Deneme

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Alişan Demirci – Yol Hakkı

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Askerde izne çıkacaklar için verilebilen bir hak “yol hakkı”. Trafikte seyreden araçların istedikleri bir hak da olabilir; arsalarını, tarlalarını pay eden paydaşların istedikleri bir hak da olabilir. Yolda gördüğümüz bir taşı kenara kaldırmak da yol hakkı olabilir; Alevi-Bektaşi babasının yolculuk sonrası aldığı belirli bir bedel de…

Osman Bayraktar; Finlandiya, Malezya, Singapur, İspanya, Kazakistan, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Mekke ve Medine seyahatlerini anlattığı, Eşik Yayınlarından çıkan 216 sayfalık kitabına da bu ismi uygun görmüş: Yol Hakkı.

Aslına bakarsanız kitabı okumadan önce; Şam, Bağdat, Kudüs, Saraybosna, Tebriz, Beyrut gibi şehirler aklıma gelmişti. Bu şehirler üzerinden üretilen duygusal metinler açıkçası artık heyecan vermiyordu. Osman Bayraktar’ı zihnimde bu şehirlerle birlikte düşünmekle beraber rasyonel bir bakış da canlanabiliyordu. İçindekiler kısmında bu mekânları gördükten ve hem girişte hem arka kapakta yer alan “İtiraf etmeliyim ki ben daha çok kentleri gezmeyi sevdim; insan emeğinin biçimlendirdiği yapıları görmeyi, o yapıların arkasındaki insan ilişkilerini ve düşünme biçimlerini keşfetmeyi. İnsanların yaşadığı bir mekân ve kültür taşıyıcısı olarak kentin dinamik, değişken bir yanı var. Ancak bunu hissetmek içinse bir miktar kaybolmak, şehrin arka sokaklarına girmek gerekiyor; çünkü bugüne ait hayat orada yaşanıyor.” cümlelerini okuduktan sonra şaşırmadım değil. Şaşırdım ama sevindim de. Şehir/kent konusunda böyle bir itirafta bulunmak ve böyle bir arayışa girmek gerekliliğini anlamak ve anlatmak iyi bir yöneliş. Şehrin göbeğinde, kıyısında, köşesinde yaşayıp dağlardan, yaylalardan, çiçeklerden, kuşlardan duygusal metinler üreten birçok yazarımızın da böyle bir bakışa sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Batıya yaptığı ilk yolculuğa çıkarken, Finlandiya’ya giderken kurduğu cümle: “Bir karanlığın içine gider gibi.”

Yazar kendisine karanlık gelen bu bölgelerden bahsederken daha çok somut veriler kullanıyor. Şehrin yapısından, insanların giyim kuşamından, caddelerin durumundan, ülkenin ekonomisinden, nüfusundan vs. bahsediyor. Ama sıra Endülüs’e geldiğinde, Mekke’ye, Medine’ye geldiğinde cümleler yetmemeye başlıyor. Bu somut bilgilerin yanında, yazardan taşan cümleler bir anda aydınlığa çıkıyor. Hislerin ve hissedilenlerin etkisini anlatmak ve yaşatmak için, yolun hakkını vermek için konuşuyor yazar. Çünkü buradaki yollar bir bakıma yazarın manevi dünyasındaki yollardan izler taşıyor. Yollar kesişince mutluluk da, hüzün de artıyor.

“Suud idaresi, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Osmanlı yapısını büyük ölçüde muhafaza etmiş. Ancak eski yapıya yeni bölümler eklenirken, kapıların üzerinde bulunan kitabeleri orta yerden bölmekte sakınca görmemiş. Sadece bir dikkatsizlikle açıklanamayacak kadar hoyratça bir tutum. Ayakkabıya sığmıyor diye, parmakları orta yerden kesmek gibi bir çözüm yolu. Gördüm: Harflerden göz yaşları damlıyordu.” cümleleri ile bitiyor Medine yolculuğu.

Kitabı bir musahhih dikkati ile okumasam da rahatsız eden bir hata ile karşılaşmadım. Yazar yolun hakkını teslim ederken yayınevi de kitabın hakkını teslim etmeyi başarmış.

Başa dönecek olursak, zihnimdeki algıyı değiştirmek yerine şöyle bir dua ile bitireyim: Allah; Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut yollarının hakkını da teslim etmeyi nasip etsin.

Etiketler
Devamı

Alişan Demirci

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı