçlü,ilim ve hikmetle dopdolu olduğu yıllarda gerçekleşti.Bir gün saraydan şehre doğru yürüdü ,halkın içine karıştı.Bir kavga ortamında kendisinden yardım isteyen Müslüman kardeşinin yardımına koştu,zalimin zulmünü durdurmak istedi ve firavunun adamına vurdu.Adam oracıkta ölüverdi..Net bir imtihandı bu.Hayat hepaynı şekilde devam etmez.Sanki makas değiştiren olaylar yaşarız,mevcut gidişatı değiştiriveren.Bu hadiseyle Musa’nın saraylı hali sona ermiş yeni bir denenme ve yürüyüş dönemi başlamış oldu.Bir sonraki gün firavun ve adamlarının onu öldüreceği haberini alınca şehirden çıkmak zorunda kaldı. Suremiz bize bu öldürme kararının haberini veren adamın koşarak(say ederek) geldiğini söyler,bu da sanki başka bir yürüyüştür.

Şehrin çıkışın da “Rabbim beni zalimler topluluğundan kurtar” Medyen tarafına yöneldiğinde ise “Umarım Rabbim beni yolun doğrusuna iletir.” diye dua etti..Allah karşısında acziyeti kabul edip, yolu, yöntemi ondan istemek kulluk yürüyüşünün bir gereğidir, olmazsa olmazıdır.

Zorlu bir yolculuk… Medyen kuyuları… Çobanlar ,koyunlar,develer ve hayvanlarının yanı başında bekleyen iki kız …Hayatı Allah’ın dediği gibi yaşamak isteyen kişi için her an bir salih amel fırsatıdır. Beklentisi olmaksızın onların hayvanlarını suladı. Çünkü o kızlar erkekler koyunlarını sulamadan onların arasına karışarak bu işi yapmazlardı, ancak babalarının ihtiyarlığı sebebiyle bu işi yapmak zorunda olan iffetli, edepli kızlardı. Gölgeye çekilen  Musa ‘nın dilinden dökülen yakarış belki de Kur’an’ın en acıklı ,yakıcı kelimeleridir “Rabbim doğrusu ben indireceğin her hayra fakirim, muhtacım…!” Tüm sesleri işiten bunu o kızlardan birine işittirdi, oda ihtiyar babasına.Sözü ilk duyan anlamamıştı ancak aktardığı bilgebaba bunun aç bir adamın iniltisi olduğunu kavradı ve kızını, onu davet etmek için yolladı.

Suremizin 25. Ayetinde bu kızın yürüyüşünü Yüce Allah “istihya” (utana sıkıla edepli yürüyüş) diye ifade eder.Bu da başka bir yol,yürüyüş hikayesidir öyleyse.Artık Musa için Medyen’de bir ev,aile ve çobanlık işi vardır.Yolu insan yürür ama yolun sahibi Allah’tır.

Feraset dolu bakışlar, incelikli değerlendirme ,dikkatli bir konuşma, edep dolu görünüm bununla birlikte hayanın engellemediği açıklayıcı ifadeler. Hem Musa’nın ablasında hem kuyu başında yardım edilen kızlarda ,özellikle ona babasının davetini ileten, babasına da Musa’nın ücretle tutulmasını teklif eden kızda ortaya çıkan bu özellikler onların yürüyüşleriyle de bize anlatıldı surede. Belki yıllar sonra eşi olarak Medyen’den Mısır’a dönerlerken çölde yolu kaybettikleri gece Musa’nın yanında ki hanım bu kızdı. Eşini yanında tevekkülle yürümüş, Musa Tuva Vadisinde gördüğü ışığa doğru giderken de sabırla beklemişti onun dönüşünü ‘’dur’’ dediği yerde…

Musa’nın firavun ve kavmine doğru vahiy ve belgelerle donatılarak yürütülmesi var sırada. Yıllarca kaçak, sürgünde çobanlık yapmış bir kişi şimdi en yüksek rütbe ve buna bağlı olarak güçlerle desteklenerek yeryüzünün o döneminin en zalim lider ve topluluğuna bir uyarıcı, davetçi olarak Allah tarafından gönderiliyordu. Merhameti bol olan Allah’ın tanıdığı bir imkandır bu.

Suremizin sonunda başkaca bir yürüyüş vardır. Bu güzel nezih kişilerin anlatımının ardından kibir ve azgınlık dolu necis bir yürüme gündemde.76.ayetten itibaren Karun’un hikayesi anlatılır. Musa’nın halkından birisi o. İsrailoğulların’dan,varlıkta zirve. Bu varlık onu şımartmış, firavun zulmünün saç ayağından biri yapmıştı. Uyarılara kapalı kulak ve gözler, dünya nimet ve zevklerineyse açıktı. Dünya hayatını esas kabul eden zihni; ahireti yok saymıştı ve kendi kazanımları için her türlü bozgunculuk ona göre mubahtı. Bütün elde ettiklerini kişisel zeka ve becerileriyle elde ettiğini, tecrübe ve birikimleriyle kotardığını düşünüyor, savunuyordu. Böylece rızık veren bir Yaratıcıyı da kenara itiyordu.

Karun bütün ihtişam ve debdebesiyle göründü, dünya kokan bu görünüm maddi olana meftun olanları etkiledi, onu çok şanslı buldular ve onda olanların kendilerinde de olmasını arzu ettiler .Sadece bilgilenmelerini vahiyle yapanlar  “iman ve salih amel yapanların kazanımları daha değerlidir” dediler .Sarayı, sahip oldukları yerin dibine kendisiyle birlikte geçince dün batıl değerlere göre değerlendirenler bütün gücün Allah’ta olduğunu ve nimetlerin imtihan demek olduğunu anladılar.

Hayat ve ahirete dair anlaşılması gereken her ne varsa bu ancak,  Allah’tan gelen vahyin kılavuzluğu ile olabilir .Bize nimet olan kitaba yönelip Rabbimiz’in yol göstericiliği ile yola düşmek gerek.