Sinema

Ahmet Aksoy – İçinizi Yakacak Bir Taşra Hikayesi

Ahmet Aksoy – İçinizi Yakacak Bir Taşra Hikayesi

“Sinema; gerçek hayatın sihirli anlatımıdır. Hayatın somut gerçekleri, hikaye ve müzikle
buluşarak bir sihir oluşturur. Perdeye yansıyan o enerji, izleyen herkesindir artık.”
Atalay Taşdiken

Türk sinemasının taşraya bakışı genel itibariyle sorunlu olagelmiştir. Halit Refiğ başta olmak üzere ulusal sinemanın kimi örneklerini bir kenara bırakırsak; toplumsal gerçekçi sinema ve onun bağrından çıkan devrimci sinemayı temsil eden filmlerin çoğunda, taşrayı modernleştirme ve adam etmeye yönelik bir sancının varlığı rahatlıkla görülebilir. Sinemayı bir tebliğ vasıtası olarak gören memleket solu, bir şekilde taşrada hükmünü sürdürmeyi başaran gelenekle topyekün savaşmayı kafasına koyarak, alabildiğine abartılı ve gerçeklik duygusunu zaafa uğratan bir sosyal gerçekçilik üretti. Ağa,muhtar ve imamdan oluşan şer(!) cephesine karşı tek başına mücadele eden köy öğretmeni hepimize fazlasıyla tanıdık geliyor.

Ancak, “Masal seven” ve melodrama bayılan Türk halkının pek de kıymet vermediği bu çaba, seksenli yıllarda yerini, dönem filmlerinde sıkça tekrarlanan yabancılaşma olgusuna bıraktı. Yeşilçam sonrası yeni bir dil ve kimlik arayışı içine giren Türk sineması, ailesine,kasabasına sığamayan, yalnızlaşan ve kendini merkezin kalabalığında bulmaya çalışan tiplerin hikayelerine yöneldi. Sinemanın bir çıkış yolu aradığı seksenli yılların tamamında ve hatta doksanlı yılların başında sürekli tekrarlanan bir olgu olan yabancılaşma, yeni Türk sinemasında da kendine yer buldu. Kasaba ya taşraya dışarıdan ve biraz da üst perdeden bakmanın getirdiği handikapları barındırmasına karşın; Nuri Bilge Ceylan’ın “Kasaba”sı, Semih Kaplanoğlu’nun “Yumurta”sı ve “Süt”ü, Çağan Irmak’ın “Babam ve Oğlum”u, bu minvalde örnekler olarak göze çarpmaktadır.

Meseleye daha yerli ve daha sahih bir bakış açısıyla yaklaşan, coğrafyayı anlatmak istediği hikayenin bir parçası olarak adeta bir film karakteriymişçesine işin içine katan örnekler bulmak da mümkün. Semih Kaplanoğlu’nun“Bal”ı, Ahmet Uluçay’ın “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı ve bu yazının konusu olan Atalay Taşdiken’in “Mommo”su bu açıdan dikkat çeken örnekler.

Atalay Taşdiken, Konya’lı bir yönetmen. Selçuk Üniversitesi Fizik Öğretmenliği bölümünden1985 yılında mezun olmuş. Reklam sektöründe çalışmış ve pek çok reklam filminin yönetmenliğini yapmış. 2009 yılında kendi yapım şirketi At Yapımın ilk sinema filmi olan“Mommo”yu çektiğinde belki kendisi de dahil hiç kimse, bu filmin pek çok önemli festivalden ödüllerle dönmesini ve bu denli ilgiye mazhar olmasını beklemiyordu. Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilen film, insanın içine işleyen dokunaklı senaryosu, filmin ruhunu ve etkisini misliyle artıran müzikleri, ustalığın doruklarında oyuncu performansları, kusursuza yakın görsel diliyle her türlü övgüyü hak ediyor.

Hele de çocuk oyuncular Mehmet Bülbül ve Elif Bülbül’ün (kardeş değiller) bütün saflıkları ve doğallıklarıyla, rol yapmadan, karakterleri yaşarmışçasına ortaya koydukları performans muhteşem doğrusu.

Taşdiken, çocukluğunun geçtiği topraklarda kulaktan kulağa anlatılan bir hikayeyi; anneleri öldükten sonra babalarının başka bir kadınla evlenerek terk ettiği iki kardeşin; Ahmet’le Ayşe’nin ve onlara kol kanat germeye çalışan yarı felçli dedelerinin hikayesini aktarıyor beyaz perdeye. Böyle bir hikaye kolaylıkla ajitasyona kayabilir hatta Türk sinemasının genlerinde bolca bulunan melodramın tuzağına düşebilirdi pekala. Ancak yönetmen bütün bunlara asla prim tanımıyor. Kendi sinema dilini kurma çabasında olan, görüntünün gramerine hakim bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu kolaylıkla anlayabiliyoruz. Dingin bir anlatımla seyreden film, adeta yüreğinize fısıldayan müzik ve yerli yerinde repliklerle her karesiyle içinize işliyor.

“Karnım ağrıyor baba!” Bu kadar sıradan bir cümle bu kadar mı dokunur insana? Ağabeyi Ahmet’le böğette (tarlaya su vermek için suyun önüne çekilen bent) oyun oynayan Ayşe üşüttüğü için karnı ağrıyınca, kendilerini terk eden babasını sokakta gördüğünde son bir umutla koşup sarılarak söylüyor bu cümleyi.Saçının perçemi iri kahverengi gözlerinin üzerine düşüyor ve çocuksu bir hüzün var yüzünde. İşte o an sarsılmamak için zor tutuyorsunuz kendinizi. Bir de zengin bir ailenin yanına yanaşma olarak verildiği gün evden ayrılırken avludaki gülhatmi çiçeğinin yanına giderek; “Ben gidiyorum gül fatma” deyişi var ki, delip geçiyor insanın yüreğini. Bir yumruk gelip oturuyor gırtlağınıza.

Ya Ahmet’e ne demeli. Ayşe’nin hem ağabeyi hem annesi hem de babası oluyor Ahmet.Ayşe’nin gözünden bakarsanız bilge bir kahraman. Bakkalın verdiği iki çikolatadan birini Ayşe’ye verip diğerini sonra yine kardeşine vermek üzere saklayan bir diğerkamlık var onda. Ayşe’ye korkmamasını tembihlediği mommodan kendisi de fena halde korkan ama bunu kimselere hissettirmeyen, kardeşine teselli verip, başına çektiği yorganın altında hıçkırarak ağlayan, içindekileri kimseyle paylaşmayan büyümüş de küçülmüş biri.Zengin olduğunda her gün köfte yemeyi isteyecek kadar da safiyane bir çocuk.

Filmde sadece üç profesyonel oyuncu var.Dedeyi oynayan Mete Dönmezer, babayı oynayan Mustafa Uzunyılmaz ve İstanbullu bakkalı oynayan Mehmet Usta. Üç oyuncu da muhteşem oyunculuk performanslarıyla filme değer katmışlar. Filmde hiç dile gelmese de çocukların ölmüş annelerine olan aşkından dolayı kasabayı terk edip İstanbul’a gittiği ve kadının ölümünden sonra memlekete dönüğü anlaşılan bakkal, çocuklara bir baba, bir amca şefkatiyle yaklaşır. Çocuklar babalarından görmedikleri izzet-i ikramı ondan görürler.Kasaba hakkında olumsuz tek cümleyi de filmde o söyler Ahmet’e hitaben: “Oralarda bakkalım olsaydı buralara gelir miydim hiç?Ekmeğini tutan buralara dönüp bakmıyor artık.”Aşk acısıyla gurbete çıkıp, oraların eziyetini ve kahrını çektikten sonra kasabasına dönen bir adamın serzenişidir bu. Mustafa Uzunyılmaz,yeni evlendiği karısı istemediği için çocuklarını terk eden, çocuklarına sahip çıkamayan, onları sevdiğini söyleyemeyen ve bu durumun verdiği ruhsal çelişkiyi ve gerilimi yaşayan kişiliksiz, silik baba karakterine hayat verirken muazzam bir oyunculuk gösterisi sunuyor. Yarı felçli dedeyi oynayan Mete Dönmezer’in Ayşe’nin evden ayrılacağı son geceyi anlatan sekansta ortaya koyduğu eşsiz oyunculuk performansı her türlü övgüye değer.

Filmin finalinde, ince ve tozlu bir yolda, Ayşe’yi alıp gurbete götüren otomobilin ardından canhıraş pedal çevirip kardeşine yetişmeye çalışan ve sonra da dizlerinin üstüne çöküp kalıveren Ahmet’in yalnızlık ve çaresizliğine eşlik eden kına gecesi ağıtı yürekleri dağlıyor.Kasabayı, yalnızca bir mekan olarak değil,yaşadıkları onca acıya ve yokluğa rağmen çocuklara mutluluk veren ve onları gülümseten bir karakter olarak filmin içine sokan yönetmen,finalde gurbeti ve ayrılığı duyumsatıyor olanca yakıcılığıyla.

Mommo

Yönetmen: Atalay Taşdiken
Yapım Şirketi: Atyapım Film ve Prodüksiyon
Hizmetleri
Yapımcı: Atalay Taşdiken
Senaryo: Atalay Taşdiken
Müzik: Erkan Oğur

Oyuncular: Elif Bülbül (Ayşe), Mehmet Bülbül (Ahmet), Mete Dönmezer (Kazım), Mustafa Uzunyılmaz, (Hasan) Mehmet Usta (İstanbul’lu Bakkal)

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker