Düşünce

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

2003 yılında yitirdiğimiz Tomris Uyar’ın “ardından” çok şeyler yazmak müm­kündü. Nitekim yazıldı da… Çevir­menliği, dil titizliği, “uyumsuz”luğu, öyküdeki ısrarı ya da başka bir deyiş­le ısrarla roman yazmayışı, ikinci yeni evlilikle­ri, medyayla olan daha doğrusu olmayan ilişkisi ya da ilişkisizliği, öyküdeki ustalığı, deneme ve günce yazarlığı ve saire…

Evet, Tomris Uyar 1941’de İstanbul’da doğmuş; Yeni Kolej’de, High School’da, Arnavutköy Ame­rikan Koleji’nde, İÜ Gazetecilik Enstitüsü’nde okumuş; ilk öyküsü “Kristin”i 1965’te Türk Dili dergisinde yayınlamış, ilk kitabı İpek ve Bakır’ı 1971’de çıkarmıştı. Ödeşmeler, Dizboyu Papatya­lar, Yürekte Bukağı, Yaz Düşleri Düş Kışları, Gece Gezen Kızlar, Yaza Yolculuk, Sekizinci Günah, Otuzların Kadını, Aramızdaki Şey ve Güzel Yazı Defteri olmak üzere on bir öykü kitabı yayınla­mıştı.

İyi bir çevirmendi. Sadece eserlerini çevirdiği yazarların isimlerini sıraladığımızda bile çeviri­ye verdiği emeği anlamak mümkündü. F.Scott Fitzgerald, Tennessee Williams, Vladimir Nabo­kov, Octavio Paz, Saint Exupery, Lewis Caroll, Jorge Luis Borges, Edgar Allen Poe, Virginia Wo­olf, Gabriel Garcia Marquez, Kurt Vonnegut, Ju­lio Cortazar… ve ismini anamadığımız daha nice yazardan, kahir ekseriyeti roman ve öykü olmak üzere elliyi aşkın eser çevirmişti.

Evet, Tomris Uyar “uyumsuzdu”. Zaten günce ki­taplarını da bu sıfatı kullanarak isimlendirmişti. Tomris Uyar’ın “ardından” yazılan bir yazıda, Fe­rit Edgü tam da bu noktaya vurgu yapıyordu: “Birçoğunun düşünüp de söyleyemeyeceğini ben dile getireyim: Evet, huysuzdu. Evet hırçın­dı. Evet, tersine tersine giderdi. Evet, uyumsuz­du. …kalemi eline aldığı ilk günden beri, (han­diyse doğumundan beri diyecektim) uyumsuz­du. (…)Burnu büyük olduğu için değil, kafası dik olduğu için…” Ve şu cümleler: “Neyle uyumlu olacaktı ki! (…) …yozlaşmadan payını alan, yazar­lığı, şairliği, ressamlığı, sanat adına aklınıza ne gelirse tecimselleştiren, yaratıcılıkla reklamcılığı özdeşleştiren, yarım yamalak bir Türkçeyle baş­yapıtlar üreten, ‘medyatik’ arkadaşlarıyla mı?”1

Medyanın imkânlarından yararlanmak için her türlü manevrayı göze alan kimi yazarların aksi­ne, sahip olduğu imkânları bile değerlendirme yoluna gitmemişti. Hasan Bülent Kahraman di­yordu ki: “Tomris Uyar bir Tomris Uyar imgesi ya­rattı. Bunu medyalarla içli dışlı olarak değil tam tersine onlardan uzak durarak başardı.”2

Evet, Tomris Uyar, öyküde ısrar etmişti. Roman yazmamıştı. Bu önemliydi. Zira öykü türü sene­lerce roman için atlama taşı olarak görülmüş­tü. Romanın bir şubesi gibi algılanmıştı. Tom­ris Uyar’ın kırk yıla varan öykücülüğünde roma­nı denememiş olması bile, öyküye verdiği öne­min bir ifadesiydi.

Tomris Uyar’ın “ardından” dile getirilmiş ya da dile getirilmesi muhtemel bu yargılardan sonra, yazımızın odağına yönelelim: Tomris Uyar nasıl bir öykü yazdı? Tomris Uyar neyi, kimleri yazdı?

Tomris Uyar öykücülüğünü anlamak üzere yola çıktığımız zaman, önümüze kimi kapılar açılır: Kadınların toplum tarafından gördüğü baskı, öykülerinde toplumsal olanla bireysel olan ara­sında kurduğu denge, dil titizliği, parçalı bir an­latımı yeğlemiş olması, biçimsel arayışlar içeri­sinde oluşu, gözlemci/ayrıntıcı oluşu, eleştirel bir bakış açısına sahip oluşu, buna bağlı olarak ironiden yararlanışı… gibi başlıklardan hareket­le, kendi metinleri üzerinden, Tomris Uyar öykü­cülüğüne doğru bir yolculuğa çıkabiliriz:

“Kurban”

İlk kitabı İpek ve Bakır’da yer alan bu öykü, Hacı Baba, Hacı Baba’nın kızı Hatun, damadı Osman, gelini Senem ve oğlu İsmail üzerinden anla­tılan bir kısa öyküdür. Hacı Baba Hac’dan gel­miş, gelin Senem ona birbirinden güzel yemek­ler yapmıştır. Hacı Baba bu durumdan duydu­ğu memnuniyetini ifade edince, Senem, görüm­cesi tarafından kıskanılır. Yazar, daha hikâyenin en başında zarını Senem’e atmıştır. Onu “… kardan-rüzgârdan yeni çıkmış bir çiçek dalıy­dı. Diriydi, inceydi…” diye anlatırken tarafsızlığı­nı yitirmiştir. Senem’in içinden verilen “İsmail bir gelseydi, kızmasaydı. Azıcık yeseydi şunlardan.” cümleleri, kahramanına karşı merhamet du­yan bir yazarın cümleleridir. Öyküde bir yandan Senem’in iç dünyası yansıtılmaya çalışılırken, öte yandan Hacı Baba’nın kızı ile damadının ba­balarına verdikleri borç parayı geri almaya çalış­maları fakat bir türlü Hacı Baba’ya dertlerini an­latmayı başaramamaları da sahnelenir ki, bu sa­yede memlekette kol gezen yoksulluğun da altı kalın kalın çizilmiş olur. Yazarın asıl odaklanmak istediği nokta Senem’dir. Senem’in çevresinden gördüğü baskıdır. Kocasının eve gelecek olma­sı ve geldiği zaman gördükleri karşısında takı­nacağı tavırdır. Kocası eve gelecek ve konuklara yapılmış çeşit çeşit yemeği görünce muhteme­len sinirlenecektir. Senem ise bütün bunlar kar­şısında çaresizdir.

Bu öykü kadınlara odaklanmış olmasıyla, aile içi sorunları anlatmasıyla, kadınlara karşı top­lumun acımasızlığını işliyor olmasıyla tipik bir Tomris Uyar öyküsü ise de, “Kurban”daki “taraflı” tutumun yazarın öykülerinin genel manzarasını yansıttığını söylemek haksızlık olacaktır.

“Dondurma”

Sekizinci Günah’ta yer alan bu hikâye üç bölüm­den oluşur. İlk bölümde ihtiyar bir kadının gün­lüğüne düştüğü notları okuruz. Seniha hanım, her biri de hayatı terk etmiş olan annesini, ba­basını ve kocasını rüyasında görmüştür. Bun­ları bize anlatırken, bir yandan da okul arkada­şı Sumru’dan bahsetmeye koyulur. Sumru ya­zardır. Sumru davranışları toplum tarafından ya­dırgansa da bunu umursamayan aykırı/uçarı bir kadındır. Sumru’nun öyküye girmesi tamamen işlevseldir. Sumru -tersinden- olumlu bir tiptir. Seniha Hanım toplumun isteklerine boyun eğe­rek toplumun kabulünü kazanmış ve bir anlam­da zor olanla yüzleşmeme yolunu seçmiştir. Ya­zarın bakış açısıyla konuşacak olursak olum­suzdur. Bireyliğini bastırmış, mutluluğunu kay­betmemek için kendisine acı veren durumlara da göz yummuştur. Hikâyenin ikinci bölümün­de kahramanımız susar ve yazar bize onu anlat­maya başlar. Şu cümleler önemlidir: “Yaşamı bo­yunca dünyanın gözünü üstünde duymuş, ona göre davranmış, taksiye binmeyip dolmuş ya da otobüs kuyruklarında kar-kış demeden bekle­mişti. Bakkala giderken bile hafifi makyaj yap­mıştı. Şimdilerde iyice aklaşan altın sarısı saç­larını genç kızlığında da toplamış, belinin ince­liğini, kalçalarının yuvarlaklığını kahverengi ya da gri, bol giysilerle gizlemişti.” Görüldüğü gibi Tomris Uyar, bu hikâyesinde de uzun yıllar önce yazdığı “Kurban” hikâyesinde olduğu gibi, ka­dınların toplum içerisindeki yerlerine/yersizlik­lerine işaret etmekte, toplumu, kadınların ya­şamlarındaki rengi söndüren bir baskı unsuru olarak çizmektedir. Fakat “Dondurma” hikâyesini buraya almamızdaki asıl sebep bu değildir. Bu hikâye, Tomris Uyar öykücülüğündeki iki önemli noktayı aydınlatmaktadır.

Bunlardan ilki, yukarda belirttiğimiz gibi, Uyar’ın hikâyelerinde sıklıkla karşımıza çıkan “parçalı anlatım”dır. Yazar çoğunlukla öyküleri­ni üçe, dörde, beşe böler. Bu bölümlemeler, za­mansal akışın değiştiğini gösterdiği gibi öyküyü anlatan sesin değiştiğini de gösterir. Yani kimi bölümlerde birinci tekil anlatıcı varken kimi bö­lümlerde üçüncü tekil anlatıcı bulunur. Biçimsel kaygılarla başvurulduğunu sandığımız bu yön­tem, öykülerin etkileyici gücünü azaltır. Ki öy­künün kısalığı ve yoğunluğu hatırlanırsa bu tür denemelerin ne oranda risk taşıdığı daha iyi an­laşılacaktır. Hasan Bülent Kahraman’ın “Öyküle­ri daima uçacak kadar hafifti ama zamanın on­ları uçuramayacağı kadar ağırdı.”3 cümlesindeki “hafiflik”in de böylesi bir parçalılıktan neşet etti­ğini sanıyorum.

Ayrıca “Dondurma”, Uyar öyküsündeki “ironi” unsurunu anlayabilmemiz açısından iyi bir ör­nektir. Şu satırları okuyalım: “…her gün, gazete­lerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın be­delini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gere­ği onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiç­bir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?” Dikkati­mizi bu satırlara çeken ve ironi kavramı üzerine açıklamalar yapan Necip Tosun, yazarın bu cüm­lelerle genel anlayışa uymayan kadınlara olum­suz gözle bakan toplumu mahkûm ettiğini be­lirtir. İroni, topluma yönelik bir eleştirinin aracı olarak kullanılmaktadır.4

“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”

Dizboyu Papatyalar kitabında yer alan bu öykü, bir emekli albayın sabah yatağından neşe içe­risinde uyanışını, gündelik işlerle uğraştıktan sonra gezintiye çıkışını, eski okul arkadaşlarıy­la bir gazinoda eğlenişini, orada sabahlayışını ve ertesi günün gazetelerine haber oluşunu an­latır. Belki de Tomris Uyar’ın en iyi öyküsüdür. Ama tipik bir Tomris Uyar öyküsü olduğu tartışı­labilir. Zira sonunda bir “kurşun”, bir bakıma bir skandal vardır. İlhamını gündelik yaşamın ruti­ni içerisinde bulan, böylesi anların öyküsünü ya­zan Uyar, şaşırtıcılığı öykü türü için vazgeçilmez bir öge saymaz. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: ”Kısa öykünün çarpıcı olması bir ku­ral sayılagelmiş, ama bu kuralı dile getiren E.A.Poe bile her sayfada okura üç beş yumruk indirilmesi gerektiğini söylememiş.”5 Bize bunları düşündü­ren “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”, aynı zamanda Uyar’ın ayrıntıcı ve gözlemci yönüne örneklik teşkil eder.

Bitirirken belirtmemiz gereken bir başka nok­ta da şudur: Uyar’ın öyküsü, toplumsalla birey­sel arasında y ankılana gelmiştir. Yaza­rın İpek ve Bakır’ın 1988’de yapılan üçüncü bas­kısına yazdığı “son söz”deki şu cümlesi önem­lidir: “Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük karga­şasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal ger­çeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar ka­natlarını yeterince kullanamayacağını ve bun­dan asla pişmanlık duymayacağını nerden bili­yordun?” 6 Kimi öykülerinde toplumsal bir bakış daha yoğun gibi gözükürken oradan bireyse­le geçmek hiç de zor değildir. Kimi öykülerinde ise bireysel bir bakıştan derhal toplumsala ge­çilebilir. Bu durumu şu cümle ile açıklamayı de­neyelim: Tomris Uyar’ın “bireysel”i de toplumsal olanın kopmaz bir parçasıdır. Kendini topluma ya da dünyaya kapamaz.

Kaynakça:

1. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı: 121, s.10
2. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
3. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
4. Hece dergisi, Ekim 2002, sayı: 70, s.85
5. Adam Öykü, Kasım Aralık 1996, sayı: 7, s.31-37
6. İpek ve Bakır, Ada Yay., 1988, 3.baskı

Etiketler
Devamı

Abdullah Harmancı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı