Betül Ok – Mahluk ve Velet

Betül Ok – Mahluk ve Velet

Bitişik binadaydı. Alaca bir kuş gibi kafasını kaldırıp göğe bakıyor sonra bir yudum su içiyordu. Sanki susadığı için değil de dudaklarını ıslatmak, daha güzel görünmek için gerçekleştiriyordu bu eylemi. Ben çocuktum. O daha çocuk. Camdan seyrediyordum gökyüzünü. O bakışını havaya her fırlattığında ben annemin kızarak attığı terlik gibi yakalayıveriyordum gözlerini. İnce ince renkler oynaşıp duruyorlardı gözbebeklerinde. Gözlerinde bebekler vardı kendi onlardan da bebek. Kusursuz ağzı vardı. İnceliyordum özenle yaratılmış bu mahluku. Aramızda hiçbir şey yoktu ve olmayacaktı biliyordum. Olmasındı da zaten. Ben alnımı cama dayayıp çirkin bir ördek yavrusu gibi ayaklarımı altımda toplamıştım. Pencere camı aramızda bir şey olmayacağını bana anımsatırcasına alnıma soğuk soğuk dokunuyordu. Ben hayaller kurarken bir tek içime o dokunuyordu, dokunabiliyordu. Bir tek ona izin veriyordum. O bitişik binanın komşusuydu ben ise en olmadık yerde, en olmadık cümleler kuran, yaramaz, haşarı bir çocuktum. Ne haşarı çocuk bu diye illallah ederken komşular kendimi bir çocuktan öte böcek sanırdım. Yakınlarda duymuştum haşare ilacı diye bir lakırdı dolduruyordu bu fakir evleri. Hem şimdiki aklım olsa evi basan haşereler değil de Kafka’nın Samsa’sı gelirdi aklıma. Öyle ya ben de bu camın önünde hapis kalmış, günden güne aşkla dönüşen bir velettim neticede. Usulca geleceği planlarken birden bire gözlerini, bakışlarını bir mızrak gibi kullanarak kalbime kalbime sokuyordu içimin en içini ısıtan bu samimi bilinmezlik. Yanaklarım allaşıyordu. Kimse görmüyordu benim gözlerimde onun gözlerinin izi olduğunu, görmesindi zaten. Aynı dili konuşuyor ve fakat aynı duyguları paylaş(a)mıyorduk emindim. Dedim ya işte ben Samsa gibi mide bulandırıcı bir evrene aittim o ise bir ressamın özenle çizmiş olduğu sanat dünyasına ait değerli bir tabloydu. Şen kahkahalar atıyorlardı ben yatalak bir hastanın yastığı gibi büzüldüğüm yerde kalakalmışken. Perdeler hafif esen rüzgarla sallanıyor, bana onu gösteriyorlardı. Ne vardı annem annesiyle dost olsaydı, bize yemeğe, çaya, yatıya gelseydi bu evrene atılmış cennet parçası. Elini başıma koyup okşasa sonra hep uzaktan baktığım gözlerini gözlerime dikip bir kavrayışta seviverseydi beni. Uzun uzadıya değil bir kavrayışta oluverseydi tüm bunlar. Bir suyu içer gibi, bir ekmeği böler gibi, bir göz kırpışı kadar ani… Ne olurdu Allah’ım bende erken doğsaydım ya da o geç gelseydi dünyaya. Aynı sırayı paylaşsaydık okulda, sonra aynı beslenmeyi, aynı yaramazlıkları yapıp ellerimiz beraber kızarsaydı. Ama olmadı işte ne yapalım şimdi? Günler geçiyordu. O, her zaman tanıdık alaca bir kuş gibi yamalı asfalt sokakları seke seke yürüyordu. Böyle anlarda göğü yaralıyordu evimizin içinde kir kokan sessizlik. Evleri boşaldığında tek başına kalıyordu bazen de. Benim orada olduğumu bilmesine rağmen demek o da beni bir haşere gibi görüyor tam öldürecekken imana gelip acıyor itikleyiveriyordu pencere ağzına. Umursamadı, gitti. Aniden gözlerim dedim gözlerim kapanıyor. Kapanmak değil bu aslında açılıyor. Gözlerimi zank diye açtım. Çocukluğumdan eser kalmamıştı. Dönüşmüştüm. Şimdi sakin, uslu, kendini bilen, hala bekar bir çirkin ördek yavrusuydum. Çirkin olan ördekti ben ise yavrusuydum diye teselli ederken kendimi gördüğüm rüyayı hayra yordum. Sonra kalkıp gittim onun izini takip ederek sokağımdan, mahallemden, şehrimden başka bir yere üniversite okudum. Kitapları okudum, insanları okudum hiçbir şey anlamadım, ağladım. Zaten en iyi yaptığım işti yirmi üç yıldır. Yine ne olduysa alaca bir kuş gibi bende seke seke geldim anacığımın dizinin dibine yattım, bu sefer uyu(ya)madım. Yemin ettim, ant içtim bir daha güzel sevmeyecektim…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>