Abdullah Harmancı – Nuri Pakdil: Yakın Plan Sekanslar

Abdullah Harmancı – Nuri Pakdil: Yakın Plan Sekanslar

1.

Edebiyat dergisinin sayfaları arasında dolaşıyorum: 1969 Şubatından, yani derginin ilk sayısından başlayarak, sayı sayı, sayfa sayfa, yazı yazı sindirmeye çalışıyorum dergiyi. Zihnime değil, ruhuma değiyor dergideki yazılar. Zira zihnime değil ruhuma değmesi için yazılmışlar. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz “şey” var Edebiyat’ta. Bugün insanımızda zayıflaşmış, cılızlaşmış olan “şey” var. Edebiyat dergisinde yazılan her yazı, her şiir, her not, her deneme, her eleştiri, her değini, tümüyle dinî bir endişeden neşet ediyor. Bir “dava” var ve bu “dava”nın etrafında halkalanmış bir küme imanlı adam, bir ateşin etrafına çemberlenmiş ve bu ateşin sönmemesi için uğraşan habire ateşin altına çalı çırpı yetiştiren kişileri andırırcasına, durmadan yorulmadan harlandırıyorlar ateşi. Bir nöbetleşe çalışma gözleniyor. Şiir, deneme, öykü, çeviri, toplantı, söyleşi… Kalemler, kendi adlarını bırakıp takma adlarla nöbetlerine devam ediyorlar. Maksatları “çok satmak” değil. Maksatları imza günleri yapmak değil. Maksatları kitlelere açılmak değil. Maksatları fiyakalı fotoğraflar çektirip geniş okur kitlelerine kavuşmak değil.

Tam da 2012’den baktığımız zaman  Edebiyat’ın sayfalarına, bugün neye muhtaç olduğumuzu, bugün en fazla neye ihtiyaç duyduğumuzu görebiliyoruz. Bugün bize lazım olan yeni bir edebiyat dergisi değil. Bugün bize lazım olan yeni bir romancı, yeni bir öykücü, yeni bir şair değil. Bugünün edebiyatçısı, -diğerlerine bir şey demeye hakkım yok; kendisini dindar olarak niteleyen şair ve yazarlardan bahsediyorum- kendi adını Türk edebiyatının şairleri, öykücüleri, romancıları arasında bir yere, ama iyi bir yere yazdırmak gibi, daha da kötüsü, kitaplarıyla para kazanmak gibi, bir isim yapmak gibi tümüyle dünyevi hedeflere kaptırmıştır. Tepeden tırnağa bireyselleşen, tepeden tırnağa çıkarcılaşan, tepeden tırnağa dünyevileşen dünyanın geri kalanı gibi, bugünün dindar edebiyatçısı da son derece dünyevi, bireysel, çapsız, sıradan hedeflere odaklanmıştır. Postacılar dergi, kitap getirmeye yetişemiyor; kitaplığımızın raflarında, dergiden kitaptan yer kalmıyor; herkes “yazar”, herkes “şair”, herkes “entelektüel”, herkesin dergisi var, herkes “yoğun”, herkes üretken, herkes “başarılı”, herkes sevimli… Ancak ne var ki… Bereket yok, feyz yok, ihlâs yok, huzur yok, sükûnet yok, mutmain kalpler, mutmain gözler, mutmain gönüller yok… İşte bu sebeple anlamlı Edebiyat dergisinin sayfaları arasında dolaşmak, dergideki yazıları okumak, Nuri Pakdil’e ve yazdıklarına odaklanmak, onun ne yapmaya çalıştığına bakmak, ne yaptığına bakmak… İşte bu sebeple Edebiyat’a ihtiyacımız var.

 

2.

Özkaymak’la Karaman’dan Konya’ya geliyorum. Yolculuğum yetmiş beş dakika sürecek. Çantamda, yolda okumak üzere yanıma aldığım Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren bir cilt var. Ama ben alışkanlıkla “mytv”min tuşlarına basıyorum. Bir haber kanalında Suriye konuşuluyor. Her şey birdenbire oluyor. Programı yöneten sarışın bayan, “Acaba Türkiye yanlış ata mı oynadı?” deyiveriyor. Acaba Esed’in yanında yer almamız gerekmez miydi? Karşısındaki uluslar arası ilişkiler uzmanı bey’in ne cevap vereceğini merakla bekliyorum. Belki içine yuvarlandığım acı kuyusundan bu bey’in cevabı beni kurtarabilir. Çene sakallı ve fularlı bey her manaya gelebilecek uzun cümlelerden sonra ce vabını “diye düşünüyorum” diye bitiriyor. (Uluslar arası ilişkiler uzmanı beylerin cevapları beni her zaman irkiltmiştir. Filistin’de Müslümanlar ölüyor olabilir, onlar böylesine duygusal bağlamda konuya bakmanın sakıncalar içerdiğini filan söyleyiverirler. Elimden geldiğince uluslar arası ilişkiler uzmanlarının yorumlarını izlememeye çalışırım bu sebeple.) Haber kanalındaki programı yöneten sarışın bayan sorusunda ısrar ediyor. “Ya Batı ülkeleri Esed’i gözden çıkarmamışlarsa, o zaman halimiz nic’olur?” Suriye’de Müslümanlar üç yüzer beş yüzer ölüyor. Bizse yanlış ata oynamış olabilir miyiz, sorusunun peşindeyiz. At burada neye tekabül ediyor? Üç yüzer beş yüzer ölen Müslümanlara mı? “Mytv”mi kapatıp çantamdan Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren cildini çıkartıyorum, cilt oldukça kalın ve büyükçe… Çevremdekiler, bu tuhaf görüntünün tadını çıkartmak üzere bakışlarını bana doğrultuyorlar. Öyle ya, yüz yıl yolculuk etseniz, Edebiyat dergisinin tüm sayılarını içeren bir cildi otobüste, önündeki servis masasının üstüne yayarak okumaya çalışan birini zor görürsünüz. Onlara hiç aldırmadan, Edebiyat dergisinin Ağustos 1977 tarihli sayısında yayımlanmış, Faslı şair Abdullatif Labi’nin “Doğu Çağrısı” adlı şiirini okumaya başlıyorum:

“Bütün gece kar yağdı üstüne Kudüs’ün
düşümde Kudüs kavranılmıyordu
ölümün örtüsünü çekmişti üstüne
bir de sarhoş asker örtüsünü
yabanıldı Kudüs
adsız gizliyordu bedenindeki dövmelerini
gizliyordu kubbelerini
bağış bağırlar
yalnızca göstermek için tırmıklanmış yamacını
can çekişiyordu düşümde Kudüs
akbabaları gözetleyen surların üstünde
ve oğulları ağlıyorlardı
boğazında bıçak
güzeldi Kudüs
kıvrılıyordu ölü yatağında…”

3.

Elimde Hece dergisinin Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi için hazırladığı özel sayı var. 23 Mayıs 2012 akşamı. Bu dergideki “Çelik Adam” başlıklı yazıyı okuyorum. Akşamüzeri. Apartmanımızın bahçe kapısına dikilen hanımeli çiçeğinin kokusu açık olan penceremizden geçerek bana kadar ulaşıyor. Bahar gelmiş. Çiçekler açmış. Bir milyon edebiyatçının bir milyar kere yazdıkları, yaza yaza da bitiremedikleri bu muhteşem duygu, bu iyimserlik, bu mutmainlik hissi birden bir telaşa evriliyor: Telefonum çalıyor. Arayan İbrahim Demirci ağabey. Ertesi gün için bir haber veriyor. Heyecanlanıyor, şaşırıyorum. Nuri Pakdil Konya’ya geliyor! Nuri Pakdil! 20 yılı aşkın bir zamandır kitaplarını okuduğum, hemen her fırsatta edebiyatçı arkadaşlarımla sohbetlerimize konu ettiğimiz Nuri Pakdil, çelik adam, duruş ve tavır adamı, Roma’ya “put kuyusu” diyen adam, Bağlanma’yı yazan adam, Bir Yazarın Notları’nı yazan adam, Edebiyat dergisinin mimarı, eylem adamı, susuş adamı Nuri Pakdil… Artık beni bir heyecan alıyor. Acaba neler olacak? Acaba neler yaşayacağız? Acaba neler konuşulacak? Acaba konuşulacak mı?

……..

24 Mayıs 2012: Nuri Pakdil’i Konya’da karşılayan bizler için unutulmayacak bir gün oldu. Konya’da kaldığı yedi saat boyunca neredeyse her dakika beraberdik. Bu beraberlik büyük oranda “sükût suretinde” geçti. Birkaç sekans:

  1. Kahvaltı sırasında, yıllar önce Konya’da geçirdiği zaman dilimlerinden ilginç anekdotlar aktardı. Konya valisi ile aralarında geçen bir diyalog ilginçti. Sebze fiyatları konusunda ciddi bir adaletsizliğe şahit olduğunu ve bu durumu valiye bildirdiğini söyledi. Ve valinin ilginç cevabını… Bir şeye dikkat ettim: Bu anekdot Pakdil’i tümüyle ele veriyor. Pakdil emekten yana, yoksuldan yana, haksızlığa, haksız kâr etmeye karşı ve bizlere Konya’yla ilgili olarak anlattığı küçücük bir anekdot bile bu durumu ortaya koyuyor.
  2. Aziziye camiinin etrafından uçuşan güvercin lere gösterdiği ilgi. Konya’nın eski çarşısında yürürken esnafa selam verişi. Türbelerin duvarlarından öteye geçmemesi ve her türbede uzun uzun dua edişi. En önemlisi, bir dikkat abidesi. Çevresindeki insanlara, eşyalara, satıcılara, satılanlara karşı gösterdiği ilgi büyük.
  3. Hüseyin Su’nun takvim yırtıklarını okuyanlar, onun yeme içme konusunda ne kadar dikkatli biri olduğunu bilirler. Dikkatli, titiz gibi kelimeler aslında meramımızı anlatmaya yetmiyor. Soğuk su içilmesine, yemeğin tadına bakmadan önce yemeğe tuz atılmasına gösterdiği tepkiler okuduklarımdan hep hatırımdaydı. Bunları bizzat da görmüş oldum.
  4. Pakdil ele geçirilemeyen bir adam. Daima size mesafeli bir ufuk gibi. Pakdil bize hep uzaktı. Ancak bu bir kibir uzaklığı değildi. Bir gönül uzaklığı değildi. Bir burnu büyüklük değildi. Âdeta kendi dünyasında yaşıyor. Sorulunca kısa cevaplar. Nadiren birkaç cümlelik açıklamalar. Bir de o akşam Regaip kandili idi. Pakdil’in bu kandili ne kadar benimsediğini keşke herkes görebilseydi. Kendisinin bu konuda aranmasını ya da birilerini bu sebeple aramayı öylesine önemsiyordu ki, bu durumun, onun kişiliğini veren nefis bir örnek olduğunu düşündüm. Bir şeye sınırsız bağlanmak, bir şeye hesapsız gönül vermek, bir şeyi çok önemsemek; dergiyi, yazıyı, dostluğu, davayı, insan olmayı, eylemi, tavrı, başkaldırmayı… Her şeyi Regaibi benimser gibi benimsemişti kısacası.
  5. Bizim için bu günün en unutulmaz sahnesi şüphesiz istasyondaki ayrılma sahnemizdi. Kucaklaştık. Trene bindi. Trenin kapısından bize el sallayacağını beklediğimiz bir anda. İşte o işareti yaptı: Allah bir!!! Dakikalarca o halde kaldı. Bu günü yaşayan bizler için unutulmaz bir andı. Unutulmaz bir fotoğraf. Asla zihinlerimizden silinmeyecek bir işaretti bu. 78 yaşında değildi, 18 yaşında bir gence dönüşüverdi o an. Gözlerimiz buğulandı. Kalplerimiz hızlı hızlı çarptı.

 

4.

Yıl 1995 Ocak ayıymış. Demek ki üniversite üçüncü sınıfım. Konya’da Eğitim Fakültesinde okuyorum. Bizden bir alt sınıfta, şimdilerde Niğde’de “Defter K” adlı sanal derginin editörlüğünü yapan aziz dost Halil İbrahim Tongur’un çıkardığı sonradan bizim de dâhil olduğumuz Gülyağmuru adlı bir edebiyat dergisinde Nuri Pakdil’le ilgili bir yazı yazmıştım. Bu yazının başlığı “Nuri Pakdil’e Uzaktan Bakmak” adını taşıyordu. Zira Pakdil hakkında söylenenler ve okuduklarım üzerinden bende kalan izlenimlere bağlı bir yazıydı o yazı. Daha yeni yeni yazma, okuma denemeleri yaptığımız bu günlerde, bizim için böyle bir dergi çalışması içinde olmak çok önemliydi. Heyecan vericiydi.

Daha çok Pakdil’in efsanevi kişiliği üzerine odaklanan yazının son satırlarını buraya alıyorum: “Bir gün Nuri Pakdil’i görürüm yahut onunla tanışırım diye korkuyorum. Ruhumda taşıdığım o hayali ve tahmini portrenin yıkılmasından ve bir daha dönmemek üzere kaybolmasından dolayı… Bu yazımın mahiyetini tayin eden o özgür ve uzak konumumun sayesinde oldukça huzurluyum… Korkuyorsam, işte bu huzurun kaybolmasından korkuyorum…”

Pakdil’i görmüş ve onu gözlemlemiş biri olarak, bu görüşmeden sonra içimdeki hayali ve tahmini portreden hiçbir şeyin kaybolmadığını, belki bu portrenin daha da güçlendiğini ifade etmek isterim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>