Ali Güney – Bir Nisan Yağmuruydu

Ali Güney – Bir Nisan Yağmuruydu

  “Hayatımızın can suyudur gözyaşlarımız.”

 

Hayatınız kırk beş saniyelik bir reklam filmi olsa sloganı ne olurdu? Arka sıradaki öğrencimden gelen bu soru beni bir hayli afallattı. Medyanın gündelik hayata etkilerini konuşuyorduk. Kendisinden bu soru için bana biraz izin vermesini istedim. Düşünmeliydim. Hep kızardım zaten soru sorduğumuzda hemen cevap veren öğretmenlere. Ezbere konuşuyorlar gibi gelirdi. Oysa ne çok söylerlerdi :‘düşünün evladım, düşünün de hareket edin, düşünün’. Pehh!

Hayatı(mı) düşünürken çıktım merdivenlerden. Slogan meselesi malum. Birkaç kişiye kafa salladım. Slogan mı düşünüyordum hayatıma, hayır. Hayatımıza bile slogan arattıran gücü düşünüyordum. Ben reklamsız, kampanyasız, peşin fiyatına vade farksız ölmek istiyordum! Ne zordu bu. Hele hâlâ nisan yağmurları döverken  pencereleri…

Artık kurcalamıyor aklımı bana ne oldu sorusu. Yıllar saçıma, sakalıma beyaz beyaz nasıl da yerleşmiş. Okulun futbol takımındaki sağ açık çocuk artık göbekli ve bol nargileli geçiyor geceleri. Halı sahaları adres tarifinde bile kullanmıyorum nicedir. Bana ne olmadı?

Bana hayat “bebek oda”lı doğmamış mesela. Hala oğlumun beşiği varmış, onu vermişler ben doğunca. Yahut hayat ikindiüstleri akülü arabasıyla gezinmedi hiç çevremde. Özel okullu, servisli, yemekli de olmadı hayat bana. Devlet okulu sıkıntısıydı hayat bana. Hatta inanmazsın belki ama, hayat okulun en güzel kızı da olmadı. Başarısız bir öğrencilik, loto oynanmış gibi karneler, disiplin kurulları, “velini çağır evladım”lar, her yaz başı Frenci Mahmut’un yanında çırak olmalar, “bu adam olacak mı ki” deyip düz liseye gitmek… Şimdi sana böylesine içimi dökerken, hayatın en kırık yerlerinden bir umut gibi çıkıveren, meselenin seyrini değiştiren, bir ‘ama’ kullanmak gerekse işte tam sırası. Ama düz liseye gittikten sonra karşıma çıkan ‘edebiyatçı Orhan Hoca’ bana hayatın sadece yaşadıklarım olmadığını gösterdi. Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Musil’in, Kazancakıs’in, Tanpınar’ın, Özdenören’in,Toptaş’ın, Füruzan’ın da bir dünyası olduğunu gösterdi. Ve bu dünya kendisine yaklaştıkça kendine daha çok çeken, seni sahiplenen bir dünyaydı. Ve o dünya içeri girdikçe genişliyordu. Oğuz Atay oluyordu söz deyişi, Sait Faik oluyordu, Tomris Uyar oluyordu sonra. Şaşkın, heyecanlı, acemi giriverdim o dünyaya. Lise yıllarım hayatın değiştiğini sandığım günlerdi. Yanılmışım. Fakültenin uzun saçlı, balıkçı yakalı soğuk bir kış mevsiminde, ne zaman ki sen geldin giriverdin içeri :”Siyasi Tarih dersi bu sınıfta mı?” dedin. Kendi halinde, sırasında oturmuş, Farabi’nin mutluluğu anlattığını sandığım, sahaftan iki döner ekmek fiyatına aldığım kitabını okuyan bana, hayat o an değişti. Peşinde on sekiz gün koştum. Hangi sınıftasın, öğle yemeğini nerde yersin,  hangi otobüsle okula gelirsin… Hepsini öğrendim. On sekizinci günün akşamı sen otobüse doğru yürürken seslendim: “Merhaba”. O merhabadan  dört ay sonra sevgili olduk.

Şimdi sana içimi dökerken, zihnimin dar sokaklarında dolandıkça yalnız harflerin sırtında yaşayan bir ‘hayatı’ kucaklayıp, sarıp sarmalayıp yediveren güllerine çevirişin geliyor gözüm önüne. Biraz daha ayakladıkça dar sokaklarında zihnimin, evlenmemiz geliyor gözlerimin önüne. Yirmi beşinde iki genç selamlıyor beni gülümseyerek. Oğlan bana, kız sana nasıl da benziyor. Eşyaları Philips olmayan, oturma odaları olmayan, damadın damatlığı gelinin gelinliği kiralık, arabaları yok, bilezikleri yok, balayına Ege’de bir sahil kasabasına gidecek ve parasızlık yüzünden otelde kalamayacak iki genç karşılıyor beni. Onları gördükçe bu iki gencin öğle yemeği işini masraf olmasın diye domates ekmek alıp deniz kenarında yemeleri geliyor sonra… Yollar yürümekle ne olmazdı hatırlayamadım ama zihnimdeki yol akışı beni, yağmur öncesi kapalı havalara, havaların insanları evlerine kapattığı ikindi zamanlarına götürüyor. Bu zamanlarda ‘ikindiler canımı sıkmayın nolur’ diye evin içinde bağırıp sonrasında mutfak penceresine oturup dışarıyı izleyişin geliyor aklıma. Sonra ben yanına gelip yanağını avcuma alınca sorduğun soru geliyor:

“Gökkuşağı bizim penceremize doğacak değil mi?”

O pencereden yansıyor zaman sanki. Evin içinde telaşlı buluyorum seni bir gün kapıyı açınca. Elinde ‘Korkuyu Beklerken’. Ne oldu diyorum? “Oğuz Atay’ı bu ülke nasıl anlasın?” diyorsun. Sarılıyorum. Gülümsüyorsun. Bizi bize yazdığı için mi diyorsun, bilmiyorum ki diye karşılık veriyorum. “Patlıcan yapcam bugün sana”, diyorsun. Hayat bizi gençliğin düş turlarından erken mi indirdi diye geçiyor içimden. Hayat ‘markalı ama düşüncesiz’ yaşamak hevesine kurban edilmemeliydi değil mi ya? İçimden geçirdikçe sanki yollar sokak lambalarını yakıyor. Gece vakti türk kahvesi içmemiz, canın çekti diye  üzüm aramaya gidişim, sabah kahvaltısında bir dilim kavun yemen, kitapların altını çize çize okuman, yeşil tişörtünü çok sevmen ama benim o tişörte banyoda çamaşır suyu döküp, leke yapmışsın giyme bunu artık, deyişim aydınlanıyor birden. Aydınlık hep gülümsetmez ya, bir anda daralıyor içim,  tuhaf ve alışıldık bir sızı geziniyor içimde. Bir telefon. Akşama mangal yapacağımız günün ikindisi işte. “Alo, Ben polis memuru  Ali. Eşiniz bir trafik kazası yapmış. Devlet Hastanesine götürüldü şu an. Sağlığı ile ilgili bilgiyi  hastaneden…” Telefonu kapattım adamın yüzüne. Hastaneye varınca doktorlar üzgün olduklarını söylediler. Başım sağ olacakmış. Yüreğini kaybeden adamın başı sağ olur mu?

Tam on yedi yıl olmuş, biliyor musun. O nisan yağmurlu günden bu yana. Şimdi odamın altın renkli plakasında “Doç. Dr.” yazıyor.  Öğrencilerim niçin gökkuşağını çok sevdiğimi, niçin evlenmediğimi soruyorlar bana. Hayatınız diyorlar reklam filmi olsa sloganı ne olurdu diyorlar.  Acı bir “Bilmiyorum” geçiyor içimden. Dışarda bir nisan yağmuru.

“Bil(m)iyorum” niye sen geldin zihnime. On altı yıldır yaptığım gibi bir beyaz kağıt çıkarıyorum, sana içimi döküyorum. Harflerden geçip geliyor kokun burnuma, dokunmak istiyorum sana ve dokunuyorum. Zihnimin karanlık yerlerini, paslı hücrelerini, yol üstlerini, kenar mahallelerini, çıkmaz sokaklarını senle dolduruyorum. Gözyaşım yağıyor sonra zihnimin yollarına. Islanıyor. Kalem iz bırakmıyor artık sayfada. Başımı cama çevirip yağmuru izliyorum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>