Ay: Mayıs 2014

Mektep Konuşmaları – 1

MEKTEP KONUŞMALARI

“Sanat” hayatımızda nereye denk düşer, “Din” ile ilişkisi nedir?

Ertuğrul RAST: Malumdur ki, Tevrat’ın ‘Yaratı­lış Bölümü’ trajedi ile başlar. Âdem ile Havva’nın yasak meyveden yemesi üzerine, insanlık ‘Aden Bahçesi’nden kovulmuştur. Tanrı şöyle demiş­tir Âdem’e: “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacak­sın.” İnsanoğlu bu lanet üzerine trajedisiyle bir­likte dünyadadır artık, ta ki toprağa dönünce­ye dek. Şimdi buradan Kafka’nın ‘Dönüşüm’üne geçelim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düş­lerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…” diye başlı­yor ‘Dönüşüm’. Ben ciddi bir bağ görüyorum Tevrat’ın ‘Yaratılış Bölümü’yle ‘Dönüşüm’ arasın­da. Kafka inancını tam olarak yansıtıyor, Gregor Samsa’nın sabah uyandığındaki hâlinde müthiş bir çıkmazı, trajediyi, böceklik durumunu (evcil ve yabanıl hayvanlık) ve uyanışıyla birlikte ken­dini ‘Aden Bahçesi’nin ötesinde bulmasını an­latıyor. Öte yandan “trajedi” yoktur bizde diyor Ömer Lekesiz. İslam’a inanan birçok yazarın Kaf­kaesk öyküler, romanlar yazdığını biliyoruz, oysa Allah yarattığı için güzeldir her şey ve biz asla yalnız değilizdir, çünkü Allah bize şah damarı­mızdan daha yakındır, İslam inancı böyle diyor. Yani İslam’a inanan bir yazar veya öykücü Kaf­kaesk bir bunalımı, trajediyi yazdığında bu du­rumda yazar için “inancını bir başka tarafa koyu­yor ve öyle yazıyor” mu demeliyiz?

Abdullah KASAY: Ben inancın sadece trajedi husule gelince değil, herhangi epistemik bir du­rum karşısında da kolayca bir kenara bırakabi­leceğini iddia ediyorum. Sanatın dinle ilişkisi­ni yorumlarken öncelikle inanç ve iman ilişkisi­ne, bundan ziyade farkına bakmamız gerekiyor. Nurettin Topçu’ya göre: “iman, tek başına ru­hun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerleri­ni bastırarak veya az-çok onları gözden düşüre­rek gelişen bir inançtır”. Buradan hareketle; ima­nı, kalbi iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayış olarak tanımlarsak denebilir ki iman, insana dı­şardan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. Yani teslimiyettir. İnanç ise ilk ve ba­sit anlamı ile bir düşünceye bağlı olmaktır. Ak­lın ürettiğini akıl ile yorumlayıştır. Aklın ürettiği­ni akıl ile yorumlayan Yunanlılar, ilk tiyatroların­da trajedi ve komedi sergilemişlerdir. Bu ironik bir ifade olsa da kendi adıma; buna geçerli bir sebep olarak trajedilerde içeriğin, insanın Tanrı ile çatışmasından beslenmesini gösterebilirim. İslam geleneğine bakacak olursak eğer sana­tın, güzelliği yansıtış biçimi olarak ortaya çıktığı­nı görürüz. Bu güzellik ekseriyetle maddi ve ma­nevi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Maddi güzelli­ği, örneğin İmâm-ı Gazâli gibi İslam düşünürleri, antikite filozoflarından farklı olarak insan bede­ni ile sınırlamamış, daha geniş bir çerçevede bü­tün varlık alanını kapsayarak yorumlamışlardır. Nitekim bunun karşılığı olarak da eşyada gözle­nen güzelliği, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının (ma­nevi güzelliğin) tecellisi ile irtibatlandırmışlardır. Burada ben estetik-etik-tevhid üçgeni içerisinde yorumlamak istiyorum biraz sanatı. Bu nedenle sanatın işlevinin sadece estetik bir haz uyandır­mak değil, etik bir haz da ortaya çıkarmak oldu­ğuna inanıyorum. Manevî güzellik olan etik haz da, ruhumuzun kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmasına yani katharsis’e hizmet edecek­tir. Tabi bir şeyi vurgulamam gerekirse; burada­ki etik, Aristotelyen etiğe karşılık gelmemekte­dir. Bunu, tenzîlî (vahiy) ve tekvînî ayetler çerçe­vesinde yorumlamak istiyorum biraz da. Vahyin anlaşılması, yani hayatımızda yer edinebilmesi için tenzîlî ayetin karşılığı olan tecellilerin de id­raki gerekmektedir. Tekvinî ayetin özü ve özeti ise; Kalem Suresi 4. ayette Allah tarafından “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” kelamı ile nite­lenen, Hz. Peygamber’dir. Aynı zamanda bu te­celliler, Allah’ın yaratma sanatının tezahürü olan kâinat ve içindekilerdir de. Allah’ın yaratma sa­natının ürünü olan insan da, sanat üretirken bu daire içerisinde yer edinmelidir. Başa dönecek olursak Kafkaesk bir bunalımı, trajediyi yazan bir yazar bence sadece yazma eylemi içerisinde bulunacaktır. Çünkü gerçek manada sanat naza­riyesi ile değerlendirirsek bu eylem güdük kala­caktır. O zaman hakikaten iman etmiş biri, inan­cını (yaptığını düşündüğü sanat için) bir kena­ra koyar mı?

Ömer KORKMAZ: Sanat herkesin hayatında aynı yere mi denk düşüyor? Estetik arayış içinde olan ve bizatihi sanat kaygısı taşıyan insanlar ile muhal farz bir politikacının, belediye işçisinin, memurun hayatında sanat aynı yerde mi duru­yor? Sanat herkes için aynı şeyi ifade etmeye­ceği gibi, herkesin hayatında da aynı yere denk düşmüyor ve aynı yoğunlukta yer almıyor. (An­cak herkesin tatmin edilmesi gereken bir estetik duygusunun olduğunu da söylemek gerek. İleride bu konuya da temas edebiliriz.)Benim hayatım­da denk düştüğü yerden sanat ise; dünyayı an­lamlandırma, yorumlama ve değiştirme gaye­siyle var. Sanat ile insanlık hazinesine ulaşılabilir, bir cevher olan “insanlık” gün yüzüne çıkarılabi­lir. Bu düşünceden hareketle sanat, şekle bürü­nerek hareket kabiliyeti kazanıyor ve yürüyen, konuşan, düşünen bir şey hâline geliyor. Eser­de tebliğe yönelmiş bir derviş oluyor. (Derviş ki, abasından bellidir! Onu konuşturmasını bilene sır­rın anahtarını vermeye muktedirdir.)

Burada “tebliğe yönelmek” deyince sorunun ikin­ci kısmına da giriş yapmış oluyoruz. Sanatın din ile bağlantısı; gayriihtiyari bir bağlantıdır. Şöy­le veya böyle, şu veya bu sanat sahasının icracısı konumundaki kişi, dininin veya dinsizliğinin öğ­retileri/öğretisizliği dairesinde sanat yapıyordur.

Şayet sanatçı dininin vaaz ettiğinden uzaklaştı­ğında içinde bir burkulmayı yaşıyor ise din dai­resinden bağışık sayılmaz. Ancak zaafiyet göste­riyordur. Zaafiyet ise onu inançsızlar dairesinde ele alamaya imkan vermez. Yani bir Müslümanın Kafka benzeri bunalımları vardır ve bunları yazı­yordur -ya da başka şeyler- bu onu dinsiz mi kı­lar? – Kuşkusuz kılmaz. (Özdenören’i Zarifoğlu’nu hatırlayalım) Burada dinin vaaz ettiklerini bile­rek ve isteyerek, salt sanat gayesiyle öteleyen, görmeyen veya reddeden kimsenin hâli de ay­rıca konuşulmalıdır. Hiçbir din dairesi kendisini inkar eden birini mensup kabul etmez. İnceliğe dikkat edelim “içinde bir sızı duyarak yapmak” ve “bilerek-isteyerek terk etmekten” bahsettik. (Bu bahis çok genişletilebilir ancak burada sınır­landırmak durumundayız.)

Gelelim bizce sanat din ilişkisine. Bizce ilişki de­ğil bir ayrılmazlık var. Dininin naslarına sıkı sı­kıya bağlı kimsenin, din/sanat ayrımı yoktur. O her hâl ve şartta dinini yaşıyordur. Yazıp çizme­sinde, oynayıp gülmesinde, su içmesinde, yürü­mesinde… Dünya ahiretin tarlasıdır ve bir takım hareketleri sanattır diyerek bu tarlaya ekilme­miş kabul edemez. Bir Müslümanın hayata ba­kışı böyledir. Şu hâlde bir Müslüman olarak be­nim söyleyeceğim şey tam da budur. “Din ile sa­nat ilişkisi gayriihtiyaridir.”

Ertuğrul RAST 2: Kişinin dinsiz diye nitelenme­si değil elbette meselemiz ve hatta haddimiz de değil. Şer’i hükümlere direkt kastı olmadığı sü­rece kişi dinden çıkmayacaktır, bize bildirilen budur. Meselemiz şairin ya da yazarın şiirini, ya­zısını üretirken inancını merkez olarak ele alıp almadığıdır. Yoğun bir bilinçsizlik devrini yaşa­maktayız, şiirini bir uyandırma -slogan değil- bi­çimi olarak kullanabilecekken İslam’a inanan sa­natçı, inançlarını bir yana bıraktığında, başka bir medeniyetten çıkmışçasına şiiri uyutma işle­vi görmektedir. Kendi adıma risk alarak, söz bize düştüyse, kendi çelişkilerimi de konunun içine dâhil ederek “Sırat-ı Müstakim”den bahsetmek istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de “Göklerde ve yer­de olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” ve “Peygamberlerin, Sıddıkların, Şehitle­rin ve Salihlerin yolu” olarak açıklanıyor bu yol. Şimdi intihardan imrenilecek bir şeymiş gibi bahseden, yoğun bir bunalımı, buhranı, yalnızlı­ğı (şah damarından daha yakın olma durumunu bir yana koyarak) hiç sonu yokmuş gibi bize su­nan veya pornografik unsurlar içeren bir metin, sırat-ı müstakim üzere midir? Genelde buna iti­raz şu şekilde olacaktır: “Hayattaki her şey sana­ta dâhildir.” Elbette bu sorum önce kendime ve kendini İslam inancı içinde gören sanatçılaradır. Kendime “hayattaki her şey sanata dâhildir”in arkasına sığınmayı bırakmayı önermekteyim, çünkü “Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” diyen Kurt Schwitters’a karşı çıkıyorum. Hayat­ta olan her şeyi olduğu gibi yazmak, anlatmak eğer uygun olsaydı, İslam sanatı neden pers­pektifi bırakıp gerçekliği başka bir şekilde ele al­mayı seçti minyatürde? Ya da “hat” neden so­yut sanattı, yani olduğu gibi değildi? Lütfi Ber­gen, Erdem Bayazıt ve İsmail Kılıçarslan şiirine dair eleştiriler getirmişti B Planı dergisinin 3. sa­yısında. Çeşitli alıntılar yaparak şairlerin “okuyu­cuyu ölüme sürdüğünü” iddia etmişti ve “Bura­daki ölümden kastettiğim şey, bu metinlerdeki öz’ün İslam’ın yaşanamazlığı imasını taşımasıyla ilintilidir. Her iki şairin de metin olarak sürdüğü şiirlerin ana vurgusu, modern toplumun getir­diği sıkıntıları aşmanın çaresinin bedenen veya ruhen ölmekten başka bir seçenek bırakmadı­ğıdır. Bu dinin asırlardan beri hasen/hüsna bir dünya kurduğunu, insanlığa ihsan için geldiği­ni biliyoruz. Buna uygun bir dil üretmemiz gere­kiyor ama üretemiyoruz. Eleştiri geleneği kura­mıyoruz. O hâlde biz ne yapıyoruz?” diyerek sö­zünü bitirmişti. Son olarak konu ile ciddi bir ilgi­si olduğunu düşündüğüm için bir şey daha ek­lemek istiyorum. İslamcı edebiyatçıların yan­lış anladığı bir nokta var, sırat-ı müstakim üze­re olmayı sadece pornografik unsurlardan bah­setmemek olarak algılıyorlar, (sanki bir buhranı, bunalımı sonsuzmuşçasına aktarmak doğru bir şeymiş gibi) bu, yanlış bir ahlak bilincinin harika bir örneğidir. Benim sözlerim burada bitiyor.

Abdullah KASAY 2: Ömer’in ve senin söyledik­lerinde mutlak suretle katıldığım noktalar var Ertuğrul. İtiraz ettiklerim de. Fakat bunları yo­rumlamadan önce, yine senin sözlerinin bende çağrıştırdıkları ile başlamak istiyorum. R. Mur­ray Schafer’in, elektronikte yaşanan teknolojik gelişmeler neticesinde ses’in yapay olarak üre­tilebilir ve kontrol edilebilir hâle gelmesi ile sö­mürgecilik ve sömürgeci zihin dünyası ile bire­bir bağlantı kurduğunu okumuştum. Sesin yeni­den üretilmesi ve parçalanması neticesinde bu durumun insanları şizofreniye ittiğini iddia edi­yor Schafer. Bu tespiti önemli görüyorum. Bu şimdilik kenarda dursun. Lütfi Bergen demişken yine eski Yunan’a dönelim. Grek zihninin üret­tiği heykelleri karşımıza dizelim. Ne görüyoruz bu heykellere bakınca? Pornografi. Başka? Ben Tanrı’dan kopan, Tanrı ile kavga eden bunun ne­ticesinde de Tanrı’yı öldüren zihnin, onun yerine kusursuz formda yaratmaya çalıştığı insan’ı koy­duğunu görüyorum. Heykellerin üretim niteli­ği tam da buna karşılık gelmektedir. Yetersiz ge­len Tanrı’yı öldürüp yerine kusursuz insan formu koymaktır. Peki, geldiğimiz noktada ne oldu? Kusursuz insan formu da öldü. İnsanlık ve ha­yat öldü. Sistem çöktü. İşte “asıl trajedi” budur. Yine komik ve ironik şekilde “Eski Yunan” bunu da göremedi. Onlar adına bir kez daha trajedi… Modernliğin yıkımları karşısında, bence bede­nen ve ruhen ölümü koymuyor şu an insan gün­demine. Bunu daha üst perdeye taşıyıp “ölümü öldürmeye çalışıyor”. Bu noktada Ömer’in de­dikleri önemli: “sanat ile insanlık hazinesine tek­rar ulaşılabilir”. Fakat gayriihtiyari bir ilişki tebliğ görevini yerine getirir mi onu düşünmemiz ge­rekiyor. Çünkü sürgit bir yıkımdan bahsediyo­ruz. Bu nedenle sanat-din ilişkisinde vites yük­seltmemiz gerekiyor. Meselemiz şairin veyahut yazarın şiirini, yazısını üretirken inancını merke­ze alıp almaması ise bu noktada Schafer’in de­dikleri önemli. Yapay üretim niteliği taşıyan, öz­süz, kalbî değil zihnî olarak peydahlanan çoğu şey yıkıma yol açacaktır. Bunu açmam gerekir­se eğer: İslam sanatında birinci öncelik her za­man “ahenk” üzere olmuş, sanat bir şeyi anlat­ma ve ifade etme hüviyetinde gelişmiştir. İfade tarzının ahengi kadar, o ifade tarzından neşet eden parçalar da ahenkli olmuştur. Halılar, ki­limler, mezar taşları vb. eserlerde gördüğümüz minimal incelikler hesap ürünü değil, iptidai bil­gi ve kadim kültürün eseridir. Ahengi bozarsak, şizofreni pompalarız. Akıl çağı, anlamsızlaşma çağını doğurmuştur. Her şeyin gözlenebilir ve hesaplanabilir olduğu düşünülen bu çağda, sa­natın hayatımızdaki anlamı Yusuf Kaplan’ın ifa­desi ile “ümmîleşerek” yerini bulacaktır. Bunun üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Ve son ola­rak “ölümün bile öldürülmeye çalışıldığı bu çağ­da” ihtiyacımız olan tek şey ölümü sıkça hatırla­maktır. Hayat ve sanat o zaman yeniden hayat üretir, insan yaşatır. Ahenk ve estetik gerçek ko­numunu bulur.

Ömer KORKMAZ 2: Gayriihtiyari bir ilişki teb­liğ görevini yerine getirebilir mi sorusuna ya­nıt vererek başlayalım. Evet getirir. Burada “gay­riihtiyarilik” ile bir çeşit imkânsızlığa işaret edi­yor. İlgili dinin dairesi öylesine sağlamdır ki kişi­nin onu aşarak çıkması, dininin yasak ettiği bir­takım fiillerle örülü bir ürün ortaya koyması ihti­mali yoktur ya da olması gereken budur. Sanatçı bu daireden çıkıyorsa bu en hafif ifadesiyle za­aftır. Yani Abdullah senin deyiminle güdük bir sanat faaliyetidir.

Şimdi, sanat din ilişkisine gelince; bugün sa­natsal verimler olarak baktığımız resim, heykel, yapı, şiir ve halkın belleğinde yaşayan söylence­lerin üretim aşamasında, ilk insan toplulukların­dan itibaren dinin itici güç olduğu, bütün sanat­sal faaliyetlerin evvela dinsel doyuma ulaşma amacıyla oluşturulduğunu biliyoruz.

Buradan hareketle, gelişerek(!) günümüze ulaş­mış insanlığın; modern çağın dinden bağışık alanlar ve dinden uzak nesiller yaratma çaba­sı da göz önündeyken (ya da dini şiddetle tah­rip etmesi ) ve bunu büyük oranda başarmış­ken, sanatsal verimlerin de dinden uzaklaşı­yor olmasına şaşmamalı. “Farklı ol!” söylemleriy­le benlikleri beslenen ve tüketimi çeşitlendiri­len insanlık, ilahi olanın değil gününe belki anı­na keyif malzemesi olanın peşine takılmış du­rumda. Dini değerlerin yerine yüzlerce alaka­nın yerleştirildiği, istikametini tayin kabiliyetin­den mahrum olarak “insanın insan için ürettiği sistemlerin yönlendirmesiyle” yaşanılan bir ça­ğın içinden yetişerek, yine bu çağın insanına hi­tap eden sanatçının faaliyetlerinden ne bekle­yebiliriz? Sanatçı ve eseri ve onu talep eden ke­simin bugün dinden uzaklaşmış olduğunu, dinî değerler içerisinde yaşadığını düşünenlerin de bu duruma “sanat” gayesiyle uyduğunu görü­yoruz. Yani algıları yönlendirilmiş insan yığınla­rının içerisinde kalan sanatçı kitleyle birlikte sü­rükleniyor. (Yukarıda söylediklerimizle çelişki gö­rülebilir ancak, sanat gayesiyle buna uyan kimse zaaf göstermiş oluyor demiştik.)

Peki, durum İslam dünyasında nasıl tezahür edi­yor? Günümüzde yukarıda bahsettiğiniz gibi sa­natın tüm yönlerinde Müslüman sanatçının di­ninden neredeyse bağışık ürünlere imza attığı­nı görebiliyoruz.

Gelenekte ise sanatın amacı/işlevi benim göre­bildiğim kadarıyla;

*Resimde derinliğin reddi, hatta ve mimaride kullanılan geometrik ölçüler, musikide usul ve makamlar, şiirde soyutlama ile görünen üretim biçimi ile Allah’ın emirlerine muhalif hareket et­meden dünya üzerinde bir eser bırakma gayre­tidir. (Bırakılan bu eser hayra yol açıcı mahiyette olmalıdır ki “kim hayra bir yol açarsa arkasından gelecek olanların sevabı da kendisine ayrıca veri­lecektir” mealindeki müjdeye mazhar olunsun.)

*Niyazi Mısri’ye; “Âdeme eşyada esma görünür” dedirten, eşyanın suretinden aksedenle oyalan­ma değil özüne dokunarak onda ilahi bir teza­hürü fark edip bunun neşvesiyle aşk tazeleyen ve bu aşkı eseriyle tamamen ifşa edemeyecek olsa da sezdirmeye çalışan tasavvufi algıdır.

*Mevlana’ya büyük eseri Mesnevi-i Manevide 1221 beyitte ayet ve 745 beyitte hadise yer ver­diren öğretme/bildirme gayretidir. Yani iyiliğe sevk kötülükten men etmek arzusudur.

*Yine gelenek ümitsizliği kabul etmez ve her za­man bir çıkış yolu, bir ışık gösterir. Bu durumun en basit örneği olarak bir asa ile çöller aşan, bir post ile dünya gezen, bir dev yardımıyla cadılar yenen masal kahramanlarını gösterebiliriz. Yani sizin yukarıda onlarca kez söylediğiniz trajedi kavramını baştan öldürmek ve insanları ümide sevk etmektir.

*Tüm bunları yaparken edebi gözetmek, ilahi rı­zayı aramak, nefsi terbiye etmek ve yalnız söz ile değil bütün hareketleri ile özümseyerek üret­mektir.

Dünyanın son durağında dahi sonsuz olanı tes­pih etmek için mezar taşlarına Hüvel Baki (Baki Olan Allah’tır.) yazdıran bir geleneğin çocukla­rı olarak bugün biz ne yapmalıyız? Şunları söyle­mek mümkün:

Bugün kendisinin ve eşyanın özüne ulaşamaya­cak şekilde alakaları çoğaltılmış insanlık namı­na bir yol gösterici olamıyorsa, ürettiklerimizin hiçbir manası yoktur. Öncelikle ürünlerimizin bir mesajı taşıması gerekiyor yoksa sanat adı altın­da yapılan ürünler alakaları çoğaltmaktan öteye geçemeyecektir.

Mevlana hazretleri, “biz pergel gibiyiz bir ayağı­mız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yet­miş iki milleti dolaşır” der. Bizler de önce ayağı­mızı sağlam basmalı, sonra ulaşabileceğimiz her insana ulaşmak gayretinde olmalıyız. (Örneğin kullandığımız dil, herkese hitap edecek şekilde olmalı!) Şu hâlde üretilen sanat eserinin doygun olması ve hayra yönelmesi gerekir. Doygun ola­cak çünkü herkese ulaşmak için yaptığınız şey yapılanların en iyileri arasında olmalı, hayra yö­nelecek ki şeriata uysun.

Yaptığımız her işte ilahi rızayı gözetmeli, küfür ve küfre meyil ettirecek şeylerden sakınmalıyız. Bunalım yazılabilir ancak ulaştığı yer tatmin edi­ci bir yer olmalıdır. Dinin net olarak yasakladığı şeyleri ise yazmaktan kaçınmalıyız.

Çatışma ile kendini ortaya çıkarmayı marifet bil­meyecek, sükût ile Hakkın hakkımızda vereceği hükmün dünya halkının bir araya gelerek vere­ceği hükümden üstün olduğunu bilmeliyiz.

Ve son olarak en mühim hadise. İşte bu hadise­nin yokluğu yalnız bütün eserleri/mizi değil, bir bütün olarak insanlığımızı hayatımızı noksan bı­rakacaktır. Bu hadise de muhakkak Aşk’tır. On­suz hiç bir şey olmaya imkan yoktur. Zahiren bir şeyler mümkün gibi görünüyor olsa da as­len yoktur. Bizim bakmamız aşkla olmalı, işitme­miz aşkla, düşünmemiz aşkla, yazmamız aşk­la, ibadetlerimiz aşkla olmalıdır. Nihayet aşktan hâli hiç bir hâl düşünülemez. Kaybettiğimiz her ne idiyse dünyada, bize onu bulduracak tek şey aşktır. Umulur ki şu yazdıklarımız dahi aşkın te­zahürleri, arayışın nişaneleri olsun.

Zeynep Arkan – Uzak Yıldız:Ölüm Şili’dir

Zeynep Arkan – Uzak Yıldız:Ölüm Şili’dir

“Şiddet, sayılara ya da görüşlere değil, kullanılan araçlara dayalıdır.” *

“Hayatlarımızın iç içe geçmişliği hem dayanışmamızın kaynağı hem de birbirimize verdiğimiz zararın köküdür.”

Tanık olduğu şiddet ve kötülük karşısında insanın sorumluluğu tam olarak nedir? Şiddet, faşizm, nefret ve kötülük karşısında sanatçının tavrı nasıl olmalıdır? Sanatın veya edebi akımların suç kabul edilen şeylere yaklaşımı nasıldır? Sanatçı, entelektüel birey ve devlet arasındaki ilişki nerede başlayıp nerede biter? Şiddet ve sanat eylemleri arasındaki ilişki nasıl tanımlanır? Tüm bu sorular özgün tarzı ile Roberto Bolano’nun romanları sayesinde daima gündemimizde kalabilir.

Roberto Bolano (1953-2003), yazdığı roman­larda bir yandan anlatmak istediği ne varsa bir çırpıda anlatırken diğer yandan yazınsal sade­likteki çarpıcılığı açığa çıkaran biri. Latin Ame­rika edebiyatının sözünü sakınmayan, asi ve öncü şairi Bolano, şöhretini özgün üretkenliği­ne ve aynı zamanda erken ölümüne de borç­ludur diyebiliriz. İnfrarealist Şiir Akımı adı veri­len oluşumda Meksika şiirinin kalıplarına bütü­nüyle karşı çıkarak sürrealist ve Dada izleri taşı­yan yeni bir şiir hareketinin öncülerinden biri ol­muştur. Meksika, İspanya, Amerika ve Şili’de ya­şamış ve kendini “Latin Amerika’lı” olarak tanım­lamıştır.

Roberto Bolano, roman yazmaya maddi koşul­lar sebebiyle başlarken kendisini üne ve ödülle­re kavuşturacak bir maceraya giriştiğini biliyor olmalıydı. Dehasının kaynağı kendisi olan insan, edebiyatın yakın gerçekliği değiştirme ve üzeri­ni istendiği şekilde örtme eylemini sürekli yeri­ne getirdiğini veya yok ettiğini bilir. Şiirlerinden çok romanları konuşuluyor olsa da o, romanla­rında çoğunlukla kişisel şiir deneyimini ve dö­nemin siyasi gelişmelerinden etkilenen edebi ortamlarını anlatır.

Uzak Yıldız ( Estrella Distante- Metis yay.) adlı romanı da Bolano’nun otobiyografisiyle örtü­şen bir tarihsel akışa sahip. Şili’nin çalkantılı ya­kın geçmişine içerden ve entelektüel bir bakışla yazılmış bu roman Vahşi Hafiyeler’e çok benze­se de aktardığı tarihsel dönem sebebiyle ondan daha karanlık bir yapıda. Roman kahramanları olan edebiyatçıların gündelik yaşamlarını, siya­si gelişmelerin odağında yaşadıkları aşk ve ent­rikaya bulanmış acılarını pek de yorumlamadan ve çemberi daima genişleterek anlatıyor. O’nun kahramanları kendi deyişiyle “uzaktan bakınca Hollywood kahramanları gibi”ler. Oysa hayatla­rının en karanlık, en özel anlarına şahit olduğu­muzda bu özgür, ışıltılı, şiirin yaydığı umut dolu ideallerle yaşayan insanlar sessiz yığınlara dö­nüşmekteler. Bu sessizliğe faili meçhul ölümler de dâhil.

Yakın tarihte son derece çalkantılı, kanlı bir dar­beye şahit olmuş bir ülke olan Şili, Aymara dilin­de “dünyanın sona erdiği yer” anlamına geliyor­muş. 11 Eylül 1973 günü Salvador Allende’nin intiharı ile sonuçlanan müdahaleden sonra uzun yıllar tek adam olarak General Pinochet ta­rafından yönetilen ülke, demokrasinin CİA des­teğinin de alınmasıyla alaşağı edilişinin bir gös­tergesi.

11 Eylül 1973’te Salvador Allende’ye karşı ger­çekleşen General Pinochet darbesinin Şili’nin entelektüellerini de hedef alarak onları karanlık bir tarihe gömme girişimlerini Uzak Yıldız’da ilk ağızdan öğreniyoruz. Diktatörlüğün hedefinde­ki bu insanlar bir korku çemberi içinde, sebebini bilmedikleri olayların döngüsünde savruluyor. Şiir atölyeleri, toplantılar, yeni şiir akımları için­deki hareketlilik, siyasi çalkantılara karşı mesafe­sini sanatla koruyamayan bir şairler topluluğu, gerçekleşen darbe ile dağılıyor. Sürgün edilen, hapse atılan insanların yanı sıra sürgün edilmiş veya hapse atılmış zannedilen insanların toplu mezarları… Bolano, Pinochet darbesiyle tutukla­nıp hapse giren ve daha sonra polis bir arkadaşı tarafından kurtarılan biri olarak olayları nakledi­yor. Tarihsel sıçrayışlar yaparak karanlıkta kalmış önemli olayları yeri geldikçe gizeme yer bırak­madan açıklıyor. Bu olayları naklederken hiçbir şekilde ajite etme, mesaj verme kaygısı olmadı­ğını, insanları gözlemlediği şekliyle aktardığını görüyoruz. Ayrıntıları ve insanları seven bir göz­lemciliği var Bolano’nun. Olaylar ve insanlar ara­sındaki bağlantıyı sayfalar sonra bile olsa bulup ortaya çıkarmamıza, kesintisiz bir anlatıcı ola­rak yardımcı oluyor. Bu aktarımlarda sıkça yer verilen sürrealist sanrılar, şiirsel eylemler döne­min karanlık günlerini ışığa kavuşturma arzusu olarak nitelenebilir. O günlere dair her kötü ey­lemin arkasındaki sessiz el, Alberto Ruiz-Tagle, darbeden sonra Carlos Wieder adıyla karşımıza çıkıyor. Yeri gelmişken belirtelim Bolano roman kahramanlarının isimlerini seçerken tesadü­fi davranmıyor. Ruiz-Tagle adı, Şili’de saygın bir imajı olan nüfuzlu bir aileye ait. Aynı zamanda 1994-2000 yılları arasında Şili’yi yöneten cum­hurbaşkanı Eduardo Ruiz-Tagle’yi de işaret edi­yor olmalı. Darbeden önceki tarihlerde Şiir atöl­yesini yöneten Juan Stein, Amerikalı şair Gertru­de Stein’ı akla getiriyor. Carlos Wieder ise darbe sonrası alınmış bir isim olarak romanda uzunca irdelenmekte. Anlatıcının şiir atölyesinden ya­kın arkadaşı olan Bibiano O’Ryan “Wieder” adını çağrıştıran Almanca tüm kelimelerle akrabalığı­nı didikler ve her kelimenin anlamını çok mani­dar bulduğunu söyler. Wieder, özetle; karşı, Dec­cal, kanca, çürütme, karşı ihbar gibi anlamlara gelmektedir.

Uzak Yıldız, bir yok olma veya ancak değişerek hayata devam edebilmenin romanı. Ülkenin et­kili bir şiir atölyesine devam ederken değişen ik­tidar sebebiyle görüşleri yüzünden son derece gizli, planlı bir şekilde yok edilen edebiyatçılar ile bu süreçte bu ölümlere önayak olduğu orta­ya çıkan isimler arasındaki yakın bağ son dere­ce ürkütücü. Şiir atölyesinin gözdeleri olan Gar­mendia ikizleri ile yakın ilişkisi olan Ruiz-Tagle, darbeden sonra şehirden uzaklaşıp taşraya tey­zelerine giden Garmendia’ları ziyaret eden son kişi. Bu ziyaretten yıllar sonra evin yakınlarında bir toplu mezarda bu güzeller güzeli kızların ve akrabalarının kemikleri bulunana kadar herkes ikizleri kayıp zanneder. Bu yönüyle roman, Şili edebiyatçılarından birinin(Ruiz-Tagle), nasıl bir savaş makinasına; romantik bir âşıktan, nasıl bir acımasız katile dönüştüğünün hikâyesini de içe­riyor. Yıllar sonra Carlos Wieder adıyla ortaya çı­kan bu alaylı pilot ise gökyüzüne dumanla şiir yazan bir sürrealiste dönüşüyor.

Biyografisine göre, Roberto Bolano darbe sıra­sında Allende’ye destek vermek için Şili’ye gel­diğinde tutuklanıp sadece sekiz gün hapiste ka­lıyor. İçerideyken sınıf arkadaşı olan bir polisin yardımıyla hiç işkence görmeden kurtuluyor. İş­kence görmemesine rağmen, işkence yapılan insanlara şahit oluyor. Romandaki anlatıcı da bu biyografik düzleme uygun biçimde kısa süreli­ğine hapse düşüyor ve yakın çevresine nispet­le hafif bir hasarla hapisten kurtuluyor. İşkence­ye ve sıkıntılara bir “şahit” yakınlığında bulaşı­yor. Yakın arkadaşı Bibiano O’Ryan ile olayların peşini bırakmadan, adeta bir dedektif gibi çöz­meye çalışıyor. Romanın sonu da bu dedektiflik hikâyesi ile son derece örtüşerek Carlos Wieder’i yıllar sonra bir polise yardım etmek için teşhis etmesi ile son buluyor. Yaşanan tüm sarsıcı ger­çeklikle birlikte gerçeküstü bir şiire adanmış zi­hinle kaybolmuş, sürgün edilmiş, öldürülmüş arkadaşlarını ve gökyüzündeki en uzak yıldızı aynı anda düşünen biri Roberto Bolano.

Şili’de darbeden sonra değişen “şiir”in Carlos Wi­eder tarafından üretildiğini söyleyebiliriz. Gök­yüzüne, dumanla yazılan bu şiirler Latince asıl­larına uygun olarak işleniyor. Ölüm övgüsü dik­kat çeken şiirler, gökyüzünde rüzgârın etkisiyle hızla bozulan harflerden oluşuyor. Onlarca bel­ki yüzlerce ölüme sebebiyet veren bu adamın, ölümün insanı ışığa ve barışa çağırışını gökyü­züne yazarak kirli bir meşruiyetin peşine düştü­ğünü görürüz. İnsanları umutla yaşatan şiir, in­sanları öldürenlerin de elinde stratejik bir aklan­manın aracı olabiliyor. İşin ilginç tarafı bu uça­ğın dumanıyla gökyüzüne şiir yazma olayını Bo­lano kitapta birden fazla yerde anlatmasına rağ­men her defasında “sanrı” kelimesini kullanıyor. “1974 yılında sanrı görme az rastlanır bir durum değildi.” (s.78)

Uzak Yıldız’ın anlatıcısının gökyüzünde ilk defa şiirler gördüğü an, hapse düştüğü zamana denk geliyor. Hapishane avlusunda şahit oldu­ğu bu gösteriyi mahkûmlardan gardiyanlara ka­dar herkes izliyor. Şaşkınlık ve hayranlık uyan­dıran bu hava yazısı gösterisi zamanla yaygın­laşıp anma törenlerinin vazgeçilmezi haline ge­liyor. Hatta bir gösteride Carlos Wieder, ülkesi­nin bayrağının yıldızını gökyüzüne çiziyor. Bir­çok Latin Amerika’lı şairden alıntı yaptığı gibi, kendi yazdığı mısraları da gökyüzüne yazıldık­tan bir müddet sonra Şili antolojilerine giriyor. Wieder’in çevresindeki sürrealistler onu Şili’nin dikkate değer, önemli bir şairi olarak anıyor. İşte bu noktada Bolano’nun belki de “gökyüzündeki bu şiirler sadece bir sanrıydı, antolojilere giren o şiirleri Wieder’in yazdığı şüpheliydi” derken gerçek bir sürrealist gibi davranıyor ve hayatını adadığı sanata yeniden hizmet ediyordu.

* Şiddet Üzerine,Hannah Arendt,İletişim  yay, Syf.63

* * Kötülük Üzerine Bir Deneme,Terry Eagleton,İletişim yay.Syf.

Wikipedia’ya  göre Peru,Şili ve Bolivya’da yaşayan yerli Kızılderililer.

Mehmet Kahraman – Hayatı Kurgulamak

Mehmet Kahraman – Hayatı Kurgulamak

Hayatı Kurgulamak 2013’ün son kitaplarından. Cemile Sümeyra’nın okuma ve anlama çalışmalarının bir yansıması olan kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, “Öykü Dünyaları”; ikinci bölüm, “Yıldızları Saymak”. İlk bölüm genel öykü incelemeleri ve birkaç isimle öykü değerlendirmesini içeriyor. İkinci bölümde yazar, usta isimlerin bir kitabından yola çıkarak onların edebiyat anlayışlarına odaklıyor kalemini.

Kitabın içeriğine geçmeden önce, sunuş yazı­sına dair birkaç şey söylemek istiyorum. Sunuş yazısı kitabın nasıl yazıldığını, neyi amaçladığı­nı ve teşekkür faslından ziyade edebiyatla ilgi­li çok önemli düşünceler içeriyor. Edebiyat, “Bir kişinin, yazarın, sanatçının salt kendiliği ile anla­şılamayacak kadar derin ve çok katmanlı bir ol­gudur.” diyen yazar, edebiyatın hem kişisel hem de toplumsal bir çabayı gerektirdiğini söylü­yor. Bir metnin anlam katmanlarının oluşması sadece yazarla sınırlı değildir, okur da aktif ola­rak metne dâhildir. Okurun niyeti ne olursa ol­sun yazılanlardan kendine yansıyan şeyler ola­caktır mutlaka. Bu yüzden yazar, “Edebiyatın bü­tün bir hayatı kuşatan, bütün bir hayatı etkile­yen bir süreç olduğu…”nu vurgular. Toplumsal çaba toplumsal hafızayı da güçlü kılmaktadır: hikâyeler, durumlar, düşler, gerçekler… sosyal hayatın içinde var olurlar. “Bundan ötürü de kar­maşık, çok yönlü, çok katmanlı bir anlatıma dö­nüşür” edebiyat.

Kurmaca ve yaşam birbirinize zıt kavramlar. Ha­yat kurgulanamayacak kadar gerçektir. Sanatsal bir terim olan kurgu hayatla nasıl bağdaştırılabi­lir? Yazarın, “Hayatın yanıltmayan tanığıdır ede­biyat, hayatta olup bitenlerin kaydını edebiya­ta göre bir yöntemle tutar.” cümlesi onun edebi­yata yaklaşımını özetler. Kurmaca bir metinden hayatın bütün kodları çözümlenebileceği kana­atindedir. Yazılanlar ne denli kurgu olursa olsun, insanı konu alan edebi türler yaşamı da yansıla­mak durumundadır. Sanatsal kaygıyla açıklama­ya kalkarsak belki tümden eleştirmek gerekebi­lir bu cümleyi, ama Cemile Sümeyra’nın baktı­ğı pencereden bakarsak edebiyata yansıyan bir dünya bulabiliriz. Çünkü o bakışın her karesin­de hayat vardır.

Birinci bölüm “Öykü Dünyaları.” “Son Dönem Türk Öykücülüğünde İnsan ve Toplumsal Hayat.” “Kadın Öykücüler ve Toplumsal Hayat.” “Türk Öy­küsünde Ölüm Olarak İntihar.” Bu yazılarda öy­küler üzerinden hayat okuması yapmış Cemi­le Sümeyra. Diğer başlıklarda da beş yazar üze­rinden öyküler incelenirken yine hayat perspek­tifinden bakılıyor. “Son Dönem Türk Öykücülü­ğünde İnsan ve Toplumsal Hayat,” dönem öykü­cülüğü üzerinden zamanın genel görünümü or­taya konuluyor. Öykülerde toplumsal hayatın ve insan sorunlarının izi sürülüyor. İncelemeler genelde “insan” “toplumsal hayat” ve “toplum­sal değişme” alt başlıklarıyla işleniyor. İnsan der­ken dikkati çeken iki yöntem var: Hayat karşı­sında insan (dayatmalar karşısında insan ve ara­yış içinde olan insan) ve kadın. Kadın meselesi­nin daha geniş yer tuttuğunu söyleyebiliriz. “Ka­dın sorunun üç farklı açıdan ele alındığını gö­rüyoruz. Modern hayatın zorlukları, siyasal ve toplumsal zihniyetin kadın algısının zamanla bir baskı unsuruna dönüşmesiyle ezilen, yıpranan, hayatın hiçbir alanında özgürlüklerini yaşaya­mayan kadınların öykülerini özellikle kadın öy­kücüler dikkate almışlardır.” (s.15) Toplumsal ya­pıda hayatın göze çarpmayan küçük dokuları­na değiniyor yazar: aile, inanç, gelenek, ekono­mi, siyaset gibi insan ve kültür bütün yönleriy­le ele alınıyor. Toplumsal değişme insanın de­ğişimi, kent yaşamının değişimi, göç ve kent­leşme sorunlarıyla birlikte değerlendiriliyor. “Bu dönemde insan âdeta yeniden tanımlanmayla karşı karşıyadır. Değerler sıralamasında önem­li değişmeler olmuştur. Bireycilik artmıştır, git­gide bireyselleşen bir hayat düzleminde yaşan­maya başlanmıştır. Gelenek, din, düşünce gibi toplumsal değer ve kurumlar önemini yitirme­ye yüz tutmuştur. Ancak alttan alta toplumsal dokuda her zaman bir direniş kendini hissettir­mektedir.” (s.25)

“Kadın öykücüler ve Toplumsal Hayat” kadın öy­kücülerin yaşamı nasıl gördüklerini, toplumsal yapıyı nasıl değerlendirdiklerini ve ne anlattıkla­rı üstüne geniş çaplı bir inceleme sunuyor. Ne­zihe Meriç, Leyla Erbil, Tomris Uyar, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun da araların­da olduğu on sekiz kadın yazarın öykülerini içe­riyor metin. Kadın öykücüler için, “Öykülerin ge­nelinde toplumsal yapı, insanın eğilimleri, zaaf­ları, güçsüzlüğü ve gücü, değerlerinin değişme­si, duruşu vb. yönleri anlatılmaktadır.” diyen ya­zar, insana ait ne varsa onu bütün yönleriyle or­taya koymaya çalışmakta. Öykülerden alıntıla­nan cümlelerle söylediklerini desteklemekte­dir. “Kadın öykücüler, insan sorununu erkek, ka­dın ve çocuk ekseninde ele alırlar. Genellikle ka­dın sorunlarını vurguladıklarından olsa gerek, öykülerinde geleneksel, ataerkil zihniyete sahip erkek karakterlerini yazmayı tercih etmişlerdir.” (s.29) Ayrıca, “Türk toplumunda kadın olmanın zorluğunu, kadının cinselliğini özgürce yaşama­masını, dahası hayatın hiçbir alanında özgürlü­ğünü elde edemeyişini işlemişlerdir.” (s.29) “Ka­dın öykücüler, öykülerinde kadın, erkek, çocuk bütün insanların tüketici olduğu modern haya­tın kadın ve çocuklar için daha da yıpratıcı ve yorucu bir güce sahip olduğunu vurgulamak is­tercesine bu temaya ağırlık vermişlerdir.” (s.32)

“Türk Öyküsünde Ölüm Olarak İntihar” kişisel ol­duğu kadar sosyal bir vakıa olan intihar olgu­sunu irdelemektedir. “Modern hayat için ciddi bir tehdit oluşturan intihar, sanatçı ve edebiyat­çı gözünde değişik boyutlar kazanmıştır.” diye­rek, intiharın bir ölüm biçimi olmaktan öte, etki­sini ve intihar algısının yarattığı gerçeği tema ve olay eksenli incelemeye çalışmıştır. “İntihar, Türk öyküsünde ya tema ya da öykünün temel ekse­nindeki olay şeklinde öne çıkmaktadır. Çoğun­lukla  açık bir mesaj taşıyan bir eylem olmuştur intihar.” demektedir. Burada vurgulanan nokta intiharın öykülerde nasıl okunduğudur. Genel kanı insanın umutsuzluğu ve çıkış noktasının kalmadığını düşünerek hayattan yok olma arzu­sunun yatmasıdır. Geleneksel ve ahlaki yapının insan üzerindeki baskılarının da bir eleştiri ma­hiyetinde okunacağı ileri sürülmektedir. Yazarın Kendi Kalemini Kıranlar adlı kitabı dikkate alın­dığında intihar konusunda önemli bir çalışma yaptığını söyleyebiliriz. Kitabın ikinci bölümün­de ayrıca müntehir şairler başlığıyla şairleri inti­hara götürün süreçler ve edebiyatçı gözüyle in­tihar algısını daha detaylı bir şekilde ortaya koy­muştur. “Edebiyat dünyasında en fazla intihar edenler ise şairler olmuştur.” (s.155) İntihar eden edebiyatçıların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Buradan öğreniyoruz ki, edebiyatçılar in­tiharı sorgulamakla kalmamış, intihar üzerinden de kendi mesajlarını vermeyi amaçlamışlardır.

“Yıldızları Saymak” adın da fark edileceği gibi önemli şahsiyetlerin eserlerinden hareketle çö­zümleler yapılıyor. Alt başlıklarına bakıldığında bu daha iyi anlaşılıyor: Nuri Pakdil, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Haşim… yazarın söyle­diği gibi “genel edebiyat okumaları”nın bir yan­sıması. Bu okumaların rastgele olmadığı ve ya­zarın kendi düşünsel dünyasına yakın kişiler­den olduğu açıktır. Böyle olması metnin anlatı­mını sağlamlaştırmakta ve okunmasını kolaylaş­tırmaktadır. Yazarların tek bir eserine odaklandı­ğı için de derin bir analiz söz konusudur. Seçilen kitaplar yazarların hayat/edebiyat bağlamında nerede durduklarını göstermesi açısından isa­betle seçildiği görülüyor. Mesela, Nuri Pakdil’in Derviş Hüneri bunun en önemli kanıtı. Pakdil’in hüner isteyen yaşama biçimini kitaptan takip etmek pekâlâ mümkün. “Çelik adamın en zorla­yan yanı sanırım mükemmeliyetçi duruşun acı­masızlığı ile insana bakması olmuştur. Dervişçe olmayan bir bakış.” Diğer yandan Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur, Cahit Zarifoğlu’nun masalları, Ah­met Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi okura su­nulan önemli metinler. Çalışma farklı okumalara kapı aralamak adına da önemlidir.

“Edebiyat var oldukça, onun okunması değişik mecralarda devam edecektir.” diyen bir yazarın okuma çalışmalarını içeren önemli bir kitap Ha­yatı Kurgulamak. Hayatla edebiyat arasında fark gözetmeyen okurlarını, “hayatın yanıltmayan ta­nıdığı” olan edebiyat okumalarına çağırıyor.

Zülal Betül Erbay – Erken Yazılmış Yazılar

Zülal Betül Erbay – Erken Yazılmış Yazılar

Arka bahçeyi kurumuş yaprakların sardığı, boyası yağmurlara karşı koyamayıp yer yer dökülen tahta bankın oturulmaktan iyice yayvanlaştığı, yanaklarının soğuktan kıpkırmızı olup saçlarının rüzgârdan uçuştuğu ve bahçenin en uzak köşesindeki kasımpatıları, rüzgârın savurduğu ağaç dallarını ve yaprakları ömrüm diye biriktirmeye başladığım zamanlarda da böyleydim ben.

Ellerini ceplerinden hiç çıkarmıyor ve başını bir kez bile kaldırmadan soruyor. “Neden hep böy­leydin?” Sorusuna cevap vermiyorum. “Hatırlı­yor musun, biz daha ilkokula gidiyoruz, bir son­bahar günü yağmur haylaz çocuklar gibi yön­süz ve hiç durmayacakmışçasına yağıyor. Sula­ra basmamak için başımız sürekli yerde; o sıra­da senin şemsiyen uçuveriyor, onun şaşkınlığıy­la hemen ardından da benimki. Rüzgâr öylesine şiddetli ki oyunda en hızlı koşan çocuğun pe­şindeki ebe zannediyorum kendimi. Şemsiyele­ri uzunca bir süre yakalayamıyoruz, onlar önde biz arkada koşuşturup duruyoruz…” O “Hatır­lamıyorum” diyor, bir an başını kaldırıp bana bakarak. Devam ediyor, “Neden?” diyor. “Ne­den hep biriktirirsin sen?” “Bilmiyorum, belki de unutmak içindir.” diyorum. “İlkokulun ilk günü­nü hatırlıyorum. Küçücük ayaklarımla kocaman adımlar atışımı ve şimdilerde anlıyorum neden büyük adımlar attığımı. Senin ve Leyla’nın arası­na oturduğum o öğrenciliğimin ilk sırasını, Ay­nur öğretmenin iki yana ayrılmış simsiyah kısa saçları, dizlerinde siyah beyaz çizgili eteği ile onun takımı olan ceketi ve siyah ayakkabılarıy­la sınıfa girişini, o anı, o andaki bakışlarını, kar­maşık duygularımda çırpınan kendi bakışları­mı unutmak için biriktiriyorumdur, olamaz mı? Sebebini hatırlamıyorum çok kereler olmadı bu ama tek ayak üzerinde bekleyişlerimi biriktiriyo­rum sonra. Fiş defterimi, çubuklardan yazdığım adımı, ödevimi yalnızca bir kez yapmadığım za­man Aynur öğretmenin bana olan kızgınlığını değil kırgınlığını ve çiçek oluşlarımı biriktiriyo­rum.” “Peki ya…” diyor. “Diğerlerini…” Susuyo­rum önce ve bir sonbahar yaprağına sertçe ba­sarak “Hayır” diyorum. “Hatırlamıyorum, hiçbir zaman biriktirmedim ben onları! Hızlanan adım­larımda tükenen nefeslerimi,defterimde yarım kalmış cümlelerin arkamdan bakışlarını, ileri­ye doğru tek bir adım bile atmadan geriye dö­nüşlerimi ve defterimde yarım kalmış cümle­leri bir daha hiçbir zaman tamamlayamayışla­rımı, sessiz konuşmalardan duyduklarımın ağ­rısını günlerce kulağımda duyacağım bir tokat gibi yüzümde kalışlarını, tıklatılan bir kapı sesin­de kalbimin küt küt atışlarını, hastane koridorla­rını, iğne kokularını, uzun soluksuz bekleyişleri­mi, nasıl ki kırılan bir kalem yarım bırakırsa de­nizin mavisini, güneşin sarısını işte beni de öyle durduran, yarım bırakan seslenişleri, o sesleniş­lerden sonra bir daha hiç bitirmediğim resimle­ri, nasıl renksiz kalmışsa o resimler gözlerimde­ki ışığın benden öyle gidişini, silinişini, silinişimi yalnızca unutmak için biriktiriyorum” dedim.

Uzunca bir süredir sormak istediği bir soruyu şimdi hatırlamış gibi heyecanla, gözlerimin içi­ne bakarak sordu. “Bir kitap yazdın mı? Yıllar bo­yunca en çok bunu merak ettim. Aradım, bula­madım. Biliyor musun, insan çocukluk arkadaşı­nın kitabını çocukluğuna dönme arzusu kadar çok okumak istiyor. İşte ben de öyle bir umutla aradım…” O cümlelerini henüz tamamlamamış­tı ki çantamdan çıkardığım kitabı uzattım. “Daha yeni” dedim. Kitabı eline alıp kapağını okudu ve gözlerime bakarak olanca şaşkınlığıyla söylü­yordu. “Unuttuklarım”.

Fatih Turanalp – Büyümeye Ne Gerek Var!

Fatih Turanalp – Büyümeye Ne Gerek Var!

Günümüzde edebiyatın, büyüklerin ve küçüklerin edebiyatı olarak ayrıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Edebiyatı sınırları belli ve kendilerine özgü alanlar içine hapsetmenin pek de doğru olmadığı kanaatindeyim. Özelleştirdiğimizde adına çocuk edebiyatı diyoruz ama çocuk edebiyatı dediğimiz şey sadece çocukları hedefleyen bir yazın değil. Çocukluğun saflık, duruluk demek olduğunu düşünürsek çocuk edebiyatının da saf ve duru bir söyleyiş olduğundan bahsedebiliriz. Çocuk edebiyatı, çocuklara çocuk kalmayı öğütlerken, büyüklere de çocukluklarına geri dönmelerini, kaybettikleri değerleri, modern hayatın albenisi içerisinde gözden kaçırdıkları ayrıntıları yeniden hatırlamalarını salık veriyor.

Çocuk edebiyatını çocukların algı düzeyini kü­çümseyerek basit ifadelere ve estetik olmayan bir çerçeveye hapsetmek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Günümüzde bunun örneklerini maa­lesef çokça görmekteyiz. Çoğu sırf ticari kaygı­larla yayınlanan bu tarz ürünlerin çocuğun dün­yasına ulaşabildiklerinden o kadar da emin ol­mamak gerek. Çocuğun izlediği, takip ettiği her şeyi olduğu gibi benimsediğini düşünmek on­ları hafife almak olacaktır. Yani çocuğun daima yönlendirilebilir, seçiciliği ve seçme hakkı olma­yan zayıf bir varlık olduğunu düşünmek ona ya­pılmış büyük bir haksızlıktır. Çocuğun üstün bir estetik algısı ve kendisine yönelen, ona hitap et­meye çalışan ürünlerin kalitesini tartan bir seçi­ciliği vardır. Bu yüzden çocuklar için yapılan ça­lışmaların, ortaya konan ürünlerin büyüklerinki kadar, hatta daha fazla bir titizliği hak ettiği ger­çektir.

Çocukların benlik oluşum sürecinde öncelik­le etrafını gözlemleyip taklit ettiklerini ve çevre­leriyle bir özdeşlik kurduklarını görüyoruz. Nes­nelerin, duyguların büyüklerin koyduğu adları­nı öğrenirken, bu geçiş sürecinde çocukların ya­bancılık çektiklerini ve tuhaf telaffuzlarının ol­duğunu bile gözlemleyebiliriz. Çocuklar, büyük­lerin dünyasına hemen adapte olamıyorlar; an­cak aradan geçen zaman ve dışsal etkenler sa­yesinde büyüklerin dünyasına yaklaşıyor ve on­lar gibi olmaya başlıyorlar. Merak duygusu ise çocukların hayal dünyasını besleyen en önemli etken. Oysa insan öğrendikçe ve bildikçe ne ya­zık ki tembelleşiyor. Çocuk da büyüdükçe, bü­yükler gibi hayal kurmayı unutmaya başlıyor. Sonsuz bir hayatın bilinmezliği ortada durur­ken ve bütün dünyayı yaratan Yüce Yaratıcı ken­dini gizleyerek en büyük merak unsurunu orta­ya koymuşken, merak duygusunu öldürmek ve hayal kurmayı unutmak ne kadar acı. Bu yüzden hayal kurmayı yeniden hatırlamak ve çocukları­mıza hatırlatmak gerek.

Üzerine yazı yazılmamış bembeyaz bir kâğıt gibi olan çocuklar, adım attıkları yeni dünyada kendi öz benliğini kazanırken, büyükleri de bir sınav­dan geçiriyorlar aslında. Günümüzün büyükle­ri, aşırı kontrollü bir geleneksel ailede büyümüş­ler. Bugün ise çocuklarını kontrol etmeyi unutu­yorlar ya da buldukları ilk güvenli limana çocuk­larını teslim etme anlayışındalar. Eskinin çocu­ğuna kendi ideallerini dayatan (hayallerini de­ğil!) anne-babalar gitmiş, yerini ise günümüzde “Aman benim yaşadıklarımı yaşamasın!” diyen, serbestliği abartmış bir anne-baba profili almış durumda. Ama haklarını teslim etmek lazım, günümüzde çocukları kontrol etmek de öyle sa­nıldığı kadar kolay değil. Mesele zaten kontrol meselesi değil. Çocuğu serbest ve özgür bırak­mak da değil çözüm. Mesele çocuğu vicdanının sesiyle, kendi öz benliğiyle, yani onu tertemiz fıtratıyla yüzleştirme meselesidir. İyi insan olma, iyi insan olarak kalma ve iyi insan yetiştirme me­selesidir. Bu evrensel bir şeydir. Zamanlar üstü­dür. Geçmişte de böyleydi. Gelecekte de böyle olmaya devam edecek.

Çocuk kitapları, çocuğun benliğinin, karakteri­nin oluşumunda oldukça etkili bir araç. Günü­müz çocuğunun özellikle görsel olarak, televiz­yon ve bilgisayarla, sinema ve diğer medya un­surlarıyla kuşatıldığını ve kitapla arasına ciddi mesafeler girdiğini fark etmek artık hiç de zor değil. Kitabın sessiz, sakin ve çocuk muhayyile­sini canlandıran naif duruşunun yerini artık ışıl­tılı görsellikler ve gürültülü müzikler aldı.

Eğitim sistemiyle ilgili de sorunlarımız var. Ma­tematiksel, akla yatkın ve mantıksal şeylerle kur­gulanan bir eğitim sistemiyle büyüdük hepimiz. Uçarı şeylerden ziyade üç tarafı denizlerle çevri­li, sınırları belli bir hayal dünyasına hapsedildik. Oysa gelenekten gelen masallarımızda derin bir bilgeliğin yanında uçarılık ve gerçeküstülük yok muydu? Neden bu kadar mantıksal bir çerçeve­ye hapsolduk ki biz?

Çocuklarımız ise bugün hayale benzeyen, hayal çakması, alt metinlerinde tehlikeli pek çok me­saj barındıran albenili bir dünya ile karşı karşıya. Çocuk kitaplarında bile yoğunluklu olarak kar­maşık karakterler, karanlık dünyalar ve zihin ka­rışıklığına yol açacak temalar var. Aslında sade­liğe ihtiyacı var çocuklarımızın. Elbette büyük­lerin de…

Çizelgeli eğitim sistemi geçmişte bizim hayalle­rimize ket vururken günümüzde ise çocukların hayal kurma haklarının yine ellerinden alındığı­nı düşünüyorum. Çocuğun öz benliğini ve fıt­rattan gelen o saflığını kirleten modern çağ un­surları, kendi gri hayallerini çocuğumuza dayatı­yor ve onu masumiyetinden kopmuş bir büyük olmaya hazırlıyor ve tabiri caizse buna zorluyor. Hayaller bile “Büyüyünce ne olacaksın?” soru­suna endekslenmiş durumda. Hayal kurmak bu değil! Hayal dediğimiz şey, yazıldığında bile ha­yalden daha alt düzey bir şeye dönüşüyor. Ha­yal kurmak öyle tarifsiz bir şey.

Oysa büyümeye ne gerek var! Yaşımız ne kadar büyük olursa olsun insan olarak niteliğimiz, in­sanlık kalitemiz, yapıp ettiklerimiz, yazıp çizdik­lerimiz; çocukluğa ne kadar yakın olduğumuz­la, ne kadar saf ve temiz kaldığımızla, hayalle­rimizin peşinden ne kadar koştuğumuzla ilinti­li değil mi?

Necip Tosun – Cahit Zarifoğlu ve Çocuk Edebiyatı

Necip Tosun – Cahit Zarifoğlu ve Çocuk Edebiyatı

Çocuk hikâyeleri üç beş sayfada çocuğa bir dünya kurar ve kurduğu bu dünyada çocuğun ruhsal gelişimine katkıda bulunurken, onun heyecanlarını, coşkularını besler. Bir doğruyu, iyi hasletleri, didaktikliğe düşmeden bir masal büyüsüyle ona sunar. Bütün bunlardan onun bir zevk ve tat almasını sağlar, hayal dünyasını geliştirir, hayata hazırlar. Yani hikâye burada pedagojik bir görev üstlenir. Bilgilendirme, eğlendirme, zevk verme, çocuğu hayata hazırlama, ruhsal gelişimine yardımcı olma, merak ve heyecan duygusu verme bu edebiyatın temel ilkeleridir. Bir başka deyişle çocuk hikâyeleri, çocuğu yönlendirmek, biçimlendirmek, hayatı doğru (ya da istediğimiz gibi) algılamasını sağlamak amacıyla kurgunun (fiction) devreye sokulmasıdır.

Çocuk hikâyelerinde çıkış noktası öncellikle ma­sallar olmuştur. Masalların eğlendirici, heyecan­landırıcı, meraklandırıcı, tatlı, zarif özellikleri ço­cuk hikâyelerinin olmazsa olmazlarıdır. Çocuk hikâyeleri, masalların bu özelliklerini bünyeleri­ne katarlar. Çocuk hikâyeleri bir “ihtiyaca” bina­en yazılır ve yazar üzerinde birçok “kısıtlayıcı” et­kisi vardır. Öncelikle yazar kullandığı her kelime­de muhatabının bir çocuk olduğundan yola çı­karak, sürekli onun birikimlerini, kavrayışını, ha­yal gücünü hesaba katacaktır. Aşırı betimleme­lerden, ruh çözümlemelerinden, felsefi yakla­şımlardan, biçimsel denemelerden uzak dura­ caktır. Olabildiğince anlam açıklığı gözeterek, dolambaçlı yollardan sakınacaktır. Benzetmele­rin, imaların, esprilerin çocuğun dünyasında bir karşılığı olması gerektiğini bilecektir. Yazdıkları düşündüren, güldüren, heyecanlandıran, kavra­tan bir yapıda olacaktır.

Peki bu kadar “kısıtlayıcının” etkin olduğu bir yazı türüne sanat/edebiyat demek mümkün mü? Okuru (çocuğu) hedef alarak yazılan bir metnin, bağımsız, özgün bir üretim aşaması ol­madığı açıktır. Çünkü yazarın dili, duyarlığı, eş­yaya, hayata bakışı sınırlandırılmıştır. Hatta sa­natçının kimi kez edebiyat yapmaktan bile ka­çınması gerekir. Biçimsel denemelere girme­mesi gerekir. Zihni hep çocuğa, onun dünyası­na ayarlı olmalı, kendisini özgür bırakmamalıdır. Oysa herhangi bir sanatın gerçek anlamda sa­nat olarak adlandırılabilmesi için, ona dışarıdan dayatılan bir “kısıtlayıcı”nın olmaması gerekir. Eğer bir sanat eserine, sanatın kendi gerekleri dışında bir baskı/sınır etkili olursa, o vakit sanat olayı, gerçek anlamından çok şeyler yitirir. Hatta ortaya çıkan şeye sanat bile denemez.

Bütün bunlardan dolayı çocuk edebiyatına ço­cuğa estetik bir zevk kazandırma ve üst ede­biyata hazırlık olarak bakılması daha sağlıklı­dır. Gerçek sanat için bir köprü, ısınma çalışma­sı olarak. Bu nedenle çocuk edebiyatını “ikincil edebiyat”, “yan edebiyat” olarak tasnifleyenleri anlayışla karşılamak gerek. Çünkü çocuk edebi­yatı enikonu Lihgt edebiyattır, edebiyatın doza­jı azaltılmıştır.

Kimi kısıtlayıcıları olmakla birlikte çocuğa yö­nelik yazmak kimi kez de yazarına büyük fırsat­lar sunar. Çünkü çocuk bir yandan da özgürlük demektir. Çocuğun imgesi safiyettir, bozulma­mışlıktır. O her şeye itirazsız inanır. Bir yazar için muhatabının her şeye itirazsız inanması büyük bir imkândır. Anlatılan hiçbir şey çocuğu şaşırt­maz. Yazarın kurduğu dünyaya okurunu inan­dırması için bir çaba göstermesi gerekmez. Hay­vanlar konuşur, eşyalar konuşur, güneşe gidi­lir, görünmez olunur. Bütün bunları büyükle­re inandırmak güçtür ama çocuk bunlara hay­ret bile etmez. Çünkü muhayyilesi daha geniş­tir, sınırsızdır. Bu anlamda nitelikli edebiyattaki soyutlama, sembolik anlatımla, çocuk edebiyatı arasında bir paralellik kurulabilir. Bu yanıyla da elbette değerlendirilmesi gereken bir imkândır.

Cahit Zarifoğlu ülkemizde çocuk edebiyatının önemini kavrayan önemli yazarlardan biridir. Çocukların safiyeti ve günahsızlıkları onu cez­beder. Bu yüzden onlara söyleyeceği şeyler var­dır. Büyüyüp kirlenmeden söyleyeceklerini söy­lemek ister. Bu bağlamda Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Gülücük, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş, Yürekdede ile Padişah, Kuşların Dili kitapları­nı kaleme alır. Kitaplarda, doğru, dürüst ve kişi­likli olmayı, iyiliği öne çıkaran Cahit Zarifoğlu er­demli olmanın örneklerini hikâye eder.

Katıraslan’da tilki ile aslanın dünyasından günü­müz dünyasına masalsı gerçekleri gönderir. Ya­şadığımız âna ilişkin merak ve hayret uyandır­maya çalışır. İroni ve çarpıcılık eserin temel vur­gusudur. Yürekdede ile Padişah masalsı zengin­likleriyle insan olmanın zenginliklerini hatırlatır. Motorlu Kuş insanın kendi olma serüveninin bir fabl örneğidir. Yapay ve türedi eklentilerin saç­malığı vurgulanır. Serçekuş’ta ise av ve avcı me­taforu üzerinden hiçbir iyiliğin karşılıksız kalma­yacağı anlatılır. Ağaçkakanlar’da çocuk olmanın serüvenine bakılır.

Cahit Zarifoğlu bir bütün olarak çocuk kitapla­rında, merhameti, iyiliği ve erdemi günümüz çocuklarına hatırlatır. Sabretmeyi, varoluş bilin­cini, inancın insana kattığı yüceliği gündeme getirir. Günümüz çocuğuna bu hikmetler yanın­da şair elinden çıkma güzel Türkçeyle bir dil şö­leni de sunar. Ancak her çocuk kitabı gibi bü­tün bu masalların büyüklere de söyleyeceği çok şey vardır.

Emre Tan – Devrim Var!

Emre Tan – Devrim Var!

Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.
(Leyl/12)

Lise yılları, dünya milenyuma girmenin sarhoşluğunda. Paleolitik çağlardaki insanlardan çok farklıyız artık, arkeoloji müzelerine istiflediğimiz bir yığın taştan, topraktan bunu anlamak mümkün. Öldürmek için Levallois yöntemlerine başvurmuyoruz. Karanlık insanlık tarihini kan, metal ve plastiklere ayırıp geri dönüştürmenin vaktindeyiz. Ne kadınları yerlerde sürüklüyor erkeklerimiz saçlarından tutarak, ne de hayvanları öldürüp derilerini giyiyoruz artık. Yerçekimi kalkmış, kafamıza düşecek elma yerine meteorlar, uydular var, muhatabımız ise kablosuz duygular.

Ortamektep bittiğinde iyi bir not ortalamasıyla, dönemin süper liselerine gidebiliyordum. Fütü­rist babam, yabancı dil meslek hayatında lazım olur bu çocuğa deyip, Şişli Yunus Emre Lisesi’ne kaydımı yaptırmıştı. Birçok ameliyatı geride bı­rakmıştım. Gençtim, kısa sürede toparlıyordum. Hazırlıklıydım artık, derdimi anlatacak kadar İn­gilizce biliyordum. I love you, Go home Yankee!.. I. sınıftan sonra büyük bir ameliyata girmiş, bu nedenle okula ara vermek zorunda kalmıştım bir yıla yakın. O ara verdiğim dönem, erken bir inziva olmuştu benim için. Koltuk değnekleriyle nadiren de olsa kalkabiliyordum, bacağımdaki his oldukça zayıftı. Ranzamız vardı mesela, bü­tün vaktim orada geçiyordu. Üst katın mdf tah­tası benim için gökyüzüydü artık. Kardeşimin boya kalemleriyle çizmeye, yazmaya başlamış­tım o boşluğa. Mağara duvarlarına ellerini yas­layıp ağızlarından püskürttükleri boyalarla el­lerinin şekillerini çıkaran ilkel insanlar gibi, tah­ta kalemiyle etrafından geçiyordum parmakla­rımın sırayla bileğime kadar, belki genç olarak ölme ihtimaline karşı. Tanrı’nın sesini duyduktan sonra kendini bir lahdin içine kapatan çileci Ale­xandra gibiydim, çamurla sıvanmış kulübesinde uzanıp dua okuyan Setteli Paul biraz da. Düşün­mek ve okumak için vakit boldu. Ahbabım Ya­şar, kitaplar getiriyordu, aralarında en ilgimi çe­ken Simyacı olmuştu, içerisinde çöl vardı mese­la. Ranzanın alt katında geçirdiğim uzun zaman, mataradaki tuzlu su gibi.

Yazın sonlarına doğru tekrar ayağa kalkmıştım, ilahi bir sınavdan geçiyorduk ve tekrar devletin eğitimine geri dönüp acilen denklemler çözme­li, resmî tarih yalanları dinlemeliydim. Fakat ka­famda başka sorular vardı; bir kuyu kazsak dün­yanın öteki ucuna çıkana kadar, kuyuya düşer miydik, yoksa? Neden İsa her zaman çarmıha geriliyor ve Kopernik aforoz ediliyordu mesela.

Ara verdiğim için bir alt dönemlerle birlikte oku­yacaktım, konuşmayı unutmuş gibiydim, sade­ce kısa cümleler vardı heybemde. Yeni dostla­rım vardı artık, Sarıyer-Beşiktaş hattındaki dol­muşların ön camı gibiydi arka sıradaki köşemiz. Cama yapıştırılmış boş cd’ler, takım atkıları, du­varda şiirler, devrim sözleri, mizah biraz da; ca­nısı, liselim… Sınav kâğıtlarım beyaz yakalı, bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için teşek­kürler der gibi. En azından liseyi bitirsin merha­metiyle karnede 0 yerine 2 ve 3’ler. Beden ders­lerinde nöbetçi krizi çözülmüştü, sınıfın kolluk kuvveti bendim artık. Öğle aralarında krem pey­nir, simit ve çay, okuldan sonra Beşiktaş sahilin­de sabahlayıp teknelerin güvertelerinde uyu­mak ve çorbacıda gözü açmak en büyük keyifti bizim için. Martı sesleri, boş sokaklar…

Üniversite sınavı yaklaşmıştı, Notre Dame’ın kamburları test kitaplarına gömülmüş, yoğun çalışıyorlardı. Ya kilisenin çanına mahkûm ka­lacaklardı, ya da iyi bir bölüm kazanıp avukat, doktor, mühendis, ceo, faso veya fiso olacaklar­dı. Niyetimde güzel sanatlar fakültesine gitmek vardı, prosedür nedir ne yapmak gerekir fikrim yoktu. Tam o dönem, dayım aradı, Ptt’de perso­nel müdürüydü. Çalışanlardan birinin eşi kanse­re yakalanmış, çiçek yaptırıp onun adına ziyaret etmemizi istemişti. Melek adında bir teyze, çok şirin, mütevazı bir bayan, eşinin durumu pek iyi değildi. “Benim oğlum da Konya’da, güzel sanat­ların sınavına hazırlanıyor, beraber kursa gidersi­niz istersen” dedi. Hicret vakti gelmişti, valizi ha­zırlayıp memleketin yolunu tuttum, devletin de­mir yolları, istasyon anonsları ve yataklı vagon.

Yetenek sınavına kırk gün vardı, tamı tamına kırk gün. Kavminden kırk gün ayrı kalan Musa, Sezai ağabeyin “Hızırla Kırk Saat”i, doğan ço­cuğun veya ölen adamın kırkı, kırkayak ve ker­rat cetveli; beş kere sekiz; 40. Atölyeye ilk girdi­ğimizde şaşkındım, duvarlarda natürmort ve fi­gürler. Üstelik ayakta çiziyorlardı dev kâğıtlara, şövale üzerinde. Hastane yılları, elime kalem al­mamıştım, son dönem karaladıklarım öğret­menlere hatıra niyetine; “Lilith” mesela.

Kırk gün kırk gece…

Üniversiteye yılları, üniformamız yok, herkes aynı yaşta değil artık. Kitaplarda büyük “S” ile başlayan ne varsa yakından tanışıyorduk; sanat, siyaset, sosyoloji ve sinema mesela.

Hızla seyahat ediyorduk tarihte; akademi ön­cesi zaten, dört halifeyi, kavimleri, göçleri, de­releri, beyleri, yükseliş ve çöküşleri, kurtuluş ve devrimleri biliyorduk, fişleme ve ikna oda­larını, en azından her sabah verdiğimiz söz­lerin yazarı Reşit Galip’i bilmesek de, Şeyh Galip’i biraz olsun biliyorduk. Altamira, Lasca­ux, Çatalhöyük, sonraları kabile sanatları, Yedi Bilgeler’den Miletos’lu Thales’in esin kayna­ğı; Mısır, Mezopotamya, daldan dala, Antik Yu­nan, Roma ve Bizans, İslam, Çin ve Hint sanat­ları biraz, söylemesi güzel oluyor diye belki de Quattrocento’yu, Rönesans’ı öğreniyorduk ama Jules Michelet’den değil. Sarışın, beyaz ten­li, uzun saçlarıyla, kâh çarmıhta, kâh Meryem’in kollarındaydı İsa. Biri de çıkıp demiyordu ki, Fi­listinli bir anadan doğma, Filistinli bir adamdır bizim İsa. Âdem ve Havva, hatta Tanrı’lar vardı da kitaplarda, kimse onların göbek deliklerinin olmasını sorgulamıyordu. Bir anadan doğmamış ilk insanın, Tanrı’nın nasıl kesilirdi plasentası, ba­kıştaki sakatlık kimsenin dikkatini çekmiyordu. Contrapposto daha mühimdi, benim duruşuma benziyordu üstelik. Ayağım ameliyattan sonra aksamaya başladığı için, bedenin formu da de­ğişiyordu. Akımları öğreniyor, kâh sürrealist, kâh dada oluyorduk. “Sanat nedir?” diye sorulan so­rulara bilgece cevaplar arıyor, estetiği, güzeli öğreniyorduk, toplum için mi, sanat için mi diye oyalanıyorduk.

Bunlar değildi mesele. Hayal kırıklığı, yalnız­lık ve akademiye başkaldırı daha ilk günlerden başlamıştı bu nedenle ve imdadıma bir dost ye­tişiyordu. Dikkatimi çekmişti, bakışlarında hu­zursuzluk vardı. Okul merdivenlerinde karşısı­na dikilip derdimi niyetimi anlatmıştım, akabin­de hemen ahbap oluvermiştik. Bahçeli, tek kat­lı bir evin bodrumunda tek göz, 1,5×3 m kadar bir odayı sığınak yapmış kendine. Yer hizasın­da ufak bir penceresi vardı, beyaz kireç duvar­lı. Fakülteden çok o tek göz odada geçiyordu ar­tık zamanımız. İsmet Özel’i, Ahmet Arif’i, biraz Can Yücel’i kendi sesinden dinliyorduk sabahla­ra kadar. Fakülte sınırlarında ne varsa eleştiriyor­duk, moda ve dekorasyon dergilerinden farksız sanat dergilerini. “Güzel sanatlarda akademisyen olmak, ibadette gösterişe benzer, sanatçının do­çenti, profesörü mü olur arkadaş!” diyorduk. 24 saat Sali’ye yolculuk mottosuyla akademiyi do­çentken terk eden Sali Turan’ı seviyorduk. Daha sonra telefonda; “İstanbul’a gelirseniz size retros­pektif kataloğumu hediye edeyim, şu fiyata satılı­yor gerçi ama sizden para almayacağım” demesi üzerine onun da üstünü çiziyorduk, fikirlerimiz­de biraz toy, ama samimiydik.

Ahmed Musa’nın sığınağı resim yapmak için müsait değildi, sırt sırta verip çalışabileceğimiz büyük bir alan gerekti. Biraz daha büyük, eski­den bakkal olan bir yere taşındık. Resim yapma­lıydık, sergiler açıp cv doldurmak için değil, za­ten para yer etmiyordu niyetimizde. Açlığımı­zı giderecek yeni kitaplar bulmalıydık, kendimi­ze ait bir manifestomuz olmalıydı. Ülke popstar ressamlarla doluydu ve hepsi samimiyetsiz geli­yordu bize. Kendileri gibi düşünüp inanmayan­ları hatta İstanbul dışındaki sanatsal eylemle­ri tanımıyorlardı, burjuvanın serbest meslek er­bapları. Konya mı? Orada resim yapılıyor mu ya! (Tanımak gerek memleketi, insanı, fildişi kuleni­zi yıkmak niyetimiz). Üstelik yurt dışına çıksalar hepsi turist, kimsenin de ciddiye aldığı yok bu adamları. Sergi açılışlarında şekilden şekile girip bol kahkaha atıyorlardı. Eserden çok isimler ön planda. Kendilerini peygamber, ürettiklerini va­hiy sananlar bile vardı. Tiyatral bir bohemlikleri her hallerinden belli oluyor. Sonu gelmeyen bir düğündü bu iş sanki, kendilerinin çalıp kendile­rinin oynadığı.

1930 yılı; ülkenin artık çağdaş dönemleri. Aya­ğında pabuç olmayan, mazlum köylü çocukları vals öğreniyor sözde. Ne yaptıklarını anlamıyor­lar. Buna benzer bir mesele, bol boya israfı, insa­ni değil de, nefsî problemleri olan bir yığın çar­kıfelek. Büyük hediye; buzdolabı, lcd televizyon, kalmışsa biraz vicdan belki de, reklamlardan he­men sonra…

“Bir şey yapmalı” diyorduk, tamam dünyayı de­ğiştirmek gibi romantik düşüncelerimiz, şove­nist iddialarımız yoktu ama en azından “elimiz­den geldiği kadar ülke sanatını” diyorduk. Üreti­yorduk, ufak bir elektrik sobamız ve çekyatımız vardı. Duvar kenarı soğuk olduğundan nöbetle­şe yer değiştiriyorduk kış günleri. Tütün ve çay azık oluyordu. Domates, peynir, ekmek, kalmış­sa birkaç zeytin yeni bir portre için Arcimboldo’a yetmese de bize yetiyordu. Âdettendir, bir de kedimiz vardı, Ümmü Gülsüm’ü sevdiğimiz­den onun adını vermiştik. Musa’ya göre bi­zim Ümmü sokak yosmasıydı o ayrı. Son dö­nem haberlere konu olan boş çerçeve mesele­si Musa’nın ilk kavramsal işidir mesela. Asmış bir gün kalın, işlemeli boş çerçeveyi ve imzalamış kurşun kalemle duvarı. Artık kafa tutmaya ha­zırız!

Bir duruş kazanmıştık, akademinin kabul ettir­meye çalıştığı şemalara ve kurallara (herkes na­sıl resim yapacağını biliyordu ancak neyin res­mini yapacağını değil) soysuz natüralizme, suya sabuna dokunmayan romantizme, sanatı teke­linde sanan lobi, cemiyet ve derneklere, kolek­siyoner ve şirketlere, küratör ve eleştirmenlere, şan ve şöhrete, toplu mezar müzelere, galeri ve ressamlar arasındaki gizli bir Serflik ilişkisine kar­şı bir duruş. Rusya’da 19.yy sonlarına doğru aka­demiden atılan, atıldıktan sonra gezici sergiler düzenleyip taşra halkına ulaşma ve onlarda top­lumsal bilinç oluşturma umudu taşıyan on üç öğrenci (Gezginler) kahramandı bizim için.

Öğle vakitleri, okula gitmeden evvel atölyeye uğradım. Ahmet Musa telaşlı, telefon görüşme­leri yapıyor, elindeki ufak kâğıda isimler yazıyor­du. Anadolu’nun çeşitli üniversitelerinden sa­mimi, dertli birilerini arıyorduk artık. Varsa tanı­dıklarımıza yoksa onların aracılığıyla başkalarına ulaşıp derdimizi anlatıyorduk. Ankara’dan, Sam­sun, Malatya, Niğde, Antalya, Bursa, İstanbul ve Eskişehir’den yeni isimler ile kısa sürede bir ara­ya gelmiştik. Devletin demir yollarını ve uzun yolculukları seviyorduk. Olacaksa bir adımız içe­risinde mutlaka Ray olmalıydı.

Devrim başlamıştı!

Atölyeye her yerden resim ve heykel geliyor­du. Paketleri açarken heyecanlıydık. İlk sergimi­zi hareketin başladığı yerde, Konya’da açıyor­duk. Yaz ayları tatil için geldiğimizde memleke­te, rahmetli dedem onlarca kavun karpuz alıp pazardan, at arabasıyla eve getirirdi. Tek tek ta­şırdık bahçenin köşesine, sabah akşam, günler­ce yerdik karnımız şişene kadar. Sergi günü kira­ladığımız komyenetten işleri indirirken aynı key­fi almışımdır.

Ardından Ankara sergisi. Zar zor ikna ediyorduk görevliyi, işleri otobüse alması için. Otogarda herkes eser kaçakçısı sanıyor bizi. Ahmed Musa ve Ayça (babasının yardımları unutulmaz) başı­mıza yollara düşüyorduk. Sponsorlara karşıydık tamam ama elimizdeki son dinar bitiyordu. Her şeye rağmen ucu ucuna bir sergi daha açılmıştı. Gittiğimiz yerlerde derdimizi anlatıyor, hareket kazandırmaya çalışıyorduk.

Henüz bir aydan kısa bir süre olmuştu, sayımız artıyordu. Isparta, Kayseri mesela. Yeni işler ge­liyor eskilerini geri kargoluyorduk. Üçüncü sergi için adres Niğde. Beklediğimizden çok daha yo­ğun bir ilgi, sokakta durdurup vatandaşı sergi­ye davet ediyorduk. Yüz yüze ilk kez geldiğimiz, Sinan ve Melih karşılamıştı bizi. Samimi ve yete­nekli kardeşlerimiz. Sinan’ın işleri oldukça güç­lü. Sergi açılışı kadehlerimiz yoktu, pasta börek israf! Her sergide olduğu gibi iki kasa yeşil elma, hareketin göstergesiydi. Derdimizi anlatıyorduk, çocuk ya da yerel basın, herkese aynı ciddiyetle anlatıyorduk.

Okul işleri yarım kalıyordu. Vize ve final sınavla­rını geçip yeşil pasaport almaya hak kazanma­lıydık. Üstelik bilgelerin gözüne batmaya baş­lamıştık. “Siz sanatçı değil öğretmen olacaksınız, boşuna yormayın kendinizi bu kadar!” ve benze­ri sözleri sıkça işitir olmuştuk. Olmak mı? Bir şey olma postulatımızda yoktu. Yol uzundu ve biz bulduğumuz ilk gölgelikte mola vermek zorun­da kalmıştık, gücümüz vardı oysaki, elimizi dos­tun omuzundan hiç ayırmıyorduk ama Robert Musil şahittir dinar bitmişti. Konya dışındakiler zaten kargo masraflarını zor denkliyordu. Gez­ginlerle aynı kaderi paylaşıyorduk. Büyük bir rü­yamız vardı, ancak devrim niyeti kırk gün daya­nabilmişti.

“ Ve sen şair, ilahların seçkin kulu
Ezelî hakikatlerden söz aç
Sanma ki ekmeği olmayanlar
Layık değildir rübabının ilhamına
İnsanların ruhundaki
Tanrı ölmedi.
İnanmış bir kalbin hıçkırıklarını
Anlar bu ruh daima.
Bir vatandaş ol!
Sanatın hizmetkârı
Yakının iyiliği için yaşa
Ver dehanı hizmetine
Dünyayı kucaklayan sevginin”

(Nekrasov-Vatandaş)

 

Ahmet Sarı – Yanmayan Sigara Endişesi

Ahmet Sarı – Yanmayan Sigara Endişesi

Sigarayı içine çekerken yanakları -göçük gibi- içeri doğru göçerdi. Bir vakum gibi çekerdi sigarayı, sigarayı bir vantuz gibi çekerdi. İlk sigarasını on iki yaşında gömleğinin sol cebine atmıştı. Büyümek istemenin bir dışavurumuydu bu. Ergen olma isteğinin bir dışavurumu. Sigarayı ağzında tellendirdiğinde kendini devasa bir ergen olarak görüyordu. Bağrı açıktı. Yavaş yavaş bıyıkları terliyordu. Sigarayı gömleğinin sol cebinde bulundurmanın insanın yürüyüşüne de yansımaları oluyordu. Daha bir olgun olduğunu farz ediyordu böylelikle. Daha bir deliyürek. Daha fışkın gibi bir delikanlı, daha bir deli dolu. Zamanla sigaraya bağımlı oldu. Sigarasız yaşayamaz hale geldi. Her gün içtiği sigara onun yaşamının anlamını oluşturuyordu. Gömleğinin cebinde sigarası varsa hayat başka bir güzellikte akıyordu. Sigarası cebinde olduğunda gülüyordu, neşeleniyordu, kahkaha atıyordu. İçinde sonsuz büyüklükte bir vadi, yemyeşil açıyordu. Sigarası azaldığında bir tedirginlik yaşıyordu. Bir huzursuzluk gelip omuzlarına, ruhuna oturuyordu. Sigara bitmeye yakın onu hafakanlar basıyordu. Eli ayağı titriyor, azalmış sigara sanki de onu nefessiz kılıyordu. Bu durumları yaşamamak için her zaman evinde sigara bulundururdu. Kısalığı ve kuruluğuyla ün yapmış Birinci sigarası. Filtresi olmadığı için tütün hep gömleğinin cebine dökülür, babası gömleğinin cebindeki tütün tanelerinden onun sigara içtiğini anlar, ona fırça çekerdi. Her ne kadar yaşadığı dönemlerde “İç Birinci, ol devrimci” diye bir slogan da çıkmış olsa, o sigaranın kendi tadına büyülenmiş, Birinci içmek için ağızlık almış ama hiçbir zaman devrimci olmamıştı. Birinci sigarasını, Bafra sigarası gibi neresinden içeceğiniz tartışma konusu olurdu. Filtreleri olmadığı için önden ya da arkadan içmenin bir farkı yoktu. Sonra Bitlis ve Yenice sigaraları, Yeni Harman ve Maltepeler gün yüzüne çıktı. Sigara sektörü gelişiyordu ama bir şeyi söylemekte bir beis görmüyorum o da: Samsun 156 kamyon egzozu gibiydi maazallah. İnsan Samsun 156’yı yaktığında kendini dumanlarıyla ele verirdi.

Sigara içmeyenler oturdukları yerden kaçarlardı Samsun 156 içildiğinde. Dumanı o kadar kesifti, bir o kadar da fazla çıkardı.

Bu sigaraların hepsini keyifle içti. Filtresiz sigara­lar zaten kuruydu ama kaloriferlerin üzerine ko­nulunca apayrı bir kıvam bulurlardı. Sigara tü­tünü kuruduğundan çakmakla ya da kibritle ya­kıldığında çıtırdayan kupkuru bir yanışı, kendi kendine de bir akışı olurdu. Daha sonra Malbo­ro ve Ernte sigaralarında gözlemlediği, sigarayı bir yere bıraktığında kendi kendine sonuna ka­dar yanıp sönme halini Türk sigaralarında göre­memişti. Türk sigaraları, bir dudak ona dokun­masa, ondan soluklanmasa kendiliğinden sö­nüp giderdi.

Dedim ya zamanla sigarasız yaşayamaz oldu. Ortaokulda sol gömleğinin cebinden çorabına doğru kaydı sigaralar. Daha erkekler uzuneşek veya futbol oynarken; kızlar ip atlarken, yakar top oynarken o okulun gizli bir köşesinde, ba­zen lavabolarda insanların “mazotlu sigara” de­dikleri dönemin ucuz sigaralarını tellendirirdi. Liseye başladığında sigarayı daha bir içine çek­meyi öğrenmiş, yeni başlayan arkadaşları siga­ra içtiklerinde amatörce öksürürken, o uzun bir içe çekmeyle sigaranın dumanlarını akciğerle­rinde saklamayı öğrenmiş; kalan ve geriye ge­len hafif dumanı da ağzından değil burnundan çıkarmayı bir maharet bilmişti. Lisede hocalar ayda bir habersiz baskınlar yaptıklarından siga­raları en azından okulda öyle olur olmaz yerler­de değil de duldalarda, korunaklarda saklamayı öğrenmişti, ama sigara içerken sigara dumanın­dan ve içmeden alınan hazzı gün geçtikçe artır­masını bilmişti. Üniversiteyi kazandığında, yıl­larca sigara içtiğinden dolayı da öksürmeye baş­lamıştı. Öksürük ciğerlerinin derinlerinden ko­pup gelmekteydi. Kesintisiz, ona adeta soluk al­dırmazcasına, onu boğmaya çalışırcasına bir ök­sürük hali içindeydi.

Üniversite yıllarında alabildiğince sigaralı gün­ler, sigarada yok olma zamanları başlamıştır. Yurtta kaldığı dönemlerde arkadaşlarıyla oda­ları duman altı olana kadar sigara içerler, sonra camı açar odayı havalandırır ve sonra yine odayı duman altı edene kadar koyu sohbetlerle, maç kavgalarıyla, karılı kızlı konuşmalarla günlerini gün ederlerdi. İşte tam da bu günlerde yani ök­sürüğünün seri bir hal alması, kesintisiz ciğer­lerden gelen öksürüğün kendine nefes aldır­maması ile birlikte anladı ki artık sigaradan dö­nüş yoktu ve bu haz ya da illet onu mezara ka­dar götürecekti. Huzurunun da, huzursuzluğu­nun da kaynağı sigaraydı. Dünya dalgınlıkla­rından çok nadir sigarası azaldığında ve kendi­ni tehdit altında hissettiğinde gece yarısı olsa bile, dükkânların kapalı olduğunu bildiğinden, yirmi dört saat açık otogara gidip, orada açık dükkânlardan sigarasını temin ederdi. Sigarasını gömleğinin yakasına koyduğunda ve ondan bir tane de yaktığında, kendini dünyanın en mutlu adamı hissederdi.

Evlendiğinde de sigaraya devam etti. Eşi de si­gara içiyordu. Eşinin iradesi kendisininki gibi za­yıf değildi. Ne zaman sigaraya başladığı, ne za­man sigarayı bıraktığı bilinmezdi. Bir bakardınız kahverengi deri çantasından bir Camel çıkar­mış, ağır ağır sigarasını yakıyor ve gözleri dal­gın uzun bir hülyayı boşlukta izliyordu. Bir ba­kardınız kocası “Hele getir senin şu Camel’inden bir tane tellendirelim” dediğinde sigarayı çok­tan bıraktığını dillendiriyor ve cidden uzun za­man da sigarayı ağzına almıyordu. Karısı gibi si­gara içmeyi hiç istemezdi. Beğenmezdi onun si­gara içişini ve sigarayı mundar ettiğini düşünür­dü. Sigara içmenin de bir adabı vardı. İlkin siga­rayı geniş bir çekişle ağzına, damağına çekecek­sin; dil, damak o tada varacak; tükürük bezi ni­kotini özümseyecek, sonra gırtlaktan boğaza, küçük dile ve de yutaktaki tüm liflerden ciğer­lere dumanı göndereceksin. Susuz bir adamın, uzun susuzluk halinden sonra kana kana su içişi neyse, duman akciğere öyle bir susuzluk haliyle inecek ve orada bütün akciğer lifleri tarafından özümsenecek. Sadece ağız tiryakisi olan ve du­manı akciğerlere göndermeyen içicilerin gerçek bir içici olamayacakları, bunların amatör olduk­ları ve sigarayı mundar ettikleri görüşündeydi.

İyiden iyiye kötüleşen akciğerlerinin durumu­nu, daha doktora gitmeden aralıksız öksürük­ler gösteriyordu. Öksürük o kadar uzun sürüyor­du ki gözlerinden yaş akıyor, yüzü soluksuz kal­maktan kıpkırmızı oluyor, beti benzi soluyordu. Eşi, o daha dışardayken onun uzaktan eve doğ­ru gelişini kesintisiz öksürmelerinden anlıyor­du. Doktora gittiler. Geniş bir chek up’tan, ultra­sonlardan, radyografilerden sonra doktor onun KOAH hastalığına yakalandığını, durumunun iyi olmadığını, sigarayı acilen bırakması gerektiği­ni, yoksa fazla yaşama olanağı bulamayacağını dillendirdi. Sigaradan ayrılmak kolay olmadı. Ci­ ğerleri iflas etmişti ve hastanede uzun süre ağ­zında maskelerle dolaştı, iğneli oksijen tüpleri­ni ciğerlerine çekmek durumunda kaldı. Yıllar­ca içilen sigaranın nikotinini ve zararını kısa bir ay kadar hastanede iğnelerle, iğneli oksijen tüp­leriyle elbette iyileştirmek kolay değildi. Sigara artık hayatından büsbütün atılmalıydı. Öyle de yaptı. Söz konusu yaşamsa, hayatta kalmaksa, sigara hayatından atılabilirdi.

Hastaneden çıktığında ve sigarasız bir yaşama yeni başladığında hayatta bir anlam bulama­dı. Moralinin daima kötü olduğu, dünyaya hep olumsuz bir perspektifin hâkim olduğu, hayat­ta kalmak için varlıkta geniş bir boşluğun oldu­ğu, anlamın yittiği, yaşarken bedeninde ve var­lığının bir yanında sigaradan kaynaklı hep de­vasa bir oyuğun ve boşluğun olduğu düşünce­sine kapıldı. Bu zamanlarda uykusuzluk hasta­lığı da çekmeye başladı ve dünya kötüydü, in­san da özde kötüydü, duygular kötü, hayat kötü daha da önemlisi TANRI kötüydü. Kaç cadde, başı önüne eğik gezdi durdu, ağzında olmayan bir sigara düşüncesi, kaç soluklanış daha burnu­nun direğine vuran sigaranın kekremsi, gözlere değdiğinde onları sızlatan ve büzdüren ince du­man. Ve bir türlü unutamadığı, içinde bir cana­var varmış gibi ve içinden, ciğerlerinden gelen feryat, beni emzir, bana duman gönder feryatla­rı. Bunların susuzluğuyla unutmaya çalıştı siga­rayı. Unutamadı.

Dükkândan bir Marlboro paketi aldı. Sigaranın jelatinini açtı, içinde “pull it” komutu olan jela­tinini çekti çıkardı. Çok tanıdık bir alkol koku­su sigaradan burnuna sokuldu. Tanıdık bir dosta bir merhaba dedi. Yakmadı sigarasını, sigara ta­nesini yakmadan ağzına götürdü. Sigarayı yak­madan uzun gezilere çıktı. Sigarayı yakmadan dostlarla konuşmalar yaptı. Sigarayı yakmadan tatil yaptı. Sigarayı yakmadan kitaplar okudu. Çocuk için anne memesi nasıl onun karnını ve ruhunu doyuran bir gıdaysa, onun için yanma­yan sigara da adeta bir memeydi. Hiç yakmadı sigarasını ve hiç de ağzından çıkarmadı. Dudak­larında kalmış olmasından dolayı ıslandığında filtresi, kirlendiğinde, çürüdüğünde yenisini ya­kar gibi davranır, Nippon çakmağını çıkarır, bir ritüel gerçekleştirircesine Nippon çakmağı ça­kar ama sigarasını yakmadan yakar gibi davra­nır ve sigaranın bitme süresi içinde de daha hiç yakmadığı sigarasını söndürürdü. Eskiden siga­rasını yaktığı zaman sigarayı nasıl bir içme süre­si varsa, şimdi de yakmadığı sigarasının bir içme süresini oluşturmuştu. Hemen hemen aynı za­mana denk gelirdi bu süre ve bu süre artık ner­deyse ezberlenmişti. İçten gelirdi.

Bu şekilde hiç yakmadığı sigarayı içme oyunu bir yirmi yıl sürdü. Yirmi yıl içinde çok sigara­yı yakmadı ve yakmadığı çokça sigarayı küllük­lerde söndürdü. Kendini bu oyuna o kadar kap­tırmıştı ki zamanla eşi de oyuna katılmıştı. Ar­tık bunun bir oyun değil de bir varoluş biçimi olduğu da görmezden gelinemezdi. İnsan yir­mi sene bir sigarayı bu kadar özleyebilir miydi? Tam yirmi sene ağzında yakmadığı sigarayı içi­yormuş gibi yapma oyununu oynayabilir miy­di? Tam yirmi yıl bu nasıl bir arzu olmalıydı ki bir türlü bedenden, ruhtan, varoluştan atılamı­yordu. Unutulamıyordu. Zihinden uzaklaştırıla­mıyordu. Zihne yapışıp kalmıştı. Bir illetti ve def edilemiyordu.

Odada ağzında yanmayan sigarayla gezindiğin­de ve yakmadığı sigarayı söndürdüğünde, eşi bundan önceki sigarayı nereye bıraktığını, dal­gın olduğundan sigarayı bir yerlerde Allah mu­hafaza yanık unutmasından evi yakabileceği korkusuna kapılıyordu. Yanmayan sigaranın en­dişesi bu karı kocayı sardı. Yanmayan sigarayı evin bir yerlerine bırakmaması gerektiğini tem­bihlerdi kadın. Kocasının sigarayı unutması oyu­nuna kendini o kadar kaptırmıştı ki kadın, evde dalgın kocanın yanmayan sigaralarını arardı. Ba­zen kibrit bulamasa kocasının yanmayan sigara­sını ister, kendi olmayan sigarasını onla yakardı ve kocasına tekrar geri verirdi yanmayan sigara­sını. Bazen de beraber ararlardı yanmayan siga­rayı evde. Nitekim sigaranın bir araba, ev, bir or­man yaktığını herkes bilirdi.

Gece dostlarına bir yere davet edildiklerinde, el­biselerini giydiklerinde, karıkoca dışarı çıktıkla­rında, arabaya binip epey yol aldıklarında örne­ğin, uzun yol yaptıklarında evde sigarayı yanık bırakıp bırakmama endişesi ve şüphesi sarardı bedenlerini. Derin, dipsiz bir şüpheye kapılırlar­dı. Arabanın içinde kadın adamı azarlardı. Kadın adamdan şikâyet ederdi. Artık kendisinden bık­tığını, umursamaz tavırlarından, dalgınlığından yorulduğunu; evden çıkmaya yakın kaç defa si­gara içmemesi gerektiğini ona tembihlediğini bağırarak dillendirirdi. Sonra uzun yoldan dönü­lür, gerisin geri yanmayan sigarayı söndürmek için eve doğru yol alınırdı.

Fotoğraf

BİBLİYOGRAFYA

DOKTORA TEZİ

Türk ve Alman Poetikasının Kitabı, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 2003.

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Thomas Bernhard`ın Hikâyelerinde Normaldışı Davranış­lar Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 1996.

ÖYKÜ VE ŞİİR KİTAPLARI

Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği, (Korku ve Dehşet Üçlemesi) Çizgi Yayınevi, Konya 2014, 80 s.

Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El, (Korku ve Dehşet Üçlemesi) Çizgi Yayınevi, Konya 2014, 80 s.

Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Hece Yayınları, Ankara 2013, 85 s.

Seherde Serçenin Gördüğüdür, Salkımsöğüt Yayınları, Kon­ya 2013, 80 s.

Ahmed`e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, Salkımsöğüt Yayınları, Konya 2011, 80 s.

Allah Ağrısı, Salkımsöğüt Yayınları, Konya 2010, 80 s.

İNCELEME – ARAŞTIRMA KİTAPLARI

Edebiyat Nefreti – Edebiyat Yazıları, Çizgi Yayınevi, (2014) Konya.

Thomas Bernhard`ın Şiir Dünyası, De Ki Yayınları, (2007) An­kara.

Cemile Akyıldız Ercan ile, Masalların Psikanalizi, Salkımsöğüt Yayınları (2008) Ankara.

Psikanaliz ve Edebiyat, Salkımsöğüt Yayınları, (2008) Ankara.

Kafkaesk Anorexia, Salkımsöğüt Yayınları, (2009) Ankara.

Sanat ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, (2008) Ankara.

Türk ve Alman Poetikasının Kitabı, Salkımsöğüt Yayınları (2006) Konya.

ÇEVİRİ KİTAPLARI:

Yılmaz Özbek ile, Peter Handke, Kaspar, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Şahbender Çoraklı ile, Jurek Becker, Dikkat Yazar Var, Babil Yayınları, (2000) Erzurum.

Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile, Thomas Bernhard, Ses Taklitçisi, (2001) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Peter Bichsel, Edebiyat Dersleri, Babil Yayınları, (2001) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Hans-Georg Gadamer, Friedrich Nietzsche, Helmut Kuhn, Edebiyat Nedir?, Babil Yayınları, (2002) Erzurum.

Abdullah Arslan ile, Jaques Derrida, Şiir Nedir?, Babil Yayın­ları, (2002) Erzurum.

Dursun Balkaya ve Petra Tiedmann ile, Peter Handke, İzleyi­ciye Sövgü-Kendini Suçlama, Birey Yayınları (2002) İstanbul.

Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile, Thomas Bernhard, Olaylar, Babil Yayınları (2002) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Novalis, Poetika, Babil Yayınları, (2003) Erzurum.

Gürsel Uyanık ile, Immanuel Kant, Yaşamın Anlamı, (2004) Birey Yayınları, İstanbul.

Hermann Broch, Edebiyat ve Felsefe, Salkımsöğüt Yayınla­rı, (2005) Ankara.

Adolf Muschg, Edebiyat Terapi Olabilir mi? Salkımsöğüt Ya­yınları, (2005) Konya.

Gürsel Uyanık ile, Peter Sloterdijk, Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek, Salkımsöğüt Yayınları (2005) Ankara.

Fatma Öztürk Dağabakan ve Abdullah Arslan ile, Lewis Car­roll, Küçük Kızlara Mektuplar, Birey Yayıncılık (2005) İstanbul.

Fatma Öztürk Dağabakan ile Thomas Bernhard, Ritter, Dene, Voss, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Fatma Öztürk Dağabakan ile, Thomas Bernhard, Immanuel Kant, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Thomas Bernhard, Dünya Düzelticisi, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Ludwig Wittgenstein, Renkler Üzerine Notlar, Salkımsöğüt Yayınları (2007) Ankara.

EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞI KİTAPLAR

Yavuz Erkoç, Wilhelm Vogelpohl, Alman Edebiyatı Tarihi, Orient Yayınları (2005) Ankara.

Yavuz Erkoç, Klaus Schulz, Alman Kültür Tarihi, Orient Yayın­ları (2006) Ankara.

KİTAP BÖLÜM YAZARLIĞI

Flanörün Edebi Etiyolojisi, Dünya Edebiyatında Flanörlük, Flanör Düşünce, Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık (Der. Hüseyin Köse), Ayrıntı Yayınları, (2012) İstan­bul, s. 286-303.

 

MAKALELERİ

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Orhan Pamuk`un Masumi­yet Müzesi: Deneysel Bir Roman, Sosyoloji Divanı, Y. 1; S. 2, Temmuz-Aralık 2013; s. 139-177.”

“Grimm Masalı “Balıkçı ve Karısı” Adlı Kadın Figürün Tanrı Olma Arzusu, (Bir Deusmorfizm Kazısı) Dialog, Interkulturelle Zeitschrift für Germanistik, Bahar 2013, s. 7-19.”

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Asaf Halet Çelebi ve Heinrich Heine`nin Şiirlerinde Kan İzleği, Sosyal Bilimler Enstitüsü Der­gisi, 2012, C.: 16, S. 1, s. 245-259.”

“Türk ve Alman Şiirinde Şairlerin Benliklerinin Dışavurumu, Özne Dergisi, 8.Kitap Kış 2008, s. 21-30.”

“Türk ve Alman Edebiyatında Boğma İzleği, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2007, Erzurum, C. 10, S. 2, s. 1-17.”

“İsmet Özel ve Paul Celan`ın Şiirlerinde Şehir İzleği, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Y. 14, S. 36, Erzurum 2008, s. 157-171.”

“Türk ve Alman Masallarında İnsan Yiyicilik, Türkiyat Araştır­maları Dergisi, Y. 14, S. 35, Erzurum 2007, s. 229-250.”

“Şebnem İşigüzel`in “Tabut” Adlı Öyküsüyle Thomas Bernhard`ın “Jauregg” Adlı Öyküsünde Ensest İlişki, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2007, Erzurum, C.:9, S. 1, s. 15-26.”

“Thomas Bernhard ve Nihilizm, Özne Dergisi -Nihilizm Soru­nu Dosyası-, Bahar 2007 (7.Kitap), Y. 4, s. 22-24.”

“Orhan Pamuk`un “Benim Adım Kırmızı” Adlı Romanıyla Ul­rich Plenzdorf`un “Genç W.`nin Yeni Acıları” Adlı Romanların­da Ölü Anlatıcı (Nekro-Narratör) Tutum, Türkiyat Araştırma­ları Dergisi, Y. 14, S. 34, Erzurum 2007, s. 99-112.”

“Thomas Bernhard`ın Eserlerinde Türk İzleği, Türkiyat Araş­tırmaları Dergisi, Y. 14, S. 32, Erzurum 2007, s. 171-181.”

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Franz Kafka und seine Beziehun­gen zu den Frauen (Mit Hilfe der Frauenbildrecherche von Franz Kafka und Max Brod gemeinsan geschriebenen frag­menteren Roman “Richard und Samuel”); Atatürk Üniversite­si Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 10.”

“Der Ewige Vater, (Vaterbildrecherche in Orhan Pamuks “Der Koffer meines Vaters”; Oğuz Atays “Brief an meinen Vater” und Franz Kafkas “Brief an den Vater”), Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 45, 2011, s.”

“Felsefeden Edebiyata Bir Bakış Denemesi, Sosyoloji Divanı, Sosyoloji Dergisi, Y. 1, S. 1, Ocak-Haziran 2013, s. 177-183.”

“Amerikamakine, Ayraç Dergisi, S. 13., Kasım 2010, s. 46-49.”

“Kafka`nın Gizli Odaları, Ayraç Dergisi, S. 11, Eylül 2010, s. 5-8.”

“Felsefe mi, Edebiyat mı?, Kitap Zamanı, Eylül 2010, S. 56, s. 12-13.”

“Thomas Bernhard Sözlüğü, Ayraç Dergisi, S. 10, Ağustos 2010, s. 22-27.”

“`Biz Milenyum İnsanları, Mediamaniaclar`, IV. Kuvvet Med­ ya Konuk Yazar, Deneme, 16.7.2007, /www.dorduncukuv­vetmedya.com/dkm/article.php?sid=8795.”

“`Klip Sosyolojisi`, -Türk Kliplerinde İntihar Sorunsalı-, Mavi- Nota E-Dergisi, Makale, Y. 2, S. 248, 19.01.2007, http://www. mavi-nota.com/index.php?link=yazi&no=971.”

“Dehalar ve Anneler, Türk Edebiyatı Dergisi -Sanat, Edebiyat ve Anne Dosyası-, Temmuz 2007, Y. 35, S. 405, s. 34-38.”

“Deha Oluşturma Aygıtı Olarak Baba Modeli, Bay Sinema, Er­zurum Ocak-Şubat 2006, Y. 1, S. 2, s. 15-17.”

“Bu Bir Lynch Girişimidir (David Lynch Sineması Üzerine), Bay Sinema, Erzurum Aralık 2005, Y. 1, S. 1, s. 10-12.”

“Doğu Sinemasına Dair, Bay Sinema, Erzurum Aralık-Ocak 2007, Y. 2, S. 3, s. 17-18.”

“Milenyum Sineması, Gösteri Dergisi, İstanbul Eylül 2003, S. 251, s. 65-70.”

“Nuri Bilge Ceylan Sineması, Gösteri Dergisi, İstanbul Temmuz-Ağustos 2003, S. 250, s. 16-18.”

“Thomas Bernhard`ı Sevmemiz İçin Yirmi Neden, Virgül Der­gisi, İstanbul, Şubat 2001, S. 38, s. 32.”

“Kafka Bir Dracula Mıdır?, Virgül Dergisi, İstanbul Aralık 2000, S. 36, s. 69-70.”

“Niteliksiz Adam, Virgül Dergisi, İstanbul Temmuz-Ağustos 1999, S. 21, s. 25-27.”

“Thomas Mann ve Büyülü Dağ, Virgül Dergisi, İstanbul Mart 1999, S. 17, s. 2-5.”

“Estetik İntihar, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Eylül-Ekim 1998, S. 33, s. 43-55.”

“Gencölmek, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Mart-Nisan 2001, S. 54, s. 55-57.”

“Böceğin Psikanalitik Mitine Ayak Direyişi, Edebiyat ve Eleşti­ri, Ankara Mart-Nisan 2000, S. 48, s. 45-53.”

“Masalların Ruhu, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ocak Şubat 2000, S. 47, s. 65-73.”

“Sanat ve Hastalıklı Beden, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Tem­muz Ağustos 1999, S. 43-44, s. 57-66.”

“Anti-Faust, Bilgiye Susuz Öznenin (Homunculusun) Şeytan­laşmasına Dair, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Mart-Nisan 1999, S. 41-42, s. 33-40.”

“Siyah – Bir Metafor Olarak Karga, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ekim 1997, S. 37, s. 28-36.”

“Normaldışılığın Dili, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ekim 1996, S. 32-33, s. 39-50.”

“Sanat ve Normaldışılık, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Eylül- Ekim 1996, S. 26-27, s. 3-11.”

Ali Utku ile, “Yazgımızın En Yüksek Melankolisi: Martin Bu­ber; Martin Buber`in “Ben ve Sen” ve “Tanrı Tutulması”na Dair, Ayraç Dergisi, S. 18, Nisan 2011, s. 33-35.”

“Alabildiğince Deli, Alabildiğince İmgeli, Alabildiğince İkinci Yeni; Ayraç Dergisi, S. 17, Mart 2011, s. 25-28.”

“Türk ve Kıta Avrupası Poetikasına Dair (Türk Şiiri İçin Kavşak Noktası Dosyası), Ayraç Dergisi, S. 15, Ocak 2011, s. 33-37”.

PANEL VE SEMPOZYUMLARI

“Kafkaesk Mekan”, M. Ruhi Esengün Anma Toplantısı, Edebi­yatta Dil, Zaman, Mekan 5-6 Kasım, Erzurum.”

“Kafkamakine, 14.05.2012, Yer: Oditortum Mavi Salon, Saat: 14:00.”

“Kafkaesk Anoreksiya”, Kafka`nın Önerisi, İletişim Fakültesi Düşünce Kulübü Etkinlikleri, İletişim Fakültesi Konferans sa­lonu, 19 Nisan 2010, saat:15.00”.

SÖYLEŞİLERİ

“Cemile Sümeyra, Ahmet Sarı`yla Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak Adlı Öykü Kitabı Üzerine Söyleşi, Hece­öykü, Y. 10, S. 56, Nisan-Mayıs 2013, s. 165-71.”

“Edebiyatta, Felsefede, Şiirde ve Dinde Açlık”, Merdivenaltı Kültür Sohbetleri 1; Ahmet Sarı, Ali Utku, Mustafa Nezihi Pe­sen, Şahin Torun, 14 Ağustos Cumartesi, saat: 21.40, Üniver­site Kitabevi.”

“Ali Ömer Akbulut ‘Şiir Otoyola Çıkar Çıkmaz (Dile Gelir Gel­mez) Ölen (Ölümle Yüzleşmek Zorunda Kalan) Bir Şeydir`, Ahmet Sarı ile Söyleşi, Dergibi.com, Söyleşi, 5 Kasım 2003, http://www.dergibi.com/roportaj/ahmet_sari.asp.”

“Derrida Üzerine Ahmet Sarı ile Bir Sohbet, Kaşgar Dergisi, İstanbul Kasım Aralık 2003, S. 35, s. 94-101.

HAKKINDA YAZILANLAR

Cemile Sümeyra, Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bak­mak”, Hayatı Kurgulamak, Şule Yayınları, (2013) İstanbul. ki­tabı içinde.

Mehmet Kahraman, Merhamet Dilemek, Heceöykü Dergisi, Ekim 2013 S. 59 s. 8-10.”

Hasan Harmancı, Dünyanın Deliliği ve Bir Hikâyeci, Yeni Şafak Kitap Eki, 8 Mayıs 2013 Çarşamba, S. 76, s. 25.”

Adem Polat, Akıl Delinmesi Olarak Ahmet Sarı`nın Allah Ağrısı, Yedi İklim Dergisi, S. 270, Eylül 2012, s. 37-42.”

Ali Ömer Akbulut, Asa Kimin Elinde, www.zarifce.com/ kprens/diger/asa.doc, erişim tarihi: 11.11.2010.”

Mukadder Erkan, Masalların Maskeleri: Lewis Carroll`un Karanlık Yüzü mü?, Ayraç Dergisi, S. 7, Nisan 2010, s. 32-34.”

Bahar Cankut Orhanoğlu, Türk ve Alman Poetikasının Bu­luşma Noktası, Kitap Zamanı, S. 11, 04 Aralık 2006, http://ki­tapzamani.zaman.com.tr/?bl=5&hn=489.”

“Sabah Gazetesi’nde Kendini Suçlamak adlı Emre Aköz’ün tanıtım yazısı, İstanbul, 18.01.2003, Y. 17, S. 604, s. 11.”

“Gerçek Hayat adlı dergide Handke’nin Sövgüsü adlı tanıtım yazısı, İstanbul, 14 Şubat 2003 Y. 3, S. 2003-7 (121).”

“Zaman Gazetesi’nde Jacques Derrida, Felsefe ve Şiir Hak­kında Ne Söyler? adında Bilal Işıldar’ın tanıtım yazısı, İstan­bul, 29 Ocak 2003, s. 17.”

“Virgül adlı dergide Novalis’in Poetika adlı çeviri metni ile il­gili tanıtım yazısı, İstanbul, Haziran 2004, s. 6.”

“Gerçek Hayat adlı dergide Edebiyat Neymiş adlı tanıtım ya­zısı, İstanbul, 21 Şubat 2003.”

Ali Galip Yener’in Virgül adlı dergide Edebiyata Felsefe­den Bakma İmkânı başlıklı makalesi, İstanbul, Haziran 2003, S. 63, s. 22-24.”

Hayrettin Orhanoğlu’nun Kitap Haber adlı dergide Bir Dünya Düzelticisi Olarak Berjer Koltukta Oturan Thomas Bernhard başlıklı makalesi, İstanbul, Aralık Ocak 2002-2003, s. 8-9.”

A. M. Öncel, Ahmet Sarı Şiiri Üzerine: Tasavvufi Gönderme­ler Şiiri, Dergâh Dergisi, Nisan 2011, S. 254, s. 21”.

ALDIĞI ÖDÜLLER

Avusturya Altın Liyakat Ödülü.

Ahmet Sarı – Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği

Ahmet Sarı – Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği

her şey elimizden yere düşüyor.
asmalarda üzüm
bahçelerde iğde
dutluklarda dut
taptığımız inandığımız mabut
her şey elimizden yere düşüyor.

güzel gözlüm herşey
ehrimenleşiyor.
içi açan sarı buzağ’
dışta mağrur taştan bir put
lat uzza daha nice tağut
her şey ehrimenleşiyor.

Ahmet Sarı İle… (Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan)

Ahmet Sarı İle…
Yaşamak ve Yazmak Üzerine…
Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan

“… İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak zaten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla denerler… Huzuru ve sessizliği seven birisi elbette kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazılır yazı.”

Kimdir Ahmet Sarı? Bize Ahmet Sarı olarak Ahmet Sarı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Nelerden hoşlanır, nelerden nefret eder ve hayatta olmazsa olmazları nelerdir?

Ahmet Sarı hakkında yine Ahmet Sarı olarak bir şeyler söylemek elbette kolay değildir. İn­san kendisi hakkında bir şeyler söylemeye baş­ladığında hep iyi şeyler söylemek ister. İçte sak­lı nergis düşüncesi gereği. Ben kendi hakkım­da öyle cafcaflı şeyler söylemeyeceğim. Ahmet Sarı kitap okumayı sever. Müzik dinlemeyi se­ver. Film izlemeyi sever. Yalnızlığı ve sessizliği sever. Elbette yaşamayı sever, demem gerekirdi. Sarı, dertsiz tasasız yaşamayı sever de denebi­lir buna. Sanatçı olmaya teşne insanlara hele de müzisyenlere “Müzikle ilginiz nedir?” tarzında sorulara onların “Ta çocuklukta banyoda elimde tarağı, fırçayı tutardım ve şarkı söylerdim” tar­zında klasik cevaplarını vermeyeceğim. Elbet­te okumayı sevmemin, Almanya’da doğmam­la ve orada okula gitmemle bağlantısı var. Al­man ekolü okumayı isteyen ve bunu gerçekten arzu eden çocuklara okuma adabını veriyor. Ben de Almanya’da okumayı sevdim. Daha sonra de­mek ki yalnız kalmanın, bir kirpi gibi içe dönme­nin getirdiği o keyif olsa gerek, ilkin kendi ken­dinizle konuşma ondan sonra da “yahu şu ken­dimle konuşmalarımı bir kaleme alayım” deme­ye ve yazmaya başlıyorsunuz. Sevdiğim şeyleri az çok yukarıda dillendirdim. Sevmediğim şey­lerse bunlarla bağlantılı olan her şey. Beni fazla çalışmaya iten ne varsa, sessizlikse sessizlikten, okumaksa okumaktan, müzik dinlemekse müzik dinlemekten, film izlemekse ondan uzaklaştıran her ne varsa kavi düşmanımdır. Olmazsa olma­zım ise elbette yazı için gerekli tüm donanımla­rımın bulunduğu, beni rahatlatacak bir ana rah­mi olan “evim, evim, güzel evim.”

Nerede doğdunuz? Ahmet Sarı İlkokul-ortaokul ve liseyi nerede okudu? Çocukluğunuz hakkında bir şeyler öğrenebilir miyiz? Çocukluğunuzda neler yapmaktan hoşlanırdınız?

Ben 07.09.1970 yılında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde doğmuşum. Almanlar için bir Küm­meltürke (Pis Türk), Türkiye’de yaşamış ve hiç yurtdışına çıkmamış biri için de “Alamancı” oldu­ğum söylenebilir. Bunun cefasını her iki kültür­de de çok çektik. Bununla ilgili medyatik olarak da, ister edebiyatta, ister sinemada, ister politik alanda çokça şeyler yazıldı, çizildi. Düsseldorf’ta İlkokulu (Grundschule Benrath), ortaokulu ve li­senin bir bölümünü (Realschule in der Lohe) okuduktan sonra 1984 yılında Almanya’dan Erzurum’a kesin dönüş yaptık. Türkiye’ye Erzurum’a kesin dönüş yapmadan Almanya’da geçirdiğim on dört yıl elbette en azından be­nim için güzel yıllardı. Bir fakirlik çekmedim. An­nem babam çalışıyordu, babamı zar zor görebi­liyordum. Okula üç aktarmayla gidiyordum. Ço­cukluğumda zorlu biriymişim. Hayta, hırçın, ye­rinde durmayan ve enerjik biri. BMX bisikletiyle sabah evden çıkan, Türk arkadaşlarımla nerdey­se bir çete üyesi edasınca bir yığın heyecanlı iş­lere katılarak akşam eve dönerdim. Futbol oy­namayı seven, hatta Almanya’da “Sportring El­ler” adlı bir kulüpte düzenli futbol oynayan, boş vakitlerinde haylazlık yapan bir çocuk düşünün. İşte o bendim. Bruce Lee ve Romero’nun zom­bi filmlerini izlemeyi, nançaku çevirmeyi, an­nem yüzünden Ferdi Tayfur ve Kadir İnanır film­lerini seyretmeyi, top oynamayı, yüzme havuz­larına gitmeyi ve yüzmeyi, dengesiz beslenme­yi seven biriydim.

Üniversiteye giriş süreciniz nasıl oldu ve o dönemin toplumsal panoraması hakkında neler söyleyebilirsiniz? O zamanlar kitaplar ile aranız nasıldı?

Kesin dönüş yaptıktan sonra 1984 yılında Nar­man Lisesi’ne başladım. Üç sene orada oku­duktan sonra Almancam da olduğundan ÖSS ve ÖYS sınavına girerek Fen-Edebiyat Fakülte­si Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Daha önce bir senelik Eğitim Fakültesi deneyi­mim olduğundan üniversitede pek zorlanma­dım. Üniversiteye başladığım yıl yani 1989 yılın­da, şimdi bir dizi olarak da yayınlanan “Seksenli Yıllarda” gerçekleşen her şey vardı. Politika yine gündelik hayatı belirlerdi. İnsanlar konuşmayı severdi. Fraksiyonlar elbette vardı ama 80’li yıl­ların başında olduğu kadar keskin ve kötücül değildi. Batı felsefesinden ve Doğu kültüründen çeviriler yapma modası yeniden başlamıştı. Ki­taplarla aram her zaman iyiydi. Okumayı sev­diğimden üniversite yıllarında bu okuma hızını iyice artırmıştım. Okuma açlığım yeni yeni ba­sılmaya başlanan Cemil Meriç’in sosyolojik me­tinlerinden Alman klasiklerine kadar her tür ki­tabı kapsıyordu. Edebiyat kuramı, felsefi metin­ler, postmodern metinler yenilerde çevriliyordu o dönemlerde Lyotard’ın “Postmodern Durum”u adlı kitabı, Jameson’un metinleri vs. hepsi siste­matik okunuyordu.

Üniversite yıllarında sizi etkileyen olaylar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Benim üniversite yıllarımda fraksiyonel keskin­liklerin olmadığını daha önceki soruda dillen­dirdim. Elbette ideolojik ayrımlar ve fraksiyonel farklılıklardan ötürü arada sırada okulda dövüş­ler gerçekleşirdi, fakat bunlar çok şükür ölüm­lere varmazdı. İdeolojilerin, kuramsal kitapların yeni yeni çevrildiği dönemlerdi. Ali Şeriati me­tinlerinin, Seyyid Kutup’ların; Marx’ın, Engels’in daha sonraları Louis Althusser metinlerinin çev­rileceği dönemlere hızlı bir şekilde giriliyordu. Çoğulcu okumalar, demokratik sürece geçişler hızlı yol alıyordu.

Akademik süreciniz nasıl başladı ve sizi böyle bir sürece sürükleyen etmen nedir?

O dönem Türkiye şartlarına bakınca hele de öğ­renciyken aklınıza ilk olarak bir asistan olmak, uzman olmak geliyordu. Kitaplarla haşır neşir olduğunuzdan dolayı Türkiye’de başka işler yap­mak yerine (tarlada çalışmak, ağır işler yapmak) kitap okuyarak para kazanmak akla en yatkın bir çalışma türüydü. Daha birinci sınıftayken bö­lümde asistan olmak istemiştim. En azından ge­leceğe dair hayallerimde bu vardı. Mezun oldu­ğumda da, master yaptıktan sonra Yılmaz Öz­bek hocamın da katkılarıyla Sosyal Bilimler Ens­titüsü asistanı olarak bölümde çalışmaya başla­dım.

Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde akademisyen olarak başladığınız yıllarda Türkiye’deki Germanistik’in bize panoramasını çizebilir misiniz?

Başladığım yıllarda Germanistik camiada yine birkaç isim ön planda sayılırdı. Gürsel Aytaç hoca, Şara Sayın hoca ve daha nice hocalar bu camiada eser üretmeye devam etmekteydiler. Yılmaz Özbek hocamın da bu dönemlerde ca­miamızda büyük bir karizması vardı. Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü olarak “nerdeyse tek başı­na” Erzurum’da bir sempozyum gerçekleştirmiş­ti. Elbette bunda diğer hocalarımızın da katkıla­rını unutmamak lazım. Seksenli yıllarda sanırım şimdi emekli olan çoğu iyi Germanistler çalış­malarına devam etmekteydiler. Birinci nesil Ger­manistler yaptıkları çalışmalarla, sempozyum­larla Germanistik alanını belirlemeye ve bu di­siplini kalkındırmaya çalışmaktaydılar.

O dönemlerde özellikle doğuda akademisyen olmanın zorlukları nelerdi?

Ben asistan olduğumda sene 1994-1995 yılla­rıydı. Internet henüz daha yeni gelişmeye baş­lamış, tabii şimdiye göre Macintosh marka han­tal bir bilgisayarla akademisyenler tezlerini yaz­maktaydılar. İnternette erişim de şimdiki gibi hızlı ve az da olsun güvenilir değildi. Taşrada akademisyen olmanın sıkıntısı, sizi hor gören, doğulu sayan, taşralı addeden batılı Germanist­lerin ön yargılarıyla ölçülebilirdi. Ağzınızla kuş tutsanız konumunuz gereği doğuluydunuz ve bu önyargıyı kırmak oldukça güçtü.

Sizin akademisyenliğe başladığınız dönem ile şimdiki dönemi bize kısaca karşılaştırabilir misiniz?

Bunu az çok yukarıdaki sorularda cevapla­dım. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Al­man Dili ve Edebiyatı bölümü olarak en azın­dan bu hususta tevazuya gerek yok; bizler şim­di Türkiye’nin en iyi Germanistik bölümlerinden biri haline geldik. Eskiden taşra meselesi varken, birileri sizi taşralı olarak addederken şimdi o kavram zamanla eridi. Bölümümüz hem eleman sayısı hem de çalışmalarıyla birlikte Türkiye’nin en doğurgan kadrosu haline aldı. Bu da Batıda ister istemez bizlere saygı duymalarını gerek­li kıldı.

Neden çalışmalarınızda Avusturya edebiyatına dâhil olan Franz Kafka, Thomas Bernhard gibi yazarlara eğildiniz?

Başlangıçta Avusturya edebiyatı Alman edebi­yatı ayrımı pek önemsememiştim. Alman ede­biyatı kategorisinde okumalarımda bazı yazar­lar yazı üslubu ile dikkatimi çekti. Sonraki araş­tırmalarla birlikte hakkında yazılar yazdığım, çe­virilerini yaptığım bu yazarların ruh ikizlerim ol­duğunu anladım. Onları seviyordum ve elimden de kolay kolay bırakamıyordum. Sevdiğim için yüksek lisans çalışması olarak Bernhard’ı aldım. “Thomas Bernhard’ın Hikayelerinde Normal Dı­şılık“ böylece ortaya çıktı. Doktoramı gerçi şiir sanatı yani poetika alanında yapmama rağmen Kafka ile derinlikli ilgilenmem her zaman yan uğraşı olarak devam etti. Sonra Avusturya ede­biyatı ayrımı dikkat çekti ve Avusturya edebiya­tının Alman edebiyatına göre biraz daha yoğun, felsefi, kompleks olduğunu, hastalıklı ve sayrı­lıklı temalara daha fazla eğildiğini gördüm. Şi­zoit dilin ve şizofrenik bilincin, hastalıklı konula­rın beni çektiğini bildiğimden de bu edebiyat­tan uzaklaşmadım ve çalışmalarıma bu alanda devam ettim.

Avusturya Hükümeti size çalışmalarınızdan dolayı 2010 yılında Altın Liyakat Ödülü verdi. Bu Ödülü alırken bize duygularınızı ve düşüncelerinizi söyleyebilir misiniz?

Ödülü aldığım zaman dilimi, çok sıkıntılı bir sü­reçti. Doçentliğe başvurmuş ve bir türlü do­çent olamazken Heidemaria Gürer adlı Avustur­ya Büyükelçisi’nden en azından kalbime iyi ge­lecek bir telefon aldım. Daha önce bütün çalış­malarımı Goethe enstitüsüne ve Avusturya Bü­yükelçiliği kütüphanesine göndermiştim. Büyü­kelçi bana Altın Liyakat Ödülü verileceğini söy­leyince heyecandan doçentliğin üzüntüsünü de unuttum. Çok mutlu oldum. Büyükelçinin Erzurum’a gelmesi, bana ödülü sunması ve beni onore etmesi, Liyakat Nişanı’nı göğsüme tak­ması, herkesin fakültede beni desteklemesi ve o resepsiyona katılması beni gururlandırdı.

Yazmaya nasıl başladınız? Yazı serüveniniz hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Yaratıcı yazarlık yönünüz de herkes tarafından bilinmektedir. Salkımsöğüt Yayınları tarafından Allah Ağrısı, Ahmed’e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, Seherde Serçenin Gördüğüdür adında üç şiir kitabı; Hece Yayınlarından Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Çizgi Yayınevi tarafından da üçleme olacak Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği,Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El adında iki öykü kitabınız çıktı. Hem akademisyenlik hem de yaratıcı yazar olmanın zorlukları var mı yoksa her iki yönünüzün birbirlerini beslediğini söyleyebilir miyiz?

Benim sanırım akademisyenliğimden önce öy­kücülüğüm gelir. Çünkü henüz daha öğrenciy­ken, birinci sınıfa giderken öykülerim Yedi İk­lim ve Dergâh dergilerinde yayınlanıyordu. Son­ra akademiye girince bilimsel çalışmalar yaratı­cı yazarlığı iğdiş etti. Uzun süre yaratıcı yazarlık­la ilgili şeyler oluşturamadım. İlerde akademis­yenlikte kıdemim arttıkça ve olgunlaşınca yara­tıcı yazarlı yönüm daha da kendini göstermeye başladı. İlkin üç şiir kitabını sonra da öykü kitap­larını çıkarmaya başlamıştım. Şimdi parçalanmış bir beyin ve farklı iki lobda bazen akademisyen­liğim ön plana çıkıp akademik maskemi takıyor ve bilimsel bir çalışma yazıyorum; bazen de hü­zünlendiğim ve bilimsel iklimin soğukluğun­dan kaçmam gerekiyorsa o yaratıcı yazar olan Ahmet’e seslenip onu çağırıyor ve şiir, öykü, ya da deneme yazıyorum. İkisinin birbirini besledi­ğini söylemek benim için oldukça zor. Orhan Pa­muk gibi sadece yirmi dört saat roman düşün­meyi çok isterdim.

Kitaplarınızdan bahsedelim biraz. Entelektüel üretiminizde sizi etkileyen/ etkilemiş olan gelişmeler nelerdir? Sizi yazmaya sevk eden itki nedir, ya da yazmasaydınız ne değişirdi hayatınızda?

Yazmayı elbette biraz da olsun kişiliğime borç­luyum. İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak za­ten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla de­nerler. Ben ne kadar bir üniversite hocası ve sos­yal alanda bir görev sahibiysem de sanki içim­de yalnızlığı seven, tenha olana meyyal bir ya­nım var. Huzuru ve sessizliği seven birisi elbet­te kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazı yazılır. Üniversite yıllarımdaki içe kapa­nıklığımdan belki ondan önce kültür olarak “Pis Türk-Alamancı” ikilemi yüzünden arada kalmış­lığımdan kaynaklanan bir yazma dürtüsü olabi­lir. Yazıyı sevdim.

Şu ana kadar genellikle Ahmet Sarı’nın akademisyenlik süreciyle ilgili bilgilere değindik. Bize biraz da Ahmet Sarı Hoca’nın özel yaşantısı ve aile yaşantısıyla ilgili bilgeleri aktarabilir misiniz?

Ailem Erzurum’da değil Narman’da yaşıyor. Anne babam sağ, Allah uzun ömür versin. Üç kız kardeşim ve bir de erkek kardeşim var. En bü­yükleri benim. Bekârım. Çalışmaktan, sıkı çalış­maktan evlenmeye vaktim olmadı. Belki de bir anlamda evlenmeyi istemedim. İnsanlar çünkü evlendikleri vakit de en azından akademik ha­yatta yükselebiliyorlar. Bunu gördüm. Bu bölün­meyi demek ki arzu etmemişim. Ondan belki de korkmuşum. Bilmiyorum. Okuldan eve, evden okula bir yaşantı benimkisi. Kitap okumak, mü­zik dinlemek, film izlemek. Ertesi gün aynı işleri yapmaya devam etmek.

Türkiye’deki Germanistik camiası hakkında neler tecrübe edindiniz ve neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de Germanistik camia artık yeni ku­rulduğu zamanlarda olduğu gibi amatör ve yeni değil. Disiplinler çoğaldı. Branşlar arttı. Türkiye’nin çoğu yerinde Germanistik bölümü açıldı. Sanırım öğrenciler Almanca eğitim fakül­teleri yanında Alman Dili ve edebiyatı bölümle­rini de artık seçiyorlar. Liselerde Almanca’ya ve­rilen değerle birlikte bölümlerimizden mezun olan öğrenciler çoğaldıkça ve sınavlarda da öğ­renciler kendi branşlarına alındıkça bölümün değeri artmaya devam edecektir.

Şu anki çalışmalarınız nelerdir?

Şu anda iki farklı kulvarda çalışma kotarıyorum. Bilimsel bağlamda “Bir Sağaltım Aygıtı Olarak Edebiyat” adında kafamda bir proje var onu yaz­maya başladım. “Kafkamakine” kitabım da biti­rilmeyi bekliyor. Yaratıcı yazarlık hususunda da “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nin üçüncü halka­sı olan “Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş”u yazıyorum. Çeviri faaliyeti olarak da Yrd. Doç. Dr. Dursun Balkaya ile birlikte Bernhard’ın “Bir Kış Masalı” adını alacak sekize yakın kısa hikâyesini YKY’ye yetiştirmeye çalışacağız. Bizimkisi bir teklif olacak, henüz bir anlaşmışlığımız yok ba­kalım.