Abdullah Harmancı – Gıcır Kitap Cix Telefon

Abdullah Harmancı – Gıcır Kitap Cix Telefon

Şair Ertuğrul Rast’a

 

Dördüncü öykü kitabım yayımlanmıştı. Heyecansızdım. Bir gün yayınevlerinin getir-götür işlerinde çalışan her çocuk gibi yorgun ve zeki bir genç beni aradı ve açık adresimi istedi: Kitabım geliyordu. Heyecansızdım. Ama içimdeki genç adamın kitabı görmek için sabırsızlandığını fark ettim. İçimdeki genç adamın ilk kitabımın yaşadığım şehrin kargolarından birine geldiği zamanki heyecanını hatırlayarak bilgece gülümsedim. İçim sızladı: On sene olmuş.

Birkaç gün geçtiği halde hala aranmayışımdan tedirgin oldum.İnternetin başına geçip küçük şehrimin kargolarını bir bir tespit ettim ve herhangi bir kargonun herhangi bir şubesini aradım. Küçük şehirlerin kargolarında çalışan her genç kız gibi yorgun ve her gün yüzlerce insanla telefon görüşmesi yapmaktan dolayı dilbaz bir genç kız, şubelerinin sisteminde benim adımın gözükmediğini söyledi. Hayır, şirketin bütün şubelerini göremiyordu. Evet, sadece kendi şubesi için konuşuyordu. Şu halde şehirde ki tüm şubeleri aramam gerektiğini düşünüp zekâmla gurur duydum. Ama buna üşendim. Yapmam gereken biraz daha beklemekti.

Beklemeye koyuldum. Yaşadığım şehirden 115 km uzakta bir binada yorgunluktan ve uykusuzluktan gözlerinin diplerine kan oturmuş itaatkâr

ve sabırlı öğrencilerime birbiriyle bacanak olan ve ikisi de hececi olan ve ikisininde şiirleri bolca bestelenmiş olan ve ikisi de uzun ömür süren iki şairin adlarını sorup bilmemelerinden derin bir zevk alıyorken ve saat akşamın 22.45’ini gösteriyorken, telefonum çaldı. Açtım.

Bizim apartmanın kapıcısıydı. Hocam, gündüz size kargo gelmiş, bizim çocuklar almış, ben de şimdi sizin kapınıza bırakıyorum, biz bir haftalığına köye gidiyoruz da, dedi.

Kitaplarım gelmişti ve bana tam 115 km uzaklıktaydı. Arabamı beşinci vitese takıp 110’a kilitlersem tam 75 dakika sonra evimdeydim. Kitabıma dokunabilecektim. Selülozunu koklayacaktım. Dersi bitirip odama kadar yürümem 3 dakika, oradan arabama geçmem 3 dakika toplamda 81 dakika sonra kitabıma dokunacaktım.

Telefonumu kapatıp da paltomun sol iç cebinin derinliğine bırakırken, telefonumun bu kalın ve bol palto içinde ne kadar huzurlu, ne kadar sakin bir hayat sürdüğünü düşündüm. Güzel bir uyku için yorgun olmam gerekir. Acaba telefonum da yorgun mudur?

Hareketimden çocuklar ne diyeceğimi anlamışlardı. Evet arkadaşlar, dedim, tamam bu kadar yeter. Haftaya ödevlerinizi unutmayın. Ödev kimin umuru? Çocukların gözlerine kan oturmuş. Arabama bindiğimde saat tam da 22.52’ydi. Üzüldüm. Hesaplayamadığım bir dakika kaybetmiştim. Gaz pedalını kökledim. Çalıştığım küçük şehrin iyice tenhalaşmış trafiğinden hızla çıktım.

Şimdi şehirlerarası yola girmiştim ve arada 120’ye çıkmalıydım ki yol boyunca karşılaşacağım yedi kırmızı ışıkta yapacağım beklemeleri telafi edeyim.Karanlığım koyulaştıkça hızım artıyor, hızım arttıkça karanlığım koyulaşıyordu. Dördüncü kitabıma dokunmak için sabırsızlanıyordum.

Asansörden indiğim zaman katın otomatı yandı ve ben kargo paketinin dairemin kapısına tam da tahmin ettiğim gibi çaprazlama dayandırıldığına dikkat ettim. Paket umduğumdan büyüktü. Yayınevim bu defa cömert davranmış olacaktı. Bunun için ayrıca sevindim.

Evimin sıcaklığına daldığım zaman kargo paketini açmakta acele etmedim: Bu bir tören, bu bir haz, bu bir zevk, bu bir şenlikti. Üstümü çıkardım. Üstümü giyindim. Meyve salatası hazırladım. Salona geçtim. Berjerin önüne pufu kaydırdım. Battaniyemi hazırladım. Televizyonu açtım. Paketi kucağıma aldım. Televizyonda sinirlerimi bozmayacak bir tartışma programı aradım ve otomatikten sesi kapattım. İşte beklediğim an gelmişti.

Son dört senedir bir satır öykü yazamamış biri olarak, uzun senelerden beri yazdığım öykülerden bir öykü kitabı daha çıkartmayı becermiştim. Paketi açıp da ilk kitabıma dokunduğumda içim yandı. Dört senedir öykü yazamadığıma göre, bir daha kim bilir ne kadar uzun bir zaman sonra böyle gıcır bir kitabım olacaktı. Kim bilir belki de hiçbir zaman böyle gıcır bir kitaba dokunamayacaktım. Yazmam gerekiyordu. Mesela dört sene sonra gene bir gıcır kitabım olabilmesi için yazmam gerekiyordu.

Kitabımın kapağına ancak kendi kitabını ilk defa görmüş bir yazarın tavır alışıyla tavır aldım ve şöyle bir kendimden uzaklaştırarak baktım. Bir daha baktım bir daha baktım. Kendimi tanıyordum. Kim bilir kaç defa daha böyle böyle böyle bakacak, bu kitabın sayfalarını karıştıracaktım. Kaç defa kaç defa.

Hiçbir öykü üzerinde fazlaca odaklanmadan ordan burdan sayfalardan pasajlar okuyacak, kim bilir kaç defa sayfalarını parmaklarımın arasında rüzgârlayacaktım. Bir yazım yanlışı görürüm de içim yanar diye pek de üzerinde durmayacaktım sayfaların. Kitaba doyana kadar böyle böyle kim bilir kaç ay, kaç hafta…

Derken gözüm televizyon ekranına ilişti. Kitaplarla ilgili bir belgeseldi. Kitabımı bir yana bırakıp televizyonun sesini açtım. Korktuğum şey oluyordu:Gönlümü birkaç günlüğüne saran kitap sevgisi, kitabımın sevgisi, şimdi ufaktan ufaktan pörsüyecekti. Ukala belgesel sunucusu diyordu ki… Kitap bildiğimiz biçimini aldıktan sonra milyonlarca milyonlarca kitap var edilmişti ve her yıl dünyada bilmem ne kadar kitap yayınlanıyordu, ben düşünüyordum ki, bu kitapların her var edilişinde, ben düşünüyordum ki şimdi, her müellif, aptalca, safça, salakça bir sevinç yaşamıştı. Bir tamamlanmışlık, bir tamlanmışlık duygusu yaşamıştı. Bir huzur, bir tatmin yaşamıştı. Bir iyilik, bir güzellik, bir babalık duygusu yaşamıştı. Ben de o milyonlarca saftan biriydim işte. Safça, aptalca bir duyguydu bu.

Şimdi ben kendime kallavi bir kahve yapacak, huzur içinde bir uykuya dalacaktım. Kendimden memnun. Ne aptalca, ne budalaca, ne komik, ne boş…Günlerdir içimde büyüttüğüm güzellik, işte ufak ufak sarsılıyordu. Sabahın olmasına

saatler vardı ve ben, sabah olana değin, biliyordum ki kendimle didişip duracak, kendimle uğraşıp duracak, fani bir kitaba duyduğum bu aptal bağlılığı sorgulayıp duracak, küllü men aleyha fan, deyip duracak, şu kadarcık bir mutluluğu bile kendime çok görecektim. Tam da bu saadet anında sesi kesilmiş bir televizyondan gelen bir kurşun.

Eyvah ki eyvah…

Sen kimsin, kitapları milyarlara ulaşmışların yanında, sen kimsin, tarihi değiştirmiş kitapların yanında, sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin… Kıyamet koptuğunda bu kitaptan bir zerre bile kalmayacak! Rüzgârla bakalım kitabının sayfalarını, zaman da seni rüzgârlayacak. Ne sen olacaksın, ne de bu aptal seksen sayfalık kitap! Zavallı seni! Zavallı!

Paltomun sıcacık cebinde uyuyan telefonumun yerinde olmak istedim bi an. Çünkü o fani olduğunun farkında değil. Çünkü onun uçup gidecek mutlulukları yok! Çünkü o neye sarılsa sarıldığı bin bir parça olmuyor. Yerle yeksan olmuyor. Sarıldığım her şey solmak zorunda mı? Sevdiğim her renk, kokladığım her çiçek? Bağlandığım her bel? Bitmeyecek bir sabah, solmayacak bir yüz yok mu? En iyisi bir telefon olmak. Bir palto olmak. Bir masa örtüsü olmak. Bir televizyon ekranı. Bir döşeme olmak. Bir urgan olmak. Bir yağlı urgan olmak, bir ince boğaza geçmek. Yok ben gene telefon olmaya tavım. Hafif, sessiz, cix bir telefon. İşin bitip de bir çöplüğe fırlatıldığında, bu soysuz hareketten haberin bile olmaz!! Çöplüğün dipsiz karanlığına doğru:

Kayb olur,

def olur,

…tir olur gidersin!

Televizyon: Allah seni ne etsin

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>