Söyleşi

Ahmet Murat İle…

Ahmet Murat İle Söyleşi
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

“Evli-barklı ama muhayyel bir aşktan bahsediyor; akşam dizi izleyip fıstık atıştıran bir memnun ama orta doğunun derdini yüklenmiş gibi görünüyor; bankadan kredi çekiyor ama antikapitalist; dedikoducunun önde gideni ama kanaat önderi; haset dolu ama melek kalpli; başarılı ama tutunamayan; cool ama ilgi arsızı…”

Şiirle ne zaman buluştunuz, şiir yazmaya başladığınız “sihirli bir an” oldu mu, bize biraz anlatır mısınız şiir yolundaki ilk günlerinizi?

Yazdığım ilk şiiri hatırlıyorum. Osman Sarı etkisinde bir şiirdi sanırım, beyitler, kafiyeler, kavgalar filan. O şiiri yazdığımda lise birinci sınıfta olmalıyım. Bir arkadaşım şiir yazmaya çalışıyordu, ben de bunu nedense üzerime alındım, onun bu çabasına meydan okuma ihtiyacı hissettim. Pis ergenlik işte… Oturup bir şiir yazdım. Ama sonrasında öylece şiire başlamış da olmadım. Sonra sonra, lise sondayken, babası gardiyan olan, solcu bir arkadaşım vardı, İbrahim. Ağrı Dağı Efsanesi’nin ilk sayfalarını ezberden okuyan bir İbrahim. Biz birlikte şiire başladık. Şiire duyduğum hürmetle baş etmeyi başardım ve yazabileceğimi hissederek bir şiir yazdım, bir mahalli dergide yayımladı.

Edip Cansever’in şiirlerini genelde çalışma odasındaki masasında, tabiri caizse tebdil-i kıyafet yazdığını biliyoruz, sizin de şiir yazarken özel bir mekanınız, dikkat ettiğiniz hususlar var mı?

Yok. Cansever, meslekten bir şairdi. Ortağı dükkânı işletirken o da şiir yazardı. Allah’ın Türk şiirine ikramı olan bir tuzu kuruluktu onunki. Bense şiiri iş-güçle aldatıyorum. O yüzden bir şiir masam yok. Otobüste Otobüste, otobüs durağında, kanepede, camide, kahvede, orada burada… Şiir olsun da nerede olsa yazılır.

Şairler genelde şiire en yakın buldukları şeyleri şiirlerine taşıdıklarını söylüyorlar; “aşk, ölüm, yoksulluk vb.” Şiirlerinizde “doğa”yı iyi bir şekilde ve çokça işliyorsunuz, şiire en yakın şey sizce “doğa” mı?

Eski şiirlerimde insansız, tarihsiz, asosyal bir dekor olarak doğaya dönmüştüm, belki de kaçmıştım. Hilkat meselesi eski bir varoluşçu olan beni çok meşgul ediyordu. Doğanın işleri büyüleyiciydi, benim de onları yakından görme ve tatma fırsatlarım vardı, çünkü küçük şehirlerde yaşıyordum. Bir elma bahçemiz vardı ve ben orada sulama, ilaçlama, budama yaparak fiilen çalışıyordum. İnsana karşı doğa, kültüre karşı doğa, tekniğe karşı doğa, tarihe karşı doğa… Âdemî bir deneyimdi aradığım. Kendimi saf insan, ilk insan, dünyaya henüz gönderilmiş insan gibi duymak istiyordum. Sonra her şey gibi tabiatın da bir fikir olduğunu anlamaya başladım. İnsandan kaçılamıyordu çünkü insan insanın kaderidir. Önceleri ise insan insanın kurdudur diye düşünmekteydim. İstanbul ve oradaki yoğun çalışma temposu da beni doğadan kopardı. Son şiirlerim doğasızdır.

Şiirlerinizde şıkça gördüğümüz “at, uçak, uçurtma” (s)imgelerinin an lam dünyanızda veya poetikanızda nasıl bir yeri var?

Bunları bilinçli olarak seçmiş değilim. Bunlara karşı olan ilgimi açıklamak için bazı kelimeler bulup söyleyebilirim: Mesela bunların her biri, doğa ile tekniğin karşı karşıya geldiği zeminler. Her biri, insanın doğayla hesaplaşmasının mahsulleri… Her biri hem hayati, hem oyuncak… Her biri gitmekle kalmak arasındaki gerilimi biriktiren parçalar.

Kaf ve Rengi kitabınızdaki “Sahipli Gece” şiirinizde Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiirine göndermeler görüyoruz. Bununla ilgili olarak ilk sorumuz: Turgut Uyar şiiri gönlünüzde nerede duruyor?

Turgut Uyarcıyım diyebilirim. Belki son iki yıldır onu hemen hiç okumadım ama, yine de onu içimden, şiir belleğimden, ritim belleğimden, duyuş belleğimden okumayı sürdürüyorum. Turgut Uyar ve Türk şiiri üzerine konuşurken, bunun mümkün bin yolu olduğunu görüyoruz. Çünkü Turgut Uyar sanki şiiri bitirmek için yazmış, şiirin defterini dürmek için yazmış. Böyle olunca, eline bir dil verilmiş de o dilde o güne kadar şiir yazılmamış ve o dili şiire yatkın ve uyarlı hâle getirmek için üzerinde çalışmak zorunda kalmış gibi yazmış. Dolayısıyla, şiirle büyük bir şey yapmaya çalışmış.

Yaratmak gibi bir şey. Bu bakımdan Uyar hakkında herkesin söyleyecek sözü vardır. Çünkü o babadır.

Son kitabınız “Bir Şair Bisikletle” içerik olarak ilk iki kitabınızdan farklı bir yerde duruyor, modern hayatın eleştirisini de hissediyoruz “Bir Şair Bisikletle” de. İlk iki kitabından sonra Şair Ahmet Murat’ın dertleri değişti mi?

Bunu biraz doğa bağlamında izah etmeye çalıştım. Dertlerim değişti, meselelerim değişti, damak tadım değişti. Böyle olunca şiirim de değişti. Maymun iştahlı bir insanım sanırım. Şiirle mümkün olan her şeyi denemek isterim. Bunun da etkisi olmalı.

Kitaplarınız arasında 5-6 yıllık süreler var, bu sürede şiirlerinizde biçimsel ve içerik yönüyle meydana gelen değişiklikler – evrilmeler konusunda neler düşünüyorsunuz?

Bunlar uzun süreler. Dün fark ettim, Murathan Mungan, otuz yılda altmış kitap yazmış. Yılda iki kitap. Çoğu da hacimli şeyler. Abartmış yani. Bense yirmi yılda üç kitap çıkarmışım. Ben de abartmışım. Böyle az yayın yapınca, her bir şiiriniz âdeta kitaplık bir yenilik içerebilir. Benim kitaplarımda, değişmeyen şeyler ağırlıktadır gerçi ama bir evrim de hissedilir. Giderek içim dışıma çıktı diyebilirim. Ben de dışarı çıktım, güneşe.

Bir söyleşinizde “Günümüz şiirinin inandırıcılık sorunu var.” demiştiniz, bu sorunu biraz açabilir misiniz, sizce çözümü nedir bu sorunun? Günümüz şiirine nasıl bakmalıyız?

Şairin inandırıcılık sorunu da diyebiliriz ona. O sözü genellemek istemem. Ama şu kadarını söyleyeyim de karnımın şişi insin: Bazısı, şairlerin yani, yaşamadığı bir duyguyu temellük etmeye çalışıyor, duymadığı bir öfkeyi poz hâline getiriyor: Evli-barklı ama ergen gibi muhayyel bir aşktan bahsediyor; akşam dizi izleyip fıstık atıştıran bir memnun ama orta doğunun derdini yüklenmiş gibi görünüyor; bankadan kredi çekiyor ama antikapitalist; dedikoducunun önde gideni ama kanaat önderi; haset dolu ama melek kalpli; başarılı ama tutunamayan; cool ama ilgi arsızı… Olmuyor. İnanmıyoruz.

Sosyal medya, internet gibi hayatımıza giren yeniliklerin şiir alanında, şairin dünyasındaki sonuçları hakkında neler söylemek istersiniz? Dünden bugüne hayata, insana, dünyaya bakışımızda birtakım farklılıklar meydana geldi mi?

Bilemiyorum ama sosyal medya dilinin şiir sentaksına ve vokabülerine etkileri görünüyor zaten. Genç şairlerden bazıları böyle şiirler yazabildiler. Bunun dışında, şairin göründüğü, soyunduğu ve o serin duruşunu bozduğu bir sahne oldu bence sosyal medya. Benim de twitter hesabım var, arada bir girip bir tvit patlatıyorum filan ama sık sık da utanıyorum. Vecize döktürmece, felsefe şe’ettirmece delikanlı adamı bozuyor bir miktar.

Daha önce de televizyonda çeşitli programlar yaptınız, şu anda da TRT’de “Aklıselim” programını yapıyorsunuz. Televizyon dünyasına aykırı formatta tüm bunlar… Televizyonun bilindik atmosferine uygun değil… Bu bir karşı duruş mu?

Yok yahu, elimden bu geliyor. Daha iyisini yapabilsem onu yapardım. Siyasetten anlamam, gazete okumam, haberleri izlemem. Böyle olunca, işte oturup kültür, düşünce, tarih sohbetleri yapıyoruz. Sohbet etmeye çalışıyoruz ve ben hakikaten öğrenmeye çalışıyorum, dinliyorum.

İtibar dergisinde yazmaya başladığınız eleştiri köşesini ilgiyle izliyoruz. Nasıl bir şey eleştiri yazmak? Düzenli olarak dergileri izlemek ve değerlendirmek? Ne gibi dönütler alıyorsunuz?

O yazılar hakikaten okunuyor mu? Öyleyse iyi. Çünkü ben onları yazmak için epey çalışıyorum. Asıl niyetim şuydu: Birçok şiir kitabı çıkıyor, dergilerde şiirler yayımlanıyor, gençler sökün ediyor. Ama bunları kim okuyor? Kim kimin için yazıyor? İstemiştim ki, ben izleyeyim, takipçi olayım, beğendiklerime dikkat çekeyim, önemli bulduklarım hakkında kanaatlerimi paylaşayım, sağırlığı aşmaya çalışalım. Henüz bunu yapamadım.

Etiketler
Devamı

Ertuğrul Rast

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker