Sinema

Ahmet Aksoy – Yılmaz Erdoğan’ın Arayışı

Ahmet Aksoy – Yılmaz Erdoğan’ın Arayışı

Yılmaz Erdoğan popüler Türk sinemasının son yıllardaki en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Filmlerinde yakaladığı ticari başarının yanısıra hemen her filminde yeni bir şeyler denemeye istekli ve cesaretli oluşu, onu diğerlerinden daha özel kılıyor.

Erdoğan, tiyatro kökenli bir oyuncu-yönetmen. Bununla birlikte asıl şöhretini televizyona borçlu. Önce Yasemin Yalçın’la, ardından da Demet Akbağ’la kurduğu ortaklık, ona şöhretin kapılarını açtı sonuna kadar. Özellikle Akbağ’la Bir Demet Tiyatro’ da ortaya koydukları uzun soluklu performans, televizyonda tiyatro yapmanın risklerini de göz önünde bulundurduğumuzda gerçekten övgüye değer nitelikteydi.

Sinemaya girişi de oldukça hızlı oldu Erdoğan’ın. İlk filmi Vizontele ile estirdiği rüzgar, Yavuz Turgul’un Eşkiya ile, Zeki Ökten’in Güle Güle ile estirdiğinden daha da güçlü bir iz bıraktı. O zaman kaleme aldığım Canım Türkiyem Vizontele İzliyor başlıklı yazımda şunları söylemiştim:

“Daha çekim aşamasındayken hakkında fırtınalar koparılan, haber bültenlerinde ya da magazin programlarında setinden görüntüler yayınlanan, gösterime girmeden aşina olduğumuz–son zamanlarda çekilen her film için tekrarlanan bir durum bu–arkasına taktığı koca bir medya ordusu ve skandal yaratan gala geceleriyle, büyük bir sükse yaparak gösterime girdi Vizontele. Hem de ne giriş! Hızını alamadı tutup bir de Türk sinema tarihinin seyirci ve hasılat rekorlarını alt üst etti.

16 Marttan itibaren filmin memleketim Konya’da gösterime gireceğini biliyordum. Sinemaya gerçekten ilgi duyan bir insan olarak, özellikle Türk sinemasına ait örneklerin tamamını imkanlar elverdiği ölçüde kaçırmamaya çalışıyorum. Bu amaçla hafta sonu tatilinden istifade ederek hemen Konya’ya gittim. İki sinemada birden gösterime girmişti Vizontele. Günde toplam 11 seans gösteriliyordu. Buna rağmen gişelerde sabahın sekizinde başlayan acayip uzun kuyruklar neticesinde o günün son seansına ait biletler de dahil bütün biletler 1 saat içinde tükeniyordu. İlk gün yani cumartesi günü bilet bulmak mümkün olmadı. İkinci gün de aynı akıbetle karşılaştım. Genç kuşak Konyalıların özellikle de üniversite gençliğinin sinemaya olan ilgisini biliyordum ama böyle yoğun bir kalabalığı ilk defa görüyordum doğrusu. Bu filmi o gün izlemezsem bir daha izleme şansım olmayacaktı. Neyse araya tanıdıklar koyup  torpil yaptırıp yani – kontenjan için ayrılan koltuklardan birinde filmi izleme imkanına kavuşabildim sonunda.

Vizontele Yılmaz Erdoğan’ ın memleketi Hakkari’nin  küçük bir kasabasının, televizyon denilen aygıtla tanışmasını konu ediyor. Şöhretini televizyona borçlu, şov dünyasının yükselen bir değeri olan Erdoğan, küçük bir toplumun, popüler kültürün en önemli taşıyıcı kolu olan televizyonla tanışmasını trajikomik bir dille anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına ama, yapısı ve sahip olduğu dilin gereği olarak girdiği toplumları dönüştürücü etkisi olan, yirminci yüzyıla damgasını vuran bu aygıtın, o küçük insanların dünyasında yarattığı sosyo-kültürel değişimi olumlu ya da olumsuz anlamda irdeleyen ne bir sosyolojik tahlil ne de psikolojik bir derinlik görebiliyorsunuz.

Film Bir Demet Tiyatronun sinema versiyonu gibi sanki. Dakika başına düşen espri miktarını hesaplamaya kalksanız işin içinden çıkamazsınız. Aklıma şöyle bir soru da takılmıyor değil hani. Nasıl oluyor da popüler kültürden oldukça uzak bir coğrafyada yaşayan bu insanlar her biri popüler kültüre göndermelerle dopdolu onca espriyi ardı ardına yapabiliyorlar?

Bir filmde altını çizebileceğiniz cümleler ve zihninizde dondurabileceğimiz kareler ne kadar çoksa, filmin o oranda başarılı olduğunu düşünürüm. Bu filmde altını çizebileceğim tek bir cümle vardı:“Burası hayal kırıklılığının başkentidir.”

Ve yine dondurabileceğim tek bir kare var. Deli Emin’in –dahi mi demeliydim?–annesinin mezarına kabloyla hoparlör bağlayıp, annesinin sevdiği türkü radyoda çıkınca bu hoparlörden mezarlığa türküyü yayınladıktan sonra, elinde sigarası yatağına keyifle uzandığı sahne. İşte güçlü bir sinemasal anlatım. Söz yok, espri yok; ama sizi güldürüyor.

Filmin müzikleri de oldukça güzel. Ömer Faruk Sorak görüntü yönetmeni olarak çok başarılı. Türk sinemasında ilk kez kullanılan havadan çekim tekniği, filme ayrı bir boyut kazandırmış.

Sonuç olarak Vizontele izleyiciyi yakalayan-bunda televizyonda yayınlan Bir Demet Tiyatro’ nun ve medyada sürmanşet yapılan reklamların rolü büyük– ve ticari anlamda başarılı olmuş bir film. Filmi izlerken keyif alıyorsunuz, katıla katıla gülüyorsunuz. Ben de keyif aldım ve güldüm. Ama ben Bir Demet Tiyatro’yu izlerken de keyif alıyor ve gülüyorum. Sinemanın dilinin, gramerinin televizyondan farlı olması gerektiğini, anlatmak istediği öyküyü bambaşka formatlarda anlatması gerektiğini düşünüyorum.”

Erdoğan, Vizontele’nin yakaladığı başarıdan cesaretle hemen devam filmi Vizontele Tuuba’yı çekti. Çoğu devam filminin uğradığı akıbete maruz kalan film, ilki kadar ilgi görmese bile yine de yapımcının kasasını bir hayli doldurdu. Bu iki filmde televizyonun ağır etkisinden kurtulamayan yönetmen, üçüncü filmi Organize İşler’de kırsaldan şehrin varoşlarına çevirdi kamerasını. Bu filmle birlikte televizyon dilinden bir hayli arınmış olduğu izlenimini veren Yılmaz Erdoğan, her ne kadar Hollwood’da onlarca benzerini kolayca bulabileceğimiz türden bir hikaye anlatmış olsa da, özellikle görsellik açısından Türk sinemasında eşine az rastlanır bir başarı yakalamıştı. Vizontele’de kullandığı havadan çekim tekniklerinin en yetkin örneklerini bu filmde sergileyen Erdoğan, filminin diğer açıklarını bu yolla kapatarak yine adından söz ettirmeyi başardı.

Neşeli Hayat, Erdoğan sinemasının önemli bir virajı dönmekte olduğunu müjdeler gibiydi. Film, modern dünyada her şeyin imaj üzerinden döndüğünü, her şeyin üzerini örten bir gölgeler çağının yaşanmakta olduğunu, hiç bir şeyden haberi olmayan, hayatı nasıl gelirse öyle yaşayan, edilgen bir kişilik olan Rıza Şenyurt tiplemesi üzerinden oldukça başarılı bir biçimde hicvetmekteydi. Yılmaz Erdoğan, tiyatrodan ve televizyondan gelen, “konuşan karakter” yaratma hastalığından birazcık olsun vazgeçebilseydi eğer, komedinin ve dramın dozunda harmanlandığı bu film çok daha yetkin bir sinema diline kavuşabilirdi. Yine de geçmişteki filmlerine nazaran sinemasal ögelerin daha bir yerli yerinde kullanıldığı Neşeli Hayat, Erdoğan sineması açısından özel bir yerde durmaktadır.

Yılmaz Erdoğan son filmi Kelebeğin Rüyası’nda Türk sinemasında pek az denenen iki şeyi bir arada yapmayı göze alarak büyük bir riskin altına girmesine karşın, önemli ölçüde bunun üstesinden gelmeyi başarmış gibi görünmekte. Sinema-edebiyat ilişkisi öteden beri canlı bir biçimde sürdürülmesine, pek çok edebi eser, gerek bire bir uyarlama yoluyla, gerekse esin kaynağı olarak sinemayı beslemesine rağmen, edebiyatçıların doğrudan bir sinema filminin konusu olarak seçilmesi, Biket İlhan imzalı, oldukça kötü bir film olan

Mavi Gözlü Dev’i saymazsak eğer, ilk kez olmaktadır. Ayrıca konusu gereği filmin bir dönem hikayesi oluşu, dönem filmlerinde atmosfer yaratmanın oldukça zor ve riskli olması-Türk sinemasında bana göre Kelebeğin Rüyası’na kadar bunu başarabilen tek film,

Tomris Giritlioğlu’nun imzasını taşıyan Salkım Hanımın Taneleri’dir yönetmenin nasıl bir işe soyunduğunu gözler önüne sermektedir.

Kelebeğin Rüyası Zonguldak’ta yaşamış ve genç yaşlarında veremden ölmüş iki şairin; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un, sarsılmaz dostluklarını, aşkla ve şiirle yoğrulmuş kısacık hayatlarını taşıyor beyaz perdeye. Muzaffer telgraf idaresinde, Rüştü ise kömür işletmelerinde memur sıfatıyla çalışmaktadır. Bu iki genç şair, o yıllarda Zonguldak’ta öğretmenlik yapmakta olan ve hocam dedikleri Behçet Necatigil’in himayesinde, büyük bir heyecanla şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlanmasını beklemektedirler. İkinci dünya savaşının hüküm sürdüğü 1940’lı yıllarda, insanlar için geçim derdi zaten bir hayli zorlaşmışken, bir de 15-65 yaş arası her köylü erkeğin kömür madeninde çalışmasını zorunlu kılan Mükellefiyet Kanunu Zonguldak halkını canından bezdirmiş bulunmaktadır. O zor yılların vebası olarak kabul edilen verem hastalığı da yoksul halkın belini iyice bükmüştür. Muzaffer ve Rüştü de bu amansız hastalığın pençesindedirler. Lakin onların hastalıktan daha çok umursadıkları şey bir an önce şiirlerinin yayınlanması ve yazdıklarının bir aksi seda bulmasıdır.

Bir gün ansızın şehrin nüfuzlu adamlarından Zihni beyin kızı Suzan çıkagelir. Muzaffer ve Rüştü ilk görüşte etkisi altında kaldıkları Suzan için iddiaya girerler. Her ikisi de kıza yazdıkları şiirlerden birini verecekler, kız hangi şiiri beğenirse kızı da o kazanmış olacaktır. Suzan Muzaffer’e kayıtsız kalamaz. Durumu farkeden Rüştü hiç girmez araya. Gariptir, dostlukları da hiç sarsılmaz. Ne var ki kızın ailesi bu duruma şiddetle karşı çıkar. Sonrası Zonguldak’tan Heybeliada’daki senatoryuma değin uzanan, ince hastalığın beliryeyici olduğu hüzünlü bir aşk hikayesidir. Rüştü, senatoryumda tanıştığı tifo hastası bir kıza aşık olur ve onunla evlenebilmek için, Necatigil’in binbir güçlükle yereştirebildiği senatoryumdan kaçar. Tabi onunla birlikte Muzaffer de. Bu arada şiirleri yayınlanır Varlık’ta. Lakin Rüştü’nün karısının ölümü bu sevinci yaşamalarına fırsat vermeyecektir.

Kelebeğin Rüyası, Yılmaz Erdoğan’ın sinema dilini gerçek anlamda keşfettiği filmdir desek sanırım abartmış olmayız. Erdoğan bu film özelinde karakter yaratmada son derece başarılı. Ama keşke Behçet Necatigil’e bir şair ve öğretmen olarak hikayede biraz daha yer verseydi. Böylelikle Necatigil üzerinden kendisine yöneltilen eleştirileri bertaraf edebilirdi. Ancak filmin karakter yaratmadaki başarısının aynısını oyuncu seçimi için söylemek biraz zor. 30 yaşındaki Belçim Erdoğan liseli Suzan rolünde biraz fazla sırıtıyor. Film bu haliyle Türkan Şoray’ı, Hülya Koçyiğit’i otuzlu-kırklı yaşlarında lise öğrencisi olarak oynatan Yeşilçam filmlerini andırıyor. Bir de o yıllarda 25-26 yaşlarında olan Necatigil’i Yılmaz Erdoğan’ın canlandırması işin iyice tuzu biberi olmuş.

Erdoğan, önceki filmlerinin aksine filmi diyaloğa boğmamış. Gerektiği yerde ve dozunda diyaloglarla film örüntüsünü zenginleştirmiş. Bir yönüyle günümüzün genç şairlerine de hitap edeceğini düşündüğüm, Behçet Necatigil’in ağzından dökülen şu cümleler, bana göre filmin ana hikayesini özetleyen ve altı çizilmesi gereken sözlerdi:

“Bir kızın, şiirini sevdi diye şairi de sevmesi gerekir mi?”

“Şiiri yayınlanmayan bütün genç şairler dergi çıkarmak ister.”

Filmin alt metinleri de oldukça sağlam. Dönemin siyasi ve bürokratik elitiyle halk arasındaki derin uçurum, yoksulluk, çaresizlik çok iyi resmedilmiş. Siyasi atmosferi etkili bir biçimde yansıtan mükellefiyet kanunu ve türkçe ezan vurgusu alt metnin, yer yer duraksayan, ritmini kaybeden filmin temel metninin önüne geçmesine bile sebep olmuş. Eğer filminizin alt metinleri ve göndermeleri çok güçlü ise, hikayenizin de çok güçlü olması, hikayenin akışında bir ritim sorununun olmaması gerekir. Yoksa buradaki gibi alt metnin temel metnin önüne geçmesi gibi, bir sinema filmi için hiç de istenmeyecek sonuçlar ortaya çıkabilir. Yönetmen, süreyi bu kadar uzun tutmayıp hikayesini daha yoğun bir ritimle anlatmayı yeğleseydi eğer, böyle bir sorun yaşanmayabilirdi.

Bir başyapıt düzeyinde olmasa da, genel anlamda başarılı bulduğum ve Yılmaz Erdoğan sineması içerisinde özel bir yere koyduğum Kelebeğin Rüyası’nın en temel sorunu yerliliktir diyebilirim. Filmin görsel dili, İtalyan yeni gerçekçi Visconti’den, geç dönem yeni gerçekçi Antonioni’ye ve hatta Hollywood’dan James Cameron’a kadar pek çok çağrışım barındırıyor. Sanırım bunda, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadoluda filminde de Antonionivari bir görsel işçilik çıkaran görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin etkisi büyük. Her ne kadar sinemanın popüler, tecimsel kanadını temsil etse de, Yılmaz Erdoğan’ın, bulunduğu yerde saymayıp her filminde kendini sürekli geliştiren arayış çabası, umuyorum ki bu söz konusu yerlilik sorunu üzerine de kafa yormasını beraberinde getirir.

Etiketler
Devamı

Ahmet Aksoy

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker