Dede DosyasıDosya

Abdullah Harmancı – Torun Bakışı

Abdullah Harmancı – Torun Bakışı

Modern edebiyatımızda dedeye nasıl bakıldığı, dedenin nasıl görüldüğü, dedenin kim olduğu sorularını sorup bir dede portresi çıkartmaya çalıştığımızda, yapabileceğimiz ilk belirleme, bu konuda yazılanların neredeyse tümüyle bir “torun bakışı”nı mündemiç olduğu yönündedir. Nasıl ki kadına yönelik belirlemeler, değerlendirmeler, genellikle erkeğin bakışını ortaya koyan bir denemeyse, dedeye bakıldığında da torunun bakışını görmüş oluruz. Dedeye bakan, “torun gözü” olduğu için / torun gözü olduğu zaman, bunun sonuçlarını tahmin etmek de zor olmayacaktır. Modern edebiyatımızın metinleri, narin, ağırbaşlı, sevimli, anakronik, romantik, dindar bir dedeyi belirginleştirir. Belki buradaki narin ifadesi bazı portreleme denemeleri için pek mümkün gözükmez. Hoyrat bile olsa, dedeler, sevimlidir. İllaki içinden çıktıkları kültürün taşıyıcısıdırlar. Anlatırlar. Folklorik bir bilgi hazinesidirler. Doğal hayatın “pir”idirler. Öğreticidirler. Bilgedirler. Esasında bir kültürün içinden çıkmış değildirler. Bir kültürün içinde kalmıştırlar. Yaşadıkları zamana kendi zamanlarını taşırlar. Bu onları anakronik yapar. Dede, kendinden önceki zamanların birikimini kendinden sonraki zamanların dağarcığına eklemek için durmadan anlatır ve dinletir.

Küçümsenmek pahasına, edebi metinlere yansıyan bu portrenin neden böyle şekillenmiş olabileceği sorulabilir. En kestirmeden söylenecek söz, edebi metinlerde böyle bir portre vardır, zira hayatta da gerçekten böyle bir dede profilinden bahsedilebilir, olacaktır. “Böyle olduğu için böyle gözükür.” denecektir. Bakan gözün varlığını yadsıyan, bakan kişinin kendine mahsus yanılsamalarını önemsemeyen bu görüş, yaratıcı öznenin katkısını, etkisini görmeyerek elbette yanılmaktadır. Nitekim hayatın olağan değişimi, dinamizmi, dede portrelerini de değiştirir. Ezberlerimizi bozar. Ancak bu ezber bozucu yaklaşımlar da ilhamını hayattan almaktadır. Anlatanın ne kadar anlattığı, nereden ve nasıl anlattığı problemi bir tarafa, Geber Anne! başlıklı romanların yazıldığını hatırlayacak olursak, sadece anlatılanlar değil anlatanlar da değişmektedir.

Nazan Bekiroğlu’nun baba ile oğul arasındaki ilişkiyi deşifre eden yazısında (2005) belirttiği gibi, baba ile oğul ilişkisi daha çok bir iktidar, güç çatışmasıyla açıklanabilir. Baba henüz iktidarını kaybetmemişken, oğul iktidara ulaşmıştır. İşte bu tehlikeli dönemeçte baba – oğul arasında gerilimli bir ilişki ortaya çıkar. Baba otoritesini kullanmak ve yitirmemek derdinde iken, oğul bu otorite altında bulunmaktan memnun değildir. Herhangi bir biçimde bu otoriteyi sarsmanın, bazen göz göze gelmeyerek, bazen susarak, bazen kabullenmiş görünerek otoritenin manyetik alanından mümkün olduğunca daha az etkilenmenin yollarını arar. Baba – oğul ilişkisini böylesine gerilimli ve sorunlu hale getiren “yakınlık”tır. Dede – torun ilişkisini ise dünyadaki her insanın çok daha farklı tanımlayacağına şüphemiz yoktur. İşte bu farklılaşmanın sebebi de sanırım, iki çocuğun karşılaşmasıdır. Evet, dede ve torunun karşılaşması, iki çocuğun karşılaşmasıdır. Her şeyi bilen bir çocukla, hiçbir şeyi bilmeyen bir çocuk karşılaşırlar. İşin kötü tarafı, bu çocuklardan birinin vakti azalmıştır. Zamanı dolmak üzeredir. Özellikle modern toplumda, baba olmanın yaşının ne kadar yükseldiğini hatırlayacak olursak, artık dede ile torun arkadaşlığı epeyce kısalmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak, dedeler, hem de biz henüz çocukluktan çıkmamışken, bize ölümü öğreterek giderler. Biz en hassas, en masum, en cahil çağımızda, ölümle karşılaştığımızda, bu acıklı olayın kahramanı dedemiz ya da ninemizdir. Hayatın faniliğini, geçiciliğimizi, ölüm diye bir gerçeğin olduğunu ve çocukluk masalını bitiren dönemecin genellikle bu gerçek olduğunu anlarız. İki çocuktan biri öldüğünde, geriye önünde koskoca bir hayat duran diğer çocuk kalır. Mahzun ve yalnızdır. İşte edebi metinlere yansıyan dede portreleri biraz da bu sebeple kırılgan, acıklı, yenilgiyi tatmış portrelerdir. Dede bize ölümü öğreterek giderken, edebiyat ürünlerimiz dede ölümleriyle dolup taşar. Dede fanidir ve bize faniliği belletir. Dedenin evi terk edilir, yıkılır, boşaltılır, başkalarına devredilir. Babanın ölümü şehzadeye bir taht hediye ederken, dedenin ölümü torunu saltanatından eder. Torunluk öyle bir saltanattır ki, esasında modern edebi metinler, bu saltanat senelerini tüketip tahtını kaybeden sultanın iç geçirişlerinden ibarettir. “Dünyada torunluğun ne aziz bir saltanat olduğunu bilmeyen var mıdır? Torun olmak, büyük babaların, büyükannelerin, elbebek gülbebek sevgisiyle büyümek, derim ki, şu kısacık, doyulmaz hayatın en tatlı, en lezzetli duygusu olmalı.” diyen Turan Karataş (2007) bu saltanata dikkat çeker.

Dede hakkında edebiyatımızda üretilen metinlerin, zihnimizde oluşmuş genel dede portresine paralel olanlarla bu portreyi zorlayanlar ya da bu portrenin rağmına bir tasvir içine girenler şeklinde iki grupta incelenmesi söz konusu olabilir. Bazen dedeler, belki de babanın bulunmadığı ortamlarda can sıkıcı bir otoriteye dönüşebilirler. Ya da her zaman kendisine gönülden bağlanılan bir şahıs olmaktan çıkıp daha soğuk ve daha sıradan çizilebilirler. Belki de sıradan kelimesini zıddıyla değiştirmek gerekir. Modern dünyanın dedeleri bildiğimiz dede portresinin dışına çıkarlar. Kendilerini gençleştirmenin yollarını ararlar (Türkoğlu, 2007). Bu sıradışı, alışılmadık dede anlatımlarına gelmeden önce, zihnimizde teşekkül etmiş dede portrelerini örnekleyen edebi metinlere kısaca bakalım.

Hüseyin Kaya’nın “İlk Arkadaşım” adlı çocuk romanında (2013) genel bir dede portresinin bütün ipuçları bulunabilir. Dede arkadaştır. Birlikte oyun oynanır. Dede, öküzlerine kendi azığındaki salatalıkları yedirir. Bu, dedenin de bir çocuk olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Dede, doğadaki tüm bitkilerin isimlerini bilir. Dede, pek çok halk şairinin şiirlerini ezbere bilir. Şifahi kültüre sahiptir. Her şeyden önemlisi, dede zaman dışıdır. Ayların ve mevsimlerin isimlerini kullanmaz. Ekin biçme, harman kaldırma, koyunların kuzulama zamanı gibi ifadelerle yıl takvimini kendince adlandırır. Dede, belli bir zaman sonra ölecek ve yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hayatın hakikatinden bihaber torununa ölümü de öğreterek gidecektir. Zira dedenin bir vasfı da bilgeliği ve öğreticiliğidir.

Hüseyin Su’nun “Yanağımda Dedemin Sakal İzleri” öyküsü (1998), dedeliğin en bariz özelliklerinden olan “sakal”ı başlığına taşıması ve dedenin torununa muhabbetini sergilemesi açısından son derece etkileyici bir metindir. Söz konusu olan büyük ailedir. Dolayısıyla, öyküyü baştanbaşa saran neşe havası, biraz da “torun-anlatıcı”nın yakın akrabalarla çevrili bir hayat sürüyor olmasındandır. Öykü, dedelerin, torunlarının her türlü hal ve hareketlerini meşrulaştırıcı bir üst otorite olmalarını da örnekler. Babalar, genellikle çocuklarının şımartılmasından gizli gizli rahatsız olurlar. Ancak kendi babalarına söz geçiremezler.

Torun, dedesinin koltukları arasında bütün davranışlarına bir meşruiyet kazandırır. “Yanağında Dedemin Sakal İzleri”, daha çok bir ramazan ayı öyküsüdür. Oraya odaklanılmıştır. Ancak ramazanın tadı daha çok çocuklukta, çocukluğun tadı ise dede ve ninelerin sağladıkları güven ve huzur ortamında neşvünema bulur. Böylelikle dede ile ramazanı birleştirir. Bu iki bileşen torunla buluştuğunda okurun damağına uhrevi bir lezzet uğrar. İşte öyküyü sarmalayan bu uhrevi lezzet ancak böyle izah edilebilir. Hem çocukluğun hem de ramazan ayının iki cihanı da saran saadeti…

Esra Köse’nin “Dedem, Çocuklar ve Akrepler” şiiri de (2013), bilindik dede portresinin desteğinde yazılmıştır. Bu şiirde, dedelerin anakronik oluşları, kendine mahsus bir kişiliğe sahip oluşları gibi durumların altı çizilir. “Dedem bilmez saati akrebi yelkovanı / Bildiği tek akrep dostları, öyle der / Zamanında çok sokulmuş aynı delikten / … / Vakitlerini göğe bakıp anlayan dedem. / Cübbesinin altına giydiği lastik ayakkabılarından asla vazgeçmeyen adam sakallıdır”… Burada altı çizilen durum, dedenin zaman algısının ve kıyafetlerinin, bilindik çizginin dışında olmasıdır. Lastik ayakkabı ve cübbe giyer. Zamanı belirlemek için saat yerine gökyüzünü kullanır.

Numan Altuğ Öksüz’ün “Dedemin Yaşı” öyküsü, dede hakkında yazılmış edebi metinlerin çok büyük bir bölümü gibi, dedeyi ölümüyle anlatır. Kendisine bir çocuk-arkadaş gibi bağlanılan dede, bir gün aniden ölür ve torun bu ölümü kabullenemez. Köksal Alver’in “Dut Ağacı Boyunca” (2011) öyküsü “İdris dede öldü.” leit-motifiyle örülüdür. İdris dede, çocuklarla ilgilenen, onlara Kuran öğreten ideal bir tip olarak görülür. Burada kan bağıyla bağlı olunan bir deden ziyade, belli bir mahallenin çocuklarına sahip çıkan bir pir-i fani kast edilir. “Dede” metinlerinin önemli bir bölümünde, dedelerin idealleştirildiği vakidir. Romantik ve ideal bir dede figürü, edebi metinlere yansıyan portrenin en azından büyük bir bölümünü içerir.

Dede ve ölüm izleklerini bir araya getiren metinler arasında İbrahim Tenekeci’nin “Dedeler ve Çiviler” şiiri öne çıkar (1997). Bir torunun dedesinin seneler önce gerçekleşmiş ölümünü anlattığı şiirde, dedenin “tabutunun her şeyi ikiye bölerek ilerlemesi”, dedenin ölümünün torunun hayatında açtığı yarayı anlatır. İki çocuktan biri yalnız ve mahzun kalmıştır. Necip Fazıl’ın “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” (2007) öyküsü, dedenin ölümünü hüzünle ele almayan, bunun dramatik yönüne vurgu yapmayan ender metinlerdendir. Burada öykücünün peşinde olduğu şey, “başkasının ölümüne” karşı beslenen esrarengiz merak duygusudur. Bir çocuk için bir ölü beden görmek, metafizik âlemle ilgili birtakım sırların kilidini çözmek gibi de algılanabilir. Necip Fazıl, dedesinin yitirmenin acısından ziyade ölüm gerçeğine yaklaşmış olmanın ürpertisini duyar.

Dedeyle ilgili metinlerde hep görülen şey, onun sürekli anlattığıdır. Anlatmayı, konuşmayı, aktarmayı çok sever. Aslında kendi zamanından getirdiği bilgi, görgü, tarih yükünü ancak bu suretle kendisinden sonrakilere ulaştırabilir. Yaşlanmak bilgeleşmeyi, bilgeleşmek de çocuk ve torunlara bu bilgi ve hikmet dağarcığını aktarmayı zorunlu kılar. Yaşlanan kişilerin çok daha fazla konuştukları çoğu zaman evlatlar tarafından şikâyet makamında olsa da dile getirilir.

Buraya kadar çizdiğimiz dede portresinin genel temayüle uygun örneklerden seçildiğini belirtelim. Ancak dede anlatımları her zaman bu genel portreyi destekler mahiyette değildir. Yılmaz Yılmaz’ın “Yakınımız Irak Oldu” öyküsü, dede ile torun arasındaki anlaşmazlıkları, çatışmayı örnekler. Geleneksel, dini bir hayat yaşayan ve torunundan da böyle bir hayat yaşamasını bekleyen dede, onun tercihlerini anlayamaz ve üzülür. Torun geceleri çalışmakta, gündüzleri uyumaktadır. Dede ise gündüzün rızık için gecenin ise dinlenmek için olduğunu vurgular ve berekete ulaşmanın yolunun gündüzleri uyumamayı gerektirdiğini belirtir. Burada ilginç olan iki neslin zaman algılarının değişmiş olmasıdır. Ayrıca torunun öğrenmeyi tercih ettiği müzik aleti de dedenin durumu yadırgamasına sebep olur. Burada dede ve torun, bir yaşama biçimi noktasında anlaşamamaktadırlar. Torunun çocukluktan çıkıp gençlik çağına girmiş olması, Yılmaz Yılmaz’ın öyküsünü diğer dede metinlerinden ayırır. Daha doğrusu, öyküdeki çatışmanın bir sebebi de, torunun büyümüş olması, çocuk olmamasıdır.

Dede – torun çatışmasını örnekleyen bir metin de Zeynep Delav’a aittir (2012). Delav, son derece otoriter, baskıcı, anlayışsız bir dede portresi çizer. Torunlarının gözünden çizilen bu portredeki dede, onların radyo dinlemesine izin vermez. Kendisinden korkulur. Çekinilir. Onun eve gelmesi torunlarda büyük bir telaşa sebep olur. Burada dededen ziyade baba otoritesini andıran bir kişi söz konusudur.

Buraya kadar anlamaya ve çözümlemeye çalıştığımız edebi metinlerin bir torun bakışını içermesi söz konusuydu. Oysa zaman zaman “dede”lerin de torunlarına nasıl baktığı meselesi, öykü ya da şiirlere yansımıştır. “Dede bakışı”nı örneklemesi açısından, Akif Paşa’nın ölen torunu için yazdığı çok içli bir şiir olan “Mersiye”den bahsetmek gerekir. 1845 yılında vefat eden Akif Paşa, bilindiği gibi, “Adem Kasidesi” ile modern şiirimize önderlik etmiş önemli bir isimdir. İşte bu Akif Paşa’nın kaybettiği torunu için yazdığı “Mersiye”si şöyledir:

“Tıfl-ı nâzenînim unutmam seni / Aylar günler değil geçse de yıllar / Telh-kâm eyledi firâkın beni / Çıkar mı hâtırdan o tatlı diller // Kıyılamaz iken öpmeğe tenin / Şimdi ne hâldedir nâzik bedenin / Andıkça gülşende gonca-dehenin / Yansın âhım ile kül olsun güller // Tagayyürler gelip cism-i semine / Döküldü mü siyâh ebrû cebîne / Sırma saçlar yayıldı mı zemîne / Dağıldı mı kokladığım sünbüller // Feleğin kînesi yerin buldu mu / Gül yanağın reng-i rûyun soldu mu / Acaba çürüdü toprak oldu mu / Öpüp ohşadığım o pamuk eller “ (Kutlu, 1981)

Necati Mert’in Zamansız (2011) adlı öykü kitabına aldığı ilk dört öykü, torunu Dubai’de yaşayan bir dedenin torun özlemini dile getirir. Uzun süre torununu göremeyen, görse bile çok kısa zamanlar içinde gören bir dedenin torun özlemini onun doğum günü videolarını izleyerek dindirmeye çalışması ise son derece çarpıcı bir sahnedir. Burada, hem toruna dedenin nasıl baktığını hem de modern dünyada artık dedelerle torunların bir arada yaşamalarının ne şekilde kısıtlandığını görmek mümkün olmaktadır.

Modern dünya, dedelerle torunları ayırmakla kalmamış, dedeleri “dede”likten çıkarmaya başlamıştır. Bundan sonra yapılacak bir dede incelemesi, bu “tuhaf dede”yi ya da “alışılmadık dede”yi önemsemelidir. Said Türkoğlu’na ait şu satırlar (2007) değişen dede portresini eleştirir: “Bir de modern zamanların dedeleri vardır. Dedelik yaşına geldikleri halde kendilerine dedelik hiç yakışmayan dedeler. Gençlik dönemlerini uzatmak telaşına düştükçe sevimsizleşen dünya delileri. Seküler dedeler, zamanı durdurmak isterler. Öte beklentileri bir nitelik kazanmadığından dünyaya yapıştıkça yapışırlar. Gençlere benzemek, genç görünmek çabaları kendilerini gülünç duruma düşürür.” Türkoğlu’nun belirlemeleri sosyal hayatımıza denk düşmekle birlikte, bir taraftan da ağır ve anlamaya çalışmayan bir eleştiriyi bünyesinde barındırır.

Dede portresinin edebiyatımıza yansıyan yüzü elbette bu yazıda incelenmeye çalışıldığı kadar değildir. Tarandığında bunların dışında pek çok dede metni bulunabilir. Ayrıca bu inceleme bize şunu göstermiştir ki, çocuk edebiyatı alanı dede portresinin yansımalarını incelemeye çok daha elverişlidir. Bu yazıda üstünde durulmayan roman türünde canlandırılan dede portreleri başlı başına bir araştırmayı gerektirir. Ancak edebiyatımızda dede profilini işleyen örnekleri artırmak her zaman bu konuya dair yeni durumlar keşfedeceğimiz anlamına gelmez. Çoğunlukla, bilinen durumların çoğaltılması söz konusudur. Sonuç olarak, sosyal hayatımızın değişimi, edebiyatımızdaki “dede” profilinin de değişmesine yol açmıştır. Necati Mert öykülerinde altını çizdiğimiz gibi, dede – torun ilişkileri de hayatımızdaki yabancılaşmaya paralel olarak değişmekte, ilişki biçimi, bir arada yaşayan ve bu birlikteliğin tadını çıkartan “iki çocuk”tan, birbirine ulaşamayan ve birbirini sürekli özleyen “iki çocuğa” evrilmektedir.

Kaynakça

Esra Köse, “Dedem,Çocuklar ve Akrepler”, Yedikllim, Kasım 2013 .
Hüseyin Kaya, İlk Arkadaşım, Zambak , 2013.
Hüseyin Su, Gülşefdeli Yemeni,Hece,1998.
İbrahim Tenekeci ,Köpük,Dergah,1997.
Köksal Alver, Çevgen,Hece,2007.
Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı , Timaş,2005.
Necati Mert, Zamansız,Hece,2011.
Necip Fazıl, Hikâyeleri, BDY, 2007.
Numan Altuğ Öksüz, “Dedemin Yaşı”,yayımlanmamış bir öykü.
Said Türkoğlu, “Dedem Öldü,Koptu Zembereği Çocukluğumun”, Sühan, Ocak  Şubat 2007.
Şemsettin Kutlu ,Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı Antolojisi,Remzi,1981.
Turan Karataş,“Ne Torun Oldum,Ne Dede”,Sühan,Ocak  Şubat 2007.
Yılmaz Yılmaz,“ Yakınımız Irak Oldu”,yayımlanmamış öykü.
Zeynep Delav,”Kırıntı”,Hece Öykü, Aralık Ocak 2012.

Etiketler
Devamı

Abdullah Harmancı

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker