Alperen Mercan – Bahara Beş Kala

Alperen Mercan – Bahara Beş Kala

Bir haftadır dışarıda tutarsız bir hava var. Bugün de o tutarsızlık devam ediyor. Meteorolojinin tutmayan tahminleri kaldığı yerler bizleri selamlıyor. Güneşin olduğu yerler ısıtıyor, gölgede ise fazla durulmuyor. Ceketle evden çıkma mevsimi yaklaşmıştı ama henüz gelmemişti. Meydandaki gölge banklar boş, diğerleri ise doluydu. Kent sakinleri güneş kapmaca oyunu oynuyordu. Oyuna vakti olmayanlar ise aceleyle geçiyordu meydandan. Adımlar sık, başlar öne eğik. Meydanda güneşlenenler arasında güvercinler ve yemcisi de vardı. Güvercinler, durumundan ve ikramdan memnundu. Yemci de satışlardan memnun gibi sırıtıyor, çekirdek çitliyordu. Bir kadın ve çocuk yemciye yaklaştı. Kadın yem bardaklarını göstererek ‘ne kadar’ işareti yaptı. Yemci başparmağıyla ‘bir’ yaptı. Kadın bir bardak aldı. Güvercinlere nasıl yem atılacağını çocuğa göstererek, bardağı ona verdi. Çantasından telefonu çıkarmaya yöneldi.

Çoçuk yemleri attıkça güvercinler birikti. Başlarda gülerek yem atan çocuk, güvercinler yoğunlaştıkça korkmaya başladı. Elinden bardağı düşürüp de, tüm güvercinler üşüşünce çığlığı basıp annesine doğru koşmaya başladı.Annesi gülmekten fotoğrafını çekmeyi başaramadı. Tekrar yem aldı, bu sefer iki bardak. Birisini güvercinleri başka tarafa çekmek için kullandı, diğerini çocuğa verdi. Çocuk yine gülerek geldi, annesini taklit ederek o da farklı yerlere atmaya başladı. Çoçuk yem attıkça gülüyor, annesi gülüyor, annesi yem alıyor, yemci gülüyor. Çocuğun yaptığı hareketlere banktaki yaşlılar gülüyor. Sonbahara yaklaşırken güneş, insanın içini belki de son kez ısıtıyor…

“Buyrun efendim kahveniz” diyerek beni daldığım manzaradan uyandırıyor garson.

Teşekkür ederek,  öğle arama geri dönüyorum. Meydana bakan bir kahvenin, şu sonradan meşhur olan, kahve dünyalarının birindeyim. Menüde yazan hiçbir şeyi bilmediğimden/içmediğimden gözlerim çayı aradı, çay yoksa da memur çocuğu kafasıyla üçü bir arada içeyim dedim. Koskoca yer de ne çay ne de üçü bir arada vardı. Garson İngiliz lorduymuşum gibi davranıp “Beyefendi ne arzu edersiniz?” dediğinde, durumu çaktırmayıp “Hafif neyiniz var ?” dedim. Telaffuzu mümkün olmayan şeyleri söylediğinde “en hafifinden” dedim. Getirdiği kahvenin tadı bildiğimiz üçü bir aradaydı. Allah bilir hesapta kaçı bir arada olacaktı. Gerçi patronun olduğu mekânda hesap mı ödenirmiş hiç?

Yaklaşık on beş dakikadır buradayım ve patron olmanın raconu da geç kalmak zaten. Saat bire yaklaşıyor. Mekân tıklım tıklım dolu. Ellerinde telefon, birbirini dinliyormuş gibi yapan insanlar, tüm masaları işgal ediyor. İnsanların birbirleriyle sohbet ettiği bir yerden daha çok, bir internet kafeye benziyor burası… Telefonum ellerde sallananların yanında dokuzuncu dünya ülkeleri gibi kalıyor. Cebimden çıkarmaya hiç gerek yok. “Patron ne işimiz var burada ?” diyerek sigaramı yakıyorum… Duvarda açık olan televizyonla vakit geçireyim diyorum. Nasıl olsa işte de patronu bekleyeceğim, burada da.

Televizyonda belediye başkanı basın toplantısı yapıyor. İlerleyen yıllarda kentin su ihtiyacının nasıl sağlanacağı ve yapacakları yatırımları anlatıyor. Halkı bilinçli su tüketimi konusunda uyarıyor. Ayağa kalkıp projeksiyondan yansıyan veriler üzerinde konuşuyor. Son üç ayda tüketilen su miktarının fazlalığına işaret ediyor. Ama sorun yok diyor, Allah’ın izniyle kentin su ihtiyacını halledeceğiz diyor. Tekrar bilinçli su tüketimi konusunda uyarıyor. Gelecek ay olan Ramazan’ı şimdiden kutluyor. Özellikle hanımları daha az su böreği yapma, halkı daha az su böreği tüketme konusunda, bilinçli su tüketimi konusunda…

“Şevket ne yapıyon, çok bekledin mi?” sesiyle irkiliyorum. Patron Haldun Bey ve yanında ofisten elemanlar. Mavi köşede Ahmet ile Ümit, kırmızı köşede ise Seda.

Oysa “Şevket adliyeden büroya gelme burada buluşalım” dediğinizde ben yalnız olacağız, ya önemli bir dava, ya da zam vereceksiniz zannediyordum efendim.

“Yok efendim çok beklemedim, yeni geldim sayılır ” diyerek ayağa kalkıyorum.

Garson yine İngiliz lordlarına hizmet edermişçesine siparişleri almaya geliyor.

“Sen ne içiyon Şevko?” diyor Haldun Bey. “Hafif bir şeyler aldım efendim” diye geveliyorum.

“İyi aynısından ben de istiyorum ”diyor. Ahmetler menüye gömülüp uzunca bir süre aralarında fısıldadıktan sonra “Biz de ondan alalım ya” diyorlar. Anlaşılan herkes benim gibi ilk defa buraya geliyor.

“Ya ben bir Esprosso Conponna alayım.” diyor Seda. Tüm başlar ona çevriliyor. “Aslında içmeyecektim ama buranın en güzel içeceği bu…” diyor. Garson ilk defa gülümsüyor. Trafik polisinin ceza yazışını andıran bir şekilde siparişleri yazdıktan sonra aramızdan ayrılıyor. Patron eline telefonu almadan söze gireyim. “Efendim bu son davadan hâlâ bir cevap gelmedi ne yapacağız?” diyorum. “Şevket başlatma davana, çıkmışız bürodan, şuraya gelmişiz ilk defa ağız tadıyla bir sohbet edelim…” diyor. “Sohbet edeceksek büroda çay demlerdim orada ederdik, burada bu kadar para bayılmaya ne gerek vardı lan.!”

Bardakta kalan, adını bilmediğim kahveyi bitiriyorum. Ahmet ile Ümit geyiğe çoktan başladılar. Ümit yeni aldığı telefonun özelliklerini sayıyor. Seda telefonuyla oynuyor, sonra tekrar masaya bırakıyor. Telefonun ekranından saçını düzeltiyor. Patronun telefonu çalıyor, üniversite arkadaşları akşam okeye çağırıyor. Allah’ım ne kadar sohbet dolu bir gün diyerek meydana dönüyorum.

Anne ve çocuk çoktan gitmişler, yemci ve güvercinler aynı yerinde. Banklarda oturan insanlar değişmiş, âmâ gölgede kalan banklar hâlâ boş. Meydanın karşısındaki çaycıda bir masadaki insanlar hararetli bir biçimde konuşuyor. Üç kişiler, biri gölgede oturuyor, öteki güneşte diğeri ayakta dikiliyor. Ayaktaki gazete okuyor, diğerlerine bir şeyler söylüyor. Gölgedeki ellerini kaldırıp altı yapıyor, güneşteki elindeki sigarayı ağzına götürüp sekiz yapıyor. Çay istiyor olamazlar çünkü oturdukları yerde o kadar kişi yok. “Ne yapıyor lan bunlar ?” demeye kalmadan ayaktaki kişi bir şeyler söyleyerek, ikisinin de kafasına şaplağı indiriyor. Çaycıda bir kahkaha dalgası oluyor. Olayı anlamadan bende gülümsüyorum.

Telefonu kapatan patron, “ya geçen bu Kemal Yanca’dan ayakkabı aldım” diye söze giriyor. Onu dinlermiş gibi yapıp göz ucumla çaycıya bakıyorum. “Uçları sıkıyor, eleman abi açılır zamanla dedi hala bir şey değişmedi”. Çaycıdan yükselen kahkahalar tüm meydanı yavaş yavaş sarıyor. Herkes o tarafa bakıyor, güvercinler unutuluyor. Gülüşler, gölgeyi ısıtıyor. İki kişi tekrar birbirlerine hareketler yapmaya başlıyor, bu sefer çift sayılar değil tek sayılar söz konusu. Aynı zamanda atışıyorlar.

“Varsa fişi değiştirin” diyor Ahmet.

Yaz köşesi diğerine tokat atıyor. Tokat sesiyle çaycıya yakın olan güvercinler havalanıyor. Sanki bu normal bir şeymiş gibi kimse olaya müdahale etmiyor. Aksine daha da hoşlarına gidiyor. Kış köşesi, tokatla karşılık vermek için ayağa kalkıyor. Elini kaldırıyor, patt. Birden masa titriyor, meydandaki bütün güvercinler havalanıyor. Seda, pardon diyerek telefonu masadan alıyor. “Sayı ”diye fısıldıyorum. Bir tokat daha geliyor yazdan, bu sefer arka masaya bir mesaj geliyor. “Bu da sayı” diyorum. Kış, yazın yakasına yapışıyor ve geriliyor, “işte kafa geliyor” derken kış hapşırıyor. Kendimi tutamayıp, sesli gülüyorum. Masadakiler bana bakıyor, meydandakiler çaycıya. Herkes iyiden iyiye ayaklanmış o tarafa doğru yöneliyor. Telefonlara mesaj üstüne, mesaj.

Kalabalığı gören polis olay yerine geliyor. Kahkahalar yerini “aaaa.!!” seslerine bırakıyor. Kalabalık dağılıyor, güvercinler meydandaki yerlerini tekrar alıyor. Banklara başka kişiler oturmaya başlıyor, adımlar sık ve başlar öne eğik bir takım insanlar geçiyor meydandan. Takımlar içinde, takımlar halinde.

Masaya döndüğümde ayakkabılar üzerinde tartışırken buluyorum erkekleri. Seda ise mesajlaşmaya devam ediyor. “Haldun Bey, Kemal Yanca amcam, varsa bir problem hallederiz” diyorum. Futboldan konu açarak sohbeti çıkmaza sürüyorum, saat biri yirmi geçiyor. Ahmet elini kaldırıp beş yapıyor, Ümit altı ile karşılık veriyor. Garson gelip, bizimkilere “bir şey mi istediniz efendim diyor”?

Gülümseyip “Esprosso Conponna alabilir miyim?” diyorum. Masadaki erkekler de aynısından istiyor.  Telefonumu çıkarıp masanın üstüne koyuyorum. Sonbahara günler kala, güneş insanın içini belki de son kez ısıtıyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>