Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Arif Ay – Dil Burcu’nda Bir Yazar

Arif Ay – Dil Burcu’nda Bir Yazar

Bozkır… Şu bildiğimiz tabiat parçası… Hep mağduriyet kapısı… Ayakta durmanın, toprağa ve zamana tutunmanın tek yolu, tek yöntemi emek vermek, alın teri dökmek. Hep emek vereceksiniz kendinize, çevrenize, dağa, taşa ve toprağa… Canlıya, cansıza…

Hep bir uzaklık, ıssızlık ve yalnızlık… Beklemek ve sabır… Koyu bir özlem… Kavruk bir yürek… Pişmiş, olgunlaşmış bir ruh… Binlerce yıllık serüvenin bir parçası da o. Derviş hâli… Dışa değil, içe derinleşme… Dışı içte eğitme… Önce kendinin eğitmeni olma… Yüz vermeyen, şımarmayan… Asla oldum demeyen…

Yolun çakıllı olduğunu bilerek yürüyen… Ayağına takılan her çakılı alıp kenara koyan… Bunu okuduğu kitaplarda, yazılarda da yapan. Yanlışı, ayağa takılan bir taş gibi alıp kenara atarak düzelten. Başkaları gibi alıp kafaya vurmayan. Yanlışı düzelteceğim diye yanlış yapmayan. Kafa ve kalp kırmayan… Binlerce yıllık geleneğin pek çok “burcu” vardır. Onunki de “dil burcu”. Hem dil, hem de gönül. Onun için de “hâl” insanı. Dili gönüle tebdil eden ve susan. Dil burcunun görünmeyen yüzü: ‘susma burcu’. Bizim burcumuz. Susarak anlatmak… Susarak anlamak… Susarak hemhal olmak. Ustamızdan mülhem… Ustamızın mirası: “Sükût Suretinde”. Boş konuşmalar çağına, gürültü çağına, gevezelik çağına karşı bir duruş: “Sükût Suretinde”; “Klas Duruş”. İnsanlığın cehennemî bir dünyaya yöneldiği, ‘hakikat’in toz dumana boğulduğu, kulakların sadece elektronik dalgalara ayarlandığı, aklın ve kalbin devre dışı bırakıldığı, hazzın, açlığın ve oburluğun tavan yaptığı bir zamanda bize düşeni yapmak: Sükût! Devingen, etkili bir sükût. Direncimize direnç katan bir sükût! Ulu Önder’in Hıra hâli… Cihadın dikkat modeli… Düşmanı şaşırtma… Küfrün yolunu kesme… Hakk’ın yolunu açma… Düş ve gerçek… Mucize ve hakikat…

“Başaracağız bir gün / Susuşu anlatmayı” diyordu İbrahim Demirci. Ardından “Söz yapmayı sesleri / O bilge nakışları”… Birimizde ne kadar öykü, anlatılacak şey ve söz varsa, diğerimizde de aynısı olduğunu bilirdik. Bu minval üzere bir tanışıklık… İçsel bir bağ, bilinçsel bir kabulleniş ve aynı hedefe yürüyüş… Yazılarımızın, şiirlerimizin ortak paydası bu. Çoğu zaman bir kalemden, bir elden çıkmış gibi oluşu bundan; yazılarımızın, şiirlerimizin. ‘Cüzî’ değil ‘küllî’ oluşumuzdan ve duruşumuzdan…

Yıl 1975, aylardan Mart. Birbirimizi görmeden tanıştığımız tarih bu. İbrahim Demirci’yi önce şiiriyle tanıdım. O da beni… İki dizelik bir şiirdi. Edebiyat’ın Mart 1975 sayısında yayımlanmıştı. Bu sayıda benim de iki şiirim vardı: “Sarmaşık” ve “Denizi Giymek”. İbrahim Demirci ile aynı sayfayı paylaşmıştık. Şiirinin adı “Tanık”. İkimizin de Edebiyat’ta yayımlanan ilk şiirlerimizdi. “Uzun, ince bir yol”a çıkışımızın ilk işaretiydi.

Bacalardan yükselen

Emeğin buğusuydu

diyordu, İbrahim Demirci. Kısa ama çağrışımı zengin bir şiir. Arkasında sanayi devrinin fabrikalarına, bu fabrikalarda çalışan işçilere, fabrikatör denen patrona ve emeğin, alın terinin sömürülmesine, greve, boykota ve direnişe dair pek çok yaşanmışlığı, olguları ve olayları dört sözcükle özetleyen bir şiir. Bu şiiri başka şiirler takip etti ve 1981’de “Yanıklar” çıktı. İbrahim Demirci’nin ilk kitabıydı: ‘Yanık’ şiirlerden oluşan “Yanıklar”!

Sonra, şiire epeyce ara verdi. Uzun süre şiir yayımlamadı. Sustu…

“Başaracağız bir gün / Susuşu anlatmayı” demişti ve İbrahim Kardeş imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde “Dil Burcu”nda yazmaya başladı.

O yıllar, yani 70’li yıllar hepimizin üniversite öğrencisi olduğumuz yıllardı. İbrahim Demirci Erzurum’da öğrenciydi. Sadece o değil, o yıllarda Erzurum’da kalabalık bir arkadaş grubumuz vardı. Edebiyat’a şiir ve yazı gönderenlerin yanında Edebiyat’ın eylemine gönül vermiş arkadaşlar… Kimler yoktu ki… İbrahim Demirci, Ali Göçer, İbrahim Gafarlı (Rahmetli), Fuat Altınsoy, İlhami Çiçek (Rahmetli), Ali Haydar Haksal gibi şair ve yazarların yanında Beşir Atalay, Mustafa Sarıçiçek (Rahmetli), Ahmet Aksay, Nafiz Büyükcavlak (Rahmetli), Nedim Çeker(Rahmetli), Vehbi Çıtak, Muhsin Bostan, Kasım Bostan, Mehmet Kelebek, Selahattin İpek (Rahmetli)…

İbrahim Demirci, üniversiteden sonra da hep Ankara dışında olduğu için görüşmelerimiz de hep seyrek oldu. Ne ki, önce de belirttiğim gibi öykülerimiz ortaktı.

Yeni Şafak’taki yazıları ilgiyle okundu. O yazılarda bir yandan dil yanlışlarına, anlatım bozukluklarına değinirken, öte yandan düşünsel, kültürel sapmalara, yozlaşmalara, yabancılaşmalara da vurgular yaptı. Deneme türünün en güzel örnekleri olan bu yazıların bir bölümünü “Yaralı Yazılar” adıyla kitaplaştırdı. (Hece Yayınları, 2000) Besmelenin önemini en güzel o yazdı. Selamlaşmayı da… Helalden harama, miraçtan cumhura, içi boşaltılan, çarpıtılan, yanlış kullanılan pek çok kavramın doğrusunu anlatmaya çalıştı kafa göz yarmadan, muhatabını incitmeden.

Nizar Kabbani’yi tanıttı. Filistin’in acısını, Kudüs’ün, Beyrut’un hüznünü taşıdı bize.

İşte bir bozkır… Uzayıp giden… Derinlemesine, derinlikli bir abdal, ıssız bir derviş…

Etiketler
Devamı

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker