Ay: Ocak 2014

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi 2

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi 2

“Yaşamak, ayakta kalmak; bu küçük bir zaferdir. Capcanlı kalmak; vedalaşmalar ve cinayetlere rağmen neşeli olabilmek… Sonunda acıya alıştık. Ve neşe, elemden daha fazla cesaret gerektiriyor.”*

Miladi takvim, bize yeni olan hiçbir şeyden söz edemezken ve monitörlere bağlı nefes almaya çalışırken –yani şu satırları döktüğüm monitörlere bağlanan yaşantımızdan bahsediyorum- her şeyin korkunç olan ikinci yüzlerini çizmeye alışkın kelâmın sırtından inesim geldi. Taşıyamayacak kadar olunca, edebiyatın bütün yalanları aynı anda saçıp ki o zaman hakikatin kendiliğinden parlayacağını umut etmesi saflığına sığınmak ve de…

Yani aslında ilkini birkaç ay önce yazdığım kültür-sanat ‘bir şeysi’ne yeniden bir giriş yapma niyetindeyim, yanlış anlaşılmasın. Takılı kalan ‘insan düğmesi’nin tuşuna tekrar basarken, otomatik hayatlarımızı aslında evrak imhâ makineleri gibi gördüğümü fark ediyorum. Boşluğa salınmış yığınlarca söz. Ve Galeano’nun bahsettiği cesareti biri buruşturup çöp kutusuna fırlatıyor.

*“Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri” Eduardo Galeano.

Yarışabiliriz Hangimiz En…

Aralık’ın en yağmurlu, en soğuk gününde olduğum hususunda yemin ederken, belediyenin –hangi taş düştüyse- bahçemize diktiği siklamenlerin sinsi bakışlarına muhatap oluyorum. Hâlâ bir çiçek zorlamıyor kapımızı,fakirliğin canı çıkmaz üstelik kalbî olanın canı toprağa da bağlanabilir. Neyse, bir ödül haberi yapayım da hiç değilse maddî fakirliklerimiz hafiflesin sayın okur:

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi bu yılda “Edebiyatımıza yeni ve özgün yapıtlar kazandırmak” üst başlığı ile öykü ödülü vermeye hazırlanıyor. Katılım koşulları şöyle:

  1. Yazarların, kitap bütünlüğüne ulaşmış, yayıma hazır dosyalarıyla katılabilecekleri ödülde yaş sınırı yoktur.
  2. Dosyadaki öykülerin dergilerde yayımlanmış olması ödüle katılmaya engel değildir.
  3. Yarışmaya katılacak dosya, şu biçimsel özellikleri taşımalıdır: Bilgisayarda Word belgesi olarak, Times New Roman yazı fontu,12 (on iki) punto, 1,5 satır aralığı ile yazılacak,sayfa numarası verilecektir. Yapıt, 6 nüsha olarak çoğaltılarak dosyalanacak. Ayrıca her nüshaya yapıtın CD kopyası eklenerek üzerinde rumuz yazılı kapalı bir zarfa konacak. 6 nüsha haline getirilen yapıtta ve zarfın üzerinde yazarın kimliğine ilişkin rumuz dışında hiçbir yazı veya işaret bulunmayacaktır.
  4. Başka bir zarfa kısa yaşam öykülerini, kimlik bilgilerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri ekleyerek, zarfın üzerine rumuzunu yazarak, 25 Temmuz 2014’e kadar Kurşunkalem Edebiyat Dergisi, 1832 Sokak No:28/8 Karşıyaka-İzmir adresine iadeli taahhütlü posta veya kargo ile göndermeleri gerekmektedir. Elden teslim kabul edilmeyecek ve bu tarihten sonra gelecek yapıtlar değerlendirmeye alınmayacaktır.
  5. Yarışma sonuçları Ekim 2014’te www.neziheryayinlari.com’dan duyurulacaktır. Ödüle katılan yapıtlar arasından birinci seçilecek dosya iki ay içinde Neziher yayınlarınca kitaplaştırılarak, Aralık ayında düzenlenecek törenle ödül, sahibine verilecektir. Ödül tutarı 1.000 TL’dir. Bu tutar, öykü kitabının ilk baskısının telifidir.
  6. Yarışmaya gönderilen yapıtlar, iade edilmeyecek ve internet yoluyla yapılacak gönderiler kabul edilmeyecektir.İletişim: 0532 46 36 719/ www.neziheryayinlari.com

Deliler Üzerine…

“Sevgili Deliler,Yepyeni bir akım başlatarak klasik “huni”anlayışını değiştiriyoruz. Hunililer olarak tüm delileri birleşmeye çağırıyoruz.Birbiri ile yarışmaktan öteye gidemeyen aklın hükmüne son vericez.

Geçmişini yıkan, beton yığınları arasına sıkışıp kalmış olan aklın hükmüne son vericez.

Akıllı olanın her şeyi batırdığı, savaşarak, silah tüccarları ve para babalarını zengin eden aklın hükmüne son vericez.

Her kesimden insanın şiddete maruz kaldığı,kimin gücü kime yeterse mantığı ile hareket eden aklın hükmüne son vericez. Üç kuruş kazanmak uğruna tüm ömrünü heba eden, hayatını yaşayamadan bu dünyadan göçüp giden aklın hükmüne son vericez.

Akılla kirletilmiş bu güzel dünyayı yeniden güzelleştirebilmek için sizlere sesleniyorum. Tüm deliler birleşin!” (Erdal Bakkal’ın Delilik Manifestosu)

Nasıl diyordu İsmet Özel, “biraz aklın varsa delir”… Bugünlerde deliler denilince aklıma sevgili arkadaşım öykücü/çevirmen Elif  Nihan Akbaş’ın bloğunda yeniden hatırlattığı, daha dizinin üzerinden aylar geçmemesine rağmen,nostaljik hisler uyandıran Leyla ve Mecnun’daki Erdal Bakkal’ın manifestosu geliyor. Hunilere azbir zaman kala, dünyaya dönüp yeniden aklın pıtraklarına takılı kalıyor yaşamak hevesim/iz. Öyle çok korkuyoruz ki bundan, hem nasıl döner bizsiz dünya. Öyle ya…

Bütün bu ıvır zıvır laftan sonra Bursa’nın simgelerinden biri haline gelen “Deli Ayten” tiyatro oyunu haline getirilen hayat hikâyesinden bahsetmek isterim. (Asıl amaca giriş bu kadar uzun olmamalıydı, evet sayın okur.) Hatta bu oyunun müzikleri bir albüm haline getirilerek satışa sunuldu.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa Kültür Sanat Derneği (BKSD) tarafından tiyatro sahnesine Ayten Şenaşık’ın hayatının anlatıldığı “Bir Deli Aşk Hikâyesi: Deli Ayten” adlı tiyatro oyun müzikleri albümü hazırlanan albümün tanıtımı, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin de katılımıyla yapılmıştı. Tanıtım toplantısında Başkan Altepe Ayten’in yaşadığı aşk sonrası akıl kabiliyetini kaybettiğini belirtip şöyle devam etmişti:“Ayten, Hasan’ı seviyor, ama ailesi vermiyor. Daha sonra üzülüyor, hasta oluyor. Sonra bu evlilik gerçekleşiyor. Evleniyorlar, ama Ayten’in durumu düzelmediği için Hasan kendini alkole vuruyor.Zaten bu da eserde güzel şekilde anlatılıyor.Hasan uzun yaşamıyor, vefat ediyor. Hasan’ıncümbüşü, davuluyla Ayten kendini sokaklara vuruyor.”

Bir belgesel ile sinema filmi projeleri de olduğunu da belirten Recep Altepe; Bursa kültürüne, dahası Türkiye sözlü kültüründen bir aşk hikayesini görsel sanatlarla ifade etmenin haklı gururunu yaşadıklarını ifade etmiştir:“Bugün güzel bir gün, kültürel tarihine güzel bir eser kazandırıyoruz. Bursa’da yaşayan herkesin iyi tanıdığı önemli kişi. Bursa’ya iz bırakmış olan şahsiyet. Bursa’nın delisi. Bir tiyatro oyunu ve oyununun müziklerinden oluşan CD’yi çıkardık.Ayten ve Cümbüş Hasan’ın Leyla ile Mecnun gibibir aşk hikâyesi var. Bizler de sanat eseri olarak Bursa kültürüne kazandırmış olduk.”

Cibali Karakolu Öksüz Kaldı…

Neredeyse Türkiye tarihi kadar ömür, toprağa girdi geçtiğimiz ay… Yani siz bu satırları okurken üzerinden bir sürü zaman geçmiş olacak Nejat Uygur’un vefatının üzerinden…Nejat Uygur denince aklıma; onu yalnızca televizyonda görmüş talihsiz bir nesil olarak“Cibali Karakolu”ndaki sevimli komiser geliyor.Bir başka tiyatro oyuncusu yazar Muammer Karaca’nın eseri olan bu güldürüden başka hafızalara kazınan pek çok eseri var elbet.Bunlar bir yana, güldüğümüz günler için biraz dua, bir anımsama –çünkü unutulunca ölür aslında her şey icabında- düşeyim dedim buraya…

Nuh (as) Son Anda Bileğimi Kavrıyor:“Çok Dünya Yutmuşsun! Ama Oldu İşte.Kurtuldun!”

Kişisel bir haber yapayım dedim ama biraz mahcup hissediyor insan reklama girince. Eh,biz subliminal mesajlara kapalı sokakların çocuklarıyız. Kara lastiklerin, dağların, yayla çiçeklerinin moda olduğu son günlerin çocukları…

Editörlüğünü yaptığım “Hiç Sesler”in yazarı Nurdal Durmuş da öyle. Bu son modaya alışkın,rüzgârda saçları dalgalansın isteyen çobanın,büyük şehirlerle, büyük büyük insanlarla olan sergüzeştinden damıtılma “Hiç Sesler”. İnsanın yaşamak macerası parçalardan müteşekkilken ve her bir parçası, bir başkasının alakalı alakasız herhangi bir parçasına değiyorken bir bütün anlatıdan bahsetmek mümkün müdür? Dolasıyla bu kitapla yazarın bütün serüveni,bütün görme ve öğrenme aşamalarına şahitlik ettim. Yani aslında yazmak gizleyerek aşikâr etmek, aşikâr ederek gizlemek için değil midir…Ne diyorum ben, okumak isterseniz kimi gizli kimi aşikâr her insan bir Kâinat kitabı misali önünüzde. Bu kitabı okumak isterseniz, AZ Edebiyat’tan çıkıyor…

“Gün gelir, yürekte hüzün de söner artık
Ne mutluluğun, ne acıların olduğu bir yerde
Düşler de, anımsayışlar da silinir gitgide
Kalır sadece, her şeyi bağışlatan bir uzaklık…”

İvan Bunin (Çeviren: Ataol Behramoğlu)

Bu Ara Okumak İstediklerim:

  1. Aile Çay Bahçesi, Yekta Kopan.
  2. Kün, Sezgin Kaymaz.
  3. Nisyan, Murat Gülsoy.

Ahmet Aksoy – İçinizi Yakacak Bir Taşra Hikayesi

Ahmet Aksoy – İçinizi Yakacak Bir Taşra Hikayesi

“Sinema; gerçek hayatın sihirli anlatımıdır. Hayatın somut gerçekleri, hikaye ve müzikle
buluşarak bir sihir oluşturur. Perdeye yansıyan o enerji, izleyen herkesindir artık.”
Atalay Taşdiken

Türk sinemasının taşraya bakışı genel itibariyle sorunlu olagelmiştir. Halit Refiğ başta olmak üzere ulusal sinemanın kimi örneklerini bir kenara bırakırsak; toplumsal gerçekçi sinema ve onun bağrından çıkan devrimci sinemayı temsil eden filmlerin çoğunda, taşrayı modernleştirme ve adam etmeye yönelik bir sancının varlığı rahatlıkla görülebilir. Sinemayı bir tebliğ vasıtası olarak gören memleket solu, bir şekilde taşrada hükmünü sürdürmeyi başaran gelenekle topyekün savaşmayı kafasına koyarak, alabildiğine abartılı ve gerçeklik duygusunu zaafa uğratan bir sosyal gerçekçilik üretti. Ağa,muhtar ve imamdan oluşan şer(!) cephesine karşı tek başına mücadele eden köy öğretmeni hepimize fazlasıyla tanıdık geliyor.

Ancak, “Masal seven” ve melodrama bayılan Türk halkının pek de kıymet vermediği bu çaba, seksenli yıllarda yerini, dönem filmlerinde sıkça tekrarlanan yabancılaşma olgusuna bıraktı. Yeşilçam sonrası yeni bir dil ve kimlik arayışı içine giren Türk sineması, ailesine,kasabasına sığamayan, yalnızlaşan ve kendini merkezin kalabalığında bulmaya çalışan tiplerin hikayelerine yöneldi. Sinemanın bir çıkış yolu aradığı seksenli yılların tamamında ve hatta doksanlı yılların başında sürekli tekrarlanan bir olgu olan yabancılaşma, yeni Türk sinemasında da kendine yer buldu. Kasaba ya taşraya dışarıdan ve biraz da üst perdeden bakmanın getirdiği handikapları barındırmasına karşın; Nuri Bilge Ceylan’ın “Kasaba”sı, Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta”sı ve “Süt”ü, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, bu minvalde örnekler olarak göze çarpmaktadır.

Meseleye daha yerli ve daha sahih bir bakış açısıyla yaklaşan, coğrafyayı anlatmak istediği hikayenin bir parçası olarak adeta bir film karakteriymişçesine işin içine katan örnekler bulmak da mümkün. Semih Kaplanoğlu’nun“Bal”ı, Ahmet Uluçay’ın “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı ve bu yazının konusu olan Atalay Taşdiken’in “Mommo”su bu açıdan dikkat çeken örnekler.

Atalay Taşdiken, Konya’lı bir yönetmen. Selçuk Üniversitesi Fizik Öğretmenliği bölümünden1985 yılında mezun olmuş. Reklam sektöründe çalışmış ve pek çok reklam filminin yönetmenliğini yapmış. 2009 yılında kendi yapım şirketi At Yapımın ilk sinema filmi olan“Mommo”yu çektiğinde belki kendisi de dahil hiç kimse, bu filmin pek çok önemli festivalden ödüllerle dönmesini ve bu denli ilgiye mazhar olmasını beklemiyordu. Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilen film, insanın içine işleyen dokunaklı senaryosu, filmin ruhunu ve etkisini misliyle artıran müzikleri, ustalığın doruklarında oyuncu performansları, kusursuza yakın görsel diliyle her türlü övgüyü hak ediyor.

Hele de çocuk oyuncular Mehmet Bülbül ve Elif Bülbül’ün (kardeş değiller) bütün saflıkları ve doğallıklarıyla, rol yapmadan, karakterleri yaşarmışçasına ortaya koydukları performans muhteşem doğrusu.

Taşdiken, çocukluğunun geçtiği topraklarda kulaktan kulağa anlatılan bir hikayeyi; anneleri öldükten sonra babalarının başka bir kadınla evlenerek terk ettiği iki kardeşin; Ahmet’le Ayşe’nin ve onlara kol kanat germeye çalışan yarı felçli dedelerinin hikayesini aktarıyor beyaz perdeye. Böyle bir hikaye kolaylıkla ajitasyona kayabilir hatta Türk sinemasının genlerinde bolca bulunan melodramın tuzağına düşebilirdi pekala. Ancak yönetmen bütün bunlara asla prim tanımıyor. Kendi sinema dilini kurma çabasında olan, görüntünün gramerine hakim bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu kolaylıkla anlayabiliyoruz. Dingin bir anlatımla seyreden film, adeta yüreğinize fısıldayan müzik ve yerli yerinde repliklerle her karesiyle içinize işliyor.

“Karnım ağrıyor baba!” Bu kadar sıradan bir cümle bu kadar mı dokunur insana? Ağabeyi Ahmet’le böğette (tarlaya su vermek için suyun önüne çekilen bent) oyun oynayan Ayşe üşüttüğü için karnı ağrıyınca, kendilerini terk eden babasını sokakta gördüğünde son bir umutla koşup sarılarak söylüyor bu cümleyi.Saçının perçemi iri kahverengi gözlerinin üzerine düşüyor ve çocuksu bir hüzün var yüzünde. İşte o an sarsılmamak için zor tutuyorsunuz kendinizi. Bir de zengin bir ailenin yanına yanaşma olarak verildiği gün evden ayrılırken avludaki gülhatmi çiçeğinin yanına giderek; “Ben gidiyorum gül fatma” deyişi var ki, delip geçiyor insanın yüreğini. Bir yumruk gelip oturuyor gırtlağınıza.

Ya Ahmet’e ne demeli. Ayşe’nin hem ağabeyi hem annesi hem de babası oluyor Ahmet.Ayşe’nin gözünden bakarsanız bilge bir kahraman. Bakkalın verdiği iki çikolatadan birini Ayşe’ye verip diğerini sonra yine kardeşine vermek üzere saklayan bir diğerkamlık var onda. Ayşe’ye korkmamasını tembihlediği mommodan kendisi de fena halde korkan ama bunu kimselere hissettirmeyen, kardeşine teselli verip, başına çektiği yorganın altında hıçkırarak ağlayan, içindekileri kimseyle paylaşmayan büyümüş de küçülmüş biri.Zengin olduğunda her gün köfte yemeyi isteyecek kadar da safiyane bir çocuk.

Filmde sadece üç profesyonel oyuncu var.Dedeyi oynayan Mete Dönmezer, babayı oynayan Mustafa Uzunyılmaz ve İstanbullu bakkalı oynayan Mehmet Usta. Üç oyuncu da muhteşem oyunculuk performanslarıyla filme değer katmışlar. Filmde hiç dile gelmese de çocukların ölmüş annelerine olan aşkından dolayı kasabayı terk edip İstanbul’a gittiği ve kadının ölümünden sonra memlekete dönüğü anlaşılan bakkal, çocuklara bir baba, bir amca şefkatiyle yaklaşır. Çocuklar babalarından görmedikleri izzet-i ikramı ondan görürler.Kasaba hakkında olumsuz tek cümleyi de filmde o söyler Ahmet’e hitaben: “Oralarda bakkalım olsaydı buralara gelir miydim hiç?Ekmeğini tutan buralara dönüp bakmıyor artık.”Aşk acısıyla gurbete çıkıp, oraların eziyetini ve kahrını çektikten sonra kasabasına dönen bir adamın serzenişidir bu. Mustafa Uzunyılmaz,yeni evlendiği karısı istemediği için çocuklarını terk eden, çocuklarına sahip çıkamayan, onları sevdiğini söyleyemeyen ve bu durumun verdiği ruhsal çelişkiyi ve gerilimi yaşayan kişiliksiz, silik baba karakterine hayat verirken muazzam bir oyunculuk gösterisi sunuyor. Yarı felçli dedeyi oynayan Mete Dönmezer’in Ayşe’nin evden ayrılacağı son geceyi anlatan sekansta ortaya koyduğu eşsiz oyunculuk performansı her türlü övgüye değer.

Filmin finalinde, ince ve tozlu bir yolda, Ayşe’yi alıp gurbete götüren otomobilin ardından canhıraş pedal çevirip kardeşine yetişmeye çalışan ve sonra da dizlerinin üstüne çöküp kalıveren Ahmet’in yalnızlık ve çaresizliğine eşlik eden kına gecesi ağıtı yürekleri dağlıyor.Kasabayı, yalnızca bir mekan olarak değil,yaşadıkları onca acıya ve yokluğa rağmen çocuklara mutluluk veren ve onları gülümseten bir karakter olarak filmin içine sokan yönetmen,finalde gurbeti ve ayrılığı duyumsatıyor olanca yakıcılığıyla.

Mommo

Yönetmen: Atalay Taşdiken
Yapım Şirketi: Atyapım Film ve Prodüksiyon
Hizmetleri
Yapımcı: Atalay Taşdiken
Senaryo: Atalay Taşdiken
Müzik: Erkan Oğur

Oyuncular: Elif Bülbül (Ayşe), Mehmet Bülbül (Ahmet), Mete Dönmezer (Kazım), Mustafa Uzunyılmaz, (Hasan) Mehmet Usta (İstanbul’lu Bakkal)

Faruk Turğut – Mahalle

Faruk Turğut – Mahalle

Mahalle geçmişten günümüze kentin olduğu kadar toplumsal yaşamında temel birimi olarak var olagelmiştir. Mahalle hem mekânsal olarak 01hem de insanların bu mekân yoluyla kentle oluşturdukları ilişkiler vesilesiyle kentin özüdür, yaratım yeridir. Öte yandan mahalle birey ile toplum arasında köprü vazifesi görür. Bireyin toplumsal alana çıktığı, ötekilerle karşılaştığı ilk yerdir mahalle. Şüphesiz dünyaya yeni gelen bireyin aile içerisinde toplumsallaşmaya başladığı, bu süreci tattığı doğrudur. Ancak esasen doyum yeri mahalledir. Hayatın, insanın içine sızdığı yerdir mahalle. Kendinden olmayanlarla karşılaştığı, ötekilerle iletişim kurduğu yerdir. Birey burada kendinden olmayanın gözünden, onların verdikleriyle bakmayı öğrenir hayata.

Mekânın insan etkisiyle toplumsal bir nitelik kazanmasının en güzel ve somut örneklerinden bir tanesi olmasına rağmen mahalle, bugüne dek toplumsalı ya da toplumsala dönüşen ikonu edinen sosyolojinin nazarında hak ettiği yeri edinememiştir. Sadece sosyoloji değil birçok alana dair malzemeyi geçmişten bugüne saklı tutan mahalle ile akademik çevrelerce yeteri kadar ilgilenilmemiştir. Köksal Alver,“Mahalle: Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi” adlı kitabında tarih, edebiyat ve mimarlık literatüründen de yararlanarak gerek genel hatlarıyla gerek gündelik hayatta iken çok dikkat edilmeyen, buna karşın birey üzerinde önemli etkilere sahip en küçük detaylara varıncaya kadar göz önünde bulundurarak mahalle üzerine geniş ve kapsamlı bir sosyolojik değerlendirme yapmaktadır.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. “Mahalle Kurmak” adını taşıyan birinci bölümde yazar mahalle imgesinin kent ve birey ekseninde idari ve toplumsal yönlerini, mahallenin tarihçesini,dönüşümünü, mahalle isimlerinin hikayesini,mahallenin kişiye verdiği kimliği ve oluşturduğu toplumsal aidiyeti, mevcut mahalle türlerini ve nihayetinde günümüzde mahallenin karşı karşıya kaldığı güvenlikli siteler ve kentsel dönüşüm konularını incelemektedir. Mahallenin dünden bugüne süren bir hayat alanı olduğu, dolayısıyla dönüşerek, değişerek günümüze kadar geldiği ifade edilmektedir.

“Mahallede Yaşamak” adlı ikinci bölümde yazar, mahalle yaşantısını ve bu yaşantının bileşenlerini üç alt grupta irdelemektedir. İlk olarak mahallede yer alan mekânlar, insan eliyle yapılan ve yine insan eliyle toplumsallık kazanan, insanlarla ve birbirleriyle olan ilişkiler bütünüyle mahalleyi var eden mekânlar ele alınmaktadır. Sokak, ev, cami, çarşı, kahvehane,bakkal, park gibi mekânsal unsurlar birçok yönüyle analiz edilmektedir. Yazar bu bölümde ayrıca mahalleyi mahalle yapan, onu fiziki bir yer, birim olmaktan çıkartarak bir mekâna,sosyal bir alana dönüştüren insanı, orada yaşayan mahalle insanlarını incelemektedir.Burada mahalleli kimliğinin yanında imam, muhtar, bekçi, deli, kabadayı gibi kişiler analiz edilmektedir. İkinci bölümde son olarak mahalle kültürünün oluşumunu ve dolayısıyla mahallenin yeniden üretimini sağlayan insani ilişkilerin ve sosyal geçişlerin zemini olarak“mahallede gündelik hayat” ele alınmaktadır.Bu başlık altında ise sosyalleşme, komşuluk,sohbet, yardımlaşma, dedikodu gibi gündelik hayat halleri tartışılmaktadır.

Kitabın “Mahalle Algısı” olarak adlandırılan üçüncü bölümünde ise nitel araştırma yöntemleri çerçevesinde bir mahalle araştırması gerçekleştirilmektedir. Konya sınırları içerisinde farklı bölgelerde bulunan,farklı özelliklere sahip seçilen mahallelerde meslek, cinsiyet, yaş, eğitim ve gelir düzeyi bakımından farklı katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılarak elde edilen bulgular temelinde mahalle algısı, mahalle duygusu,mahalle ilişkileri ve mahallenin değişimi analiz edilmektedir.

Köksal Alver, bu eseriyle mahalle adına bugüne kadar ortaya konulmuş yapıtlar arasında gerek mahalleyi farklı bakış açılarıyla ele alması,gerekse bütünlüklü bir mahalle portresi ortaya koyması, bunun yanı sıra bugüne kadar el değmemiş olan öğelerini de analiz etmesinden ötürü farklı bir yerde bulunmaktadır. Bu özelliğiyle bugüne kadar büyük oranda diğer sosyal bilimlerin, bilhassa tarihin sınırlarında kalan bu alanda büyük boşluğu doldurmakta, dahası mahalle üzerine yapılacak yeni tartışma ve araştırmalara da kapı aralamaktadır.

Köksal Alver, Mahalle Mahallenin Toplumsal ve Mekânsal Portresi, Hece Yayınları, Ankara, 2013

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

Mehmet Kahraman – Günler Ne Kadar Kısaldı Üzerine Birkaç Kelam

İlk kitapların okurda ve yazarda ayrı bir yeri vardır. İlk göz ağrılarıdır. Emeğin,sabrın, heyecanın, uzun bekleyişin ürünüdür onlar. Yazar neler yazmış,nasıl yazmış sorusu ilk kitaplar için daha anlamlı gelir bana. Onda endipteki görüntüler, yıllardır içlerinde taşıdıkları matlaşmamış fotoğraflar vardır; asla unutulmayan, gün geçtikçe hatırlanan. Ayrıca bu okuyuş sonraki öyküler, kitaplar için bir referans olacaktır.

Günler Ne Kadar Kısaldı İsmail Özen’in ilk öykü kitabı. 1996’da yazmaya başlayan yazarın uzun bir suskunluktan sonra yazdığı öykülerden oluşuyor. Profil yayınlarından çıkan kitapta on öykü var. Son öykünün yazım yılı 1996, ilk öykünün yazım yılı ise 2007; diğer öyküler 2012-2013 yıllarında yazılmış. Öykülerde iki farklı dünya dikkati çekiyor: çocukluk ve orta yaş.Bu sayede iki ayrı dünya önümüze konulmuş oluyor. Çocukken neler yapıyorduk, büyüyünce nelerle uğraşıyoruz. Küçükken daha çok arkadaşlarla, toplumla iç içeyken büyüdükçe yalnızlaşıp, kendi halimizde kalıyoruz. Küçükken zaman bir anlam ifade etmezken, belli bir yaştan sonra zamana göre ayarlıyoruz işlerimizi.Bu böyle. Yaşlandıkça zamanı daha çok önemsemeye başlıyor insan ve özellikle geçmişi hatırlamaya başladıysa eğer, günler gerçekten kısalmaya başlamış demektir.

Özen, anlatmayı seven bir öykücü. Neyi anlatacağını bildiği gibi nasıl anlatacağını da biliyor. Olaysız, sıkıcı gelebilecek konuları bile ustaca anlatmayı başarıyor. Kapalılıktan olabildiğince uzak, dil oyunlarına girmeden,doğrudan bir anlatımla okuru öykünün içine çekiyor. Dil, anlamı bulanıklaştırmıyor.Gösterişten uzak, sade ve anlaşılır. Ayrıca,dil gerçekliği oluşturan değil, yansıtan konumunda. Özen, duygulardan çok duyulara seslenerek kuruyor öykülerini. Okur onun anlattıklarını görüyor, duyuyor ve kokluyor. Bu sayede kurduğu atmosfer, öykünün sonuna kadar diri kalıyor. Soğukkanlı bir anlatım haliyle merak unsurunu da beraberinde getiriyor.İlk öykülerde yoğun olmakla birlikte hüzün bütün öykülerde hissediliyor. Zamanın geri getiremeyeceği değerleri kaybetmekten kaynaklanan bir hayıflanma sanki. Hatırlayarak yaşadıklarımızı yeniden inşa ediyormuş hissediyoruz kendimizi.

Kişiler Özen’in öykülerinde önemli bir yer tutuyor. Silik, kişiliksiz değil hiçbiri. İlk öykülerde isimler belirginken sonraki öykülerde isimler kayboluyor. Zamansal bir okuma yaparsak yaş ilerledikçe isimlerden de koptuğumuzu,dünyanın birer nesnesi haline geldiğimizi de söyleyebiliriz. Hatta öyle ki, gençliğin hatırlandığı öykülerde kişiler lakaplarıyla çağrılırken daha içten, sıcak, teklifsiz, hesapsız,beklentisiz, çıkar düşünmeden kendiliklerini korurlar. Ayrıca çocuklukta toplumsallık ve arkadaşlık ön plandayken, ileri yaşlarda daha çok bireysel yaşam söz konusudur. Konular değişmiştir, eş vardır, çocuk vardır; sorumluluk yüklenmiştir bireyin üstüne. Bütün bu yaşama rağmen Özen’in kişilerinde bunalım, endişe, stres, kaygı verici durumlar gözlenmez. Bilinç akışıyla içi deşme, içten akma gibi bir durum değildir onunki; kahramanlar kendileriyle boğuşmazlar. Her şey dışta yaşanır. Okur anlatıcının gördükleriyle kişilerin ruh hallerini duyumsar.

İlk beş öykünün mekânı Balıkesir: Dükkân,bakkal, yağmur, Buick… Mahalle gözümüzün önünde canlanıyor. Mahalleyi var eden çocuklar,onlar olmasa bizim orada olma olasılığımız sıfır.Sonra yatılı var, yatılıdan kaçıp okey oynamaya giden gençler var; düğün var, kavga var.Öykülerde İstanbul ve Konya da mekân olarak kendine yer buluyor. Zamana ve mekâna ait detaylar öykünün temellerini sağlamlaştırıyor.Öyküler yaşanmışlık ve hatırlayış duvarın yaslandığı için bugün ile geçmiş iç içedir. “Uzun,Eski Bir Kasım”da seksenlerin bir sokağını ve dönemin şartlarını, insanlarını, çocuklarını ve yağmurlu bir gününü sayfalarımıza taşır.Renkli televizyonların önce kahvelere geldiği,çocukların buğulu camlardan film izlemeye çalıştığı, bakkallarda gaz yağlarının satıldığı,borçların deftere yazıldığı bir zamandır o günler. Oysa bugün öyle mi? Yatsı namazını kılmaya giderken futbol maçı seyretmeye niyetli birinin nefsiyle mücadelesi vardır. Biliriz ki, “Bazı şeyler yazarız, yaşarken yahut sonradan onları niye yaşadığımızı biliriz; kusursuz, büyük bir resmin yakından bakınca görünmeyen, biraz uzaklaşınca bütünlüğün içinde görünen küçük detayları gibidirler.”(s.55) Yine de anlayamadığımız veya bir yere koyamadığımız bazı şeyler vardır: Yanlış yer tarif etmek gibi…Ya da çocuklar akşam yemeğinden sonra oyun oynamak istedikleri halde anne babaların kitap okumak veya televizyon seyretmek uğruna onları başlarından savmaya çalışması gibi…

“Öğlenden Sonra” kitabın ilk öyküsü. Daha çok çizgi romanlar okuyan, okumaya hevesli bir gencin öğleden sonra bir arkadaşına kitap değişimi için gitmesini konu alıyor öykü. Fakat ortada bir engel var: Baba. Babanın genel manada okumaya karşı çıktığı gibi bir izlenim yok. O daha çok oğlunun “gâvur” kitapları okumasını istemiyor. “Sana kaç kere söyledim el âlemin gâvur kitaplarını okuma diye, ne öğreniyorsun bunlardan!”(s.14) diyor baba. Bu kitapları okumak “anarşist” olmak onun gözünde. Zaman göz önüne alındığında bu karşı çıkış normal gibi görünüyor. Çünkü iki kutuplu bir dünya var ve baba, oğlunun “gâvur”olmasını veya “anarşist” olmasını istemiyor.Özen, baba oğul arasındaki çatışmayı dozajında ayarlayarak bir tarafa meyletmeden zamanın ruhunu yansıtmaya çalışıyor. İlk paragrafta baba için söylediği sözler babanın ailedeki fonksiyonunu da bir nevi ortaya koyuyor:“…ekmek, babanın ellerine yakışır; bunu düşünüyorsun…”(s.9)

“Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”da parçalı bir anlatımla geçmişi ve bugünü bir arada yaşıyoruz. Anlatıcı eski güzel günleri yaşamak için yirmi sene sonra tekrar gelir kasabaya.Kafasında “yüzlerce fotoğraf” vardır. O fotoğraflardan biri de yağmurlu bir günde1940 model Buick ve salyangoz toplamaya giden arkadaşlarıdır. Fotoğraf üzerinden dönem analizi yapabiliriz. Okulun bahçe duvarına yazılmış yazılar: Tek Yol Devrim”,“Kahrolsun Faşizm”. “Korku veren bir şeyler vardı yazılarda.” (s.17) Büyüklerin dünyasında kin, nefret, zorbalık, korku ve kan vardır.Çocuklarsa kendi saf hallerinde salyangoz toplamaya giderler. Yine de neyin ne olduğunu duymuşlardır. “Anarşikler yazmışlardır, dedi Tatü’nün kardeşi.” (s.17) Çocuklar kimin anarşist olduğunu, anarşistlerin nasıl olduklarını, neler okuduklarını büyüklerinden duymuşlardır; kendi aralarında bunu konuşurlar. O gün çok salyangoz toplarlar, ama satacakları Çingeneler gitmiştir. Etrafta binlerce salyangoz vardır. Onlarda topladıklarını oraya boşaltırlar. Kızgınlıktan,hayallerin boşa çıkmasından dolayı “duvarları tekmeleyerek” başka güzel bir dünyaya çıkarlar.“Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldir.”(s.23)

Dünya çocukken hep güzeldir. Büyüyünce o güzellikleri tekrar yaşamak için şehre geldiğinde insan o günlere ait pek bir şey bulamaz. Kafasında bir sürü fotoğraf vardır yalnızca. Çocukluk arkadaşları büyümüştür,herkes geçim derdindedir. Ve en önemlisi çocukluğun en temiz hali yoktur üzerlerinde.“… yıllar aramıza bir mesafe sokmuştu,hiçbir zaman çocukluğumuzdaki sıcaklığı bulamadık.” der anlatıcı. Düşlerin, masalların,kitapların, oyunların, samimiyetin çocukluğuyla büyüklerin planlı, hesaplı, çıkarcı yaşamı uyuşamaz şekilde birbirlerinden ayrıdır.

Kitapta dikkat çeken diğer bir öykü “Ürkü”. En iyi öykülerden biri. Birinci tekil anlatım ve gotik üslupla okuru sarmalıyor. Eski kitapları toplayıp satan anlatıcı kitapları sattığı sahafın yanında çalışmaya başlar. Anlatıcı yazar olmak istemektedir ve sahaf dükkânında boş kaldıkça kitap okur. Fakat sahaf Naim Bey esrarengiz bir kişidir. Anlatıcı künhüne vakıf olamadığı bir takım tuhaflıklar yaşamaktadır.Sadece sahafta değil, dışarıda da ürkütücü olaylar yaşanmaktadır. Naim Beyin istediği çayları vermek için içeri girdiği sırada gördüğü manzara korkunçtur. “Odada ruhu ezen, kasvetli bir hava,” vardır. Anlatıcı o gün gördükleri karşısında handaki odasına gitmek istemez ve bir arkadaşıyla buluşup onun evine gider.Fakat tanık olduğu olaylar onu orada da rahat bırakmaz. Düşünceleri kafasından kovalayamaz.“Karanlık bir şey” üzerine oturur. Ayete’l Kürsi okumak ister ama okuyamaz. Yine de zihnen okumaya çalışır ve yanına, altına, üstüne üfler.Uyku ile uyanıklık arasında hafakanlar basar, üç harfliler, anlayamadığı karanlık suretler içine çekilmektedir. Anlatıcı bir daha o dükkâna gitmez. Hatta korku o noktaya varmıştır ki, o sokaktan bile geçmeye cesaret edemez.

“Karda Derin İzler” üçüncü tekil anlatımı olan ikinci öykü. Diğer öykülerden de farklı bir yerde duruyor. Kitaptaki üçüncü tekil anlatıma sahip “Uzun, Eski Bir Kasım” öyküsü kitabın geneline hâkim olan üsluba daha yakınken,“Karda Derin İzler” de ise nesnel ve uzak bir anlatıcı var. Karla kaplı bir kış günü adam ve karısı köydeki (muhtemelen adamın babası)bir yakınlarına gidiyorlar. “Tarlalarını satıp satıp yedirdiği oğlu baksın, istemiyorum onu bu evde…” (s.74)dediğine göre kadının, adamın babası olmalı. Fakat yolculuk istenmedik bir şekilde sonlanır. Araba karda kalır. Bir türlü hareket etmez. Biraz sonra etraflarında kurtlar toplanır. Adam kurtları kovalamaya çalışırsa da başarılı olamaz. Soğuk bir tarafta, kurtlar diğer tarafta ölüm düşüncesiyle hayat arasında gider gelir. Öykü iç içe öykülerle desteklenmiştir. Bu geçiş durağan zamanı hareketlendirmektedir.Kaymakamlıkta palto dağılacaktır ve kendisine palto verilecek çocuklar oraya yürüyerek gitmek durumundadırlar. Yine kar vardır. Bu yolculuk sırasında bir arkadaşı hastalanır ve sonrasında ölür. Adam bu düşünceyi geleceğe taşır ve ileriki zamanlarda, Almanya’ya gitme fırsatı çıktığında hemen değerlendirir, Almanya’ya gider. Fakat kader bir süre sonra onu kasabasına geri getirir. Bu hatırlayışı eşiyle de paylaşır.İstemsiz bir anlatıştır bu. “Konuşan kendi değil, ağzıdır.” Anlattığı hikâye bitince tekrar ölümü düşünmeye başlar. Ölünce ne olacaktır? Kabir azabı denen şey nedir? Zaman geçtikçe, belki de ölüme yaklaştıkça, ölüm ve ölüm sonrası yaşam zihnini daha çok meşgul etmeye başlar.“Hayatını mal mülk, para pul peşinde koşmakla harcamıştı. Günah doluydu hayatı, baştan başa yanlıştı. Bunu hep hissetmiş ama bir türlü bu yanlış giden hayatı değiştirememiş, hep ne olduğunu bilmediği bir şeyi beklemişti. Sanki bir gün gelecek, bir şey olacak ve bütün hayatı kendiliğinden değişiverecekti.” (s.83) Evet,hemen hepimiz böyle bir değişim bekleriz.Fakat kendiliğinden olan bir şeyin kıymetini bilemeyiz.

Son olarak, öykülerde hoşuma giden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.

“Sonra duvarları tekmeleyerek evden, başka, güzel bir dünyaya çıktık. Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldi.”(s.23)

“Abi, sen nasıl böyle oldun…” (s.35)

“İçimde her gün uzun saatler kahvede oturup çıktıktan sonra yaşadığım değersizlik ve kirlenme hissi var, huzursuzum.” (s.43)

“O da başka ölüp gidenler gibi ölecek,ne yaşıyorlarsa o da onların yaşadıklarını yaşayacaktı, kalanlarsa hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecekti.” (s. 83)

Necip Tosun – Kurmacanın Büyülü Sureti

Necip Tosun – Kurmacanın Büyülü Sureti

Abdullah Harmancı 1998 ile 2013 yılları arasında öyküye ilişkin yazdığı yazıları Kurmacanın Büyülü Sureti kitabında bir araya getirdi. İnceleme değini, deneme arasında gidip gelen tümüyle öyküyü odak alan bu yazıların, öykü türüne ilişkin kuramsal, inceleme yazılarının azlığı da dikkate alındığında önemi büyük. Hele bu öykü yazılarını bir öykücünün kaleme alması bu yazıların önemini bir kat daha artırmakta.

Kitap, on beş senelik bir süre içinde yazılmış yazıların bir araya gelmesinden oluşuyor Kitap, yazarının deyimiyle “yirmi dört yaşındaki genç öykücü Abdullah’tan, otuz dokuz yaşındaki akademisyen Abdullah’a uzanan çizgide”ki tanıklıklarını, izlenimlerini yansıtıyor. Kitaba genel olarak baktığımızda öykünün nabzını tutmaya çalışan bir öykücünün günlükleri görünümündedir. Öyküyü anlamaya, onun yolunu açmaya ve okuduğundan edindiği izlenimleri okurla paylaşmaya çalışan bir öykü emekçisini görürüz. Kitap ne poetika ne inceleme olmaya çalışmayan ama öyküye nüfuz edip kişisel tanıklıklarla geniş bir çerçevede öyküye kuramsal bir tanım getiren bir yapıyı bünyesinde barındırıyor.

Bir öykücü niçin kuramsal/eleştiri yazıları yazar? Bu soruya verilen “öykü yazmayı beceremediği için” klişe cevabı günümüzde çoktan edebiyat çöplüğüne atılmış durumda. Çünkü artık biliniyor ki, her öykücünün bir öykü davası olmalı. Öykü davasından kastımız poetik bilinçtir. Elbette iyi öykü yazmak için,iyi bir kuramsal altyapıya sahip olmak işin olmazsa olmazı değildir. Ama iyi öykü yazmanın yolunun da yaptığı işe kafa yormaktan geçtiği herkesin malumu. Kuşkusuz öykücünün temel görevi öykü yazmak, öykünün iyi örneklerini vermektir. Ancak öykü davasının nitelikli eleştiri ve kuram yazılarıyla desteklenmesi gerekir. Öykücülüğümüzde görülen en büyük eksiklik öykücülerin yaptığı işe ilişkin bilgi ve birikim eksikliğidir. Oysa verili olan, birikim bilinmeden nasıl kişilikli bir öykü ortaya konacaktır? Bu yüzden her öykücünün poetik bir kaygısı olmalıdır. Günümüz yazarı, öykücüsü için edebiyatın atan nabzından habersiz, çağın sesini üretmesi zor gözüküyor. Bir öykücünün en az bir eleştirmen çabası kadar yaptığı işe kafa yorması gerekir. Böylece zenginleşecek, farklı bakış açıları edinecektir.

Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası,poetikası yaratır. Kuramsal bir kavrayışlaher öykücü kendi öyküsünün temellerini konuşacak, birikimle, yaşayan güncel öyküyle kendini test edecektir. Yani bir estetik savaşın tam ortasında yer alacaktır. Bugüne değin bunu öykücülerimizin yapmamış olması kaçırılmış bir olanaktır.

Bir yazar eserinin doğumu, oluşumu ve yazdığı türün edebiyattaki yerini elbette düşünecek,bir yere oturtmaya çalışacaktır. Bu nedenle sanatçıların eserlerine ilişkin açıklamaları,onların yazın tecrübelerini aktarmaları önemlidir. Zaten edebiyat dünyasında, onların sadece yazdıkları eserler değil, yazınsal türlere, edebiyata değin düşünceleri de hep önemsenmiş, eleştirmenler, incelemeciler, kuramcılar için ufuk açıcı belgeler olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda bir sanatçının edebiyatçının eserleriyle ilgili yaklaşımları her zaman edebiyat tarihinin vazgeçilmez kaynakları olmuştur.

Bu anlamda hem iyi bir sanatçı hem de iyi bir eleştirmen olan pek çok yazar anmak mümkündür. Örneğin çığır açıcı romancılığı,öykücülüğü yanında Virginia Woolf, döneminin en büyük eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir. Eleştirmenlerin ortak görüşü Woolf eğer hiç roman-öykü yazmamış olsaydı bile sadece bu eleştiri yazılarıyla edebiyat dünyasında var olacaktı. T.S. Eliot, Octavio Paz için de aynı şey söylenebilir. Öyle ki Eliot, şair ve düzyazı ilişkisi konusunda, “düzyazıyla test edilmeyen yazarlara” şiir yazdırmamak gerekir diyordu.Biz de ise hem ürün hem de eleştiri yazılarının en iyi örneklerini veren yazarlar olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, Selim İleri, Ahmet Oktay, Rasim Özdenören, İsmet Özel ve Tomris Uyar anılabilir. Öyle ki bu yazarlardan kimilerinin eleştiri, kuramsal yazıları örnek metinler olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

 

Bu anlamda özellikle öykücülerin kendi türleri üzerine konuşmaları çok önemli. Buradan sadece öyküye ilişkin düşüncelerini değil aynı zamanda öykü poetikalarını öğrenir, öykülerinin ipuçlarını buluruz.

Abdullah Harmancı edebiyat uğraşısını tümüyle öyküye odaklamış hem öykü hem de öykü üzerine yazan bir edebiyatçı. Bu yoğunlaşma da kaçınılmaz olarak ona türün inceliklerini kavrama, bir düşünce biçimi geliştirme ve öykü poetikası oluşturma zemini yaratıyor. Bu olumlu yansımayı hem öykülerinde hem de öykü yazılarında görmek mümkün.

Kitap kuşkusuz çok geniş bir zaman dilimine yayıldığı için ilgileri, dili, yaklaşımları oldukça farklı atmosferleri yansıtır. Bazen küçük bir değinidir bazen bir kitap tanıtma yazısı. Bazen de kuramsal bir iddia taşıyan niteliktedir.Ama Harmancı kuram yazılarındaki kuruluğa düşmeden bu değinileri, denemeleri yazan kişinin aynı zamanda bir öykücü olduğunu hiç unutturmaz. Bu anlamda oldukça sahici,içten bir eleştiri biçimi sergiler. Burada öznel yargılar öne çıkar metin bir iç dökmeye,hesaplaşmaya evrilir. Yazıların önemi tam da burada ortaya çıkar. Çünkü buralarda Harmancı işin mutfağında olduğu için herhangi bir eleştirmenin dikkat çekmeyeceği durumlara değinir. Bir öykücü olarak söz alır, öyküye ilişkin düşüncelerini açıklar. Öykücü-eleştirmen kimliğinin yansıması bu yazıları değerli hâle getirir. Kurmacanın Büyülü Sureti’ni değerli hâle getiren onun öykü üzerine yazılmış bir eser olması yanında bir öykücünün elinden çıkmış bir kitap olmasıdır.

Yazılar onun öykücülüğünün bir laboratuvarı,giderek okuma tecrübelerinin sesli görünümleridir. Bir öykücünün arayışları, vardığı yer, önemli duraklar metinlere yansır.Tümüyle kendinden yola çıkarak metinlere,durumlara, meselelere yaklaşır: “Evimin balkonuna oturmuş, şehir stadyumunun içimi yakan insansızlığını, başka bir deyişle stadyumun insansız boşluğunun içimi neden acıtıyor oluşunu düşünürken, bununla hiç de ilgisi olamayan bir şey daha düşünüyorum:Kimi öykülerim var ki dergileri açıp da onları okumaya başladığım zaman rahatlıyorum.”Diyerek kendi öykü serüveni, öykü kitabı oluşturma sıkıntısına geçer: “Öykücü için,yazdıklarını bir düzene koyarak öykü dosyasını oluşturabilmesi de belli başlı hayat işkencelerinden biridir. Temaları birbirine  yakın olduğu için kimi metinleri bir bölümde toplamayı kurarsınız ama öte yandan aynı hikâyeler üsluplarıyla birbirinden ayrı dururlar;tematik açıdan bir benzerlik taşımayan hikâyeler de biçimsel olarak yakınlık arz ederler. Öyküleri yazılış yıllarına göre sınıflayıp dosyalaştırmayı planladığınız vakit büsbütün bir dağınıklığa yol açtığınızı görürsünüz.”

Okuma deneyimlerinden bir yazınsal soruna, bir öykü meselesine evrilir. Örneğin Denize Açılan Kapı’yla karşılaştığında Rasim Özdenören’in öykülerinin içine girememe durumunu irdeler.Bunun hem metin yönünden hem de okur yönünden ne anlama geldiğini sorgular.Ardından okuma süreçlerinde unutamadığı öykülere geçer ve kendinde iz bırakmış öyküleri analiz etmeye, bu izin nedenlerini araştırmaya başlar. Tam burada izlenimleriyle edebiyatın meselelerini iç içe aktarmayı sürdürür.“Başaramadığı Öyküler” onun yine kişisel serüveninden yola çıkarak mesele hâline getirip tartıştığı ilginç bir konudur: “İşte bir hikâyenin, yazmayı umduğunuz bir hikâyenin başarısız olma sebebi, sizi tatmin etmemesinin sebebi, başlangıçta bulmuş olduğunuzu zannettiğiniz‘bahane’nin, ‘marifet’in, yazdıkça hiç de‘kurtarıcı’ bir ‘marifet’ olmadığını fark etmeye başlamış olmanızdır.”

Kurmacanın Büyülü Sureti hem bir öykücünün öykü yazma serüvenini aktarıyor hem de öyküye ilişkin kuramsal düşünceleri içeriyor. Buda kitabın öykü birikimi için önemli bir kaynak olma özelliği taşımasını sağlıyor.

Vural Kaya – Dedemi Anlatmak…

Vural Kaya – Dedemi Anlatmak…

Dedem doksan dört yaşında…Çocukluğu her Anadolu çocuğu gibi yokluk içinde geçmiş. Bir ağa oğlu olsada yokluk içinde geçmiş gene de… Çünkü babası savaştan kaçmayan çocuklar daima yoklukla tanışmaya mahkum çocuklardır o yıllarda. Çocukluk günleri babasının Çanakkale’de cenk ettiği zamanlara rastlar. Ömer oğlu Hasan namlı genç ihtiyar; yani dedem…

Babası memleket kurtarılırken yahut memleket için harp edilirken zeytinyağı kaçakçılığı

yapmamış munis bir Anadolulu… Buğday tenli,mavi gözlü olsa da kara yağız Türkmen yerleşiği;Torosların yetim, biçare siması; tarihin sessiz nabzı, natıkası çağlayan bir muhteşem yarendir dedem…

Babası cephede savaşan çocukların türküsü başka yanık söylenir bizde. Babası cephede şehit düşenlerin ise daha da başkadır türküsü…Ömer oğlu Hasan namlı dedem, çocukluk zamanlarında yaşadığı sendromu cepheden gazi olarak dönen babası Ömer Efendi’nin biricik oğlu olması hasebiyle erken atlatır.Cepheden bir ayağını yitirerek dönen babası Ömer Efendi bundan böyle artık Topal Omar Ağa olarak namlanacaksa da dedem için sevindiricidir çünkü babalar ölmeden daha çok babadır her çocuk için. Çocuktur ve hamd etmiştir babasının sağlığına; bu eşsiz varlığın şükrü ile agah olan bir sahici karakter olarak geçici alem fotoğrafhanesinde bundan böyle yerini almıştır dedem…

Cumhuriyetin ilk ilkokul mezunlarındandır…İlkokulun üç sene olduğu yıllar… Okuma yazması olanın ayrıcalıklı olduğu yıllara bu unvanla Milli Şef dönemlerine ilk gençliğiyle birlikte geçiş yapacaktır dedem. Halkın geleceğinin ve geçmişinin üzerinden buldozer gibi geçmiş olan harf inkılabının ilk meyveleri olarak ilkokullar… Ve buradan mezun dedemin hiç değilse bir mektup bari okuyabiliyorduk diye geçmişi yâd edişi. Oysa ki harf devrimi olmasa okuma yazma oranı daha yüksek olan ülkemin uzun yıllar yoklukla karışık cahilsiniz ithamını sükunetle karşılayışı… Acı, trajikomik fakat farkındasız zamanlar işte…

Askerlik dönemi Milli Şef dönemidir. Muğla’dajandarma olarak askerliğini tam dört sene de tamamlar. Askerlik anıları içerisinde hep dövdüğü halk vardır; çünkü dönem odur.Jandarma herkesi dövebilir…

Askerlik sonrası dedem, memlekete döner dönmez, çiftçiliğe başlar. Babası Çanakkale Gazisi Topal Omar Ağa’nın dokuz hatunundan yani ki farklı zamanlarda evlendiği eşlerinden olma bir tek oğlandır. İlla babanın yanıdır yurt tutacağı yer.

Kırk yaşına kadar dinden imandan ortalama bir Anadolu duyarlığı kadar haberdardır. Kırk yaşından sonra Kur’an okumasını geliştirir.Kur’an’dan belli sureleri hıfzetmeye başlar.Bugün fazla miktarda Kuran’dan sure ezbere bilir. Ayrıca çocukluğumdan beridir dedem denilince aklıma gelen şey şudur: Sabah namazından sonra o davudi sesiyle bahçesindekurulup yüksek sesle Kur’an okuması… Bu beni daima etkiledi etkilemeye de devam edecek.Ayrıca Eşrefoğlu Rumî, Yunus Emre, Niyazi Mısrî okur aklına düşende… Kadirî tarikatına bağlı Uşşakî dergahına bağlıdır. Bundan haz duyuyor; haz duyabilmeyi ben de isterdim doğrusu.Yaşadığı hayatın bir alnından haz duyuyor olabilmek ayrıcalıklı hayatlar içindir bence…

Dedem bugün hala yaşıyor; uzun ömründe en çok nasihat verici yanı; gam ve kederin itinalı kullanılabilirliğidir. Bunu daima iyi kullanmış dedem; gam ve kederi dünyevileştirmemiş mümkün olduğu kadar. O aralığa hükmetmeyi bilmiş.

Allah bereketli uzun ömürler versin diliyorum.

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Bu kelimeyi her andığımda içim cız eder, burnumun direği sızlar. Babam bir gölgeydi benim; dedem vardı oysa. Dişiyle tırnağıyla, kucağıyla, gülüşüyle, elimizden tutuşuyla vardı. Biz; dayım gencecikken ellerinden kayıp gittiğinde umut olduk ona. Hayata bizim küçücük ellerimizle bağlandı. Ölene kadar da hiç bırakmadı o elleri. Abimi de beni de aynı anda kucağına alırdı. Nasıl taşırdı ki diye düşünmeden çılgınlar gibi sevinirdik abimle. Mesela onu tek alsa ben kıskanırdım beni alsa o kıskanırdı. Bizde hak geçmez derdi hep.

Çocukluğumdaki anılarım eğer şimdiki hayatımı güzelleştiriyorsa bunun baş aktörlerinden biri sanırım dedemdir. Sabah namazından dönerken sıcak simit, yatsı namazından dönerken çeşit çeşit meyveler, üstüne üstlük sevimli anılarını anlatmalar, kucaklayıp öpmeler, harçlık sıkıştırmalar, mahallenin yaramazlarından korumalar. Daha ne olsun. Bunlar bir çocuk için en değerli şeylerdir.

Dede aynı zamanda benim için yolu gözlenen bir şeydi hep. Şehirdeki evde de yazlıkta da dedemin camiden gelme anlarının çeşitli emareleri vardı ve ben onları bilirdim. Gündüz namazlarında sokaktaki herkese sesli selam verirdi. Küçük çocuklara şeker, çikolata dağıta dağıta selama alışmalarını sağlamıştı. Çocukların ya da komşuların Selamünaleyküm Hocam sesleri dedemin namaza gelme ya da gitme habercisiydi. Bazen de sabah namazı vakti durumu iyi olmayan komşuların kapısına kömür tenekesi bırakma tıkırtıları. Yazlıkta ağaçların arasındaki hışırtı. Hanımeliyle, üzüm bağına dökülen su şırıltısı. Bir insanı böyle hatırlamak var mesela ve ailem beni hangi alışkanlıklarımla hatırlayacak? Bu şimdilik cevaplanması çok zor bir soru.

İlkokula yazılmaya dedemle gitmiştim. İlk çantamı, defterlerimi, kitaplarımı almaya da dedemle gitmiştim. Siyah önlüğümü annemle teyzem dikmişti ve elbette yakalığım danteldi. Dedemle ilgili yaşantılarımın en akılda kalan kısımları o zamanlarda başlamıştı. Okumayı okula başlamadan önce öğrenmiştim. Okuldan verdikleri benim için sihirli Cin Ali kitaplarını onun dizlerine oturur okurdum. Hiç sıkılmadan beni dinlerdi, ne anladığımla ilgili sorular sorardı. Bir ihtiyacımız olup olmadığını öğrenmek isterdi ve benim her zaman bir ihtiyacım olurdu. Renkli fasulye, sayma çubukları, ataçlar, çeşit çeşit kalemler, silgiler, kalemlikler, pastel boyalar ihtiyacımdı hepsi. Arkadaşlarımda görüp özendiğim her şey. Bir keresinde hatta dedeme bu ihtiyaçlarımla ilgili mektup bile yazmıştım. Herkese anlata anlata bitirememişti. Ondan dolma kalem, hokka ve mürekkep istemiştim mektubumda. İşte dedemin daha o zamanki gayretleri okumama vesile olmuştur. Gerçekten de o kadar ileri görüşlüydü ki benden evvel ülkenin en sıkıntılı zamanlarında teyzemi bile okutmuştu ve her seferinde götürüp getirmişti İstanbul’a. Hem de beş sene boyunca.

Annemden izni kurtardığımda sürekli olarak dedemlere kalmaya giderdim. Sürekli beni överdi dedem. Kızım çok akıllı bir seslenmemle hemen yatağından fırlıyor derdi. O ev, çocukluğum, dedem ve çatının saçaklarından kumruların sesleri hafızamdan asla silinmiyor. Dünya aydınlık bir yerdi o zamanlar. Hevesle yaşanabilirdi. Hayal kurmaya oldukça müsaitti. Geri planda yaşanan bazı üzücü şeyler görmezden gelinebilirdi güzel bir örnek vardı ve hayatı bize genişletiyordu. O da dedemdi.

Ortaokul, lise zamanları da aynı güzellikte geçebilirdi ama hastalıklar başladı. Önce babam, sonra dedem. Birbiri ardına hastane travmaları. Babam iyileşse dedem hastalanıyordu dedem iyileşse babam hastalanıyordu ve iki sene arayla onları kaybedene dek bu sürdü bu durum.

Dedem iyileşince yine küçük sürprizlerine bıkmadan usanmadan anlattığı hafızlık anılarına geri döndü. Onlar bizim için masal gibiydi ama o açlık çekmiş dolabın dibinde kalan ekmek kırıntılarını parmağının ucuyla toplayarak yemişti, karlı bir gün çeşmeden abdest alıp eve geldiğinde kapının koluna zayıf parmakları yapışıvermişti, babasını hiç hatırlamıyordu, annesiyle yanlış bir hesaptan daha bebekken hapse bile girmişti. Kaçak tütün satarmış büyük nenem. Yakalanmış bir gün jandarmaya üç, beş gün yatıp çıkmışlar. Demesinler ki hapse de girmedik. Sonra gri gözlerinin dolması ve hemen ardından şükretmesi. Köyde otururlarken yazları yürüyerek ya da atla neredeyse on beş kilometrelik yolu gider gelirmiş de namazlara yetişirmiş. Biz masal sanıyoruz ya hala anlayamayız nasıl yapardı. Şehre taşınmayı sonradan akıl etmişler imamlık yaptığı caminin dibinde kiraya çıkmışlar. Sonra olaylar olaylar. İki göz oda, üç çocuk, iki kendileri. Köyden şehre işi düşenlerin oteli olmuş bizim ev. Anneannem bir keresinde yorgan bulamamış da koridor gibi yerde şalvarlarını bürünüp yatmış. Şimdi oda da çok yorgan da çok ama insan kalmadı.

O hastalık süreçleri mutsuzluk nedir öğrendiğim zamanlar oldu. Öyle bir kelime vardı ve hayatımıza o ana kadar sanki dâhil olmamıştı.Yine de kimse sevdiği kişilerin öleceğini aklına getiremiyor. Bunu kabullenemiyor. Bazen kendi öldüğümü kabullendiğim istediğim oldu ama dedemin öleceğini asla kabullenemedim.Küçükken ölüm düşüncesi aklıma gelince önce dedemi düşünürdüm ve yatağımda hüngür hüngür ağlardım. Annem sesime gelirdi. Ne anlatacağını da bilemezdi. Anlatsa da zaten anlayamazdım. Meğer yaşamak lazımmış.

Lise sonda babamı kaybettik. Lakin dedem çok iyiydi ve bize daima yanımızda olduğunu bütün varlığıyla hissettiriyordu. Bu yüzden bu durumu daha küçük sıyrıklarla atlattık diyebilirim.Ondan sonraki zamanlar da güzeldi. Dedeli,mutlu ve huzurluyduk. Koca bir dağdı ve bütün ağırlıklarımızla ona yaslanıyorduk.

Büyük kıyamet iki yıl sonra koptu. Mart ayının başları bir kalp krizi. Yoğun bakım, hastane odaları, ambulanslar. Hepsinin toplamı bende hala hüzün. 24 Mart akşamı geldi haberi.Ambulansla Tıp Fakültesi’ne sevk edilirken kızım vakit geldi, Yasin okuyun demesi. Sonra kendinin Yasin’i okuya okuya ruhunu teslim etmesi. Bu kadarcık işte. Eve haberi ilk bana geldi. Dünyanın gerçekten döndüğünü o gün hissettim ben. Evin içinde defalarca ne yapacağım ben şimdi diye gidip geldiğimi hatırlıyorum. Akşamına hastalanıp yatağa düştüm. Dayanamamıştım. Öyle ki öleceğinden az önce beni evimde yıkayın, caminin gasilhanesindeki sudan kul hakkı geçmesin diye de tembihleyecek kadar düşünceli biriydi.Gerçek manada yaşama sevincimi kaybettim.Üniversiteye hazırlık sürecinde yaşadım buolanları. Hiçbir şey bana zevk vermiyordu ve suyunu kaybetmiş bir ırmak gibi kalakalmıştım boşlukta. Gerçekten nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Kızım oku demişti ve sadece okuyacaktım. Sanırım sadece de okudum başka bir şey yapmadım henüz.

Şimdi düşünüyorum dedemin hayatımdaki yerineydi? Bir kere boşluğu asla doldurulamadı.Adını anmadığımız gün bile yok. İçimize sinesine Rahmetli diyebiliyoruz ona mesela. Lafolsun diye değil içimizden gele gele. Geçen on iki yıldan sonra anıları hala taze. Eğer ailemiz,evimiz bir evrense o evrenin güneşi dedemdi vebiz onun etrafında dolanan gezegenciklerdik.Sonrasında epey dengemizi kaybettik. Şimdi bulduk mu onu da bilmiyorum. Kendimi tanıtırken hala Demir Hafız’ın torunu diyorum başka tanımım yok.

Murat Ak – Bozkırlı  Merhametli Muzdarip

Murat Ak – Bozkırlı  Merhametli Muzdarip

ره بیابانست و شب  تار یک و پایم در گِلست
عشق و بیما ری و غربت مشکل اندر مشکلست

Reh beyâbân-est ü şeb târîk ü pâyem der kil-est
Işk u bîmârî vü gurbet müşkil ender müşkil-est

Farsça’dan nakledilen beyit Hâfız’aait bir gazelin matla beytidir. Hâfız-ıŞirâzî şöyle der: “Yol çöl, gecekaranlık, ayaklarım ise çamurabatmış. Aşk, hastalık ve gurbet sıkıntı üstüne sıkıntıdır.” Beyit ilk elde, sevgilininpeşinden giden bir aşığı ve aşığın içindebulunduğu acıklı durumu düşündürür. Belki şairin bütünüyle kastı da budur. Hatta ifadeler gibi şiirin bir gazel olması bunu pekiştirir.Bununla birlikte uzun yıllar dilime pelesenk ettiğim beyit yazıya başlarken ne bir sevgiliyi nede bir aşığı, aklıma büyükbabamı getirivermiştir.

Gurbet, aşk, hastalık ne de uygun düşüyormuş büyükbabamın haliyle. Beyitteki çölü, gecenin karanlığını, ayakların çamura batmasını büyükbabamın zorluklarla geçen ömrüne benzetsem hiç de mübalağa etmiş olmam.Aşk, büyükbabamın babaanneme olan ama bir türlü açığa vuramadığı derin sevgisi ve bağlılığı;hastalık ise ben kendimi bildim bileli yakasını kurtaramadığı illettir. Gurbet, Bozkır’dan şehre gelen, hayatı sıkıntılarla geçen büyükbabamın yüzündeki kırışıklıklardır.

Belki şair duysaydı gülerdi benim bu söylediklerime. Olsun, öyle de olsa şiir onu okuduktan sonra artık benim şiirim. Onunla istediğim bağı kurarım. Hatta ben, büyükbabam iyi bir şair olsaydı bu beyti kendisi söylemek isterdi, iyi bir şiir okuru olsaydı bu beyti sürekli okurdu da diyebilirim. Ama hiç görmedim büyükbabamın şiir okuduğunu. Şiiri sevip sevmediğini de bilmem.

Gurbet

Kendisi anlatmıştı bana; küçük yaşlarında, bir gündüz vakti köyde çalışırken saman taşıyan bir arabanın arkasında İmam Hatip okumak için şehre getirilmiştir büyükbabam. Ne elinde ekmek parası ne de üstünde düzgün bir giysisi vardır. Bu şekilde başladığı İmam Hatip’te bir gün Hacı Veyiszade Mustafa Efendi dersine girer. Bozkırın gururlu çocuğunun ayağında ayakkabı yerine bir terlik. Bunu gören Hacı Veyiszade, bir ayakkabı almıştır büyükbabama. Allah ondan razı olsun. Ama bir ayakkabı değildir eksik olan. Geçen her gün sıkıntı üstüne sıkıntı getirince, biraz sabreden ama gururundan daha fazla dayanamayan büyükbabamın İmam Hatip serüveni kısa sürmüştür. Dönmüştür köyüne. İlk torunuolan beni büyük ısrarlarla İmam Hatip’e göndermesindeki hikmet budur. Belki de başlayan ama istediği gibi gitmeyen eksik bir hikâyeyi devam ettirme arzusudur onun ısrarı.İlk başlarda bu konuda biraz ayak sürüyen ben,durumu sezdikten sonra oldukça memnun olmuşumdur arzusuna boyun eğmekten. İşte bu yüzden büyükbabam İmam Hatip’tir benim için.

Aşk

Büyükbabam sert mizaçlı, bununla birlikte oldukça merhametli bir adamdır. Hemen görünmeyen derin bir merhamettir onunki.Bunu ancak ona yakın olanlar bilir. Vefatından sonra gelen ve sürekli ondan yardım aldıklarını söyleyen ama bizim ne gördüğümüz ne de bildiğimiz bir sürü insan şahitlik eder onun merhametine.Bu sert mizaçlı ama merhametli adamın babaanneme bağlılığı sıradan bir bağlılık değildir. Ben onların hiç ayrı olduklarını görmedim. Büyükbabamın babaannemi bırakıp iş için şehir dışına çıktığını bile hatırlamam. Bir yere gidilecekse babaannemle birlikte gidilir,kalınacaksa birlikte kalınırdı. Mecbur olmadıkça babaannemin evde yaptığı yemekten başkasını yemediğini bile söyleyebilirim. Onun babaanneme bağlılığı farklı bir bağlılıktır.Hayatım boyunca, çok sevdiği babaannemle ellerini bir arada gördüğüm tek yer bir fotoğraf karesidir. Vefatından yakın zaman önce hastane bahçesinde mahcubiyet dolu bakışlarla çekilmiş fotoğraf. Etrafı torunlarıyla dolu babaannem vefatı ardından onca zaman geçse de hala onun boşluğunu bir nebze dolduramamıştır içinde. Aksi takdirde yanında her an çocukları ve torunları bulunan birinin sürekli yalnızlığını dile getirmesi açıklanabilir bir durum değildir.Onların birbirine olan bağlılığı eksilenin yerinin doldurulamayacağı bir şahsiyet birlikteliğidir.

Hastalık

Çocukluk günlerimin Maltepe sigarasıdır büyükbabam. Sobanın yanı başındaki minderine oturur, Maltepe dumanları arasında konuşur, haber izler… Atlara olan sevgisini çocukluğumun Pazar sabahlarında yayınlanan kovboy filmlerine olan iltifatından öğrenmişimdir.Ömrünün uzunca bir döneminde dumanından keyif aldığı sigara, son nefesine kadar acı çektirmiştir büyükbabama. Vefatından yirmi yıl önce bir hac dönüşü bıraksa da,sigaranın tahribatı bırakmamıştır yakasını.Ömrünün belki de en güzel geçmesi gereken yıllarında hastalıktan muzdarip, her gün yüzünde kırışıklıkları artan bir ihtiyardır büyükbabam. Hayatta kalabilmiş altı erkek evladın babasıdır büyükbabam. Altı uslanmaz Bozkır delikanlısı.Her biri bir dünya… Her biri onun yüzündeki bir kırışıktır belki de. Bu kırışıklara bir yedincisini bu satırların sahibi eklemiştir. Ona da babalık yapmıştır. O yüzden dede değildir sadece,büyükbabadır. Borcu ödenmez, boşluğu doldurulmaz, bilinir. Merhametine ve imanına şahitlik edilir.

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Hayatın kıyılarında iki insan. Biri hayatının başlangıcında, diğeri hayat tecrübesinin doruğunda. Bir dede, diğeri torun. Dede bir anlamda sevgi, saygı, edep öğretmeni. Bir tecrübe deryası. Torunlar ve evlatlar için irfan kaynağı, insanlık hafızası.

Dedem, Hacı Ömer. Hacı Ömer Atay. 1900 Kırım doğumlu. Vefat tarihi 1968. Kırım göçmenlerinden. Babası Mahmut Dede ile birlikte göç yollarına dizilmiş beş-altı yaşlarında. Göç esnasında ağabeyini, amcalarını kaybetmiş. Göçün zorluğunu, meşakkatini ilk o zaman hissetmiş, yakinen duymuş. Göç ki, çetin ve meşakkatli bir coğrafya değiştirmenin adı. Kırım’da bir Ortodoks Papaz, göç ederlerken ‘eğer yerleşeceğiniz toprağa bir daha düşman ayağı basmasın istiyorsanız, gidin Konya toprağına yerleşin’ demiş. Onlar da kendilerine teklif edilen Çatalca, İstanbul, Bursa’yı değil Konya’yı tercih etmişler. Eski isimleri Ma’murat’ul Aziz ve Kaha olan Köklüce köyüne yerleşmişler. Geldikleri yer ne kadar yeşil ve verimli ise yeni yerleri o denli verimsiz ve bozkırdır. Ama kısa sürede yeni köylerini imar etmişler. Bereketli mahsuller ve atlar yetiştirmişler.

Dedem ata çok iyi biner, atları çok severdi. Zamanında on bir atımız vardı. Sonra traktör devri başladı. İlk traktörü dedem 1953 yılında almış. İkincisini 1963’te. Atların sayıları da giderek azalmış böylece. Ben ilkokul üçüncü sınıfta iken atlanın son çiftini de sattılar. Satın alan adam atları götürürken arkalarından ağladım. Onlarla ilgili hatıralarım vardır. Son satılan atlardan biri torbasını takarken omzumu ısırmıştır, izi hâlâ bellidir. Bana ömür boyu unutmayacağım bir iz bırakarak gitmişti. Dedem kendi binek atını satmadı, sattırmadı. Ölmeden önce de atını satmamalarını, ölünceye kadar ata bakmalarını vasiyet etti. Vasiyeti aynen yerine getirildi. Çok güzel bir Kırım atı olan Çakal, satılmadı ve ahırda öldü.

Dedem, ciddi, ağırbaşlı, herkesin saygı duyduğu otorite bir insandı. Kendisine danışılan, köyde ve civarda sözü geçen biriydi. Köy meydanına çıktığında insanlar kendilerin toplarlar, saygı ile ona selam verirler, hal-hatırını sual ederler, hayır duasını isterlerdi. Fakirlere karşı merhametli ve cömertti. Ölümünden sonra babam, dedemin kapısından hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri göndermediğini söylemiştir. Dedem komşu hakkını gözetir, kamu malına ‘tüyü bitmedik yetimin hakkı var’ diye özen gösterirdi. Ondan en fazla işittiğim şeylerden biri de ‘Allah size hayvan hakkı sormasın inşaallah’ sözüydü. Atlar, inekler, koyunlar, keçiler yani pek çok hayvanımız vardı. Onlara karşı merhametli olmamızı, onlara nimet gözüyle bakmamızı isterdi. Onlara ne derece iyi bakarsak, bereketin de o derece artacağını vurgulardı.

Yine ölümünden sonra kalçasında Kurtuluş Savaşı’ndan kalan bir kurşunla toprağa verildiğini babamdan duymuştum. Ben dedemin ilk torunu, ilk gözağrısı idim, adım da onun babasının adını taşıyordu. Bana gazi olduğun neden hiç söylemedi? Bunu anlamış değilim. Demirel hükümeti, 1965 veya 1966 yıllarında Gaziler için yeni bir kanun yahut kararname hazırlayarak onlara madalya vererek gazilik maaşı bağlamış. Babam da dedeme kanundan bahsedip madalya ve maaş alabileceğini söylemiş. Dedem bu teklif üzerine müthiş hiddetlenerek ‘ben madalya ya da para için savaşmadım. Ben Allah rızası için savaştım. Bir daha teklif edersen seni evden kovarım’ diye çıkışmış babama. O bir gazi idi. Orgeneral Ali İhsan Sabis’ten sitayişle bahseder, ‘çok dindar bir adamdı’ derdi.

Henüz ilkokula başlamadığım zamanlarda ninemin ağabeyi ile Kırım hakkında sohbet ettiklerini hatırlarım. Sohbetlerinde geçen bir kelime hiç unutmamışım: Gasprinsky. Kimdi bu Gansprinsky? İsmail Gaspıralı beye neden Gansprinsky dediklerini, neden onu sevmediklerini anlamam için üniversite yıllarımı beklemem gerekecekti. Dedem katıksız bir Osmanlı idi. Cumhuriyet’e de soğuktu bu yüzden, Cumhuriyetçilere de. İlkokulda ezberlediğim şiirleri kendisine okurken gösterdiği tepki bunun en aşikar nişanesiydi.

Kırım’dan göç ederken yakınlarını kaybetmenin üzüntüsünü ömür boyu taşıdı. Hem Yassıada mahkemelerini dinlemek hem de kaybettiği yakınlarından haber alma ümidiyle 1960’ta radyo almıştı. Kayıp ilanlarını dinleyerek onlara kavuşma ümidini hep canlı tuttu. Ta ki hastalanıncaya kadar.

Ben babaannemi görmedim. Ben doğmadan önce ölmüş. Bir baba ve en küçüğü üç yaşında dört oğulla kalakalmış. Çok çile çekmişler, çok zor günler geçirmişler. Babamı Ortaokul’dan sonra okutmamış dedem. Ama babamın küçük kardeşini medreseye, beni de İmam-Hatip’e göndermiş.

Çok istememe rağmen hâlâ Kırım’a gidebilmiş değilim. Kırım’la ilgili bilgilerimi ise biraz dedemden ama en çok da babaannemin annesinden aldım. O yaşlı nine bizim eve geldikçe bana Kırım’ı, oradaki evlerini, bahçelerini, atlarını, düğünlerini, zenginliklerini anlatırdı. Ayrıca köydeki yaşlı kadın ve erkeklerden göç ve Kırım’la ilgili bilgiler derledim üniversite yıllarında. Bir ara özellikle kadınlar tarafından söylenen şınları ve manileri deftere kaydettim, ama ne yazık ki, o defteri kaybettim. Üniversite yıllarında bir yandan Emel Dergisi’nde Emine Edige Kırımal’ın makalelerini bir yandan da Cengiz Dağcı’nın romanlarını okumak suretiyle Kırım düşüncelerimi geliştirmeyi denedim. Kitaplardaki bilgilerle yaşlılardan duyduklarımı birleştirmeye gayret ettim.

Dedemim babasının adını taşıyordum. Güzel bir ilişkimiz vardı. Hayatın iki kıyısındaki iki insan olarak birbirimizi çok seviyorduk. O hoşsohbet, mütevazı, dürüst, dindar bir insandı.Heybetli bir duruşu vardı. Kahkahalarla güldüğünü görmedim, hafif bir tebessümle gülerdi. Dişlerini göremezdiniz. Olayları fazlaabartmazdı. Ciddi bir insandı. Tatillerde heponun evinde kalırdım. Geniş bir ailemiz vardı,otorite düzenini gözlemleyerek büyüdüm.Dayaktan kaçıp dedeme sığınırdım. Obenim sığınağım ve koruyucumdu. Kabahatişlediğimde ona sığınırdım. ‘Benim oğlumyapmaz’ derdi ve ben aynı şeyi bir dahayapmazdım. Otorite düzenine göre oturulan sofralarda ben otorite düzenini ihlal eder,hemen dedemin yanı başında yerimi alırdım.Dedem güven demekti. Ailede torunların sayısıartınca dedemin yanındaki ayrıcalıklı yeriminkaybolacağını zannettim. Ama öyle olmadı.Çünkü ben ilk olmanın avantajını onun sağlığıboyunca yaşadım. O rahmete gittiğinde benİmam-Hatip’in üçüncü sınıfındaydım. Ölümünü duyduğumda Akşehir’deydim. Köylülerimizdenbiri ‘başın sağolsun’ deyince önce bir boşluğadüşer gibi oldum. Hiçbir şey düşünemedim vehiç konuşamadım. Çünkü dedemin öleceğinihiç düşünmemiştim. O rahmete gittikten sonradolabında kıymetli evraklar arasında sakladığı karnelerimi ve başarı belgelerimi bana verdiler.Demek ki o da beni çok sevmişti.

Dedemin çok güzel bir yaylı arabası vardı.İkindiye doğru atları o arabaya koşar ekinleri dolaşmaya gider, iki tarla arasındaki sınırdan hayvanlar için biraz ot biçer, güneş batmadan yine köye dönerdik. İkindi üzeri genelde birrüzgar çıkar, benim boyumu aşan buğdaylarıdalgalı bir yeşil denize dönüştürürdü. Dedem ikindi namazını bu sınırda kılar, sonra bana‘bunlarla beraber rüku, bunlarla beraber secde edeceksin, bundan aldığın tadı başka hiçbirşeyde bulamazsın’ derdi. Yıllar sonra ben deaynı şeyi denedim; gerçekten alınan tadın vehuzurun başka olduğunu kavradım.

Tarlaya gittiğimizde dedem mutlaka dualar okurdu. Daha yıkın geçmişte amcamdan hahgi duaları okuduğunu sorduğumda ‘Hud suresinin baş tarafından altı ayet’ diye cevapladı. Dedem hasat zamanı biçerdöver daha tarladan ayrılmadan iki rekat namaz kılardı. Bana da aynısını yapmamı tembihlediğinde hangi namazı hangi duayı okuyacağımı sormuştum.İki rekat şükür namazı kılıp ‘Allah’ım, beni topraktan yarattın sana şükürler olsun. Yarabbi benim rızkımı da topraktan yarattın, sana şükürler olsun. Ey toprak, seni yaratan ve benim emrime veren Rabbime şükürler olsun’ diye dua etmemi ve arkasından Fatiha’yı okumamı öğütlemişti. O zamanlar müthiş bir bereketvardı. Şimdi onun çocukları ve torunları onunhasat ettiğinin belki elli katından fazlasını hasat ediyorlar ama bereket konusu açık uçluolarak kalıyor. Aynı şükür namazını kılıp aynı duayı okuyorlar mı bilmiyorum. Ancak ‘kaçton verir?’ türü seküler bir duayı dillerinden düşürmediklerini biliyorum.

O nesil güzel insanlardı. Belki mütevazı birhayat sürdüler, ama güzel bir şekilde rahmete gittiler. Torunlar dedelerinin değerini, nasıl birhazine kaybettiklerini yıllar sonra anlıyorlar. Bende şimdi daha iyi anlıyorum. Kendi torunumZeynep, ‘dedem bana kıyamaz’ dediğinde çokhoşuma gidiyor. Aynı duyguyu diğer torunumAli’nin bakışlarında da gözlüyorum. Kendikendime dedem de bana kıyamazdı diyorum.Şimdi ne zaman Kırım’la ilgili bir belgeselyahut program izlesem hemen dedemi ve onun neslini hatırlıyorum. Bazen dedemin Kırım türkülerini duyulur-duyulmaz bir seslemırıldadığını anımsıyorum. Ama onlar neydi,ne anlam ifade ediyordu bilmiyorum. Bunları sormama zaman kalmadan o nesil gitti.

Vefa Aydın – Dedem

Vefa Aydın – Dedem

Dedem güzel bir insandı… Anadolu’nun yaşlı çınarlarına benziyordu. Yüzü ıstıraplarla derinleşmiş çizgilerle doluydu. Tebessüm ettiğinde bile yüzündeki hüzün eksilmezdi. Kaşları ormanlar gibi gür, sakalları bir dağa düşmüş kırağı gibiydi. Zemheri ayında buz gibi suyla abdest alırken izlemiştim onu, suyu ısıtan bir alev taşıyordu içinde sanki.

Dedem güzel bir insandı… Yaz tatillerini fırsat bilip köye gittiğimizde bize büyük bir şefkatle kendi elleriyle büyüttüğü salata, kapuz, kavun ikram ederdi. Daha bostana varmadan mis gibi kokan salatalar, karpuzlar ve kavunların göz mesafesine vardığımızda aslan yavruları gibi yeşil yaprakların arasından göz kırptıklarını hissederdik. Cebinden çıkardığı kemik çakısıyla avucuna sığdırdığı kocaman karpuzu yarımay şeklinde hiç koparmadan tek seferde soyardı.

Dedem güzel bir insandı… Fazla konuşmaz, hayatın omuzlarına yüklediği ağır yükün altından kalkabilmek için çaba gösterirdi. Bostan eker, tarla biçer, hayvan beslerdi. Yazın en kavurucu sıcağında üflesen yanacak hale gelmiş buğday balyalarını çatallı dirgeniyle bir çırpıda kağnının üzerine koyarkenki gücünü büyük bir hayranlıkla izlerdim. Alnından boncuk boncuk damlayan terleri ceketinin koluyla silerken, yağmurla birlikte onların da rahmet damlacıkları olduğunu sonradan öğrenecektim.

Dedem güzel bir insandı… Mektep, medrese okumamıştı. Filozofların, bilgelerin, ariflerin ve hikmet ehli kimselerin yolundan giden bir ümmiydi. Çok konuşmanın zararlarını İmam Gazali’den, Erdem’li insan olmanın niteliklerini Sokrat’tan, Zikirle güzelleşen kalbin marifetlerini Abdulkadir Geylani’den, İman hakikatlerini Bediüzzaman’dan okumamış olsa da onların tedrisatlarından geçmiş gibi bir irfan sahibiydi. Güzel bakar, güzel düşünürdü. Kimsenin malında gözü olmazdı, kanaat sahibiydi. Katıksız kuru bir ekmeği dahi olsa onu paylaşmasını bilirdi. Merhametin, cesaretin, adaletin timsaliydi.

Dedem güzel bir insandı… Seferberlik zamanlarında çok yoksulluk çekmiş, nenemle o yılların muhaciriyken evlenmişti. Toprak bir damın altında melekler gibi huzurlu bir aile olmanın ne demek olduğunu insanlara göstermişti. Kuru ekmeğe çökeleği katık yapıp yerken bu nimetleri bulamayan insanların varlığını düşünerek şükrederdi. Çok sayıda oğul ve kız yetiştirmişti. Nebinin izinden giden oğullarını ve Hz. Fatıma’nın yolundan giden kızlarını Rabbinin rızasına uygun yetiştirmişti. Hepsi Kur’an-ı Kerim’i öğrenmiş, onun emirlerine göre yaşamayı şiar edinmişlerdi. Dedemin huyu oğullarına, nenemin huyu ise kızlarına geçmişti.

Dedem güzel bir insandı… Evimize teşrif ettiğinde o kendine has kokusu her yere sinerdi. Elini öptüğümüzde kocaman avuçlarını başımızda gezdirirken gök kubbenin bizi koruma altına aldığı gibi bir güven duygusu kaplardı içimizi. Sohbeti kısa ve özdü. O konuşurken herkes susardı, sanki ağzından bal damlıyor, dinleyenlerin dudakları tatlılaşıyordu. Yüzüne bakarken güvenli bir gemide sahilsiz ummana açıldığımızı hissederdik.

Dedem güzel bir insandı… Şimdi köyümüzün suyu kuruyan ırmağına bakarken, dedemin yaşadığı dönemlerinde çağıldayan su sesi akıyor gözümün önünden. Bereket hızla göğe çekilen bir buhar gibi kaydı ellerimizden. Köyün tepesine çıkmış torunlarını bekleyen ne nenem var şimdi ne de kucağını açmış bekleyen dağ gibi adam dedem…

Dedem güzel bir insandı…

Nur içinde yatsın.