Öykü

Abdullah Kasay – Bıçak

Abdullah Kasay – Bıçak

Son dersim. Köyü avucu içine almış gibi duran dağların tepelerinden buğu kalkıyor. Gittikçe soğuyan hava, titreşerek biriken bulutlar ve yanakları pembeleşen ufuklar… Belli ki kar yağacak. Tayinim çıkalı nerdeyse bir yıl oldu ama hala alışamadım buralara. Pencereden her bakışımda değişmeyen manzara, biraz daha uzak kılıyor sanki beni bu yere. Çocuklar resim yapıyor. Dışarısı içime benzerken, onların resimlerinde hala güneşler doğuyor… Bir müddet sessizce onları izledim. Kâğıtlarında kurdukları hayaller büyümeden zil çaldı. Ödevlerini tembihledim, son sözlerimi söyledim. Sesler birden kirli duvarlardan boşaldı. Köyün dışına kurulan okuldan geriye, içimi burkan tozlu bir gölge kaldı. Masamı toplayıp eşyalarımı aldıktan sonra okuldan çıktım. Lojmana giden eğri büğrü yollarda bir sonraki adımlarımı hesaplayarak, yorgunluğumu eksilterek yürüyorum. Kaygan ve kaygı tutmayan hava, kapalı gişe oynayacak bu akşam da. İçimden gurbet türküleri geçiyor, evin yolunu tutmuş çocuklar el ediyor, gülümsüyor, gelip sarılıyor. Köşeyi dönünce bir sigara yakıyorum. Okuldan uzaklaştıkça yavaşça kendime dönüyorum. İşte bahçe kapısı, işte ruhumun içine girer gibi girdiğim kâgir yapı!

İçerisi dışarıdan soğuk… Birbirine yapışacak kadar yaklaşan duvarların çevrelediği eşyalar donuk. Bir titreme aldı içimi. Kara betona, buz tutmuş göl üstüne adım atarcasına bastım. Elektrik yine yok. Odun ve kömürleri yığdığım antrenin köşesine gidip kuru dalları kucakladım. Soba, alevden atlarını koşturarak bir solukta kırdı soğuğu. Duvarlar genişledi, eşyalar canlandı. Tatlı, insanı içinden tutan bir sıcaklık evin her köşesini kucakladı. Dün akşamdan yaptığım yeşil fasulyeyi hızlıca kaşıkladım. Sobanın üstündeki alüminyum çaydanlığa koyduğum su çoktan kaynamıştı. Gidip özene bezene bir çay demledim. Bu dağ köyünde küçük işlere büyük anlamlar yüklemeyi öğrenmiştim. Hiçbir iş yapmayıp düşüncelere daldığım zamanlarda bile acele etmiyordum. Çay bardağını elime alıp pencerenin önündeki kerevete kuruldum. Duvardaki tozlu saate baktım, ezana daha çok var. Arsız bir rüzgâr esti, açık bahçe kapısının ince tahta gövdesini ırgaladı, tozu önüne katıp evler arasında savruldu. Akşam Bedri ağabeye gitsem, kaç gündür çağırıyor adamcağız. Boş durmak içime dokundu, eğilip masanın üstünde duran doksan dokuzluk tespihi aldım. Gözlerim ile tüm ayrıntılarına vakıf olduğum manzaranın her parçası ayrı bir hal aldı zikre başlayınca. Ağaçlar, evler, eve tutunmuş kuruyan asma ve tahta bahçe kapısı vecd ile yere eğilip kalktı sanki. Ruhumun en izbelerini kavrayıp yücelten bu hâlin verdiği huzur ile bildiğim tüm sıkıntılar, menfi olaylar hayra döndü. Tespih elimde döndükçe, içimde dert namına ne varsa boncuk boncuk boşluğa döküldü.

Ateş geçmişti. Sobaya birkaç odun attım. Kömür koyduğum küçük kasaya baktım, nerdeyse bitmiş. Birazdan kalkıp doldururum, geceleri felaket soğuk oluyor. Çayımı tazeledim. Tutup bir de sigara yaktım. Dışarda kar başlamış. Çobanlar sürülerini getiriyor. Çoğu öğrencim. Arkalarında da Meczup Nurettin, köpekleri peşine takmış geliyor. Bu havada üstünde yine yazlık giysiler var. İlk görüşten beri bu adam, bu köyde kimsenin vaslına eremeyeceği bir dünyaya aitmiş gibi geliyordu bana. Köyün dışında delik deşik, köhne bir kulübede yaşıyordu. İşi gücü, kimi kimsesi yoktu. Köylünün söylediğine göre ana babası çok küçükken ölmüş. Bir başına sağda solda büyümüş. Dışarıdan bakınca deliden farksız gelirdi insana. Gece gündüz kar boran demez dağlarda, kırlarda dolaşır; bazen de günlerce kaybolur, kimseye gözükmezdi. Çocukların korktuğu bu ilginç adama, köyün büyükleri ayrı bir gözle bakıyordu. Kimine göre türlü kerametler gösterirmiş. Hakkında birkaç hikâye de duydum. Birinde kasaba yolunda denk gelir köylüler. Elinden tutup arabaya bindirmek isterler, binmez. Kendi kendine mırıldanarak çekip gider. Köye gelip bakarlar çeşmenin başında ayaklarını yıkıyor. Yahu bu yayan nasıl çabuk geldi bizden önce diye, birbirlerine sorarlar. Akıl sır ermez. Bu olağanüstü havasını, kendisi ile konuşunca tümden hissettirir. Öyle latif, derin laflar eder ki insana parmak ısırtır. Hele dini konularda söyledikleri… Çevre köylerden gelirler kimileri, tutup konuşturmak isterler. Karşısındakini süzer, beğenmezse konuşmaz. Öylece ayrılır yanlarından. Bazen geç vakitlerde büyük elleri ile kapımı yumruklar, misafir olur bana. Kuzinenin yanına, çıplak betona oturur. Acıktım hoca, der. Yediririm, içiririm. Hangi halde olursa olsun karışmam hiç. Kimi zaman uzun bir sohbete başlar. Nerden öğrenmiştir bu dağ başında bunları bir türlü anlayamam. Kimi zaman da saatlerce konuşmadan oturur, derinlere dalar. Yatıya kaldığı vakitlerde bakarım benden evvel kalkmış, dikilir başımda… Bazen de kafası eser sabahı beklemeden kalkıp gider.

Elektrik geldi. Nurettin de evin önüne… El etti bana. “Aleykümselâm”. Nasıl da derin bakıyor göğe, beklediği bir haber var gibi. Uzun süre ardından baktım. O önde, köpekler peşinde. Tırmandılar köhne kulübeye. Evin içinde gezindim, eski bir dolaptan bozma kitaplığıma baktım. Birkaç kitaba dokundum. Canım bir şey okumak istemedi. Kalkıp güğümde ısıttığım suyla küçük lavaboda abdest aldım. Gelip yeniden pencerenin önüne oturdum. İnce ince biriken karın üzerine karanlık hoyratça çöktü. Ezan okunmak üzereyken paltomu giyinip çıktım. Ayaza fazla tutulmamak için hızlı adımlarla camiye yürüdüm. Yolda hep bildik insanlar, çoğu ihtiyar, titrek adımlarla gelip saf tutarlar. İmamız Fahri, bu köyün adamı. Ne kadife sesi var. Namaz sonunda bir el kavradı omzumdan. Baktım Bedri ağabey, hal hatır sordu. Bırakmadı beni. Zaten niyetliydim, misafiri oldum. Duvarları halılarla kaplı misafir odası sıcacıktı. Üşümüşüm, kalkıp sobada ellerimi ısıttım. Bedri ağabey içeri girip çıktı, sigara tuttu. Raftaki radyoyu açtı. Haberler… Herkesten ve her şeyden uzak bu coğrafyada, anlatılanlar hiç gerçekçi gelmedi bana. Kar altında gittikçe silikleşen bu köydekilerden başka kimse yoktu sanki dünyada. Yalnız biz vardık ve biz herkesten yalnızdık. Bedri ağabeyin küçük kızı utanarak içeri girdi. “Hoş geldin öğretmenim”. Sofrayı serdi. Peşinden yemekleri getirdi, yedik. Sobanın tatlı mırıltısı, sıcak hava ve Bedri ağabeyin aynı tondaki sesi tümden gevşetti beni. Göz kapaklarım söz dinlemez oldu, gittikçe aşağı sarktı. Uyumuşum meğer çok utandım. Bedri ağabey aldırmadı, en tatlı uykular bunlardır deyip geçti. Hoş bir sohbet tutturduk. Güngörmüş adamdı doğrusu, cahilliğin izleri pek yoktu üzerinde. Çay içtikten sonra müsaade istedim.

Dışarıda köpekler uluyor, içim ürperdi. Köydeki cılız ışıklar bir bir sönüyordu. İçeri girmeden depodan birkaç kütük çıkartıp kırdım. Kömür çuvalını yanıma katıp eve girdim. Sobayı yeniden alevlendirdim. Kur’an’ı alıp birkaç sayfa sesli okudum. İnsanın kendi sesinin yankısına kulak vermesi yalnızlığını yüzüne vuruyor. Evin içinde birkaç tur döndüm, yapacak bir iş bulamayınca yatağımı sermeye koyuldum. Tam bir saate yakın aradığım uykuyu bulmuştum, kapı çalındı. Hayırdır bu saatte? Ses verdim, Nurettin’miş… Köpekleri deponun önünde duruyor. İçeri buyur ettim, üstünde sadece ince bir mintan. Eli yine de sıcacık. Gelip sobanın yanına oturdu. Belli ki karnı aç. Kalktım üç yumurta kırdım, çay koydum. Zeytin, peynir, ne varsa dizdim sofraya. Usulca yedi. Çay kattım, içti. Karnı doyunca elini çekti sofradan, kafasını eğip uzunca bir şeyler mırıldandı. Kulak verdim, anlayamadım. Oturup yazsam mı şu adamın dediklerini? Anlat hele dedim. Cevap vermedi, kalkıp lavaboya gitti. Sobanın üstündeki güğümü götürdüm, garibim şu soğukta buz gibi suya el sürmesin. Baktım abdest alıyor, istemedi sıcak suyu. Gelip sandalyeye oturdu. Sesi insanın içini tanır gibi, uzaklara alıp götüren bir tonda. Çok konuşmadı; ama anlattıkları yetti doğrusu. Uyku çöktü üzerime yine. Yatağını nereye sereyim dedim, kuzinenin bitişiğindeki çıkıntıyı gösterdi. “Sen yat hoca, benim işim var daha” dedi. Arkamı dönüp yattım, ne yapacak acaba çok da merak ediyordum yine de uykuya yenildim. Ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Bir ara gözümü açtığımda ışık halen yanıyordu, tepemdeki gölgeye doğru hafif döndüm. Elindeki mutfak bıçağını bana doğru uzatmış Nurettin öylece duruyor. Bıçak gittikçe yaklaştı; korktum mu, korkmadım mı bilemedim. Nasıl olduysa yeniden dalmışım. Ezan sesine uyandım. Baktım gitmiş. Yatağı hiç bozulmamış, yatmamış bile. Dışarı baktım köpekleri de yok, tüm izlerdi de kar çoktan silmiş. Gidip abdest aldım, bıçak öylece masanın üstünde duruyordu.

Etiketler
Devamı

Abdullah Kasay

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bu İçeriğe 2 Yorum Var : “Abdullah Kasay – Bıçak”

  1. Hocam sizi çok özledik. Elinize sağlık çok güzel bir öykü Van günlerini anımsadım..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker