Sinema

Ahmet Aksoy – Yeşilçamdan Bugüne Yavuz Turgul Sinemasına Genel Bir Bakış

Ahmet Aksoy – Yeşilçamdan Bugüne Yavuz Turgul Sinemasına Genel Bir Bakış

Yavuz Turgul senarist ve yönetmen olarak Türk sinemasının dünü ve bugününe damga vurmuş bir isim. Önceleri gazetecilikle uğraşırken 1976 yılında Ertem Eğilmez’in desteğiyle Arzu Film’de senaryo yazarlığına başlayan Turgul, ilk senaryo çalışması

“Tosun Paşa” ile dikkati çeker. Arzu Film geleneklerine uygun bir biçimde meddah, orta oyunu ve karagöz sanatlarına sırtını yaslayan güldürü senaryoları kaleme alır. “Erkek Güzeli Sefil Bilo”, “Banker Bilo”, “Davaro” ve “Hababam Sınıfı Güle Güle” gibi dönemin ticari açıdan iş yapan çalışmalarının altında hep onun imzası var.

Turgul, 80’li yılların ortalarına kadar aynı tarzda senaryolar yazdıktan sonra, Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirinden yola çıkarak senaryosunu yazdığı “Fahriye Abla” filmiyle yönetmenlik hayatına başlar. O yıllarda Türk sineması derin bir kriz yaşamaktadır ve yeni bir kimlik arayışı içine girmiştir. Star sisteminden yönetmen (auteur) sinemasına doğru bir geçiş yaşanmakta, Ayşe Şasa’nın deyimiyle görüntüden ziyade temsile dayalı bir sinema diline sahip olan Yeşilçam sinemasında anlatı geleneği neredeyse tümüyle yok olmaktadır. Başta Atıf Yılmaz olmak üzere kimi Yeşilçam yönetmenleri, bu yeni duruma ayak uydurabilmek için feministlere göz kırparak kadın filmleri çekmeye yönelirler. Bu dönemdeki kadın filmlerinde fedakâr anne ve sadık eş imgesinin yerini Müjde Ar’ın temsil ettiği, kamusal alanda kendine bir yer edinme çabasında olan, cinsel anlamda özgür(!), ailesi ve çevresiyle hatta kendisiyle çatışma yaşayan kadın imgesi alır. Bu yeni kadın tipi çoğunlukla anneliği reddeder ve aile kurma fikrine karşı çıkar (bkz: Ahh Belinda-Atıf Yılmaz). Turgul’un ilk filmi “Fahriye Abla” bu furyanın tipik örneklerinden biridir ve üstelik başrolünde de Müjde Ar yer almaktadır. Ancak Yavuz Turgul, Atıf Yılmaz gibi bu batağa saplanıp kalmaz. Daha sonra yapacağı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde henüz neyi nasıl anlatacağı konusunda fikir sahibi olmadığı halde entel(!) filmi çekme sevdasına düşen ve gün be gün yok olup giden Yeşilçam eskisi yönetmenlerle – ve Fahriye Abla’yı çeken kendisiyle – inceden inceye dalgasını geçecektir.

Turgul “Fahriye Abla”dan hemen sonra Nesli Çölgeçen’in yönetmenliğini yaptığı “Züğürt Ağa”nın senaryosunu yazar ve türün bütün klişelerini tersyüz ederek, güldürü sinemasına yepyeni bir soluk getirir. Peşi sıra da Turgul’un yönetmen ve senarist olarak imzasını attığı ve sinemasının başyapıtları olan 1987 yapımı “Muhsin Bey”, 1990 yapımı “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ve 1993 yapımı “Gölge Oyunu” gelir. 1996 yılında çektiği “Eşkıya” ile ticari anlamda Türk sinemasına eşik atlatan Yavuz Turgul, başarısını bu alanda da taçlandırır. Sinema dili açısından bir Türk filminden daha çok bir Hollywood filmini çağrıştırsa da “Eşkıya”,Türk sinemasını krizden çıkaran film olarak daima hatırda kalacaktır.  “Eşkıya”dan tam sekiz yıl sonra melodramatik altyapısıyla dikkati çeken “Gönül Yarası” ile yeniden Yeşilçam rüzgârları estiren Turgul, şimdilik kariyerinin son filmi olan 2010 yapımı “Av Mevsimi”nde Türk sinemasında pek görülmeyen bir tür denemesi yapar. Hollywood klişeriyle örülmüş bir polisiye olan “Av Mevsimi” muazzam bir görsel işçilik gösterisi sunsa da Yavuz Turgul sinemasında “Fahriye Abla” ile birlikte en alt basamakta durmaktadır.

Yaklaşık kırk yıldır sinemanın içinde bir isim olarak Yavuz Turgul, pek çok senaryo çalışmasına karşın sadece yedi filmde yönetmen koltuğuna oturmuştur. Bunlardan dördü; “Muhsin Bey”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, “Gölge Oyunu” ve “Gönül Yarası” hem Turgul’un filmografisi hem de Türk sineması açısından oldukça önemli filmlerdir. Metaforlarla zenginleştirilmiş sinema dili ve felsefi altyapısıyla apayrı bir yerde duran “Gölge Oyunu”nu ilerde başka bir yazının konusu olmak üzere dışarıda bırakıp, Yavuz Turgul sinemasını anlamak adına diğer üç filme biraz daha yakından bakalım.

Kaybolup Gidenlere Dair Bir Hayıflanma: Muhsin Bey (1987)

Muhsin Bey, Türk sinemasının bunalımlı yıllarında umutların yeniden yeşermesine vesile olmuş bir film. Dramatik dozajı çok iyi ayarlanmış, görsel atraksiyonlara boğulmamış bir dönem filmi. Film, 80’lerin sonunda İstanbul’da yaşanan hızlı değişimi ve bunun dramatik sonuçlarını, kültür ve sanat hayatında yaşanan yozlaşmayı usta işi görüntü dili ve harika diyaloglarla anlatıyor.

Filmin başrollerini Şener Şen ve Uğur Yücel paylaşıyorlar. Sinemada uzun süre yardımcı roller oynadıktan sonra, Züğürt Ağa ile başrole geçen Şener Şen, bu ikinci başrol denemesinde hep oynamaya alışık olduğu komedinin çok ötesinde bir rolün altından ustalıkla kalkmayı başarıyor. – Turgul’un Züğürt Ağa’dan başlayarak gerek senaryosunu yazdığı, gerekse yönetmenliğini yaptığı bütün filmlerde Şener Şen’le çalıştığını ve çok verimli sonuçlar aldığını belirtelim.- Uğur Yücel de henüz ilk oyunculuk serüveninde hatırı sayılır bir performans ortaya koyuyor.

Muhsin, Türk Musikisi aşığı bir müzik yapımcısıdır. Kırklı yaşlarındaki bu adam hiç evlenmemiştir. Alzheimer hastası olan ve bir bakımevinde kalan eski bir musiki sanatçısı hanımı düzenli olarak ziyaret eder. Onun karşısındayken yaptığı konuşmalardan anlaşıldığına göre, kendisinden yaşça bir hayli büyük olan bu sanatçıya platonik bir aşk beslemiş ve belki de bunun için hiç evlenmemiştir. Muhsin 80’li yıllarda etki alanını hızla artıran arabesk-fantezi müzikten nefret etmekte, bu nedenle de satışta yüzünü güldürecek bir kaset yapamamaktadır. Günden güne iflasa sürüklenen Muhsin, işyerinin kirasını da ödeyemediği için kahve köşesine attığı bir masadan işlerini takip etmek zorunda kalır. İşte tam da bu sırada askerlik arkadaşı bitli Selman’ın yeğeni Ali Nazik çıkagelir. Ali Nazik dönemin modasına uymuş ve İbrahim (Tatlıses) gibi meşhur olmak için köyünü ve ailesini terk ederek İstanbul’a gelmiştir. Muhsin’den kendisine yardımcı olmasını ister. Önceleri pek oralı olmaz Muhsin. Lakin bu genç adam vazgeçmeye niyetli değildir. Muhsin sonunda arabesk söylememesi, sadece türkü okuması şartıyla onu meşhur etmeye karar verir. Ne var ki, tanıdığı tüm gazino patronları, zamanında kendisinden çok iyilik görmüş kimseler Muhsin’e hep sırt dönerler. Bir de Muhsin’in eski arkadaşı Şakir vardır,  kendince Muhsin’le görülecek bir hesabı olduğundan hep onun ayağına çelme takmak için uğraşır. Muhsin Şakir’in kışkırtmasıyla Ali Nazik’e kaset yapmak için iddiaya tutuşur. Muhsin kaseti yapmayı başarırsa bütün masraflar Şakir tarafından ödenecek, kaset yapılamazsa Ali Nazik Şakir’in elemanı olacaktır. Beş parası olmayan Muhsin yardımcısı Osman’ın gazına gelerek, iddiayı kazanmak için sahte bir müzik yarışması düzenler.  Yarışmacılardan aldığı paralarla da kaseti yapar. Ne ki polis peşindedir. Kısa bir köşe kapmacadan sonra polise gider ve teslim olur.

Muhsin hapisten çıktığında bazı acı sürprizlerle karşılaşır. Eski şarkıcı hanım ölmüştür. Ali Nazik Şakir’in adamı olmuştur ve arabesk okumaktadır. Muhsin’in sırf şarkıcı hanıma benzediği için âşık olduğu ve kol kanat gerdiği Sevda Ali Nazik’in metresi olmuştur. Beyoğlu’nda oturduğu ev de yıkım planına alınmıştır üstelik. Muhsin’e her şeyi bırakıp gitmek düşer. Çünkü o bu devrin adamı ol(a)mamıştır. Ve onunla giden bir tek Sevda olur. Ali Nazik’i terk eden Sevda. Hayran olduğu şarkıcı hanıma benziyor diye âşık olduğu kötü sesli ve ağzı bozuk pavyon şarkıcısı Sevda.

Dışarıda Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı: Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990)

Haşmet Asilkan bir Yeşilçam yönetmenidir. Hayatı boyunca hep aşk filmi çekmiştir.

Türk sinemasında bir şeylerin değişmekte olduğunu gören Haşmet, toplumcu bir film yaparak kariyerine esaslı bir şeyler eklemek niyetindedir. Başrolünde Müjde Ar’ın oynamasını istediği bir senaryo yazar. Çünkü bu dönemde sosyal mesajların verildiği filmlere itibar edilmektedir. İlkin senaryosunu yapımcılara kabul ettirebilmek için uğraşır. Sonra bir yapımcı bulur bulmasına ama adam dolandırıcının tekidir ve Haşmet’in başına bu yüzden pek çok iş açılacaktır. Filminde Müjde Ar’ın oynamasını bekleyen Haşmet, onun teklifi kabul etmemesiyle hayal kırıklığı yaşar. Tiyatro oyunlarında rol almış, solculuk davasından içeri girip çıkmış Jeyan’ı bulup getirirler filmde oynaması için. Jeyan kendini gerçekleştirmek uğruna küçük yaştaki çocuğunu kocasına bırakarak evi terk etmiş, çevrede kendisine yer edinme çabasında olan bir kadındır. Bu film onun için de bir fırsat olacaktır. Ne yazık ki hiçbir şey planlandığı gibi gitmez. Senaryonun yetersizliği, yapımcının Haşmet’i yarı yolda bırakması işi bir hayli zorlaştırır. Bir de Haşmet’in istemeyerek de olsa başrollerden birini verdiği eski arkadaşı aktör Nihat’ın film setinde ölümü, yaşanan olumsuzlukların üzerine tuz biber olur. Ancak hiçbir şeyden yılmaz Haşmet. Ne yapar eder tamamlar çekimleri. Filmin montajını yaptırır ancak parasını ödeyemez. Gala gecesi için davetiyeler dağıtılmıştır. Rezil olmak an meselesidir. Negatifleri stüdyodan yürüterek de olsa galaya yetiştirir filmi. Ancak galaya kimsenin gelmediğini görünce büyük bir şok geçirir. Evinde intihar etmek üzereyken telefonu çalar. Arayan bir yapımcıdır. Bir aşk filminde yönetmenlik teklifi alır.

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Yavuz Turgul sinemasında ironinin zirve yaptığı bir filmdir. Turgul, Yeşilçam anlayışının sorgulanmaya başladığı ve yeni bir sinema diline geçişin sancılarının yoğun bir biçimde yaşandığı yılları, yönetmen Haşmet Asilkan karakteri üzerinden, gerçek Yeşilçam emekçilerini de filmine dâhil ederek hicvediyor. Nubar Terziyan, Sami Hazinses ve Cevat Kurtuluş sektörde artık itibar görmeyen emekçiler olarak kendi gerçek kimlikleriyle yer alıyorlar filmde. Yönetmen, Müjde Ar üzerinden dönemin değişen star anlayışına ve öne çıkartılan kadın kimliğine göndermeler yapıyor. Haşmet’in filminde oynayan Jeyan’dan etkilenmesi, ona yaklaşabilmek için içeri girip çıktığı ve Galatasaray Lisesi mezunu olduğu yalanını söylemesi –Sözün burasında Galatasaraylı ve Robert Kolejli olmanın dayanılmaz hafifliğini veciz bir biçimde ifade eden Alev Alatlı’ya bir selam göndermek gerek – sinema çevrelerinde yaşanmakta olan kimlik krizine işaret ediyor.

Tam anlamıyla başarısız olan yönetmen Haşmet’le Jeyan arasında geçen diyalog bir tarafıyla filmi özetlerken öbür tarafıyla da o dönemde Türk sinemasının yaşadığı açmazları, adam kayırmaları, ideolojik angajmanları gözler önüne sermektedir: Haşmet: Saçlarım beyazlaşıyordu. Saçlarım beyazlaştıktan sonra içimi bir korku aldı. Ölüm korkusu. Düşünebiliyor musun yüzden fazla film çektim ben. Ama kimse ne aradı ne sordu. Tek bir satır yazan olmadı. Adam yerine koymadılar beni. Yok farz ettiler. Onlar için böyle bir adam yaşamadı, yaşamıyor. Bi kere bile ödül vermediler. Kiraz festivali ödülüne bile razıydım. İstedim ki ben öldükten sonra bile “Aaa o mu filanca filmin yönetmeniydi” desinler. Ama yine gelmediler. Gelenler güldü, dalga geçti.

Jeyan: Sen aşk filmlerinin yönetmenini aşmak için elinden geleni yaptın. Hiç olmazsa değişmeye çalıştın. Zaten herkes bir şeyleri aşmaya çalışıyor. Ama işte kimi kıvırıyor…

Haşmet: Kimi kıvıramıyor.

Jeyan: Kimi kıvıramıyor ama önemli olan bunu anlamak.

Haşmet: Ama kıvıramayan başkalarının yaptıkları göklere çıkarılıyor, alkışlanıyor, el veriliyor. O el bana niye uzanmadı?

Jeyan: Sen dışarıdasın.Aktör Nihat’ın cenaze namazında dua ederken Haşmet’in Nubar Terziyan’la diyaloğu da yeni duruma yabancılaşan ve yalnızlaşan sinemacıların serencamını yansıtmaktadır:

Haşmet: Nubar sen Ermeni değil misin?

Nubar: Ermeniyim

Haşmet: Namazda ne işin var o zaman?

Nubar: Cemaat o kadar az ki, ayıp olmasın adama diye durdum safa!

Bir Yeşilçam Soluğu: Gönül Yarası (2004)

Gönül Yarası, solcu idealist bir öğretmenin emeklilik günlerinde yaşadığı hüzünlü bir hikâyeyi anlatmaktadır. Film öğretmenliğinin son gününü yaşayan Nazım’ın sınıfta öğrencilerine veda ettiği sekansla açılır. Bu sekans kimi yanlarıyla Peter Weir’in “Ölü Ozanlar Derneği” filminin açılış sekansını çağrıştırmaktadır. Nazım öğrencilerine son kez öğütler verir. Okumaktan asla vazgeçmemeleri gerektiğini hatırlatır onlara. Duvara resimlerini astığı yazarları işaret ederek, onların kendilerine yol göstereceğini ifade eder. Daha sonra köylülerle Kürtçe konuşarak vedalaşan Nazım, İstanbul’un yolunu tutar.

Nazım idealleri uğruna sürgünler yemiş, ailesini bile bu uğurda kaybetmiş biridir. Karısından ayrıldıktan sonra on beş yıl hiç İstanbul’a gelmeden hep aynı köyde öğretmenlik yapmıştır. Bunca zamandan sonra ilk kez geldiği İstanbul’da emekli maaşı bağlanana kadar çocukluk arkadaşı Takoz’un taksisinde geceleri çalışmaya başlar. Ve böylece yolu pavyon şarkıcısı Dünya ile kesişir. Dünya sürekli kendisini döven kocasından kaçarak küçük kızıyla birlikte İstanbul’a gelmiştir. Nazım onu her gece otelinden alıp pavyona, sonra da pavyondan alıp oteline bırakmaktadır. Günün birinde Dünya’nın kocası Halil çıkagelir ve pavyonda olay çıkarır. Yaralanan ve işinden kovulan Dünya’ya Nazım sahip çıkar. Yaşanan çeşitli olaylar ve tartışmalardan sonra Dünya

Halil’le birlikte Gaziantep’e döner. Hikâye Halil’in Dünya’yı öldürüp intihar etmesiyle son bulacaktır.

Gönül Yarası, Yeşilçam’dan gelen bir yönetmen olarak Yavuz Turgul filmleri içinde Yeşilçam sinemasına en yakın duran filmdir. İdealist köy öğretmeni Türk sinemasında 60’lı ve 70’li yıllarda en çok yer verilen imgelerin başında gelmektedir. Dünya karakteriyle temsil edilen düşmüş kadın ise Yeşilçam sinemasının en başat imgesidir. Dünya’nın pavyona düşmüş biri olmasına karşın konsomasyona çıkmaması, kendisini dış dünyaya tamamen kapatmış kızına büyük bir şefkatle kol kanat germesi, onu eski Türk filmlerindeki kadın karakterlerle yan yana getirmektedir. Muhsin Bey’deki Sevda karakteri de tıpkı Dünya gibi kötü sesiyle pavyonda şarkı söyleyen, konsomasyona çıkmayan ve güçlü annelik duygusuyla çocuğuna sahip çıkan bir karakterdir. Muhsin’in Sevda’ya olan gizli aşkı veNazım’ın Dünya’ya olan aşkı fazlasıyla Yeşilçam kokmaktadır. Nazım’ın ömrünün son baharında Dünya’da tattığı aşk duygusunu büyük bir gayretle gizleme sancısı ve onun Halil’le tekrar birleşmesi uğrunda gösterdiği diğerkâmlık, sizi bir anda 70’li yılların atmosferine götürüveriyor. Filmde çalınan türküler de filme tam bir melodram havası veriyor.

Bütün bunların yanında Yavuz Turgul sinemasını Yeşilçam sinemasından ayıran temel bir durum var. Yeşilçam sinemasında şöyle ya da böyle mutlaka iyiler kazanır. Turgul tutunamayanların, kaybedenlerin hikâyelerini anlatıyor. Muhsin, Haşmet ve Nazım’ın ortak yönleri hep kaybeden, vazgeçen, çekip giden olmalarıdır. Muhsin hiç evlenmemiş, Haşmet iki kez evlenip boşanmış, Nazım da hem evliliğini hem çocuklarının saygısını kaybetmiştir. Muhsin’in Sevda’ya hiç açılamaması, Haşmet’in Jeyan’a kendini beğendirememesi, Nazım’ın Dünya’dan bile isteye vazgeçmesi onları hep kaybeden taraf yapmaktadır.

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker