Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Abdullah Harmancı – Necati Mert’in Zamansız’ı Üzerine Düşünmek

Necati Mert, yeni öykü kitabı Zamansız’la, 1972’de başlattığı öykü serüvenine yeni bir halka daha ekledi. Mert’in öykülerini okurken, gerek tematik gerekse anlatımsal bağlamda Memduh Şevket Esendal’ı hatırlamamak çok zor. Hepsinden önemlisi, hayatı benimseyen, insanlara merhametle, şefkatle bakan, tatsız tuzsuz olayları bile bir gülümseme havası içinde anlatan Mert, öyküye varma, öykü oluşturma, öykü yazma biçimiyle de Esendal’ı andırıyor. Mert de Esendal gibi, öyküye kolayca ulaşıyor. Dokunduğu her şeyi öyküleştiriyor. Gündelik hayatın sıradan, yalınkat gerçekliğini, detaylı, şiirli bir dille ama ‘o değilden’ anlatıveriyor. Kelimenin tam anlamıyla bir anlatma ustası. Birkaç küçük fırça darbesiyle, yaşamın ta içinden bir duyguyu, bir olayı, bir düşünceyi, bir yarayı, bir kişiyi/kişiliği, bir dünyayı canlandırıveriyor. Neredeyse bütün öykülerine bir “serim”le başlıyor. Bu “serim”, genellikle birkaç kelimelik cümleler oluyor ve öykünün çatısını, yazar, bu kesik cümlelerle okurda merak uyandırarak, okuru yormadan, üzmeden, âdeta uzun uzun konuşup da karşısındakini bezdirmemek isteyen insanlar gibi, ustaca kuruveriyor. İçinde fazlaca “külfet” barındırmayan bu cümlelerin, okura fazlasıyla güvenen bir yazarın kaleminden çıktıkları belli… Demek istiyorum ki, Mert, her ne kadar uzun ve yorucu bir üslubu yeğlemese de, okuyucunun zekâsına, ferasetine fazlasıyla güveniyor. Ancak söylemesi gerektiği kadarını söylüyor, okura da gerisini sen anla, diyor. Sadece birkaç kelimeyle, birkaç zarfla ya da sıfatla, öykü kişisinin iç dünyasını çerçeveliyor. Derin psikolojik çözümlemelere ihtiyaç duymuyor. Özlü, vurucu anlatımı içerisinde, buluşlarını, şiirli ifadelerini nadiren devreye sokuyor. Öykülerinin genel atmosferini tam da bir kişi ya da olay üzerine yoğunlaştırmışken, ansızın bir geçişle başka bir olaya, başka bir kişiye odaklanıyor. Dikkatli olmayan okurun öyküde bir kırılma ya da dağılma olduğunu düşünmesini sağlıyor. Ancak öyküyü dikkatle izleyen ve öykünün temel kaygısını anlayan okuyucu, bu “geçiş”in ya da “atlayış”ın da öykünün omurgasını güçlendirmek ya da öyküye çarpıcı bir final hazırlamak için yapıldığını biliyor. Birkaç öyküde, bu atlayışların öykünün akışını, estetiğini zedelediğini söylemek mümkün.

Peki, Necati Mert, bütün bu zarf içinde ne anlatıyor? Meseleleri ne? Bu soruların cevabını temalar üzerinden vermek de mümkün. Tema kadar genel değil de, öykücünün zaman, mekân ve kişileri bağlamında, konular üzerinden konuşmak da mümkün. Bazen bir yazarın temaları bağlamında konuşmak, hiçbir şey söylememek anlamına geliyor. “Öykülerinin konusu ölümdür.” cümlesi aslında pek de bir anlam ifade etmez. Bu ölümün, coğrafyaya, tarihe, döneme, yönteme, kişiye, dekora indirilmesi lazım. O zaman da, bugün edebiyat dergilerindeki öykü eleştirilerinde gördüğümüz, öykülerin olay örgüsünü özetlemek kolaycılığına düşülüyor. Eleştiri yazısı yazmak, özet çıkarmak mıdır? diye sorası geliyor insanın. Sanırım doğrusu, bu iki çizgiyi kollayarak, ikisini de ihmal etmeden, ikisinin de içine düşmeden bir düşünme biçimi geliştirmektir.

Şimdi, Necati Mert’in temalar yelpazesini kısa kısa göstermeye çalışalım:

Özlem

Necati Mert’in bütün öyküleri bağlamında değil de, Zamansız üzerinden düşünürsek, öykülerde “özlem”in ön plana çıktığını görüyoruz. Hep özlenen ama kendisi hep uzakta olan bir şeyler/birileri var. Bu duygunun nesnesi, çoğunlukla bir torun oluyor. Dünyanın bir başka ucunda yaşayan torun… Torundan uzakta kalmanın sebebi, ilk bakışta “gelin kaprisi”, şeklinde ifade edilebilir. “Dayım” öyküsündeki gibi, bu özlemin sebebi anlaşılmamış olabilir. Ancak kitabın ilk dört öyküsünde, torunlarını özleyen ve onu kırk yılın başı birkaç saatliğine gören dede ve nine, biraz da küreselleşmenin kurbanıdırlar. Torunlarının doğum gününü, DVD’lerden izleyen bir babaanne ve bu durumu gururuna yediremeyip görüntüleri izlemeyen dede tipi, öykü türünün yaşanan hayatın ne sıkı takipçisi olduğunu ve Mert’in hayatın içindeki bu yenileşmeyi bir öykücü refleksiyle ne kadar çabuk yakaladığını gösteriyor. Kişinin sevdiğinden bir biçimde ayrı kalması teması, “Ay Gibi Geçmiyor” öyküsünde, kendinden başka her şeyini, malını ve tüm yakınlarını 99 depreminde kaybeden Gülşen Hanım üzerinden işleniyor.

Yaşlılık – Yalnızlık

Yaşlılık ve bunun sanki doğal bir sonucuymuş gibi algılanmaya başlanan yalnızlık da, Mert’in artık yoğun olarak işlediği temalardan. Özellikle kitabın başına konmuş birbiriyle bağlantılı dört öyküde, yaşlılığın daha çok bir geçmiş ve sevilenlerin özlenmesi üzerinden anlatıldığını görüyoruz. Yaşlı ve yalnız çiftler, hayatlarını dol­durmak için çevrelerinde ne torun ne de evlat bulabilir­ler. Torunlar da, evlatlar da uzaklardadır ve bu da onları çok mutsuz eder. “Hatıraltı” öyküsü, Mert’in öykülerin­de pek rastlanmayan koyulukta bir hüzünlü anlatımı be­nimser. Çocukluğuna ait ayrıntıları hararetle anlatan ih­tiyarın bu harareti, aslında kendisini dinleyen ya da ger­çekten dinleyen birinin olmamasıyla açıklanabilir. Bu bir anlatmadan öte sayıklamaya dönüşür.

Çocukluk ve Doğa

Yaşlılık, yalnızlık, sevilenlerden ayrı kalma gibi durumların öykü kişilerini hızla mutsuzluğa ittiği ve kişilerin bu mutsuzluktan kurtulabilmek için çocukluğa ve doğaya dönüş yaptığı görülür. Çocukluk ve doğa iç içe verilir. Çocukluk da, doğa da, kişilerin “kaçış”tıkları bir alandır. Orada modern hayatın başımıza sardığı dertler, özlemler, ayrılıklar, yalnızlıklar, mutsuzluklar yoktur. Bu doğa, Sakarya’nın doğasıdır ve genellikle yüceltici, şiirsel bir dille aktarılır. Zira anlatılan sadece doğa değil, kişinin kendi çocukluğu, geçmişteki cennetidir. “Çocuk ve Su” öyküsü, Sakarya ile doğayı birleştiren, ikisinin şiirini birden yakalamaya çalışan ancak öykü olmaktan ziyade bir hatıra parçası olduğunu düşündüren bir metindir.

Yoksulluk

Özellikle “Kim O?” öyküsünde yoksulluğun daha çok sonuçları üzerinden anlatıldığı görülür. Yoksul temizlikçi kadın, temizliğine gittiği evlerin varlıklı kadınlarının eşleriyle olan ilişkilerine imrenmekte, bunları kendi eşiyle karşılaştırmakta ve aradaki farkı gördükçe mutsuz olmaktadır. Yoksulluk, hayatın pek çok alanında kişinin arzuladıklarını gerçekleştirmesine engel olan bir ayak bağı gibi görülür.

Sakarya

Sakarya, hemen bütün öykülerin mekânıdır. Çoğunlukla geçmişiyle hatırlanan bir güzel şehirdir. Çocukluk anılarının ve doğanın gizlendiği şehirdir. Bir taşra şehri olduğundan yakınıldığı da olur. Ama daha çok doğası ve tarihiyle önümüze serilir. Geleneksel hayat, çocukluk, doğa, genellikle Sakarya’nın çeperleri içerisinden verilir. “Bir Fotoğrafa Mektup” öyküsü, başta Sakarya olmak üzere ona bağlı olarak gelişen tüm bağlantılı temaların sergilendiği bir metindir.

Deprem

Öykülerde sürekli olarak bahsedilen deprem, 1999 depremidir. Bu deprem, öykülerde genellikle teğet geçilir. Başlı başına bir deprem felaketi/depremin oluş anı aktarılmaz. Deprem sonrası ya da depremden yıllar sonrası yazıya dökülür. “Ay Gibi Geçmiyor”da, deprem çadırlarının ve prefabrik evlerin hali ancak yaşayanların bileceği birtakım detaylarla verilir. Deprem bir leitmotive olarak pek çok öyküde bulunur. Ölümün, yitirilenlerin sebebidir. Ancak üzerinden uzun zaman geçmiştir ve insanların gündeminden düşmüştür.

Devlet – Birey İlişkisi

Devlet – birey ilişkisi, genellikle devletin aleyhine olarak işlenir. Devlet, vatandaşlarını karalayan, köşeye sıkıştıran, hapse atan bir kurumdur. Genellikle öykülerde eski tüfek bir solcu ortaya çıkar ve bu kişi, devlete küskünlüğünü, dargınlığını izhar eder. “Ferit Usta” öyküsünde örneklendiği gibi, devlet kendisinden korkan vatandaşlarını ikiyüzlülüğe, münafıklığa iter. Kişiler dürüstlüklerinden taviz vererek bazı fırsatlar yakalamaya çalışırlar.

Modern Hayat Eleştirisi

Modern hayat eleştirisi, pek çok öykücüde olduğu gibi, Necati Mert’te de, şehirleşme, mimari üzerinden gerçekleştirilir. Geleneksel mimari örneklerini “rant” sebebiyle ortadan kaldırmak isteyenlere karşılık, bu duruma cansiperane savaş açan siviller özellikle “Zamansız” öyküsünde dikkatimizi çeker. “Hiç İsyansız”da ise, torununun yetişmesiyle kendi oğlunun yetişmesi arasında mukayese yapan öykü kişisi, ikisi arasındaki farka işaret eder. Torununun doğum gününü DVD’lerden izlemek zorunda kalan babaannenin ve izlemeye gönül indirmeyen dedenin trajik durumları, çok etkileyici bir modern yaşam eleştirisi olarak görülmelidir.

Birkaç Not

Bunlara ek olarak, öykülerde Kürt sorunu da ele alınır. Anlatıcı, Kürt sorununa sağlıklı bakamayan kişileri eleştirir. Bu eleştirinin bile merhametle yumuşatıldığını söylemek gerekir.

İhanet, eşler arası kıskançlık gibi konuların da işlendiği görülür.

Bir trafik kazası üzerinden ölüm, trajik bir boyutta örneklense de, Mert’in bu kitapta ölüm teması üzerinde yoğunlaşmadığını söylemek mümkündür.

Ayrıca kitaba adını veren öyküde, postmodern anlatı tekniklerinden yararlanılır. Öykü yazılmakta ve öykü kişileri bu olaydan haberdar olmaktadırlar. Anlatı oyunlaştırılmaktadır.

“Ne Güzel, Ne Mübarek” öyküsündeki Muhsin Hoca tiplemesi ve ona yöneltilen eleştiri, bize, Türk öykücülük tarihine geçecek denli değerli bir metinle karşı karşıya olduğumuzu düşündürür. Muhsin Hoca, elinde Weber’in kitaplarıyla gezecek kadar birikimlidir. Ancak öykünün sonunda anlatıcımız, hocaya ciddi bir eleştiri yöneltir. Hayat sürprizlerle doludur ve öykücü; bu sürprizleri, sıra dışı bu tiplemeleri bizde inandırıcılık duygusu yaratarak aktaran kişidir. Muhsin Hoca, uzun seneler zihnimizde yaşayacak bir tiptir. Faziletleriyle ve zaaflarıyla…

Kitapta halktan tiplemeler canlı ve etkileyici bir biçimde çizilmiştir. Mert, tip yaratmada ve onu yaşatmada ustalaşmış gözükmektedir. Ferit Usta, Muhsin Hoca, Doktor Sezer, Yemci Mehmet Ali, Kıvrık Amca gerçekçi bir biçimde çizilmiş hayattan, renkli tiplerdir.

Necati Mert öykücülüğünün bir başka yönü de, devlet ve din adamlarına, bazen de doğrudan halktan insanlara yöneltilmiş eleştiriler ve bu eleştirel tavrı besleyen muhalif duruştur. Kimi zaman doğrudan doğruya devlet mekanizması, kimi zaman öğretmenler, kimi zaman bir imam, kimi zaman bir fabrika müdürü, kimi zaman da dindarlık kisvesi altında çıkarlarını düşünen “enseliler” eleştirilir.

Yazarın zaman zaman doğrudan hayatını anlatma­sı, öyküdeki “kurmaca mesafesi”ni ortadan kaldırması düşündürücüdür. Yazar bunu adeta bir âlicenaplık niyetiyle yapar. Oysa kitaba adını veren öykü dışındaki metinlerde, kurmacanın bu şekilde sıfırlanması, bizce öykülerin estetiği aleyhine çalışmaktadır. Bir başka de­yişle, yazar, öykü niyetine yazmadı­ğı kimi metinleri de kitabına almış­tır. Oysa bu metinlerdense, “Hatıral­tı”, “Dayım” gibi kurmaca mesafesi­nin iyiden iyiye belli olduğu öyküle­rin estetik değeri daha yüksektir

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>