Kategori: Çeviri

Çeviri yazılarımıza ait tüm içeriklere bu bölümden ulaşabilirsiniz.

Mustafa Sâdık Er-Râfii – İki Çocuk

Mustafa Sâdık Er-Râfii – İki Çocuk

Mütercim: Murat Göçer

Bu saatte yeryüzünde sadece evlerine dönen geç kalmış insanlar ve akşam oturmasına gidenler vardı. Gündüzden kalan son aydınlık da istirahat yerine doğru çekilmekteydi. Tam kavşakta o ikisini gördüğümde korkuyla kıvrandım. Yılanın, sokacağı kişinin üzerine sıçraması gibi kalbimin sarsıntısı bütün bedenime sıçradı.

Gece ailesini kaybetmiş iki çocuk, yolun kena­rından kırılgan ve boynu bükük yürüyorlardı. Yorgunluk ve yavaşlıkları sebebiyle sen onla­rı hiç yürümüyorlar, daha da ötesi sürünüyorlar zannederdin. Sanki ikisi de duruyor gibiydiler. Büyük olan, kız çocuğuydu ve yaşını parmakla­rıyla beş olarak sayabiliyordu. Küçüğü ise henüz üç yaşında bir erkek çocuğu idi. Gecenin karan­lıklarına doğru ilerliyorlardı. Evlerini aramaktan yüzlerini keder kaplamıştı. Onların yüzündeki keder ancak yeni yerler aramak için karanlık de­nizlere açılmış ve kaderin kendilerini felaketlere sürüklediği insanların yüzlerinde görülebilir.

Sen onların küçük gözlerindeki korkuyu fark edebilir, etraflarına yaydıkları korkuyu görebi­lirdin. İkisi de sağlarındaki ve sollarındaki evler­de kendileri gibi korkmuş çocuklar var zannedi­yorlardı. Sürüsünden ayrılmış ve damarında ka­nın normal değil, kurt korkusuyla dolaştığı ko­yun gibi bir o yana bir bu yana dönüp duruyor­lardı. Beraberce yoldaki ışığın peşi sıra sürükle­niyorlardı. Sanki lambaların ışıkları küçük kalp­lerinin yolu idi.

Gecenin karanlığında iki yalnız çocuk… Yeryü­zünde hiçbir gece, uyuyan çocuğun gecesinden daha sakin ve meşakkatsiz değildir. Yeryüzünde evini kaybetmiş bir çocuğun gecesinden daha kötü bir gece bulunabilir mi? İkisinin de hayal­leri uyumuş ama korkunç ve karanlık gerçekle­ri görmek için uyanmıştı gözleri. Kaybolmuşlar­dı ama zannediyorlardı kaybolan evleri idi. Zerre ağırlığınca idi iki çocuk ancak omuzları dağlar kadar korku yüklenmişti.

Ey kendisinden başka ilah olmayan Allah’ım! Gazabından bir noktaya benzeyen gecenin or­tasında bu iki küçük karıncanın senden başka kimi var? O ikisini bu kayboluşun ortasına gören gözler için küçük bir ibret tablosu olarak çıka­ran, kalplere en büyük hakikati ilham eden sen­sin. Sen o iki çocuktan bir tablo sundun insanlı­ğa. Keşke yetenekli bir insan olsa da o tablonun resmini çizse. Kalbin üzüntülerini derlese, başın­dan sonuna meçhul tesadüfler yolunda rahme­tin göğsüne yaslanarak yürüyen sevginin tab­losunu resmetse. O ikisinde aileden uzak kalı­şın boynu büküklüğü, insanlar arasında kaybol­manın üzüntüsü ve tabiatın karanlığı ve iç sıkın­tısı vardı.

Küçük kızı gördüm. Küçük kardeşine karşı tam bir annelik içgüdüsü uyanmıştı. Kardeşini elin­den kavramıştı. Sanki o, kaybolduğunu anladı­ğı andan itibaren kardeşine yanında olduğunu, beraberinde o varken kaybolmayacaklarını his­settirerek güven vermeye çabalıyordu. Karde­şinin omzunu göğsüne dayamış yürüyordu. Bi­lemiyorum; belki düşmesin diye kardeşinin yü­künden birazını yüklenmek, ya da korkmaması için desteğiyle onun cılız bedeninden daha bü­yük görünmesini istiyordu. Belki de kalbindeki­leri dili ile ona anlatamıyordu da onları dokuna­rak kardeşine iletmek istiyordu. Ya da bunlardan hiçbirisini düşünmüyordu. Ancak kız, tabiatına yerleştirilmiş olan korunma duygusuyla küçük­kardeşinin erkekliğine sığınıyordu.

Bizim hizamızda durunca ufaklık, kalbine mer­hametsiz acılar dolduran yüzlerimizi yetim ba­kışlarıyla süzdü. Birçok yüz seyretti ancak içle­rinde Allah’ın yarattığı insanlar içerisinde sade­ce anne babasının yüzünde gördüğü sevim­li insan tipi yoktu. Bu iki çocuğu görünce onla­rı bağrıma bastım. Kalplerindeki hüznü karınla­rının tokluğu ile geçiştirdim. Bütün acılarını bi­razcık tatlı ikramının içine gömdüm. Doydular, gülmeye başladılar, yeni ve emin bir hayata ka­nat çırptılar.

Biz bu haldeyken sanki yolun bütününü kuşa­tan, karanlık gecenin ruhu gibi gelmekten olan bir karaltı belirdi. Onun ne olduğunu seçebil­dim. Bir de ne göreyim; iki kanadını çırparak sü­zülen bir kuş misali süzülen, içini yakan güç ile uyumlu bir kadın. Bize baktı, özleminden belliy­di, çocukların annesiydi. Çocuklarına doğru ka­nat çırptı, sanki kalbinin gücü ile çocuklarını ka­pıvermek istiyordu. Bildim çünkü kalbinde var olan sevgi yüzüne, çocuklarına bakışına yansı­mıştı. Ayakları altına cennetin konulduğu anne­nin suretine bürünmüştü.

Annelerini görünce çocuklar sevinç çığlıkları at­tılar. Ellerini çırptılar kanat çırpar gibi. Anne be­deniyle, gözyaşlarıyla ve öpücükleriyle yavrula­rının üzerine kapandı. Her bir parça tek bir be­dene dönüştü. Kollar kollarla kenetlendi, be­denlerinin büyüklüğünü ve küçüklüğünü bel­ki ayırt edebilirdin ama üçü arasındaki sevginin anlamını ayırt edemezdin. Anne bir çocuğa dö­nüştü. Tarihin değiştiği ayırt edici zamanlardan bir zamanda sanki onun tarihi yeniden başlıyor gibiydi.

 1881-1937 tarihleri arasında Mısır ’da yaşamış olan Mustafa Sadık er-Rafi ’î, Arap nes­rinin makale, hikaye, deneme, edebiyat tarihi vb. gibi türlerinde ilgi çekici çalışmaları ile tanınan başarılı bir ediptir. Çağdaş Arap nesrini klasik dönemlerdeki üslûbu ile kul­lanmaktaki ustalığının yanısıra Mustafa Sadık aynı zamanda “Divan” sahibi bir şairdir. Edebiyat alanındaki şöhretine ve verimliliğine rağmen, Mustafa Sadık, yazılarında ve özellikle sevgi konusuna dair duygu ve düşüncelerini yansıtan eserlerinde anlaşılması hayli güç bir yazardır.

Emily Dickinson – Geçen Yıl Bu Zamanlardı, Ben Ölmüştüm

Emily Dickinson – Geçen Yıl Bu Zamanlardı, Ben Ölmüştüm
Çeviri: Ertuğrul Rast

geçen yıl bu zamanlardı, ben ölmüştüm
biliyordum, tahılların sesini duymuştum
tarlalar taşıyordu beni
üstünde püskülleri vardı

düşünüyordum, acaba sarı nasıl bir şeydi
richard değirmene gittiğinde
ardından ben de gitmek istediğimde
bir şeyler durdurmuştu beni

düşünüyordum, kırmızı elmalar nasıl yarılıyordu
anızlar arasında
el arabaları, balkabaklarıyla dolmak için
tarlaların etrafında dolanırken

merak ediyordum beni kim özlerdi

şükran günü kapımızı çaldı ardından
babam tabakları arttırsaydı sofrada
keşke dedim, daha doğru bir hesap yapsaydı

noel şarkısı bulanıklaşırdı
çoraplarım çok daha yükseklerdeydi
herhangi bir noel baba’nın ulaşamayacağı kadar
bu benim yükseltimdi

bu durum, ciğerimi delmişti
neden sonra, diğer yolu düşündüm
şimdi olduğu gibi, ne müthiş yıldı onlar için
keşke dedim bana da uğrasaydı.

Emily Elizabeth Dickinson (10 Aralık 1830 – 15 Mayıs 1886) ABD’li kadın şair.
Kapandığı odasında kendisini yazmaya vermiştir. İlk mektupları ve kendisiyle ilgili betimlemeleri, canlı bir ruha sahip çekici bir kızı yansıtmaktadır. Dış dünyayla olan ilişkisi ve deneyimleri sınırlı olsa da, yazılarında yaratıcı ve imge gücü yüksek bir edebiyatçıdır.
Yaşarken yalnızca yedi şiiri basılmıştır.
1886’daki ölümünden sonra odasına giren kızkardeşi, odasında ondan kalan 1.800 kadar şiir bulmuştur. Ölümünden sonraki dört yılda, yani1890’a değin, şiirlerinin neredeyse tamamı yayımlanmıştır.
1920’lerde ise, ABD’deki en çok sevilen şairlerden biri olmuş ve ünü bugüne değin sürmüştür.

William Butler Yeats – Sirk Hayvanlarının Firarı

William Butler Yeats – Sirk Hayvanlarının Firarı

Mütercim: Elif Nihan Akbaş

I.

Bir konu aradım, beyhude yere.
Altı hafta, belki daha fazla, her gün aradım.
Belki sonunda, kırgın bir adam olarak,
Kendi kalbimle yetinmeliydim yine de.
Büyüyene kadar her kış, her yaz,
Sahnedeydi sirk hayvanlarım tam kadro,
O yapmacık çocuklar, o cilalı at arabası.
Aslan ve kadın ve Tanrı bilir neler daha.

II.

Eski konuları numaralandırmak dışında ne yapabilirim ki?
Önce o deniz gezgini Oisin’in burnu belirdi
Efsunlu adaların ve kinayeli rüyaların arasından.
Hayata küskün bir kalptir, süsleyen zarif gösterileri ve eski şarkıları.
Ya da bize öyle gelir.
Ama asıl ilgilendiren beni, yollara düşüren onu.
Hasretini çekiyorum o peri kızının. Özlüyorum o perinin sinesini.

Derken bir karşı-gerçek doldurdu oyununu
Ve ben Kontes Cathleen adını verdim ona
Merhamet çılgını kadın, ruhunu bağışladı
Ama o kudretli Tanrı, araya girdi, kurtarmak için onu
Bence o, canım, kendi ruhunu yakıp yıkmıştı.
Böylece bağnazlık ve nefret ele geçirdi onu.
Bir rüya çıktı ortaya ve çok geçmeden,
Bu rüya oldu bütün kalbim, bütün düşüncem.

Ve soytarıyla Kör Adam çalınca ekmeği
Cuchulain, asi denizle savaştı.
Oradaydı kalbin gizemi ve her şey söylendiğinde,
Rüyanın kendisiydi büyüleyen beni.
Bir davranışla yalnızlaşmış karakter,
Şimdiyi doldurmak ve hükmetmek için hafızaya.
Oyuncular ve sahnenin dekoru çaldı kalbimi.
Temsil ettikleri her-ne-ise değil.

III.

O maharetli görüntüler, çünkü,
Büyüdükçe büyüyor açık zihinde, peki ne başlatıyor bunu?
Bir yığın çöp ya da sokağın süprüntüleri
Eski demlikler, eski şişeler ve kırık bir kavanoz
Eski bir ütü, eski kemikler, eski kilimler, o çılgın sürtük bir de
Kasayı tutan. Artık merdivenim yok.
Uzanmalıyım tüm merdivenlerin dibine,
Yüreğin pis kokulu çaputlar ve kemiklerle dolu çukurunda.

William Butler Yeats: (1865-1939) Dublin doğumlu İrlandalı şair. 1923 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldü.

Hişam Mutavi – Döngü

Hişam Mutavi – Döngü
Çeviri: Turgut Koç

Artık geçerliliği kalmamış bu dersin başladığını haber veren ders zili çaldı. Sene başından beri hiç değiştirmediği pantolonuyla içeri girdi. Öğretmen, uzunca bir süredir giymesine rağmen delik çoraplarını değiştirmeyi hiç düşünmüyor. Zaman ilerledikçe de çorapların delikleri genişliyor ve ben, kara deliklerinden gözünü dikmiş bizi gözetleyen onun bu çoraplarına neden sürekli baktığımı bilmiyorum.

Bu derste tek yaptığım, bende hobi haline ge­len düş kurmaktı. Hoca beklenmedik sorular so­rarak beni şaşırtmıyor. İlk dakikadan son daki­kaya kadar aralıksız ders anlatıyor. Orada oldu­ğumu hissettirmek için düşlerimin arasından tahtaya bakıyorum. Bir yandan da yüzüne ba­karken anlattıklarını onaylıyor gibi başımı sallı­yorum. Bu kez sürpriz büyüktü. Tahtaya baktı­ğımda büyük bir Irak haritası çizdiğini gördüm. Coğrafya dersinde olduğumu hissettim. Daha önce hiç görmediğim ve elinde tuttuğu değ­nekle harita üzerindeki yerleri açıklıyor. Burası Kufe, burası Basra, ikisi arasındaki dil savaşların­dan Arap dil bilgisi zaferle çıktı. Cerir burada ya­şadı, işte şurada Ferazdak yaşadı, ikisi arasında geçen dil çekişmesinden Arap şiiri zaferle çıktı. İşte burası Bağdat…

Sözünü tamamlayamadan yere çakıldı. Peşim­de arkadaşlar, ona doğru koştuk. Bu arada Okul müdürü yetişti. Herkes kendisine gelmesi için ona yardımcı olmaya çalışıyordu. Ayaklarının ya­kınına oturmuş, ellerimle çoraplarının deliklerini örtüyordum. Kendine geldiğinde, ayağa kalkıp pantolonuyla kapatıncaya kadar ellerimi bu de­liklerden hiç çekmedim.

Avazı çıktığı kadar bağırdı; “Edepsizler, vallahi kim derin nefes alırsa sağa sola bakarsa öldürü­rüm. Ne milli eğitim bakanı ne de başkası bana sökmez. Kim başını kaşırsa başını keserim. Ba­kan da kanun da işlemez.”

Tamda bu anda havada yükseldi, bütün hüner­lerini sergiledi, sonra boynuma kondu, ısırıp ka­nımı emmeye başladı. Ne elimi kaldırabildim, ne de kaşınabildim. Elimi kolumu bağlayan İngi­lizce öğretmeninin tehditleriydi.

Biyoloji dersinde Hoca “su döngüsü” şeklini kır­mızı işaret kalemiyle açıklıyor. Nehirdeki su, gü­neşin ışınları ile buharlaşıp bulutları meydana getirir. Rüzgâr da bu bulutları sürükleyerek yağ­mur yağdırır, diyerek bayan hoca konuyu ta­mamladı.

Hoca, “Gençler, dünyada her şeyin bir döngüsü vardır.” dediğinde hemen aklım başka bir dön­güye takılmıştı: Binlerce insanı kefenleyip gö­müyorlar, Onlardan da dönen yok. Peki bu dön­gü nasıl tamamlanıyor? Bu cesetlere karşılık yer­den çıkan nedir?

İngilizce öğretmeninin yaptığı gibi, sesi titreyen ve soruyu yanıtlayamayan coğrafya hocası da tehditler savurdu. Ancak başarılı olamadı. Bom­balı saldırıda kolu kopan Iraklı çocuğun resmi­ne bakınca çok etkilendiğini ve üzüldüğünü bu yüzden de dersi anlatamayacağını bize söyledi.

Sivrisinek ikinci kez beni ısırdı, dikkatimi topla­dım, elimi oynatmamla uçtu gitti. Hoca bizden kitaplarımızı açmamızı istedi. Sıranın üzerinde kavuşturduğu kollarının üstüne başını koydu. Ben de bu düşüncelerden uzaklaşmak için kita­bı gözden geçirmeye karar verdim. Dersin baş­lığı olan “Arap dünyası petrol yatakları ile dolu­dur.” cümlesi zihnimdeki döngüyü tamamladı.

Hişam Mutavi: 1974 yılında Mısır-Menufiye’de doğdu. Üniversitede öğrenimini Arap ve Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Yayınlanmış hikaye kitapları vardır. Halen Uşak Üniversitesi ’nde çalışıyor. Evli iki çocuk babasıdır.

John Montague – Adem Elması

John Montague – Adem Elması
Çeviri: Gül Çiğdem

Cildi pürüzsüzdür
şeftali ya da elma çiçeği gibi
-ya da bir yılan derisi gibi

Yılanın dişleri parlar ilkin,
ve sonra parıldar meyve
sıcacık avucunun içinde

her zamanki gibi parıldar elma
kutsal ağaçta.

Adem tadına bakar
çok yavaşça,
ve elma iner
kursağımızdan sonsuza kadar.

John Montague:
İrlandalı bir şairdir. Newyork’ta doğdu ve Tyrone’da büyüdü. Sayısız şiirler, kısa öyküler ve biyografiler yayınladı. 2009 yılında Ulster Üniversitesi’nde edebiyat doktoru ünvanı kazandı.

Muhammed Mâğut – Hainlik Projesi

Muhammed Mâğut – Hainlik Projesi
Çeviri: Ahmad Khalil

Ey önemsizlik ile boğulan memleket
Kurtarmayacağım seni, elimde ne kadar çare olsa da
Hep bana kötülük ederdin
Başımdan ayağıma kadar
Yıldızları görmekten
Ufku izlemekten
Sabahı beklemekten
Ekmeğin kokusundan
Aşk mektuplarından
Bayram hediyelerinden
Kaldırımın üzerine yatmaktan bile yoksun bıraktın beni
Beni ısrarla attın
Dağlarınla ovalarınla servetinle
Deliliğe
Tımarhanelere
Ve soykırım kamplarına.
Ben ise, yalvarıp
Seni razı etmeye çalıştım.
Şimdi de altındaki ve üstündeki yıkıntıları temizlememi istiyorsun
Hâlbuki seni defalarca uyardım
Zaman bileğinde bir saat
Başının üzerinde bir şapka
Elinde bir kamçı
Ya da odanın kapı muhafızı değil, diye.
Afedersin!
Kaybedecek zamanım yok zira önemli bir randevum var
Bir fahişe ile
Üstelik AİDS ve Alzheimer hastası
Öfkenden öl!

Muhammed el-Mâğût (1934-2006):
Suriyeli şair ve yazar. Hama şehrine bağlı olan Selemiyye kasabasında doğdu. Kasabasında başlayıp, Şam’da devam eden eğitimini maddî imkânsızlıkları sebebiyle yarım bırakmak zorunda kaldı. Basın sektöründe çalışan Mâğût, Tişrin gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Şurta dergisinin editörü olarak görev yaptı. Arap tiyatrosuna yön veren oyunlar yazdı.

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması

Ülfet el-idilbî – Selman’ın Pijaması
Çeviri: Yusuf Samancı

Suat dikkat ve hayranlıkla kocasının yazdığı, genç bir edebiyatçı olan yazarı Sami’ye parlak bir başarı kazandıran ve onu büyük edebiyatçıların saflarına yükselten son romanını inceliyordu.

Yazarın, romanın kadın kahramanını anlatırken kullandığı son derece hassas ve harika betimleme Suat’ın özellikle dikkatini çekmişti. Öyle ki, sevgilisinin kendisine aşkını ilk kez ilan edişi esnasında romanın bayan kahramanının üzerindeki gece elbisesinin tasviri bir sayfa boyunca sürüyordu. Yazar bu tasvirde, elbisenin gök mavisi rengini, elbiseyi gösterişli ve muhteşem yapan ön tarafındaki pilelerinin çokluğunu, kadının ince belinin güzelliğini ortaya çıkaran zarifçe bağlanmış geniş kuşağını, güzel omuzlarından hafifçe aşağı doğru sarkan kabarık yenlerini ve elbisenin göğüs kısmındaki kırmızı gülü söylemeyi de ihmal etmemişti. Sami’yle olan hayatı bu gibi elbiselerle dolup taşmıyordu ve Sami, modayı takip edenleri ahmaklıkla suçlardı. Hal böyleyken Sami nasıl olmuştu da bu elbiseyi bu kadar güzel tasvir edebilmişti. Suat, Sami’nin herkesin kabul ettiği akıcı bir üslubunun, hassas bir gözlem yeteneğinin ve kolay anlaşılabilir bir dilinin olduğunu inkâr etmiyordu. Kaç sefer onun psikolojik kuruntulara ve hassas duygulara dair tasvirlerini okumuştu. Ama konu, bir kadın giysisinin bu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatımı olunca, bu asla kabul edemeyeceği bir şeydi.

Kendi kendine şöyle dedi:

– “Sami’nin bu tarz bir elbise giyen bir kadına hayran kaldığı kesin. Ve bu elbise, romanında yaptığı tasviri etkileyecek derecede Sami’de kalıcı izler bırakmış.” Bu düşüncenin ardından Suat’ın içini kurt kemirmeye başladı:

– “Acaba bu kız kimdi?”

– “Sami onu nereden tanıyordu?”

– “Yoksa romanında Sami’nin ilham kaynağı bu kız mıydı?”

– “Kim bilir! Belki de Sami romanı sırf onun için yazmıştı!…”

Suat gözlerini, kitabın kapağına çizilmiş olan romanın bayan kahramanın resmine dikip sert sert bakmaya başladı. Kitabın kapağındaki resmi çizen ressam çok başarılıydı. Resimdeki kadının üzerinde, tam da romanda tasvir edilen elbise vardı. Birden Suat’ın aklına, bu modelde bir elbise diktirme fikri geldi. Sami’nin anlattıklarından elbise’nin özellikleri hakkında pek çok ayrıntı bulacaktı zaten. Fakat bu iş Suat’a pahalıya patlayacaktı ve yeteri kadar parası da yoktu. Sonunda elmas taşlı yüzüğünü satmaya karar verdi. Nasılsa Sami, yeni elbisesini giyip tam romanının bayan kahramanı gibi büyüleyici bir şekilde salına salına önünde yürüdüğü zaman Suat’ı affedecekti.

Suat sürprizini nasıl yapacağını düşünürken, eşi, yanında aile için çok değerli olan bir misafirle çıkageldi; Sami’nin, Dimaşk’tan uzak bir köyde memurluk yapan kardeşi Selman… Kardeşinin, bu son romanıyla elde ettiği muhteşem başarısını tebrik etmek için gelmişti.

Selman esprili ve hazır cevap biriydi. Gelir gelmez küçük çantasından bir pijama çıkardı. Rengi gök mavisiydi. Ardından yengesine şöyle dedi:

– “Bu pijamayı, sizi her ziyarete gelişimde yatarken giymek için burada bırakacağım. Artık bundan sonra kardeşim Sami’nin dar pijamasını ödünç alıp giyinerek komik bir duruma düşmeyeceğim.” Sonra Sami’ye dönerek:

– “Sami! Annemiz, elinden hiç bir şey gelemeyecek kadar ihtiyarlamış. Ondan kumaş alıp bana bir pijama dikmesini istemiştim. Seçtiği renge, şu pijamanın kesimine ve dikimine bir bak! Onca kumaşı çarçur etmiş ve sonunda şu kollara bir bak; kısacık! Bu pijamayı her giydiğimde kendimi köylü bir damat gibi hissediyorum.” dedi.

Suat da alaycı bir şekilde:

– “Bu pijamanın yakasında bir tek numara eksik.” dedi. “O zaman tam bir mahkum elbisesi olurdu.” Bunun üzerine Sami:

– “Mahkumu da hapishaneyi de boş ver! Bırak da Selman köylü bir damada benzese bile pijamasını giysin, …” diyerek karşılık verdi.

Her üçü de katıla katıla güldüler. Ardından da, eleştirmenlerin gazetelerde ve dergilerde roman hakkında neler yazdıklarıyla ilgili sohbete başladılar.

Ertesi gün Suat, cüzdanında kuyumcunun normalden daha düşük bir fiyata bozduğu elmas

yüzüğünün parasını taşıyor ve en güzelinden gök mavisi pahalı bir ipek kumaş almak için çarşıları geziyordu. Nihayet aradığını buldu ve hemen meşhur bir terziye gitti. Yanına romanı almayı da unutmamıştı. Terziden romanın kapağındaki gibi bir elbise dikmesini istedi.

Bir hafta sonra Suat, aynanın önünde, yeni elbisesiyle gurur duyarak çalımlı çalımlı kendini seyrediyordu. Saç modelini de tıpkı roman kahramanı gibi taramış, her haliyle ona benzemişti. Sabırsızlıkla kocasının gelmesini beklemeye başladı. Az sonra Sami geldi. Suat kocasını gülümseyerek karşıladı. Sami eşinin elbisesine göz ucuyla bile dönüp bakmadan karşılık verdi. Ardından da hızlıca çalışma odasına geçti. Bir kitap çıkarıp okumaya koyuldu.

Suat, yeni elbisesiyle eşinin dikkatini çekebilmek için önünde salına salına gidip gelerek sürekli konuşmaya ve gevezelik etmeye başladı. Fakat Sami kitaptan başını bile kaldırmadan ona:

– “Lütfen, azıcık da olsa sus ve beni yalnız bırak.” dedi. “Şu kitabı okuyup bitirmek istiyorum. Yarın yayınlanması için hakkında bir eleştiri yazacağım.”

Suat’ın yüzünde öfke ve hiddet izleri belirdi. Kendi kendine:

– “Bayan kahramanını taklit etmem onu üzdü de ondan mı görmemezlikten geldi.” diye sordu.Sonra bir hışımla elbisesini çıkardı ve bir köşeye fırlatıp attı. Ardından da başı ağrıyan birininyaptığı gibi başını iki elinin arasına alıp derin bir sessizlikle oturdu.

Bir saat sonra Sami başını kaldırıp ona:

– “Neyin var Suat? Seni rahatsız eden bir şey mi var?” diye sordu.

Suat hiddetle:

– “Evet!” dedi. “Senin umursamazlığından rahatsızım.”

Sami:

-“Umursamazlığımdan mı?” dedi garipseyerek. “Benden umursamazlık olarak ne gördün ki? Görüyorum da sivri dilli biri olup çıkmışsın.”

Suat alaylı bir şekilde:

– “Senden umursamazlık olarak ne mi gördüm? Az önce ne giyiyordum, gördün mü?” dedi.

– “Az önce …” dedi Sami. Alnını ovuşturarak düşünmeye başladı. Sonra da:

– “Haaa, az önce kardeşim Selman’ın pijamasını giyiyordun. Ve seni böyle aptalca bir davranışa sürükleyen ne anlamıyorum.” dedi. Suat:

– “Kardeşin Selman’ın pijamasını mı?!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. “Böyle mi gördün?!” Daha sonra da kıskanması gereken herhangi bir kadın ya da kocasının zihninde iz bırakmış bir elbise olmadığını net bir şekilde anlayınca da kahkahalara boğuldu.

Suat kesinlikle şunu farketmişti: “Bir edebiyatçı, hayal dünyasında, gerçek hayatında olduğu halden daha harikadır.” Bir de boşa giden çabaları ve kardeşi Selman’ın pijaması zannedecek kadar kaygısız bir edebiyatçı olan eşinin gözünde hiçbir değeri olmayan şık elbisesi için ise son derece üzülmüştü.

*Yazarın Şam Öyküleri adlı kitabından.

Ülfet el-İdilbi:1912’de Dimaş’ ta dünyaya geldi.Öğretmen okulundan mezun oldu.1929 yıkında evlendi ve yaşadığı coğrafya örfü gereği erken yaştaki evliliği sebebiyle tahsiline ara verdi.1932 yılında yakalndığı ve bir yıl süren ağır hastalık sonucu eğitim hayatını noktaladı.Bu döneme kadar farklı dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanan yazar,edebiyatla meşgul olmaya devam etti.”

Öykü ve Roman Cemiyeti” üyeliğinin yanı sıra başta İngilizce,Almanca,Rusça ve Çince olmak üzere farklı dilere tercüme edilen kıymetli edebi eserler telif etti.21 Mart 2007’de vafat etmiştir.Başlıca eserleri:Kısas Şamiyye (Şam Öyküleri) 1954 Öykü,Vedâ’an Yâ Dimaşk (Elvada Şam) 1963 Öykü ve Yadhaku’ş-Şeytân (ve Şeytan Gülüyor).1970 Öykü,Nazra ilâ Edebina’ş-Ş’abiyy (Milli Edebiyatımıza Bir bakış)1974 Araştırma,Dimaşk Ya Besmete’l-Huzn(Şam,Hüzün Gülücüğü)1980 Roman,Hıkâyatu Ceddî (Dedemin Hikayesi) 1991 Roman

Aimé Césaire – Kanun Çıplaktır

Aimé Césaire – Kanun Çıplaktır
Çeviri:Gül Çiğdem

uzun bir haykırıştan ve sütü taşırmamdan,
orman tepelerinde sürünerek ve yaralı kaçan topraktan
başka asla bir kadını etkilemediğim
harika bir baharın sersemlettiği kalbime doğru yürüdüm.

çok fazla temiz
bir suyun ardındaki
işte benim
ve kuşlar için gerçek bir yemek gibi duran kuruntulu güvercinlerimizle cıvıldaşan.

artık tüm entrikalar boşuna kurulsun.
tüm taş değirmenleri dönsün.

artık bir makine yok ki sağabilsin,
hala ulaşılamayan sabahları.
tüm engellerim kusurlu benim,
ve ruhsuz.
ve kanun çıplaktır.

Aimé Césaire (1913-2008)
Orijinal adı Aimé Fernand David Césaire’dir. Martinique doğumludur. Kendisi frankofon bir şair,yazar aynı zamanda Martinique’li bir politikacıdır. Frankofon edebiyatındaki siyahi akımın kurucularından biridir.

Muhammed Mâğût – Hicri Mushaf

Muhammed Mâğût – Hicri Mushaf
Çev,r,: Ahmad Khalil

Annem gibi merhametli olan bu kaldırımların üzerine
Elimi koyarım ve uzun kış geceleri üzerine yemin ederim
Ülkemin bayrağını çekeceğim gönderinden
Kollar ve düğmeler dikeceğim bayrağa
Ve bir gömlek gibi giyeceğim onu
Bilmezsem üzerimdeki eski elbisem ne zaman paralanacak
Memlekette ilk fırtınanın kopmasıyla beraber
Tarihe yakın olan tepelerden birisine çıkacağım
Ve kılıcımı Tarık bin Ziyad’a vereceğim
Ve başımı Hansâ’nın göğsüne yaslayacağım
Kalemimi Mütenebbî’nin parmakları arasına bırakacağım
Ve kış mevsimindeki bir ağaç gibi çıplak kalacağım
Ta ki göz kapaklarımda yeni bir kirpik çıkıp,
Yeni bir gözyaşı akana kadar
Baharda mı?
Memleketim! Ey bir ağaç gibi arkaya eğilmiş kurt.
Al şu fotoğrafları;
Menâsif ’in
ve buğday ambarlarının,
Şu öten kuşların ve yolculuğa çıkan yelkenlilerin,
Posta pullarında birer resim olduğunu.
Al, şu galip orduları;
Ve kişneyen atların üzerine işlenmiş olduğu camları, dokunmuş halıları
Yetim malı gibi parmak uçlarında
Muhafaza edilmiş tırnakları, al!
Bu tırnaklarla adımlarını kazıyacağım kaldırımlardan
Bileklerimin üzerinden ayaklarımı keseceğim
Onları ve posta kutularını
Nehre atacağım,
Ve bir çekirge gibi zıplamaya devam edeceğim
Ta ki yiğit süvarilerin
Ve kavganın yüz yüze mertçe yapıldığı zamanlar dönene kadar.
Üzerinde kemikli ve kemiksiz etin olduğu pilav

Muhammed el-Mâğût 1934-2006. Suriyeli şair ve yazar.Hama şehrine bağlı olan Selemiyye kasabasında doğdu. Kasabasında başlayıp, Şam’da devam eden eğitimini maddi imkansızları sebebiyle yarım bırakmak zorunda kaldı.Basın sektöründe çalışan el-Mâğût, Tişrin gazetsinin kurucuları arasında yer aldı. Şurta dergisinde editörü olarak görev yaptı. Arap tiyatrosuna yön veren oyunlar yazdı.

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi

Mahmud Derviş – Irak’ın Gecesi
Çeviri: İbrahim Demirci

Sa’dî Yusuf’a

Irak, güneşin kurutamadığı bir kandır Irak,
Irak’ın üstünde Rabbin duludur güneş.
Iraklı maktul, köprünün üstünde dikilenlere der ki:
Siz yüzerken sabahleyin yaşıyordum ben. Onlar derler ki:
Aşağı sarkan bölgelerde kabrini denetleyen bir ölüsün sen.

Irak, Irak… Irak’ın gecesi uzundur.
Namazın ancak yarısını kılabilen ölüler için atar tan
Hiç kimseye verilen selam/barış tamamlanamaz…
Moğollar gelirler ırmağın sırtındaki halife sarayının kapısından,
Güneye güneye akar ırmak, ölülerimizi, geceyi uykusuz geçiren
ölülerimizi taşıyarak hurmalıkların yakınlarına doğru

Irak, Irak, medreseler gibi Ermeni’den Türkmen’e
ve Arap’a dek herkese açık mezarlardır. Kıyamet bilgisi
dersinde hepimiz eşitiz. Şairin soruşturması gerekir:
Kaç kez terk edip kaçtın efsaneleri Bağdat? Kaç
kez yarın için heykeller yaptın? Kaç kez istedin
imkânsızla evlenmeyi?

Irak, Irak… peygamberler duruyorlar burada
Gök adına söz söylemekten âciz duruyorlar.
Kim kimi öldürüyor Irak’ta şimdi? Kurbanlar yollara
ve sözcüklere saçılmış yongalar. Onların adları
bedenleri gibi anlamsız harflerden yolunmuş. Burada
onlarla birlikte duruyor gök adına ve maktul adına
söz söylemekten âciz peygamberler

Ey Irak, intiharın huzurunda kimsin sen ey Irak?
Ben ben değilim Irak’ta. Sen sen değilsin. O bir
başkasıdır ancak. Şaşkınları bıraktı Tanrı, biz
kimiz peki? Kimiz biz. Şiirde bir haber cümlesiyiz
sadece: Irak’ın gecesi uzundur uzun!

(Eseru’l-Ferâşe, s. 189, Beyrut, 2009.)

Mahmut Derviş: 13 Mart 1942, Al-Birwa- ö.9 Ağustos 2008, Houston), Filistinli şair. Son dönem Filistin şiirinin en önemli şairlerinden olan Mahmut Derviş,1948 yılında henüz çocukken,doğduğu köy İsrail tarafından işgal edilerek yıkılınca, ailesiyle Lübnan’a göç etmek zorunda kaldı.Şiirleri 20’den fazla dile çevrildi. Şiirleri ve yazıları nedeniyle birçok kez tutuklanarak cezaevinde yatan şair, Filistin halkının yaşadığı zorlukları dizeleriyle anlatmasıyla tanınmaktaydı.1970 yılında İsrail’den sürgün edilen sanatçı, iki yıl süreyle birçok Arap ülkesinde dolaşmak zorunda kaldı. Derviş,geçirdiği bir açık kalp ameliyatı sonucu yaşamını yitirdi.Filistin ulusal marşı Neşid el-İntifada’nın da söz yazarıdır.