Sinema

Ahmet Aksoy – Fıtratı Temel Alan Bir Dil Arayışı: Mecid Mecidi Sineması

Ahmet Aksoy – Fıtratı Temel Alan Bir Dil Arayışı: Mecid Mecidi Sineması

Hasan Arslan Ağabeye

İran sineması 90’ların ikinci yarısından itibaren tüm dünyada büyük bir ilgi uyandırmayı başardı. Cannes gibi hatırı sayılır film festivallerinden ödüller alan İranlı yönetmenler, çeşitli ülkelerde önemli bir izleyici kitlesi yakalamanın yanı sıra, entelektüel çevrelerden de bir hayli olumlu eleştiriler aldılar.

İran sineması deyince ilk akla gelen isimlerden biri de kuşkusuz Mecid Mecidi’dir. Kendisi, Gökyüzü Çocukları (Cennet Çocukları) filmiyle Oscar’a aday gösterilen ilk İranlı yönetmendir. Mecidi, 1959 Tahran doğumlu. Genellikle yoksul insanların yaşadığı Tahran’ın güneyinde orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Tiyatroya meraklı olan yönetmen, öğrencilik hayatı boyunca çeşitli oyunlarda rol aldı. Devrim sırasında üniversite öğrencisiydi. Tiyatro grubuyla birlikte devrimi konu alan eserler sahneye koydu. Devrimden sonra üniversiteler kısa süre kapatılmıştı. Bu süre zarfında sinemaya yakınlaştı. Sinemayla ilkin oyuncu olarak tanıştı. Muhsin Mahbelbaf’ın filmlerinde oynadı. Ancak oyunculuk değildi esas amacı. Anlatmak istediği hikâyeler, zihninde dönüp durmakta olan sahneler vardı. Birkaç kısa metraj denemeden sonra 1990 yılında ilk uzun metraj çalışması Beduk’la yönetmenliğe başladı. İlk filmi Beduk Cannes’da gösterildi. Daha sonra Baba (Peder) adlı ikinci filmini çeken yönetmen daha sonra sırasıyla tüm dünyada tanınmasına vesile olan Gökyüzü Çocukları (Cennet Çocukları) Tanrının Rengi (Cennetin Rengi), Yağmur (Baran), Söğüt Ağacı ve Serçelerin Şarkısı adlı filmleri yaptı. Amerika’nın Afganistan’ı işgalini konu alan Yalın Ayak Herat’a Kadar isimli bir de belgesel çalışması vardır.

Mecidi kendi sinemasını tanımlarken fıtrat kelimesinden söz ederek yaptığı şeyin fıtrat sineması olduğunu söylüyor. Siyasal ve popülist söylemlerden uzak durduğunu, anlatmak istediği şeyi gazeteci bakışına, ajitatif yaklaşımlara bulaşmadan anlatmayı yeğlediğini vurguluyor. Bu ifadeler, Mecidi’nin insan fıtratı üzerine birer tefekkür çabası olarak da değerlendirilen filmlerinin sanatsal değerini ve yönetmenin sanata yaklaşımını ortaya koyması bakımından önemlidir.

Mecidi Tanrının Rengi ve Söğüt Ağacı’nda görememe duygusu üzerinde yoğunlaşır. Birincisinde doğuştan görme özürlü bir çocuğun dünyasına götürür izleyicileri. İkincisinde ise asıl görmenin göz denilen organlarla değil kalp gözüyle olabileceğini, kalp gözü olmadan gören gözün gerçekte hiçbir işe yaramayacağını trajik bir biçimde anlatır. Filmlerinde genellikle epik bir dil kullanan yönetmen, burada dramatik bir dile yönelerek, filmin başkahramanının hem çevresiyle hem de kendi iç dünyasıyla yaşadığı derin çatışmaya yer verir. Baran ya da diğer adıyla Yağmur filmi Afgan göçmenlerin sorunlarını ele almaktadır. Film bir aşk hikayesi üzerinden akar. Aşkın bir insanı nasıl değiştirdiğini, benlik denen girdaptan çıkararak na sıl bir adama dönüştürdüğünü ortaya koyar. Serçelerin Şarkısı’nda insanın dünya malına tamah ettiği ölçüde insanlıktan nasıl çıktığı, nasıl da bir anda eşyanın kölesi oluverdiği anlatılmaktadır. Hele bir sekans var ki filmde, bütün filmi özetlemektedir adeta. Filmin başkahramanı Kerim eve getirdiği ve aslında ihtiyacı olmayan hurda kapının komşularına verildiğini öğrenir. Derhal komşunun evine gider. Kapının kendisine lazım olduğunu ve karısının onu yanlışlıkla vermiş olabileceğini söyleyerek kapıyı yüklenir ve eve doğru yürür. Anızı yakılmış ve simsiyah olmuş bir tarladan geçmektedir. Hava oldukça sıcaktır. Soluk soluğa sırtındaki ağır yükün altında ezilerek yürümektedir Kerim. Yönetmen önce yakın plan Kerim’in ezilen yorgun yüzünü ve derin derin soluk alışverişini gösterir. Sonra genel planda gittikçe küçülerek bir nokta haline gelip tükenişini. Filmin sonunda Kerim’in söylediği Azeri türküsü Yalan Dünya filmin duygusunu doruğa taşımaktadır adeta.

Mecidi filmlerinde tabiata bir dekor olarak değil bir karakter olarak yer verir. Akarsular, ağaçlar, kuşlar ve özellikle balıklar filmin önemli bir unsuru olarak bulunurlar. Akarsular hayatı ve canlılığı, ağaçlar sabit olmayı, ululuğu ve yalnızlığı, kuşlarla balıklar umudu ve neşveyi temsil ederler.

Yönetmen filmlerinde müziği ölçülü bir şekilde kullanır. Klasik İran müziğine ve Azeri türkülere sıklıkla yer verir. Serçelerin Şarkısı’nda arabanın teybinde İbrahim Tatlıses çaldığını duyarız birkaç kez. Bununla birlikte yönetmen, gereksiz müzik kullanımından ve dışavurumcu yaklaşımdan özellikle kaçınır. Hatta bu yüzden karakterlerinin durgun olduğu yönünde çeşitli eleştiriler aldığı da olmuştur. Ancak o bu tavrından ödün vermez.

Mecidi, çocuk oyunculardan verim alma konusunda oldukça başarılı bir yönetmendir. Tanrının Rengi ve Gökyüzü Çocukları’nda başrol oyuncuları çocuklardır. Bu iki filmde de çocuklar olağanüstü bir performans ortaya koymaktadırlar. Serçelerin Şarkısı’nda başrol olmasa da yine çocuklara oldukça önemli roller veren yönetmen, bu oyunculardan da üstün bir performans almayı başarmıştır.

Örnek Bir Çözümleme: Gökyüzü Çocukları

Film yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra’nın anne ve babalarını üzmemek için paylaştıkları bir sırrın ve bu uğurda sarf ettikleri çabanın destansı bir hikayesidir. Ali küçük kardeşi Zehra’nın ayakkabısını tamire götürür. Dönüşte bir şeyler almak için  mana va uğrar. Bu esnada meydana gelen bir karışıklık nedeniyle ayakkabıları kaybeder. Zehra’nın  giyebilece ği başka bir ayakkabısı yoktur. Babalarının yeni bir ayakkabı alamayacağını ve bu nedenle çok üzüleceğini düşünen çocuklar, film boyunca bu durumu ebeveynlerinden saklamak ve bu arada aksatmadan okullarına devam edebilmek için müthiş bir gayretin içine girerler. Zehra sabah okula giderken Ali’nin ayakkabılarını giyer. Ali öğleyin yolda karşılar Zehra’yı ve ayakkabıları alarak hızla okula koşar. Her seferinde geç kalır ve okul müdüründen azar ve tehdit işitir. Bu böyle sürüp giderken okullar arası bir sportif yarışmada üçüncülük ödülü olarak bir çift spor ayakkabı verileceğini öğrenen Ali, okulunu temsilen bu yarışmaya katılır. Amacı üçüncü olmaktır. Yarış esnasında üçüncü olmak için canhıraş bir çaba gösteren Ali farkında olmadan birinci olur. Birincilik ödülü bir kupadır. Birinci olan Ali müthiş bir üzüntüyle evine döner. Final sekansında babaları, olan biten her şeyden habersiz Zehra’ya bir çift ayakkabı almış olarak evin yolunu tutmuştur.

Gökyüzü Çocukları’nda Mecidi, Tahran’ın iki farklı yüzünü gözler önüne serer. Biri kendisinin de doğup büyüdüğü daracık sokakları, taştan yapılmış eski evleriyle yoksulların yaşadığı Güney Tahran, diğeri lüks villaları ve devasa caddeleriyle varsıllığın hüküm sürdüğü Tahran. Yönetmen bunu yaparken klişe yaklaşımlardan uzak durur. Politik bir tavır almaz. Yoksullar üzerinden bir duygu sömürüsü yapmak ya da zenginliğe karşı siyasal bir tavır almak niyetinde değildir. Bütün bunları hayatın doğal bir sonucu olarak gösterir. Filmde fakirler fakirliklerinden dolayı herhangi bir acziyet göstermezler. Onurlu, klas bir duruş sergilerler. Harama asla el uzatmazlar. Baba evde dergâhın şekerlerini kırar. Bu esnada çay içmektedir. Kendi çayına o şekerden küçük bir kırıntıyı dahi karıştırmaktan imtina eder. Evde pişen çorbadan komşulara ikram edilir. Zehra kaybolan ayakkabılarını gözleri görmeyen bir adamın kızının ayağında görür. Onun kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşünerek ayakkabıları isteyemez. Çocuklar için bu kadar diğerkâmlık da fazla diye düşünenlere yönetmen, “Bu şark terbiyesinden ileri gelmektedir!” diye cevap vermektedir.

Ali ve babası hafta sonunda ek iş olarak bahçıvanlık yapmak için zenginlerin kapısını çalar. Yaşlı bir adam onlara iş verir. Adamın Ali’yle yaşıt bir de torunu vardır. Çocuk Ali ile hemen kaynaşır ve akşama kadar birlikte oynarlar. Yaşlı adamın tavrında da çocuğun tavrında da zenginlikten kaynaklanan en ufak bir kibir yoktur. Adam iyi bir ücret ödeyerek gönderir onları. Dönüşte bisikletle yokuş aşağı inerken fren tutmaz ve kaza yaparlar. Kazandıkları para hastaneye ve bisikletin tamirine gider.

Mecidi küçük havuzları, sokaklardaki su arklarını birer karakter olarak filmin içine sokar. Su hayatın akışkanlığını, devinimini hatırlatır. Zehra okuldan çıkıp Ali’ye ayakkabıları verebilmek için koşarken su arkına düşürür ayakkabısının tekini. Su ayakkabıyı akıtmakta, Zehra habire koşmakta ama yetişip alamamaktadır. Su köprülerin altından kıvrıla kıvrıla akmaktadır. Köprüler bir tünel gibidir adeta. Ucundaki ışık kimi zaman yakın kimi zaman uzaktır. Derken tünelde takılıp kalır ayakkabı. Zehra çaresizdir. Ağlamaya başlar. Yaşlı bir amca yardım eder ona. Ayakkabısını kurtarır.

Yönetmen, insan hayatının kayıplarla, kazançlarla, sevinçlerle ve kederlerle akıp gittiğini duyumsatmak istemektedir sanki.

Film bittiğinde bir hafiflik oluyor yüreğinde insanın.

Ve çocukların mücadelesine saygılı uçuk bir tebessüm.

“Allah var, hüzün yok!” sözünü çağrıştırıyor film ve diyor ki: Umut her zaman vardır. Çalış ve tevekkül et!

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı