Abdullah Harmancı – “Bu Camı Kim Kırdı?”

Abdullah Harmancı – “Bu Camı Kim Kırdı?”

Giriş

İbrahim Demirci, biri yayımlanmış üç piyes yazmıştır. Burada söz konusu edeceğimiz Bu Camı Kim Kırdı?’nın ise ilk baskısı 1996 tarihinde Konya’da bulunan Esra Yayınları tarafından yapılmıştır. “Okul Piyesleri Dizisi”nden çıkan kitabın öğrencilere yönelik bir eser olduğunu ve dolayısıyla didaktik yönünün açık bir biçimde belirgin olduğunu ifade etmek gerekir. Bir perdelik oyunda beş sahne bulunmaktadır. Birinci sahne dokuz, ikinci sahne üç, üçüncü sahne beş, dördüncü sahne yedi ve beşinci sahne yirmi beş sayfadan oluşur.

Olay

Oyunun hemen başında bir cam şangırtısı duyulur. Apartmanlar arasında kalmış müstakil ve küçük bir evin camı kırılmıştır. Bu ev, Hanife Teyze’ye aittir ve Hanife Teyze kısa süreliğine oğlunun yanına gitmiş, evi de Bekçi’ye emanet etmiştir. Bu sebeple Bekçi, camı kimin kırdığını araştırmaya başlar. Karşılaştığı mahalle sakinleri arasından her bir kişi farklı bir ihtimal üzerinde durur. Demirci, oyunun akıcılığını sağlamak ve bir anlamda “bahanesini” oluşturmak üzere böyle bir konu bulmuştur. Camı kimin kırdığı sorusu oyunun sonuna kadar cevaplanmayacaktır. Belirttiğimiz gibi, asıl mesele, bu merak etrafında izleyicinin ilgisini diri tutmak ve bu olaylar çerçevesinde kimi mesajlar vermektir.

Kişiler

Oyunun bütün sahnelerinde gözüken ve karşısına çıkan kişilere sorular sorarak oyunu yönlendiren Bekçi, kırk yaşındadır. Evlidir. Çocukları vardır. Dünyaya, hayata, insanlara, topluma bağlı, yaşama sevinciyle dolu bir kişidir. Oyun ilerledikçe, bir bekçinin nasıl bu kadar donanımlı olabileceği sorusunu, yazar, Gazeteci’ye sordurtur ve cevaplar. Bu Bekçi, herhangi bir Bekçi değildir. Ortaokulu dışardan bitirmiştir. Elinden geldiğince okur. Televizyonu dikkatli izler. Dünyaya ve hayata dair sorular sorar. Merak eder. Bu sebeple hem gönlüyle hem de düşünceleriyle herhangi bir Bekçi olmaktan çıkmıştır.

Bekçi’nin karşısına çıkan ilk kişi Hasan’dır. Elli yaşındadır. Bekçi’ye sorduğu sorulardan anlaşıldığına göre, Hasan, evinin apartman yapılmasını istemediği için müteahhide vermeyen Hanife Teyze’yi inatçı bulur. Dolayısıyla Bekçi ile karşı karşıya konması gereken, maddiyatçı bir tiplemedir. Ayrıca Hasan, Bekçi Halil’in Hanife Teyze’ye iyilik olsun diye tavuklarına bakmasını ve onun yumurtalarını almasını uyanıklık olarak değerlendirir. Yumurtaları kendisine satmasını önerir. Bu teklife Bekçi Halil alınınca, şakaya vurur. Demirci’nin yüreği -hele bir çocuk oyununda- bir kahramanının kötü olana tümüyle meyletmesine razı gelmez. Hiçbir kahramanı sonuna kadar kötü olmaz. İlk başta iyiliği gösterebilmek için, kahramanların “kötü” gibi görünmesi gerekir.

Oyunda dikkat çekici tiplerden birisi de Gazeteci’dir. Oyunun normal akışına müdahale eder. Epik tiyatro örneklerinde görüleceği gibi, bir büyü bozumuna sebep olur. Seyircilerin arasından çıkarak Bekçi’ye çıkışır. “Neden oyun oynuyorsunuz bizimle?” der. Bekçi ise ona, “Beyefendi, burası tiyatro, oyun oynamayıp da ne yapacağız?” diye cevap verir (s.42). Bu girişim, aynı zamanda yazarın elini de rahatlatır. Zira Gazeteci’nin sorduğu soruyla birlikte, cam kırma meselesi yerine daha derin meseleleri konuşmaya başlarlar. Gazeteci oyuna girerek, modern dünyanın temel meselelerinden biri olan medya etiği sorunu tartışılmaya başlanır.

Ayrıca oyunda Arzu da ilginç bir kişidir. Lise öğrencisi olmasına rağmen, kendini yetiştirmiş, medeni, aklı başında bir genç kızdır. Onun sayesinde bazı sorgulamalar Bekçi üzerinden değil de, Arzu üzerinden gerçekleştirilir. Bekçi gibi Arzu da doğru işlerin eve düşüncelerin timsalidir. Ayrıca Arzu’nun çalışkan bir öğrenci olması, Türkçeye dair bazı ilginç bilgilerin izleyici ile paylaşılmasını sağlar. Oyundaki Nine ve Dede, hem birbirleriyle çekişirler hem de yazara modern hayata ilişkin eleştiriler yapma şansı verirler.

Zaman

Hikâye, sabahın erken vaktinde başlar. Çok kısa bir süre sonra biter. Belki birkaç saatlik bir zaman diliminden bahsedilebilir. Oyun dekorunda bulunan müstakil ev, apartmanlar, oyunun zamanına ilişkin bir fikir edinmemizi sağlar. Hızla betonlaşan şehirde bağ ve bahçe kalmamış, insanlar kandil simitlerini unutmuş, oysa yaş günü kutlamaları bu törenlere çokça karşı olan dedelerce bile kutlanılmaya başlanmıştır. Zaman, modernleşmenin Türk insanı üzerindeki derin etkileri üzerinden verilir. Gayri meşru ilişkilerin meşru kabul edildiği bir zamanda, nikâhsız beraberliklerin alenen yaşandığı bir dönemde, yazar, bütün iyimserliğine rağmen bunları dile getirmekten çekinmez. Kısacası, modern edebiyatımızın en bilinen reflekslerinden biri ile yüz yüze geliriz: Ahlaksızlaşma, yabancılaşma, “zaman”ın başımıza getirip sardığı bir püsküllü beladır. Ancak Demirci, hem mizacının hem de inancının bir gereği olarak, karamsarlığı sonuna kadar götürmez. Bir noktada durur.

Mekân

Modern edebiyatımızın üzerinde çokça durduğu “ev”, modernleşmenin, yabancılaşmanın bir nesnesi olarak edebi metinlere sıklıkla yansımıştır. Bu oyunda da, bahçeli, küçük ve müstakil bir ev olan Hanife Teyze’nin evi, artık son demlerini yaşayan geleneksel hayata ilişkin bir sembol iken, çevreyi saran apartmanlar modern hayatın kaçınılmaz göstergeleridir. Bu evin yıkılmasını ve yerine bir apartman yapılmasını isteyen sokak sakini Hasan, geleneksel hayat biçimindense, maddi kazancı isteyen insan tipine uymaktadır.

Dil ve Üslup

Uzun seneler boyunca gazete ve dergilerde dil yazıları yazan ve Fransızca ve Arapçadan çeviriler yapan İbrahim Demirci’nin bu piyesi de, onun dilciliğinin sonuçlarını örnekler. Konuşan kişilerin Türkçenin atasözü ve deyimlerini sıkça örneklemeleri, ya da Arzu’da olduğu gibi, dile ait inceliklerin bir punduna getirilip söylenmesi oyunun dramatik tarafını güçlendirir. Bu arada TDK’ye de ince eleştiriler yöneltilir. “Dersaneye yahut dershaneye, hangisi doğru kimse bilmiyor, gidiyorum Halil Ağabey.” (s.32) cümlesi, bu eleştirinin ilginç bir örneğidir. “Gene, gine, yine” şeklinde farklı biçimlerde yazılan kelimelerin kesin bir imlasının olmaması da –inceden inceye- eleştiri konusu yapılır. Bunun dışında, kahramanların kendi statü ve yaşlarına uygun bir biçimde konuşturuldukları görülür. Bekçi’nin konuştuğu kimseye göre farklı bir dil kullanması Gazeteci’nin dikkatini çeker. Bekçi’nin bunu bilinçli bir biçimde yaptığı anlaşılır.

Müzik

Oyunda çocuk şarkıları ya da Klasik Sanat Müziği parçaları söylenir. Oyun gene klasik müzik parçası ile bitirilir. Yazarın bu tür uygulamalara yönelme sebebi, biraz da izleyicinin ilgisini diri tutma amaçlıdır. Aynı zamanda Ahmet Haşim üzerinden, klasik olan, kıymetli olan ön plana çıkarılır. Bir “okul piyesi” yazıldığına göre, amaç biraz da, genç insanlara çok fazla bilmedikleri bir şiir ve müzik tarzını sevdirmek, en azından onları bu şiir ve müzik ile karşı karşıya getirmektir.

Mesaj

Oyunda, baştan sona dengeli bir eleştirinin yapıldığına şahit oluruz. Bu eleştirilerin temelinde İslami inançlardan uzaklaşma, yabancılaşma söz konusudur. İnsanların kandil adetlerini unutup mesela yaş günü âdetini benimsemeleri, nikâhsız ilişkileri yadırgamamaları, medyanın okunma adına doğru olmayan şeyleri de yazmaktan gocunmaması, TDK’nin imla sorunumuzu tam olarak çözememesi, şehirlerin betonlaşması, çevre kirliliği gibi konularda eleştiriler yöneltilir. Bir kitap haricinde bütün kitapların hayatın arkasından gittiğinin ancak sadece bir tanesinin müstesna olduğunun vurgulanması, bir hadis-i şerife gönderme yapılması, yemin etmenin yanlış bir davranış oluşunun altının çizilmesi ise eleştiriden öte, doğrudan doğruya verilen mesajlardandır. Oyunun sonunda Gazeteci’nin mesleğini etik bir biçimde ifa edeceğini belirtmesi, Bekçi ile sohbetinin sonunda kendini sorgulaması ve olumlu anlamda değişmesi de oyunun açık bir biçimde genç insanlara verdiği mesajlardandır. Doğanın güzelliğinin, değerinin vurgulandığı oyunda, buna karşılık betonlaşma eleştirilir.

Mizahilik

Demirci, mizahi olana farklı yollarla ulaşır. “Entel” kelimesini “anten” olarak anlayan Bekçi (s.10), Karagöz’de sıklıkla gördüğümüz türden, bir “cehalet komiği”ne ulaşmaktadır. Hüseyin Rahmi’de çokça gördüğümüz gibi, kadınların bilgisizlikleri üzerinden de komik olana ulaşılır. Neriman Hanım, bir kedinin buzdolaplarını bile açabildiğinden bahseder (s.13). Kendisine yemin etmemesi telkin edilen çocuk “Valla billa bi daa yemin etmiycem!” (s.18) derken zıtlıklar üzerinden de komik unsur yakalanmış olur. Arzu’nun sıradan gündelik konuşmalara, dil bilgisi kurallarıyla müdahale etmesi, gene bir güldürme biçimidir.

Sonuç

Bu Camı Kim Kırdı?, edebi bir amaç taşımaktan ziyade öğrencilere bir bilinç aşılamayı hedefleyen angaje bir piyestir. Buna rağmen, yazarının edebî yetenekleri ve birikimi, oyunu sıradan bir güdümlü eser olmaktan çıkartır. Gerek oyuncuların çeşitlendirilmesi, gerek camı kimin kırdığı sorusu üzerinden yürütülen sürükleyicilik, gerekse oyunun mizahi tarafı, eserin okunmasını ve oynanmasını kolaylaştıran etkenlerdendir. Nitekim Bu Camı Kim Kırdı? çeşitli eğitim kurumlarında oynanmıştır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>