Ali Güney – Çiçek Uykusu

Ali Güney – Çiçek Uykusu

Perşembe pazarından aldığı iki küçük kaktüsü turuncu çiçekli mutfak masasının üzerine bıraktı. Yorgun ama memnundu. Altıncı sınıfa gittiğini öğrendiği, pazardan aldıklarının taşınmasına yardım eden, Reşat Nuri’nin ‘Çalıkuşu’ kitabını pahalı diye alamayan çocuğa, hem bir beşlik uzattı hem de bekle delikanlı deyip içerden elinde kitapla döndü. Çocuk nasıl da sevinmişti. Ne kadar itiraz ettiyse de ‘hediyem olsun paşam’ diyerek sırtını sıvazlamıştı. O gidince kapıyı üçüncü kilite kadar kilitlemişti. Büyük oğlu tembihlemişti,

‘baba üç kere çevireceksin kilidi’…

Buzdolabının kapağını açtı, oturmak için bir sandalye çekip aldıklarını dolaba yerleştirdi.

Bir kahveyi hak ettim diye düşündü. Şu ketılı bulandan da Allah razı olsun be. Sonra kaktüslere eğildi. Yavrularım dedi. Ne tatlısınız siz. Bir isim lazım ama size. Şiir yazarken de en çok başlığa odaklanırım ben, biliyor musunuz?  Sebebini bilmeden içten içe kıvanç duydu. ‘Buldum’ dedi. Senin adın Necati, senin adın Alper olsun. Gülümsedi. Büyük oğlanın çocukları. Yazın biruğramışlardı yanına. En son.  Antalya’ya tatile giderken. Gelin hanım Kayseri’ye sempozyuma gitmişti. Baba ve iki oğul iki gün kalıp şenliğe

çevirmişlerdi dünyayı. Hele Alper. Küçük olanı, haylaz herif. Dede senin şiirler feysbuk’ta patlıyor haberin var mı, dediydi. “Feysbuk ne oğlum?” deyince gülmüştü keratalar. Meğer benim şiirleri internete veriyormuş, benim dedem şair, diyormuş. Hop kızlar yanımda sayende, diyor. Sağol be dede. Kerata. Balkonda kavun yiyorduk. Oğlan gazetesini eğip, bakma sen bunlara baba demişti. Gülüşmüşlerdi. Ne güzeldi. Yazdan beri büyük oğlan iki kere aramıştı, o kadar. Seslerini nasıl da özlemişti?

İnsanı öldüren kıymetin bilinmemesi mi, yoksa insanın bilinmemesi mi kıymeti öldüren? Hemen bunu not almalı(ydı). Güzel cümle. Gerçi uzun süredir sadece okuyordu. Peki okumak mıydı bu? Ehh işte günde yirmi otuz sayfa. Gözleri çabuk yoruluyor artık. Gözleri yoruldu mu, Nuran’ın dizinde uyurdu eskiden. On sekiz aydır ise…

Necatii, Alpeer. Dedesi, mutlu musunuz halinizden? 76 yaşında, büyük oğlanı yazdan beri, küçüğünü nerdeyse iki yıldır görmemiş, emekli maaşını ayın yirmi beşinde çeken, alt komşusu öğretmen Filiz’in, karşı komşu Leyla Hanım’ın yemekleriyle öğün geçiren, eğer onlardan gelen artmazsa öbür öğün domates ekmek yiyen, bunun için pazara her gittiğinde fiyatına bakmadan dört beş kilo domates alan, Nuran’ı öleli on sekiz ay olmuş olsa da hala onu seven, geceleri sırtı ağrırken Nuran’a ağlayan, Nüfus dairesinden emekli memur, bunak, şair… Bendeniz. Tanıdınız mı? Dedeniz. Neredesiniz ulan? İnsan hiç olmadı bi alo demez mi, demez! Hıyar herifler. Ama laf aramızda ben kendime bunak diyorum ya, bunadığım için değil, yaptıklarımı hoş göstermek için. Hoş geldiniz yuvanıza. Müsaadenizle ben bir kahve içeyim.

Başını kaldırdığında saat on bire geliyordu. Yorulmuştu. Bir kahveyle pazardan geldiğinden beri durmuştu. Genç bir ‘Türkçe öğretmeninin’ şiir dosyası gelmişti. Onu inceliyordu. Hâlâ onu unutmayan eski dostları saygı gösterip ona bazen dosya gönderirdi. Kalktı mutfağa gitti. Domates, ekmek, kahve.

Necatii, Alpeer. Vay benim tatlı çiçeklerim. Dedesinin kuzuları. Amcanız olacak o sümsük de evlendi, yok ortalıkta. Yok master, yok amerika’da staj derken zaten otuzdan sonra evlendi. Ne bir selamı var, ne bir torun müjdesi. Siz alıştınız mı yuvanıza. Bakın siz geldiniz, ben nasıl canlandım. Yeni bir şiir dosyası vardı üzerinde çalıştığım. Ben o şiirleri yazmış olsam yayımlamazdım biliyor musunuz? Çünkü şiir sabırdır. Böyle benim sizle konuşmam gibi değildir. Gerçekle arandaki takip mesafesi her daim korunmalıdır. Evet bazı şairlere göre şiir gerçektir. Ama bence öyle değil. Şiir gerçeğin iki adım ötesidir. Öyle değil mi yavrularım?

Masanın üstündeki domates ekmek yediği gazeteyi topladı. Çöpe attı. Kahve fincanını musluğa tuttu. Kaktüsleri sulasam mı diye düşündü. Vazgeçti. Sulaya sulaya çürütmeyelim dedi. Musluğu sıkarken kalbinde bir sızı duydu. Mutfağın ışığını kapatıp karanlığa doğru yürüdü.

Apartman boşluğu penceresinde iki kadın. Nasılsın kız Ayten? Ne olsun kız. Ortalığı şöyle bi toplayım dedim. Sen nasılsın? Kız sorma canımöyle sıkkın ki. Ne oldu ayol? Hayra karşı. Benimki yine at yarışı oynamış kız, kör olasıca. Aaa yine mi? Bıraktıydı hani. Sorma kız ne güzel bırakmıştı. Şimdi yine başlamış. Nerden anladın peki?

Cebinde kupon yakaladım kız. Unutmuş ceketin iç cebinde. Üzülme Aytencim, senin çilen de bu. Hem dünyada acından ölen mi var. Orası öyle de rezillik çekiyoruz işte kız. Hayırlısı komşum. Yahu şu bizim üç numaradaki amca var ya, ölmemiş mi? Deme bee.. Sorma kız ölmüş adamcağız. Vay garibim. Kalp krizi geçirmiş. Ölüsünü iki gün sonra bulmuşlar. Kapıcı fark etmiş. Deme be komşum. Tühh tühh. Önemli adammış aslında biliyor musun. Bizim çocuklar söyledi. Televizyonda çıkmış haberi. Şairmiş kız adam. Deme be. Valla bak. Bizim kapıcı evinin içini görmüş, kitap doluymuş her yer ayol. Bakan mı, vali mi neyse o katılacakmış cenazesine. Çocuklarının da biri doktor biri de yüksek bir yerde memurmuş. Yaa. Ah komşum her şeyin hayırlısı ayol. Sessizce çekip gitti adam. Öyle anamm öyle. Yalan dünya…

Ne yaptın akşama kız. Valla şu saat oldu bi şey hazırlamadım. Görümcemin kızının nişanı var da onlara yardıma gittim. Herif gelsin de ona da çayla birlikte bir şeyler hazırlarım artık. Sen ne yaptın? Benim de dünden mercimek çorbam var. Yanına da şöyle domatesli bulgur pilavı. Ne dersin? Daha ne olacak şekerim. Benim kapı çaldı kız görüşürüz hadi.

Görüşürüz komşum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>