Sinema

Ahmet Aksoy – Küpe Çiçeği, Saka Kuşu ve Boynu Bükük Siyah Beyaz Bir Resim

Ahmet Aksoy – Küpe Çiçeği, Saka Kuşu ve Boynu Bükük Siyah Beyaz Bir Resim

“Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var ve orada şöyle yazar: Sevenleri hiç kimse ayıramaz!”

Edebi eserleri sinemaya uyarlamak zor ve bir o kadar da riskli bir uğraştır. Çünkü edebiyatla sinemanın dil ve anlatım imkânları bir hayli farklıdır. Edebiyatın dili kelimelerden, sinemanın dili görüntülerden kurulur. Bu farklılık nedeniyledir ki kendi kulvarında oldukça başarılı olan bir edebi eser, sinemaya uyarlandığında çoğu kez aynı tadı vermekten uzak kalabilmektedir. Türk ve dünya sinema tarihi bu türden talihsiz örneklerle doludur.

Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikâye”sinin Osman Sınav tarafından filme aktarılacağını öğrendiğimde tuhaf bir duyguya kapıldım. “Uzun Hikâye” bana göre Kutlu’nun başyapıtları olarak kabul edilebilecek beş eseri(Sır, Ya Tahammül Ya Sefer, Yokuşa Akan Sular, Bu Böyledir ve Yoksulluk İçimizde)’nden sonra gelen en önemli hikâyesi olmanın yanı sıra, sinematografiye en yatkın hikâyesi olarak dikkat çekmekteydi. Osman Sınav’ın 1993 yılında Bedii Faik’ten uyarladığı “Yalancı” ile çok başarılı bir edebiyat uyarlamasına imza atmış bir yönetmen olması, içimde bir umudun yeşermesini sağlıyordu. Fakat diğer taraftan Sınav’ın sinemadan çok dizi sektöründe faaliyet gösteriyor oluşu ve son iki sinema filmi olan Deli Yürek: Bumerang Cehennemi ve Pars: Kiraz Operasyonu’nda Hollywoodvari aksiyon tarzına yönelmiş olması içimdeki umudun dal budak salmasına pek de imkân vermiyordu.

Şunu hemen belirtmeliyim ki, “Uzun Hikâye” “Yalancı” kadar olmasa da başarılı bir çalışma. Türk sineması adına sezonun en iyi filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Osman Sınav, esere büyük oranda sadık kalmış. Hatta bu sadakat çabasının yer yer filmin sinema dilinden uzaklaşmasına sebep olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kimi sekanslar sinemasal bir etkiden ziyade bir kartpostal etkisi barındıyor. Zaman zaman dia gösterisi eşliğinde bir hikâye anlatısına tanık olduğu hissine kapılıyor insan.

Film bir tren yolculuğu sekansıyla açılır. Bulgaryalı Ali, karısı Münire ve küçük oğulları Mustafa hangi istasyonda biteceği belli olmayan bir tren yolcuğu yapmaktadırlar. Sonraki sekanslarda Ali ve oğlu böyle yolculukları defaatle yaşayacaklardır. Ali, dedesi Pelvan Sülüman’la Bulgaristan’dan kaçarak Türkiye’ye gelmiş ve dedesini kaybettikten sonra kimi kimsesi kalmamış, haksızlıklara tahammül edemeyen ve bu nedenle lakabı sosyaliste çıkmış garip bir âdem. Eyüp’te yazlık sinema işleten bir ailenin kızı olan Münire’ye sevdalanır. Münire’nin abileri ayyaş takımından. Onu sinemanın sahibinin oğluna vermek ve böylece sinemaya konmak gibi hayalleri var. Sonunda Ali Münire’i kaçırmak zorunda kalır. O zamandan beridir kızın abilerinden kaçarak o kasaba senin bu kasaba benim dolaşmaktadırlar. Filmin açılış sekansı işte bu yolculuklardan biridir. Ali tren şefiyle sohbeti koyultur. Şefin teklifi üzerine onun yaşadığı istasyonda inmeye karar verir ve o istasyonda metruk bir vagona yerleşirler. Metruk vagon kısa sürede sımsıcak bir yuvaya dönüşür. Münire’nin tek isteği bir saksı küpe çiçeğiyle bir saka kuşudur. Onlar da tamam olur. Ali kasabadaki okulda memurluk işi bulur. Bu onun devletin soğuk yüzüyle ilk karşılaşmasıdır. Okul müdürü klişelerle konuşan, çevresindekilere asla itimat etmeyen ve söylenen her sözü kendisine ve devlete bir tehdit olarak algılayan bürokrasinin en alt tabakasını temsil etmektedir. Filmin sonraki sekanslarında Ali taşra siyasetinin kaba ve çirkin yüzünü ve mahkeme salonlarının adalet(sizliğ)ini de tecrübe edecektir.

Vagondan evin masalsı atmosferinde sahici bir mutlulukla sürdürdükleri hayat Münire’nin ölümüyle alt üst olur. Ali, oğlu Mustafa’yı küpe çiçeğini ve saka kuşunu alarak yeniden yollara düşer. Böylece kasabadan kasabaya yolculuklarla sürüp giden hayat macerasında Mustafa büyür. Ali gönlünü kapatır başka sevdalara. Müniresiz geçen tek bir an dahi yoktur onun için. Her daim yanında küpe çiçeği ve saka kuşu vardır. Gittiği her kasabada her nasılsa yeni bir küpe çiçeği ve saka kuşu bulunur ve alınır. Bir de Münire’nin duvardan hiç inmeyen boynu bükük siyah beyaz resmi. Ali her sabah Münire’sine derin bir hasretle bakar ve onunla vedalaşıp öyle çıkar evinden. Oğluna verdiği öğüdü kendisi an be an yaşamaktadır: “Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var ve orada şöyle yazar: Sevenleri hiç kimse ayıramaz!”

Filmin temposu ilk yarısı için oldukça iyi. Münire’nin ölümüne kadar olan bölümde her şey yerli yerinde. Ancak vagondan evde Ali’nin oğluna Münire’yi nasıl kaçırdığını teatral bir biçimde anlattığı sekans bir flaşbekle daha da renklendirilemez miydi acaba? Ali’nin yazlık sinemayı ateşe verip kızın abilerine nutuk attığı sahneyi izleyebilseydik, sinema dili açısından daha uygun olmaz mıydı? Filmin ikinci yarısında tempo birden bire anlamsız biçimde yükseliyor. Bir ivedilik, bir telaş hali belirgin bir biçimde hissediliyor. Filme bu bölümde dahil olan tipler aniden filmin içine öylece dalıvermişler gibi bir his uyandırıyor.

Filmde rol alan oyuncular biri hariç rollerinin hakkını tastamam veriyorlar. Aynı zamanda filmin anlatıcısı olan Ali’nin oğlu Mustafa’yı, üç farklı oyuncu canlandırıyor. Mustafa’nın çocukluğunu Taha Yusuf Tan, ilk gençlik dönemini Batuhan Karacakaya ve sonraki dönemini Ushan Çakır canlandırıyor. Çocuk Mustafa, Taha Yusuf Tan tarafından muhteşem bir biçimde canlandırılıyor. Batuhan Karacakaya da fena sayılmaz. Ancak Ushan Çakır, oyunculuk açısından kadro içinde en kötü performansa imza atıyor. Ali’yi oynayan Kenan İmirzalıoğlu, belki de en esaslı oyunculuk performansına bu filmde ulaşıyor. Hayatta hiç bir şeyden yılmayan ve fakat çatışmak yerine bırakıp gitmeyi, hicret etmeyi tercih eden, başına ne gelirse gelsin mağlubiyet hissi yaşamayan Ali’ye, gözlerinden taşan harikulade gülümsemesiyle hayat veriyor. Münire rolünde Tuğçe Kazaz’ın çoğu kimsenin beklemediği bir performans gösterdiğini de vurgulayalım.

Filmin önemli artılarından biri hiç kuşku yok hikâyenin duygusunu seyirciye geçirebilmesi. Öyle sahneler var ki, yumruk gibi bir şey gelip adeta boğazınıza çörekleniveriyor. Ayakkabısı neredeyse parçalanmak üzere olan Münire kocası durumu fark etmesin diye eliyle ayakkabısını dikmeye çalışır. Bunu fark eden Ali, kendisine bir ayakkabı almak lazım geldiğini söyleyince, Münire daha önemli ihtiyaçlar olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ali ona yıllardır bir ayakkabı bile alamadığını söyleyince Münire şu içli cevabı verir: “Ayakkabılar eskir be Ali’m. Her şey eskir. Bak sen, sen sevdiğim adamsın. Sen eskime!” Ve Münire ölümünün üzerinden yıllar geçse de hiç eskimez Ali’nin gönlünde.

Finalde Mustafa’nın savcının kızını kaçırarak, çocukluğunun en mesut günlerini geçirdiği, annesinin hatıralarıyla dopdolu olan vagon eve getirmesi, filmin en büyük sürprizi. Hikâyede olmayan bu final, filme belki de hak etmediği bir biçimde bir melodram havası katmış gibi görünüyor.

UZUN HİKÂYE

Yapımcı, Yönetmen: Osman Sınav

Senaryo: Osman Sınav, Yiğit Güralp

Oyuncular: Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Ushan Çakır, Batuhan Karacakaya, Taha Yusuf Tan, Zafer Algöz, Altan Erkekli, Mustafa Üstündağ

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker