Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

Abdullah Harmancı – “Yoksa” İçin 15 Not

  1. Nermin Tenekeci, 1971 doğumlu ve hatırlayabildiğim kadarıyla 1990’ların ortalarından itibaren dergilerde öyküler yayımlamaya başladı. Ancak ilk kitabı Yoksa’nın (Okur Kitaplığı, 2010) yayımlanması için otuz dokuzuncu yaşını bekledi. Bunun sebeplerinden biri, öyküsünü olgunlaştırmayı sabırla beklemiş olmasıyken, bir başka sebebi de hakkında yazılmış bir yazıda da belirtildiği gibi, “sessiz sedasız” bir yazı üretimini tercih etmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, yakın olunması gereken yerlere yakın olamayanlar, kitaplarını zor yayınlatırlar. (Nermin Hanım’la Bilim Sanat Vakfında kısacık bir görüşmemiz olmuştu, sevgili Gülnihal Ümit’le birlikte. Bunun dışında kendisiyle herhangi bir irtibatımız olmadı. Dolayısıyla bu cümlelerin bütün sorumluluğu bana aittir. Kendisinden aldığım herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.) Sadece sanatına eğilip ona yoğunlaşmak ve “iyi işler” çıkarmak -bu ülkede- asla yeterli değildir. Yoksa, son senelerde yayımlanmış en sıkı öykü kitaplarından biriyken, kaç kişinin bunun farkında olduğunu merak ediyorum doğrusu. Kitap dergilerini saran “sektörel” yazılar, edebiyat dergilerini kaplayan hatır-gönül yazıları gerçek okuyucuda ciddi bir güvensizlik doğurdu. Her kitap iyi, her kitap güzel, her kitap sıcak, her kitap cici… Kimse eleştirinin sahici yüzüyle hesaplaşmak niyetinde değil. Doğru cümle kuramayan, bir öyküyü kurgulamayı başaramayan kişilerin kitap değil kitaplar yayımlamayı başarmalarını nasıl açıklamalı? Her neyse. Bu tatsız mevzuları geçerek Yoksa’ya odaklanalım:
  2. Nermin Tenekeci, yazar profiline bakıldığında, İslami duyarlığa sahip kadın öykücülerimizden biri. Üç şeyi birden söylemiş olduk: İslami duyarlığa sahip bir kesimden, öykü yazıyor ve kadın… Kendisiyle aynı sosyolojik özelliklere sahip kadın öykücülerimizle kıyaslandığında ise, daha ilk adımda onlardan ayrılıyor. Öykülerinde İslami bir duyarlığın altını çizmediği gibi, dindar, muhafazakâr gibi sıfatlarla tanımlanabilecek insanların öykülerini de yazmıyor. Yazmalıydı, demiyorum. Ancak son senelerde, öykücülüğümüzde, böylesi bir duyarlığın çokça işlendiğini, dinî yaşama biçimlerinin İslami kesimlerde yetişmiş öykücüler tarafından sıkça dışlaştırıldığını biliyoruz. Tenekeci, tersine, biraiçen, barlarda oturup kalkan, bıçkın, tehlikeli, günahın ya da suçun çevresinde dolanan kişilerin hayatlarını büyük bir ustalıkla kayıtlara geçiriyor.
  3. “Suç”, daha çok cinayet, Yoksa’nın temel izlekleri arasında. Üçüncü sayfa haberlerinin bir biçimde öyküleştirildiğini görüyoruz. Bir gazete haberinde donan acı finallerin, geriye doğru sarılmasıyla öykülerin, farklı zaman ve mekânlarda, farklı kişilerle canlandığını görüyoruz. Bir anlamda, insanların nasıl olup da suça bulaştıklarını, hapsaneye düştüklerini anlıyoruz.
  4. Tenekeci, aynı zamanda bir portreleme ustası. Öykü kişilerini birkaç fırça darbesiyle fakat enfes detaylara girerek canlandırıveriyor. Zaman zaman karşımızda bir Peyami Safa zekâsını görür gibi oluyoruz. Detayları seven kadın ruhu, öykü türünde doğrusu çokça işe yarıyor. Yoksa’nın muharriri de, bu detayları uzun cümlelerle ve yaşanmışlık hissi vererek canlandırmasını biliyor.
  5. Türk öyküsünün son senelerde yoğun bir biçimde entelektüel kişinin öyküsüne yöneldiğini ve bir entelektüelin iç dünyasına eğildiğini hatırlayacak olursak, Yoksa’da bizi şaşırtan özelliklerden biri de, halktan insanların, sokaktan insanların yansıtılıyor olması. Bazen bir gündelikçi kadın, bazen bitirim otoparkçı iç dünyasının bütün beşeriliği içerisinde gözlerimizin önüne seriliyor. Öykücüler okuyup yazan insanlardır ve dünyaya entelektüel gözlüklerinin gerisinden bakarlar. Bu da, onların öykülerini, daha çok okuyup yazan, aydın kişilerin hayatlarıyla doldurmalarına sebep olur. Zira kolay olan budur. Zor olan ise, başkasını yazmaktır. Başkası kimdir? Çehov’un adını hiç duymamış kişidir. Öykücü için… İşte bu uzaktaki adamın öyküsünü yazmak, kitap dolu bir odada yaşayan öykücülerimiz için elbette zordur. Bu sebeple, Ayfer Tunç, Mustafa Kutlu, Nermin Tenekeci önemli bir iş çıkartmaktadırlar, diye düşünüyorum. Ve tabii burada sayamadığım diğer “başkasını” yazan yazarlar.
  6. Bu halktan tipler, düz ve sıradan kişiler de değildir. Tenekeci, halk insanlarını büyük bir derinlikle sunarken, bıçak sırtında yaşayan kişilerin hayatlarını anlatır. Bunlar bir biçimde gazetelerin üçüncü sayfalarına çıkarlar. Bitirim, karanlık, tehlikeli kişilerdir. Suça bulaşmak üzeredirler. Ya da suçun feriştahına bulaşmışlardır çoktan.
  7. Öykülerde ciddi bir nihilizmin kol gezmesi de buraya kadar anlattıklarımızdan sonra, beklendik bir durumdur. Nihilizm, hayatın anlamsızlığı, hiçliği, bunalım, bitmişlik duygusu, kişileri en yakın noktaya, intihara yaklaştırır. İntihar neredeyse bütün öykülerde bir çare gibi durmaktadır. Kahramanlar hayatlarının ışığını yitirirler ve kendilerine bir çıkış aramak yerine intihar biçimleri üzerine düşünürler. Cinayetin de bu değer ve ışık arayışında kişilerin karşısına çıkan bir çare olduğunu düşünebiliriz.
  8. Başını alıp gitmek, terk etmek, uzaklaşmak, bilinen ortamların dışına çıkmak da belki intihardan ve cinayetten önce, öykü kişilerinin başvurduğu kurtuluş yolları arasındadır. Kişiler hayatlarına bir çıkış yolu bulamadıkları için, mekânlarını değiştirerek kendilerine bir “yeni hayat” kurma umudu taşırlar. Ancak bu gidiş, Yoksa’da daha çok, gidenin değil, geride kalanın perspektifinden sunulduğu için, derin bir acıyla birlikte dışlaşır. Bir başka deyişle, terk edilen sevgililerin ya da aile fertlerinin acısı, bu “gitme”lerin sonucu olarak çıkar karşımıza.
  9. Aşkın daha çok bıçak sırtı bir cinnet duygusu içinde anlatıldığını görürüz Yoksa’da. Yani terk edilmenin özellikle kadın öykü kişisi üzerinden verilmesi biçiminde bir aşk anlatısına rastlarız. Kitabın son öyküsü olan “Sen de Sev ama Sevilme”, terk edilen bir genç kızın gözünden anlatılmış nefis bir öykü. Nefis diyorum, zira duygusallık dozunun çok iyi ayarlanmış olduğunu görüyoruz. Terk edilen genç kız gibi biz de acı çekiyoruz, içimiz yanıyor.
  10. Kadın öykücülerin aksine, Nermin Tenekeci bir feminizm peşinde değil. Sahurda gelen ya da kusursuz piknik arayan erkeklerden yakınmıyor. Yakınma duygusu, pek çok kadın öykücünün metinlerini çözümlerken karşımıza çıkan önemli bir ipucuyken, Yoksa’da kadınlar daha çok anlatılsa da, yazarın böyle bir endişe taşımadığı açık.
  11. Yazarın öykülerini kurarken okura haddinden fazla güvendiği ve zaman, mekân atlamaları yaparak okurun zekâsını ve takip gücünü haddinden fazla zorladığını da söylememiz gerekir. “Yirmi Altı Saniye” öyküsü buna örnek. Öykü kişileri oldukça fazla ve ne kadar dikkat etseniz de, öyküyü takip edemiyor ve bütünlüğü kaçırıyorsunuz.
  12. Tenekeci’nin dile olan hâkimiyeti, bütün öykülerde bizi kendisine çeken cazibe noktasını oluşturuyor. Şimdi okuyacağımız paragraftaki “klişeler”, halkın evlilik müessesesine bakışını, özellikle halk kadınlarının iç dünyasını bütün gerçekliği içinde veriyor: “Seni mağazada göstermişler. Çok beğenmiş. Semiha illa ki olsun diyor. Bir evin bir oğlu. Görümce, elti, kayınbaba derdi yok. Yalnızca hastalıklı bir anası. …Semihaların sokağındaki manavcı. Yaşı senden biraz büyük. …Eli ekmek tuttuktan sonra gül gibi geçinir gidersiniz. İsterim ki bir an önce yerine yerleştireyim seni, mürevvetini göreyim, bir kere gör, konuş…” (s.100) Burada, halkımızın hayatındaki klişelerin, aynı zamanda konuşmalarına da yansıyan klişelere dönüştüğünü görüyoruz. Halkın, klişelerle düşündüğünü, konuştuğunu ve yaşadığını unutmayalım. Tenekeci; şiirli, betimleyici, uzun cümleli, çarpıcı bir üsluba sahip…
  13. Şarkı sözlerinden de sıklıkla faydalanan Nermin Tenekeci, öykü kişilerinin sosyal statülerini, kişilik özelliklerini yansıtmak amacıyla bu ibarelere başvuruyor. Genellikle yapıldığının aksine, yazar, çok vurucu, veciz, insanın içini sızlatacak bir şarkı sözü yerine, daha sıradan, az bilindik ve özelliksiz sözleri alıntılıyor. Zira seçkin kimselerin hayatlarını öyküleştirmiyor. Şarkı sözlerini özellikle seçmiyor.
  14. Zaman zaman ironiden faydalanıyor. Ancak ironiyi çok fazla önemsemiyor. Öykülerinin daha çok duygusal bir iz bırakmasını arzu ettiği için, ironiyi kıvamında bırakıyor.
  15. Bir terör gazisinin eşinin iç dünyasını ya da bir Almancı’nın Avrupa’da yaşadığı ötekilik duygusunu anlatan Nermin Tenekeci, yaşadığımız günlere selam veren konulara eğilmesini biliyor. Ama genel manzaraya bakıldığında, yazarın egzotik, fantastik öyküler yazmak istediği gibi bir düşünceye de kapılıyoruz: Anlatım biçimi, üslup, oldukça şiirsel ve yazar öykülerinde duygusal bir atmosfere ulaşmak amacıyla, leitmotiflere, kelime, ibare, cümle tekrarlarına sıkça başvurduğu için, gerçekçi konuların bile egzotik bir atmosfere “bulandığını” görüyoruz.

Sonuç: Tenekeci’den beklenen, daha velût olması -evet, yeterince üretken olmadığını düşünüyorum- ve bugüne kadar yaptığı gibi “sessiz sedasız” öykü evrenini örmesidir.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>