Sinema

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Film-Noir Ustası: Onur Ünlü

Ahmet Aksoy – Türk Sinemasında Bir Film-Noir Ustası: Onur Ünlü

Onur Ünlü, çeşitli dizilere ve filmlere senarist olarak katkıda bulunduktan sonra, 2007 yılında çok tartışılan ilk uzun metraj çalışması Polis’le çarpıcı bir başlangıç yaptığı yönetmenlik hayatına kısa sürede beş film sığdırmayı başaran sıra dışı bir yönetmen, senarist ve şair. Ünlü, varoluşçuluğun bulanık sularında dolaşmayı eviyor. Seyirciye fantastik oyunlar oynamaktan hoşlanıyor. Alabildiğine absürt, alabildiğine sürrealist bir sinema onunkisi.

Bir şiirinde “modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum” diye seslenen yönetmen, “sinemada şiir yok” diyerek tercihini şiirden yana kullanıyor ve bir biçimde değersiz addettiği sinemada insanın en kötü, en olumsuz yanlarını ve çelişkilerini sergiliyor pervasızca. Polis’in başkahramanı Musa Rami, Beş Şehir’in tüm kahramanları ve son filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ndeki Profesör Celal Tan’dan her biri pek ala bir dramın hatta melodramın başkahramanı olabilecek potansiyeli barındırmalarına karşın, Ünlü’nün elinde trajikomik birer anti kahramana dönüşüyorlar. Ezber bozan bu yaklaşım Onur Ünlü filmlerini ticari açıdan başarısız kılsa da, kendisine kült bir yönetmen olma yolunda güçlü bir ivme kazandırdığı muhakkak. Bunda televizyonda yayımlanan ve hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Leyla ile Mecnun adlı dizinin payını da unutmamak gerek.

Bu yazıda Onur Ünlü sinemasını gerçek anlamda temsil ettiği var sayılan Polis, Beş Şehir ve Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi filmleri üzerinde durulacaktır. Bu filmlerin yanında oldukça zayıf kalan diğer iki filmi Güneşin Oğlu ve Çocuk değerlendirme dışı bırakılmıştır. Takeshi Kitano’ya Bir Selam Duruşu: Polis

2007 yapımı bu film absürt tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri olan Kurt Vonnegut’tan alınan bir epigrafla başlar: “Bir insanın sadece gerçeklerle yetinmesini aklım almıyor.” Bu giriş sanki izleyiciye, filmde zaman zaman gerçeklik algısını ters yüz eden bazı atraksiyonlarla karşılaşacağını ve buna hazırlıklı olması gerektiğini hatırlatır. Başrolünde Haluk Bilginer’in oynadığı filmde yönetmen, teşkilat içinde herkesin idolü haline gelmiş bir polis memuru olan Musa Rami ve ailesinin hikâyesini anlatmaktadır. Musa Rami dindar bir karakterdir her şeyden önce. Namaz kılarken ve dua ederken görüldüğü bir cami sekansı vardır. Sinemada tek başına Çağrı filmini izlerken de görülür. Bir sekansta, kendisine büyük saygı duyan genç bir polis arkadaşına “Cuma namazını sakın bırakma” diye tavsiyede bulunur. Bununla birlikte şiddete ve öldürmeye meyilli bir tarafı da vardır. Filmin açılış sekansında onu önce dört kişiyle kavga ederken görürüz. Kavgayı kazandıktan sonra yeraltı dünyasının tanınmış ailelerinden birinin oğlunu, gerekmediği halde gözünü kırpmadan öldürür. Filmin fragmanında da kullanılan “Şiddete meyyalim vallahi dertten!” sözü nasıl bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu açık etmektedir. Bununla birlikte Musa Rami iyi bir aile babasıdır da. Rami Funda’ya âşıktır. Funda bir üniversite öğrencisidir ve bitirme tezinde konu olarak Musa Rami’yi seçmiştir. Filmde Rami karakterinin oğlu Haluk’tan sonra en büyük zaafının Funda olduğu daha baştan yoğun bir şekilde vurgulanmaktadır. Teşkilattaki genç baş komiser de Funda’ya âşık olunca Musa Rami ile başkomiser arasında bir çatışma başlar. Bu çatışma Musa Rami’yi dışardaki suçlularla yaşadığından daha fazla yıpratacaktır. Polis teşkilatının duayeni olan bu adam kendisini bir fenomen haline getiren bütün bir geçmişin üstüne gün be gün çizmeye başlar. O artık bir loser –kaybedendir. Oysaki film izleyicisinin böyle bir filmdeki genel beklentisi Musa Rami’nin yeraltı dünyasından düşmanlarını alt etmesi, teşkilatta yaşadığı çatışmayı kazanması ve Funda’ya olan aşkının karşılık bulması ya da karşılık bulmasa da diğerkâmlık ederek kendisinin bundan uzak durmasıdır. Böylece izleyici gözünde karakterin saygınlığına bir halel gelmemiş olurdu. Ama gelin görün ki Onur Ünlü bu beklentileri boşa çıkarmakla kalmıyor, film boyunca karakterine mağlubiyet üstüne mağlubiyet yaşatıyor. Önce bütün ailesi intikam için yok ediliyor, sonra teşkilat darmadağın oluyor. En sonunda da Funda onu yapayalnız bırakıveriyor.

Henüz ilk filminde Ünlü’nün ortaya koyduğu bu tavır tıpkı QuentinTarantino gibi B sınıfı filmlere yakın durduğunu gözler önüne sermektedir. Tarantino gibi yine o da bu türden filmlerin beşiği sayılan uzakdoğu sinemasına büyük saygı duymaktadır. Polis’in açılış sekansında Musa Rami’nin dört gangsterle kung-fu yaparak dövüşmesi Onur Ünlü sinemasının temel referansının ne olacağının ipuçlarını serdetmektedir. Ünlü, hayranı olduğu Japon film ustası Takeshi Kitano’nun sıklıkla yaptığı gibi, aynı sekansı farklı açılardan çekip kurguda peş peşe koyarak, bir anlamda sinema anlatısının imkânları ve sınırlılıklarının neler olduğunu açık ederek, sinemanın ipliğini pazara çıkarmaktadır. Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri’nde ilk denemesini yaptığı, Ucuz Roman’da yetkinlikle kullanıp, Jacky Brown’da suyunu çıkardığı bu teknik, açık söylemek gerekirse Kitano sinemasından haberi olan ve haliyle Tarantino filmlerini izlemiş olanlar için – her ne kadar Türk sinemasında ilk olsa da – hiç de özgün durmamaktadır. Oysa yönetmen bir söyleşisinde; “Bence Türk sinemasının temel problemi özgünlük problemidir. Ben hem senaryoda hem de filmi çekerken bunun üzerinde durdum. Ancak özgünlükle, Beckettyen anlamda ‘saçma’ arasında ince bir çizgi vardır ve ben zaman zaman bu çizgiyi bilinçli bir şekilde ihlal ederek belirli bir ‘atmosfer’ kurmaya çalıştım. Ve sanıyorum filmin gerçekten kendisine has, sadece “Polis” filmindeki gibi bir atmosferi oldu.” demektedir. Ünlü sözünü ettiği özgünlük arayışında özentilerinden en azından bu film özelinde pek de kurtulabilmiş görünmemektedir. Lakin Türk sinemasında her daim idealize edilmiş başat bir karakter olan polisi absürt bir karaktere dönüştürmüş olmak bile büyük bir cesaret örneğidir ve filmin özgünlüğü belki de burada aranmalıdır.

Her İnsan Bir Şehirdir 2009 yapımı Beş Şehir başlangıçta birbirinden bağımsız gibi görünen beş karakterin; Aydın, Osman, Şevket, Tevfik öğretmen ve Dilek’in hikâyesidir. Film ıssız yolda sirenler çalarak yoluna devam eden bir tren görüntüsüyle açılır. Tren görüntüleri film boyunca devam eder. Sürekli bir yolculuk hissi oluşturur bu görüntüler. Yalnızlık, yabancılık ve aidiyetsizlik hislerini de peşi sıra sürükler. Kamera vagonun içini gösterdiğinde önce Dilek’i sonra Aydın’ı görürüz. Birbirlerinden haberleri yoktur. Her ikisinin de yüzünde hüzün vardır. Kısa süren bu açılış sekansı aslında hikâyenin sonuna yakın bir kısmını göstermektedir.

Aydın bir polis memuru, Osman ilköğretim öğrencisi, Şevket şair, Dilek öğrenci ve Tevfik de öğretmendir. Tevfik Dilek’in babası, Osman’ın öğretmeni, Aydın’ın da ilkokul öğretmenidir. Şevket Dilek’e âşıktır, Aydın da Mehtap’a. Meltem yarım gün çalıştıkları iş yerinden Dilek’in arkadaşıdır. Osman da aynı sınıfta okudukları Merve’ye âşıktır; hem de ne âşık. Bu ilişkiler yumağının çok karmaşık görünmesinin nedeni yönetmenin hikâyesini epizotlara bölerek anlatmasıdır. Her bir karakterin başrole geçtiği beş bölümde anlatılmaktadır hikâye. Her biri kısa film tadında olan epizotlar arasındaki geçişlerde –biri hariç – başta sözünü ettiğimiz tren görüntüleri kullanılmaktadır.

Beş Şehir’in karakterleri hayat, aşk ve ölüm üçgeninde daima arızalı tepkiler veren karakterlerdir. Aydın aşık olduğu kıza açılamayacak kadar silik, eylem yapanları öldüresiye dövecek kadar agresif biridir. Yönetmenin Aydın’ı izleyiciye deşifre ettiği bir çay bahçesi sekansı var ki, gerçekten görülmeye değer. Mesaisinin olmadığı günde Mehtap’ı takip eden aydın onun peşinden çay bahçesine gider. Bir çekim hilesiyle yönetmen izleyicilere ilkin onları aynı masada oturuyormuş gibi izlettirmektedir. Aydın ha bire kıza bir şeyler anlatmaktadır. Mehtap bu arada salep içmektedir. Salebini bitiren kız masadan kalkınca farklı masalarda oturdukları ve aralarında hayli mesafe olduğu anlaşılır. Bunun dışında onu bir yanda eylemci döverken, bir yanda Ahmet Kaya’nın “Beni Vur” şarkısını söylerken görürüz. Bu çelişki hem Aydın’ın hem de diğer bölümlerin karakterlerinin film boyunca bir türlü kurtulamayacakları türden bir çelişkidir. Her bir karakter hem kendisiyle hem çevresiyle hem de uymak zorunda olduğu yerleşik düzenle derin bir çatışma halinde olmasına karşın, iradesini bir türlü ortaya koyamamaktadır. Bu travma hali ya doğrudan kendisine ya da muhatabına zarar vermekle sonuçlanır. Yeri gelmişken Ahmet Kaya’nın şarkısının filme oldukça iyi yedirildiğini ve filmin ritmine olumlu katkı sağladığını da belirtmek gerekir. Eylemcileri döverken polislerin arada sandviç yedikleri, Aydın’ın bütün olup bitenlere kayıtsız garip bir yüz ifadesiyle sandviçini yediği sahne ile eylemde dövdüğü genç kızın morgda cesedini gördüğü sahnede verdiği tepki, karakterin psikolojisini harikulade bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Yönetmen Aydın’a yaptıklarını diğer karakterlerine de yapmaktadır. Osman deli gibi âşık olduğu sınıf arkadaşı Merve’nin yakınlık gösterdiği Mert’in tren altında kalarak can vermesine zalim bir bakış atarak seyirci kalır. Bunda kendisi hasta olduğu için sık sık Mert tarafından aşağılanmasının payı da var muhakkak. Ancak benzeri bir aşağılama Merve’den de geldiği halde ona olan bağlılığının hiç sarsılmaması, henüz çocuk yaştaki Osman’ın da patalojik bir karakter olduğu duygusunu vermektedir.

Filmin en naif karakteri Şevket gibi durmaktadır. Tüm ailesini kaybetmiş, ölümcül bir hastalığa mahkûm bir şair-öğrencidir Şevket. Elinde bir tabanca her sabah kendi kendine rus ruleti oynayarak hastalığı nedeniyle yakın durduğunu düşündüğü ölüme davetiye çıkarmaktadır. Bir taraftan da oyuncak tren satarak hayatını kazanmaktadır. Bir de kedisi var – Kedi’yi oynayan Şebnem Sönmez kedi makyajı içinde mimiklerini hiç kullanma şansı olmaksızın sadece sesi ve jestleriyle muhteşem bir oyunculuk gösterisi sunmaktadır – şiir üzerine, Heidegger ve Yunus üzerine sohbet etikleri. Ünlü, fantastiğin sınırlarında dolaştığı bu episodda, Şevket ile Kedi’yi, Heidegger ve Yunus üzerinden aşk ve ölüm hakkında konuşturur. Her iki karaktere de sık sık Yunus’un büyük şair olduğunu vurgulatan Ünlü, filmlerinde ortaya koyduğu genel tavrın aksine Heidegger’e yüklenir. Şevket Kedi’ye; “Bırak artık Heidegger okumayı, kafan iyice Naziler gibi çalışmaya başladı.” demektedir. Buna karşın Ünlü’nün hayat, aşk ve ölüme bakışının – en azından filmleri için bunu söylemek mümkün – Yunus’ça olmadığı da bir gerçektir. Şevket Dilek’e âşıktır, fakat bu aşkı karşılık bulmaz. En sonunda oynadığı ruletle kendi sonunu hazırlar. Filmde altı çizilmesi gereken sözler hep Şevket’in ağzından çıkar:

“Benim yerimde olsan kedicik, benim yerimde olmak istemezdin.”

“Sevdiğimi demez isem bu sevmek derdi beni boğar.” (Yunus)

“Belli senin şiir falan okuduğun yok. Eğer şiir okusaydın bilirdin ki, aşık adam sınanmaz.”

Tevfik öğretmen, öğrencilerine karşı son derece müşfik, kardeşine karşı sorumluluk hisseden biridir. Kardeşinin karısı yatalak ve ıstırap çeken, ölüp kurtulmak için sürekli dua eden biridir. Tevfik bir sabah evden çıkarken kardeşinin oturduğu yan daireden gelen inleme seslerine dayanamaz ve yengesine ötenazi uygular. Bu yaptığından dolayı derin bir pişmanlık duymakta olan Tevfik kısa süre sonra kardeşi ve karısının ihanetiyle büsbütün bunalıma girer. Bir de üstüne kızı Dilek’in pankreas kanseri olduğunu öğrenmesi hayatla bağını iyice zayıflatır. En sonunda annesinin mezarı başında ağzının içine doğrulttuğu silahla intihar eder. Tevfik’in intihar için seçtiği mekân, hayatı boyunca gerçek mutluluğu tattığı tek yer olan anne kucağına dönme arzusunu imlemektedir. Tevfik’in Osman’a bir folklor oyunu figürü gösterip “bunu yapabilir misin” diye sorduğu bir sahne var. Bu sahneyi iki farklı çekim açısıyla önce Osman’ın bölümünde sonra da Dilek’in bölümünde görüyoruz. İlkinde Tevfik’in yüz ifadesini göstermeden sadece bedeninin bir kısmını gösteren yönetmen, ikincisinde oyuncunun yüz ifadesine odaklanarak karakterin ruh halini olanca çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu çoklu anlatım sinema sanatının icrasında yönetmenin nerede durduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Dilek resim öğrencisidir. Mehtap’la aynı şekercide çalışmaktadır. Ansızın pankreas kanseri olduğunu öğrenir ve hayata dair tüm umutları yıkılır. Bu esnada Şevket çıkar karşısına. Şiirden, sevmekten, aşktan bahseden bu adam da ilik kanseridir üstelik. Her ikisi de ölümü bekleyen karakterlerden Şevket’in aşktan yana bir umudu vardır hiç olmazsa. Bu nedenle doğrudan intihar etmek yerine kendince ölüme meydan okuduğu rulet oynamayı tercih eder. Dilek’se bütün bütün umudunu yitirmiştir. Şevket’e de zalimce davranır. Onun hissiyatına karşılık vermediği gibi saygı da duymaz. En sonunda arkadaşı Mehtap’ın belalısı Aydın’la kesişir yolları. Aydın’ın babasının eski öğrencisi olduğunu öğrenir. Yaşadığı patlama olayında sakat kalan Aydın Dilek’le arkadaş olmak ister. Dilek Mehtap’tan dolayı kinli olduğu Aydın’ı fena halde aşağılar. Hikâyeleri, tren yolunda intihar etmek üzere olan Dilek’i Aydın’ın kurşunlaması ve sonrasında Aydın’ın attığı tabancayı alarak Dilek’in de onu kurşunlamasıyla son bulur. Filmde Osman’ı da kan kusarak öldürmeyi seçen yönetmen bütün karakterlerin hikâyesini ölümle sonuçlandırır.

Beş Şehir, beş karakterin karanlık ve kaotik iç dünyalarının anlatıldığı bir ‘film noir’ – kara filmdir. Yazının ilk kısmında da belirtildiği gibi, bir kült yönetmen olma yolunda hızla ilerleyen Ünlü’nün kült olma potansiyeli açısından hâlihazırdaki en güçlü filmi de budur.

Aşırı Trajikomik Bir Hikâye

2011 yapımı Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi, yönetmenin filmografisinde mizahi yönü en güçlü film olarak öne çıkmaktadır. Hatta film tam bir kara mizah örneğidir. Yaşadığı şehirde hayli tanınır bir adam olan anayasa profesörü Celal Tan ve ailesinin ve de kendisi gibi üst tabakadan diğer insanların; dernek toplantılarında boy gösterip, devrimlere sahip çıkarak her gün vatan kurtaran koca koca adamların birer zavallıcığa dönüştüğü bir film.

Celal Tan’ın henüz üniversite öğrencisi olan genç karısı, ona sürpriz bir doğum günü partisi hazırlar. Celal’in annesi, oğlu, kızı ve torunu parti için erkenden evde hazır beklemektedirler. Celal’in arabası evin önüne gelince ışığı söndürerek beklemeye başlarlar. Celal eve girer ama bir türlü antreden içeriye gelmez. Bir tuhaflık olduğu bellidir. Karısı onu karşılamak için antreye çıkar. Celal’in birden karısına “Kimdi o öpüştüğün adam?” diyerek saldırdığı duyulur. Önce bir boğuşma sesi ardından sessizlik olur. Kadın ölmüştür. Kapı kendiliğinden hafifçe aralanır. İçerde olanlar dehşet içerisinde olup bitenleri takip etmektedirler. Celal evden çıkar gider. Evdekiler şaşkın öylece kalakalırlar bir müddet. Sonra hepsi dışarı çıkar ve Celal’in gelmesini beklerler tekrar. Celal geldiğinde sanki yeni geliyorlarmış gibi eve gelirler ve manzara karşısında şoke olmuş gibi yaparlar. Sonra herkesin birbirine rol yaptığı, gerçekle kimsenin yüzleşemediği bir oyun başlar.

Celal, pankreas kanseri olduğu için bir aylık ömrü kalan arkadaşı emekli anayasa profesörü Turan’a “Zaten ölüyorsun cinayeti sen üstlen” diye ricada bulunur. Turan ölüm korkusundan tir tir titremektedir. “Ölünce iki melek geliyormuş. Soru falan soruyorlarmış. Beni bu sorulara çalıştırır mısın?” diye sorar. Celal de cinayeti üstleneceği ümidiyle bir namaz hocası kitabı alarak onu İslamın şartlarına ve kelime-i şehadete çalıştırmaya başlar. Son iki sırada hac ve zekâtı sayar. “İyi de biz bunların hiç birini yapmadık Celal!” deyince, Celal “Son ikisini zaten parası olanlar yapıyormuş diye cevap verir. “İyi de benim param var!” diyebilir Turan çaresizce. Bu sekansta ironi adeta tavan yapmaktadır. ‘Anayasa Hukukçuları Derneği’ üyesi koskoca bir emekli profesörün dernek lokalinde elinde bayrak sallayarak marş söylediği görüntülerden sonra düştüğü bu gülünç ve fakat bir o kadar da acınası hal Türk sinemasında pek alışık olduğumuz türden bir mizahi malzeme değil. Tüm aile fertlerinin yemek masasında oturduğu ve komiserle yardımcısının ayakta bekledikleri sekans da anılmaya değer. Komiser geçmiş tecrübelerinden hareketle ölüm sonrası yaşanan travmanın nasıl atlatılabileceği hakkında konuşur ve konuşmasını günlük normal yaşantılarına dönerek bu işin üstesinden gelebileceklerini söyleyerek bitirir. Soruları olup olmadığını sorar. Bu esnada sofrada komiseri gergin bir yüz ifadesiyle dinleyen aile fertleri, hiç bir şey olmamış gibi yemeğe dalarlar. Başlangıcı itibariyle pek çok polisiye filmden aşina olduğumuz bu sekansın sonu da yine ironik bir hal alır.

Filmde, trafik lambasıyla konuşan profesörden tutun da, aşık olduğu adamla kaçmaya karar verip daha sonra adamın kalp krizi geçirerek öldüğünü televizyondan öğrendiğinde intihar etmeye kalkışan seksenlik nineye ve para kazanacağını öğrenince, babasının karısını baştan çıkararak adamın katil olmasına sebep olan şarkıcı gençle hemencecik kanka oluveren oğula kadar, pek çok ince ironik ve absürt detay bulmak mümkün.

Yine bir polis vakası var filmde. Ünlü polisle uğraşmaktan vazgeçmeyecekmiş gibi görünüyor. Ve bu yaklaşımıyla Yeşilçam mirasını da ters yüz ediyor kuşkusuz. Cinayeti soruşturmakla görevli komiser Hakkı, Celal’in kızı Jülide’nin eski aşığı ve çocuğunun da gerçek babası çıkar. Jülide’nin ilişki yaşadığı opera sanatçısı Okan’ı ikisi birlikte müthiş bir planla öldürürler ve cinayeti de Celal’in kayın biraderinin üzerine yıkarlar. Hakkı, Celal’in işlediği cinayeti gerçekte çözdüğü halde onun apartmanın kapıcısını kandırarak olayı üstüne yıkmasına – bu aklı ona trafik lambası vermişti – göz yumar. Ve filmin sonunda Celal Tan masaj koltuğuna keyifle oturur. Yüzünde film boyunca hiç görülmeyen bir mutluluk ve rahatlama ifadesi vardır.

Sonuç

Onur Ünlü bir film noir ustası. İnsana pek güvenmiyor ve insanın karanlık yönlerini resmetmeyi seviyor. İnsana dair her ne varsa onu mizah konusu etmekten hatta bazan değersizleştirmekten çekinmiyor. Gerçeklik algısını ters yüz etmeyi de seviyor. Filmlerinde sıklıkla ayna kullanması hatta bazan görüntülerin ayna içinde aynadan aksetmesi bu türden bir çabanın ürünüdür. Ünlü’nün filmlerinde ölüm hep yanı başında duruyor karakterlerin. Varoluşçuluğun bir yansıması olarak tek gerçeğin ölüm olduğu vurgusu sıklıkla tekrarlanıyor. Beş Şehir’de Kedi’ye Heidegger’e atfen söylettiği “İnsan ölünce tamam olur” sözüne fazlaca değer verdiğinden midir bilinmez, karakterlerinin büyük çoğunluğu intihar eğilimli oluyor. Hemen bütün filmlerinde bunun tek istisnası, Musa Rami’nin bütün ailesinin öldürüldüğünü televizyonda gördükten sonra, bir caminin duvarı dibinde şakağına dayadığı silahla intihar etmek üzereyken, Şems suresini dinlediği ve intihardan vazgeçtiği sekanstır. Bu sekans Onur Ünlü filmleri içerisinde insanın değerli olduğunun gerçekten vurgulandığı tek sekanstır. Umudun yeşerdiği tek sekanstır da aynı zamanda.

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker