Bekir Biçer – Ak Saçlı Osmanlı Beyefendisi

Bekir Biçer – Ak Saçlı Osmanlı Beyefendisi

Türkiye Yazarlar Birliği Konya şubesine toplumun farklı kesimlerinden ve farklı mesleklerden çok sayıda insan gelirdi. Ben ise özellikle tanımadığım insanlar yanında konuşmak yerine gözlemlemeyi ve alabileceğim bir şey olursa dinlemeyi tercih ederdim. Ak saçlı, orta yaşlı ve genellikle sigara içen birisi uzun süre dikkatimi çekmişti. Hep çevresinde birileri oluyor, o olduğunda kimse konuşmuyor veya ona paralel konuşuluyordu. Karşısındakiler İbrahim abi diye hitap edince adını öğrendim. Vakur bir duruşu vardı, konuşurken sakindi, kelimeleri itina ile seçer ve vurgular, el hareketleriyle konuştuğu konuyu desteklerdi. Konuşurken çay ve sigarasını elinden eksik etmezdi. Sevdiği ve hoşuna giden bir konu olursa önce tebessüm eder, arkasından basardı kahkahayı. Kahkahası da güzeldi. Yazarlar Birliğine geldiğinde aile üyelerinden birisi genellikle yanında olurdu. Az konuşur, konuştuğu kişinin gözlerine bakar ve konuşmanın anlaşıldığını fark ettiğinde konuşmasını keserdi.

Tam benim tanışmak, konuşmak istediğim bir insandı. Bu nedenle İbrahim Hocaya yakın olmaya verdim. İbrahim Hoca Yazarlar Birliğinde başkan vekili, bir okulda edebiyat öğretmeni, ulusal bir gazetede yazar, edebiyat eleştirmeni, mütercim, öykücü, şair ve daha önemlisi babacan bir insandı. Sürekli okuyordu. Bildiği ve yeni öğrendiği bir konuyu çevresindekilerle heyecanla paylaşır ama sormadan konuşmazdı. Özellikle Arapçadan makale ve şiirler tercüme ederdi.

Bir müddet sonra, bir sohbet ortamında ismen tanışma imkânımız oldu. Her fırsatta sorular sorarak konuşturmaya ve yararlanmaya çalıştım. Farklı, olgun, derinlikli, ilkeli ve idealist bir sanatçıydı. Böyle bir arkadaşa dosta çok ihtiyacım vardı ve benim yaralanabileceğim bir insandı. Sürekli soru soruyordum ama sıkmaktan da çekiniyordum. Öğrenciliği, babalığı, okumaları, eğitimciliği, yazdığı kitapları, Türkiye’de yazarlık çokça konuştuğumuz konulardı. Benim için hazine değerinde bir insan, canlı tarih ve ayaklı kütüphaneydi. Ama kendini öne çıkarmayı sevmezdi, mütevazı idi. Bazı şeylerden rahatsız olduğunu hissettirirdi. Ben takdirlerimi ifade ettiğimde rahatsız olurdu. Üniversitelere kızardım sürekli, niye hocayı almıyor, hakkını teslim etmiyorlar diye. Bazen hocaya kızardım, oturup keşfedilmeyi mi bekliyorsun, neden gerekli girişimlerde bulunmuyorsun diye. Bana göre İbrahim Hoca iyi bir eğitimci ve özellikle edebiyat alanında kendini kanıtlamış bir akademisyendi. Daha önemlisi hayat mektebinde yetişmiş bir insandı ve gençlerin ona ihtiyacı vardı. Üniversitede birikimlerini daha rahat paylaşabilirdi. Öğrencilerin hayatına, gelişimine daha çok katkı sağlar ve daha verimli olabilir diye düşüyordum. Ama kimsenin böyle bir derdi olmadığını, hatta hocanın varlığından birilerinin rahatsız olduğunu anladım. Bizim için, ülkemiz için önemli bir değerdi. İnsanlar niye kalitenin hakkını takdir etmezler anlamam. Hocayı dinledikçe daha çok üzülür ve hayıflanırdım kendi kendime.

Dinlediklerim içinde bazı ayrıntılar dikkatimi çekmişti. Yabancı dil öğrenme merakı ve macerası, lisede öğrenciyken Fethullah Hoca’nın sohbetine katılan ilk öğrencilerden olması, -ama nasiplenemeyenlerdenmiş- üniversite öğrenciliği ve o döneme ait tanıklığı benim için ayrı bir değer ifade etmişti.

Bölge Yazma Eserler kütüphanesinde yazma eserlerin kataloglarını çıkarırken eski eserleri okuma konusundaki yetkinliğini görünce hayranlığım ve hayretim daha çok arttı. Üniversitelerde onlarca hocanın ne kadar cahil olduğunu orada anladım. Hoca gerçekten tam bir eski eser uzmanıydı. Yazı türü, kitabın konusu ve kullanılan dil ne olursa olsun yazma eserleri çok rahat bir şekilde okuyabiliyordu. Kitap için önceden yapılan açıklamaları, yapılan şerhleri ve yanlış bilgileri görünce gülüp geçiyordu. Beğendiği bir konu olursa yüksek sesle bizimle paylaşıyordu. O günlerde çok şey kazandığımı ve hocama bir müddet öğrencilik yaptığımı söylemeliyim.

Silahşornâme adında eski Türkçe bir kitap üzerinde uzun süredir çalıyordum. Metni çözmek için birçok hocadan yardım almama rağmen çözemediğim yerleri vardı. İbrahim Hoca pansiyonda nöbetçiyken sadece iki saatini bana ayırdı, düz bir metin okur gibi bütün kitabı baştan sona okuyuverdi. Meğer yanımdaki ummandan haberim yokmuş. Şaşırdım kaldım. Çok mutlu oldum çünkü kitabım tamamlanmıştı. Çok üzüldüm, içim içimi yedi; çünkü ilim ehli bir adam yatılı bir okulda nöbet tutuyordu. Çocukların hocanın varlığından bile haberi yoktu. Reva mıydı gerçekten? Yeri burası mı olmalıydı? Bir kayıp değil miydi Türkiye adına?

Hocanın yeri bana göre -yetmezdi ama-kesinlikle üniversiteydi. Ama bu üniversite Konya’da olmalıydı. Hoca Konya’da ve benim yakınımda olmalıydı. Artık hocam, ahbabım ve dostumdu. Konya’dan ayrılışını kabullenemedim, hep kayıp olarak gördüm ve çok zoruma gitti. Ancak Talim Terbiye Kuruluna geçince içimde bir sevinç doğdu. Tamam dedim, Türkiye nihayet hocanın kıymetini anladı ve hoca layık olduğu yeri buldu. Artık birikiminden sadece ben değil bütün Türkiye yararlanacaktı. Çok mutlu oldum. Hocam bazen beni arar, o günler benim için kesinlikle müstesna bir günlerdir. İyi ki tanıştım, iyi ki dost oldum. Ne mutlu bana. Rabbim hocama sıhhat afiyet versin. Daha nice hayırlı hizmetlere vesile kılsın.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>