Ali Güney – İçimden Akan

Ali Güney – İçimden Akan

Kaybetmek”le kan kardeşi oldu­ğumu Yıldız’la konuşurken an­ladım ve otobüse, bu yollar da olmasaydı kiminle konuşabilir­dim, diye bindim. İlkokula baş­ladığım yıl sınıfın en çok silgi kaybeden öğren­cisi olan ben, mahalledeki “kola maçları”nda da hep kaybettim ve eve gelip annemden para is­teyince, “Sen bu yaşında kumara mı başladın?” diye parladı: Çok pazar akşamını burnu pamuk­lu geçirdim. Ortaokulda “bilgi yarışını” basit bir toplama hatası yüzünden kaybettim. Turnuva­da son dakikada attığım şut direkten döndü ve maçı kaybettik ve hala, sağa pas versem uzat­maya gider miydi maç, diye düşünürüm.

Yıldız, “kenar mahalle lisemizin” en güzel kızıy­dı. Herkes peşinde koşuyordu. Derslerimin iyili­ği yüzünden hemen kaynaşıp onunla senli ben­li oluyoruz. Beraber çay içmeye iniyoruz bazen. Okuldaki bütün erkekler bana düşman. Ama ne yazık ki bir gün yan sınıftaki, okulun basket ta­kımındaki çocuğu, soruyor. Pek tanımam, diyo­rum. Üç gün sonra bütün okul pek yakıştıkları­nı konuşuyor.

Lisede okulun en güzel kızı Yıldız’ı en iyi arka­daşı olarak kaybeden ben, o zamanlar başla­dım otobüs camlarına başımı yaslayıp gitme­lere. Gençliğe özgü şair olma hevesimi Yıldız’la kazanan (kaybeden) ben, üniversite tercihimi yine Yıldız’dan uzak olsun da diyerek, Ankara’ya yaptım. (O ise bizim buradaki üniversiteyi yaz­mış). Sanırım üç yıl sonra ara tatilde, onunla yol­da karşılaşınca okuduğu bölümden, sevmedi­ği makro iktisat hocasından, geçen gün saatinin durduğunu fark etmediği için otobüsü nasıl ka­çırdığından, bizim liseyi çok özlediğinden, şim­diki sevgilisinin de Ankaralı ve çok kıskanç ol­duğundan, aynı bölümde olduklarından, bas­ketçiyle taa lisedeyken ilişkilerinin bittiğinden, Ankara’nın nasıl olduğundan, benim ne yaptı­ğımdan, önemli olanın bir ekmek kapısı oldu­ğundan, ama okumanın da iyice zorlaştığından söz edince… öyle bir şey dedi ki, kaybetmekle akrabalığımı sorguladım.

-Keşke senle sevgili olsaymışız, bak nasıl da gü­zel anlaşıyoruz.

İşte o an, kaybetmekle kan kardeşi olduğumu­zu düşünmüştüm. Yıldız ise gülmüş, gülmüş ve sevgilisine “geliyorm cnm” diye mesaj atmış­tı. Yanaklarımdan öperken, yine görüşelim olur mu dedi, ben kaçayım bekletmeyeyim daha faz­la, dedi. Giderken arkasından bakmadım, ba­karsam yine kaybedeceğimden korktum. Vi­zelerime az kalmıştı ve benim “Türk diplomasi tarihi”nden gayet okkalı bir sınavım vardı. Oto­büse atladım, başımı cama yasladım. Niyedir bilmiyorum, köyümüzdeki dere aklıma geldi… Şırıltısını duyar gibi oldum. Babaannemin bal­konundan duyduğum o ses. Çocukken yazla­rı gittiğimde suyu az da olsa akan derenin sesi, hiç eksik olmazdı babaannemin balkonundan. Bir de bir sahne kalmış hatırımda. Derenin üs­tündeki köprüden geçiyoruz. Okulda “ırmak” ile “dere”nin farklarını görmüşüz ve derenin biraz daha büyük olanı “ırmak” dendiğini öğrenmişiz.

Bu dere mi ırmak mı anne, anneee… Annem, valla biz yıllardır dere deriz amma, değil mi Mehmet, deyip dönüyor babama. Babam, dere bu dere, diyor. Irmak daha büyükçe olur. Oto­büsten indim. Annem evin önünü süpürüyor, patlıcan yaptım sana diyor, pirinç pilavı da var. Allah, diyorum. Unutuyorum her şeyi. Her şey? Anne bi de çay koy, üstüne içelim. Babam gele­ne kadar ben odamdayım, çalışayım azıcık. Ya­tağıma oturuyorum kalın bir diplomasi kita­bı elimde, öylece duruyorum. Irmaksız bir köylü olmak nasıl da yaralamış beni o zamanlar. Bizim karşı komşu Mustafa derste ayağa kalkıp “Bizim köyde ırmak var örtmenim.” demişti. Ben arka sırada, bizimkinden de dere akıyor diye, niye üzülmüştüm? Şimdi nasıl da önemli ama. Şu an Yıldız ne yapıyor? Kiminle? Bulanıyor içim, ba­şım dönüyor, o an yine o köprüden geçerkenki halimiz aklıma geliyor. Baba annemin kışın pa­tates yolladığı pazar çantası elimde. Köprünün demirine yaklaşıyorum. Su bulanık akıyor. Pis.

-Annee, annee su niye bulanık?

Cevap: Ne demişti? Annem bana ne demişti?.. Sahne gelmiyor aklıma. Yatakta sanırım bi çey­rek saat düşünüyorum, annem bana bi cevap vermişti ama neydi?

Yıldız, ah yıldız… Ben ne haldeyim? Keşke unut­tuğum bir düş olarak kalsaydın ömrümün genç­lik sandığında. Odadan hızla fırlıyorum.

-Annee, sen su bulanıkken bi şey demiştin, ney­di?

-Oğlum manyak mısın, ne suyu, ne bileyim ne dedim, iyi misin sen?

-Yavv hani köprüdeydik su bulanıktı, şey dedin sen şey, üff neydi o?

-Oğlumm işim var benim, saçmalama hadi git ders çalış!

-Tamam anne. Ahh anne.

Odama döndüm, kitabı kapattım, yatağa uzan­dım. Kaybetmekle küçükken köyümüzdeki de­renin ne alakası vardı? Yıldız’ın suçuydu her şey. Edilecek laf mı bu. Keşke sevgili olsaymışız… Ahh Yıldız, ben bugün anladım ki bu hayat­ta, kaybetmeyi kazandım. Diplomatik bi cümle ama acısı sade. Sade ve zehir gibi acı…

Diye düşünüyordum. Annem kapıyı açtı. Gülü­yordu. “Evladım, dedi, su bulanmadan durlan­maz. Durlanmaz, yani temizlenmez.” Buydu işte. Annemin yüzünde hınzır bir gülümseme. “Ye­mek hazır olur şimdi, kalk uyuma!” deyip örttü kapıyı. İçimde bir şey akıyordu. Irmak mı, dere mi, yüzümde gülümseme. İçimde akan bir yo­kuşu iner gibi çağlaya çağlaya akıyordu. Artık kanayan yaralarımı kirletmiyor, temizliyordu.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>