Abdullah Harmancı – Gösteri

Abdullah Harmancı – Gösteri

İçinde bir kelime vardı. Orada olduğunu bildiği, orada olduğunu hayatının bütün anlarında hissettiği, mesela kornerden gelen topa yükseldiği zaman ciğerinde unutulmuş çelik bir makas gibi etine batan, canını acıtan bir kelime. Şehirde yürürken o kelimenin ruhunu kapladığını duyumsar, kilisenin önünden geçerken gözlerinden gözlerini kaçırdığı rahibelerin, kendisini o kelimenin, içinde her an büyüttüğü o kelimenin verdiği ışıktan dolayı hayranlıkla seyrettiklerini bilirdi. Kelime bir büyü gibiydi. Kelime bir büyüydü. Kelime kendisini ve kendisine yakın olanları korurdu.

Birkaç yıl önceydi. İçinde büyüyüp duran, bazı bazı böbreğinde tatlı bir sızı yaratan kelimenin varlığını yeni yeni fark ettiği günler di. Bedeninin içinde, derinlerde bir yerde tarif edilmez bir batma duyuyor, organlarının bir arızasıdır sanıyordu. Belki de bir doktora görünmeliydi. Fakat görünmedi. Kimselere acısından söz etmedi. Geçer, diyordu. Önemli bir şey değildir. Ama bir gece kelimeyi gösterdiler gözüne. Evet, bu oldu. Galiba rüya görüyordu. Bundan da emin değildi. Uykuya geçtiği bir sırada, şehrin semalarında parladığını gördü onun. Kelimenin içine girip odalarında dolaştığını gördü. Onun bir parçası olduğunu. Onunla konuştuğunu gördü. Uyandığı zaman evinin odalarına kusulmuş bir posa gibi, ilk mektep yıllarında, güzel kızlarla çiçek dolu dağlarda oyunlar oynayıp da, sobası sönmüş soğuk odalara uyandığı zamanlardaki gibi hissetti kendini. Sarı altın gibi parlıyordu, demek isterdi, kelimenin nasıl bir şey olduğunu anlatmak istediğinde, hayalindeki sohbet arkadaşlarına. Evet, dünya renklerinden en çok sarıya, hani o çizgi filmlerde altın paraların çevresine yaydıkları halenin sarısına benziyordu diye eklerdi. Ancak onun sarılığının yanında “sarı” nedir ki? Hiçbir şey…

Kelime, yaşadığı ilk günden bugüne ruhunda duyduğu o çirkin boşluğu doldurmuş, onu dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş bir derviş katına yükseltmişti. Arzusuz, isteksizdi. Bütün bir insanlığa daha iyisini, daha fazlasını, daha çoğunu, daha güzelini, daha üstününü emredip duran o doymak bilmez boşluğun kendisini terk ettiğini, kendisini unuttuğunu, kendisini sessiz, huzurlu, mutmain bir makamda bırakıp gittiğini görüyor, aslında hiçbir şey görmüyor, sadece içine yayılan bir sarı ışık gibi belirsiz bir kelimenin ruhuna bıraktığı haleyi hissediyordu. Bütün bir dünyanın aradığı şeyi bulmuştu. Bütün bir dünyanın bulamadığı şeyi bulmuştu. Ve bundan hiçbir Allah kulunun haberi yoktu. Bu dayanılmaz bir şeydi işte. Ve o bu dayanılmaz bir şeye daha fazla dayanamadı.

Yıldızların şehrin semaları nı kapladığı, rüzgârsız,  bulutsuz  bir temmuz gecesi caddelere çıktı. Amaçsızca geziniyor, ruhunu saran kelimeden birilerinin haberi olsun istiyordu. Belki yaptığı doğru değildi. Ama bu şekilde daha fazla yaşayamayacağını da biliyordu. Söylemeliydi.

İnsanlara ulaşmanın bir yolunu bulmalıydı. Ay aydınlığıydı. Dünyadaki bütün nesnelerin gizemli uzay yaratıkları gibi gözüktüğü bir akşamdı. Mescidin önüne çömelmiş ihtiyar amcaların, çekirdek çekirdeyip gelinlerinden, damatlarından, altı aydır kapılarını çalmayan oğullarından bahsettikleri sırada, birdenbire ve yüksek perdeden selam verdi.

Korktular. Aleykümselaaaam dedi içlerinden biri. Bu pek cömert bir selam alıştı ve selam alan kişinin içinde büyüyen korkuyu yenmek için böylesine bir cömertlikle selamını aldığını düşündü. Önlerinde duran otomobilin kaputu üzerinden gözlüyorlardı onu. Sadece ayın aydınlattığı bu sokakta durup da kendilerini izleyen ve bir şey söylemeyen bu adamın ne diyeceğini merakla, tedirginlikle bekledikleri belliydi.

Bekledikleri, kendi dünyalarında anlamlı olan bir cümleydi. “Yaa amcalar, buralarda bir emekli albayın evi varmış, bilir misiniz?” Hepsi buydu. Ama onun söylemek istediği başka bir cümle vardı. Ama onun bütün bir şehre, bütün bir insanlığa haber vermek istediği bir şey vardı. Ne ki bunu başaracak kadar yürekli olmadığını da bilmekteydi. İnsanları daha fazla germek istemiyordu. “Ya ben yönümü mü şaşırdım, buralarda bir tatlı su çeşmesi olmayacak mıydı?” Rahatlamış gibiydiler. Az önce selamını alan adam olacak, doğru git, sağına dön karşına çıkar, diye cevap verdi. Yanlarından ayrılırken, hiçbir zaman, hiçbir zaman, diye mırıldanıyordu. Hiçbir zaman insanları şaşırtamayacak, onların gözünde “bir şey” olamayacaksın. Bir cümle. Bir haber. Bir kıymet. Bir korku olamayacaksın. Uyumlu, sevimli, sıkıcı, beklendik, onaylayan… Hiçbir zaman duymak istemedikleri kelimeleri söyleyemeyeceksin. Göğsünü gere gere. Hesapsız kitapsız…

Kendini paylaya paylaya yürürken, içinde bir tel mi koptu, ruhunda bir ip mi gerildi, bilmiyordu; sokağı iki koldan kaplayan otomobiller kafilesine şöyle bir bakıp arabalardan kendisine en yakın olanının üzerine çıkıverdi. Kaportasının iyice paslandığı gece vakti bile anlaşılan binek tipi bir Reno 12’den, sokak lambalarının altında camları pırıl pırıl parlayan 307’ye, ordan bir manda kasa Şavrule’ye, ordan da markasını bilemediği Audilerin eski dizel modellerini andıran hantal görünümlü arabaya atlayarak sohbetlerinin konusunu kendisinden sonra hükûmetin yolsuzluklarına çevirmiş ihtiyarlar grubunun önünde oturdukları arabanın üzerinden “Beni birkaç dakikalığına dinler misiniz?” diye bağırdı. O an beş kişi olduklarını fark ettiği ihtiyarlar heyetinin beşi birden, dünyada ancak ihtiyarlara mahsus bir şaşırma hareketiyle, garip bir biçimde titrediler. “Korkmayın, size bir şey yapmayacağım. Ancak bir haber vermek istiyorum. Beni dikkatle dinleyin.” Bunları, banka soymakta olan bir gangsterin seriliği ve soğukkanlılığıyla söylüyordu. “Size bir haber vereceğim. İşte söylüyorum. Ama sakın korkmayın. İçimde bir kelime var. İçimde büyüdükçe büyüyen bir kelime var. Anladınız mı? Kelime diyorum, kelime…” İhtiyarların bilye bilye parıldayan bakışlarında şaşkınlık mı, korku mu, dehşet mi… belirsiz bir duygu sivrilirken, yol boyunca park edilmiş arabaların üzerinden, yıllardır bu işi yapıyormuş gibi bir rahatlıkla, ana caddelerden birine çıktı.

Sağ kolu üzerinde gördüğü ilk dükkânın kapısını açıp içeriye sadece başını uzattı. Burası bir erkek kuaförüydü ve kimse bu başla ilgilenmek istemiyordu. “Ustam,” dedi, “içimde bir kelime var, bunu bilin, tamam mı? Bunu bilin yeter. Benim içimde. Şuramda. Böbreğime acı veriyor. Kalbimin çaprazında bir kelime. Duydunuz mu?” Ardından ikinci bir dükkan. Ardından bir çay ocağı. Ardından bir seçim bürosu. Bir sakatatçı. Bir polis noktası. Bir konfeksiyon mağazası. Bir çeyizlikçi. Bir perdeci… Bu mavi yaz gecesinde bulvarı baştan aşağı dolaştı. Büyük bir meydana çıktı. Gece vakti ortalıkta fazla kimseler gözükmüyordu. Bir heykelin kaidesine çıktı. “Ey ahali!!!” diye bağırdı. Birkaç avare çift başlarını çevirdiler. “İçimde bir kelime var ve bunun ışığı bana yetiyor. Rüyamda bu kelimenin ışığında yüzüyorum. Evet yüzüyorum…”

Evine geldiğinde ruhunu daraltan o gerginliğin,  o gerilişin yavaşladığını, uysallaştığını duyuyordu. Bana güldüler, diye mırıldandı. Anne bana inanmadılar…

Ertesi sabah İş Bankası’nın önünde bekliyor, kaldırımlarda yürüyen insanları kollarından çekiyor, böbreğinin biraz üzerini işaret ediyordu. “Buramda bir kelime var. Canımı acıtıyor. Buramda evet… İsterseniz dokunun…” Kimse dokunmuyor. Kimse durmuyor. Gülüyorlar. Gülümsüyorlar. Ağızlarının içinden bir şeyler mırıldanıyorlar. Dı. Göğsünün üzerinde yıldız olan bir delikanlı, kulağına eğilip “Kardeşim” dedi, “Millete kendini rezil etme. Kelimeni herkese söylememelisin. Kimse sana inanmıyor ki.”

Bu doğru muydu? Kimse ona inanmıyor muydu? Kimse onun ne demek istediğini anlamak istemiyor muydu? Belki de kıskandıkları içindi. Kıskanıyorlar, kendi bedenlerini saran bir kelimenin olmayışından huzursuz oluyorlardı. Demek inanmak istemiyorlardı. O halde bir gösterinin zamanı gelmişti. “Bir gösteri” diye mırıldandı. “Bir gösteriye ihtiyaçları var.” Başını şehrin her yanından gözüken o büyük kuleye çevirdi. Kelimeyi göstereceğim onlara, derken tramvaya doğru yürüyordu. Vatman kulenin adını anons ettiğinde her şey tamam gibiydi. Sesini oradan insanlara nasıl duyurabileceğini düşünürken, gözü, elinde bir megafon, insanlara sebze satmaya çalışan adama takıldı. “İki kilo” dedi, “İrilerinden olsun…” Adam elindeki megafonu bırakıp arabanın altından poşet çıkarmaya eğildiğinde, megafonla birlikte kulenin asansörüne yönelmişti bile. Otuz dördüncü kat, dedi asansör görevlisine. Bu binanın damına çıkmanın o kadar da kolay olmadığını biliyordu. Daha önce bir gazeteci arkadaşıyla birlikte çıkmışlardı. Görevlinin kuşkulu bakışlarını umursamadan, Refik Bey beni çağırtmış da, dedi, ben Merhaba’danım… Otuz dördüncü katta inince merdivenlere davrandı. Gerisi kolaydı…

Şimdi işte bu büyük kulenin damındaydı. Gömleğini çıkarıp boşluğa bıraktı. Ey ümmet-i Muhammet! diye ünledi. Beni duyuyor musunuz?!!! Tramvay durağından birkaç insanın çevresindekilere, kendisini işaret ettiğini görebiliyordu. Bu iyiydi. Binanın ön tarafından da birkaç gencin kendisini fark ettiklerini gördü. Bakın soyunuyorum! diye bağırdı. İçimdeki kelimeyi göresiniz diye soyunuyorum, bakın! Evet işte, ciğerime batan bir kelime var burada, arkadaşlar! Bir kelime diyorum…

,,,

Elinde kendisininkinden daha büyük bir megafon, bir polis, sesini duyurmaya çalışıyordu. “Ne derdin varsa bize söyle!” dedi ses. “Söyle kardeşim, sana yardımcı olalım!” Kelimeye inanmıyorlar memur bey! diye ünledi o zaman. Bu garip alette sesi bir garip çıkıyordu. Kelimeye inanmıyorlar! diye yineledi. Ama şimdi hepiniz inanacaksınız! İnanacaksınız! Kelimenin gücünü…

Cümlesini tamamlayamadan, ardında bir ses duydu. Ses; göbekli, orta yaşlı, kınalı sarı saçlı, alnındaki çizgileri iyice derinleşmiş, göğüs cebinden sarkan namaz takkesi, hayatı boyunca bir tek teravih bile kaçırmamış olduğu hissi uyandıran bir polise aitti. Yaklaşma amirim! diye bağırdı. Kelimemden haberiniz yok hiçbirinizin, kelimemden haberiniz yok, yaklaşma amirim, perişan ederim şerefsizim, yaklaşmaaa…! Polis birkaç adım geriledi. Dur aslanım, diye haykırdı, dur gülüm, yahu nerden biliyorsun senin kelimeni bilmediğimizi… Durr… Polisin dur diyen sesi tarazlandı. R giderek büyüdü. Büyüdü. Büyüdü. Uzadıkça uzadı.

Tam o anda bütün Konya’nın semalarına bir tehdit dağıtıyormuşçasına öfkeyle “Alın lan sizeeeee!” diye haykırdı… Ses tellerini yırtmak ister gibiydi: “Kelimem beni korur!!!!” Kendini boşluğa bırakıverdi… Kollarını birer kanat gibi açmış, başını mümkün olduğunca yukarı doğru çekmişti. Şimdi kalabalığın kucağına doğru süzülüyor, süzülüyor, süzülüyordu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>