Kategori: Dosya

Dosya yazılarımıza ait tüm içeriklere bu bölümden ulaşabilirsiniz.

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Ulvi Kubilay Dündar – Ve Dünyayı Bildiler

Râhman ve Rahîm Kâdir-i Mutlak olan Allah; babamız Hz. Adem’i yeryüzüne halife kıldığı an­dan, atamız Halîlullah, “Ebu’l – Enbiya”, Hz. İb­rahim Peygamber’in ekin bitmez bir vadi içinde Kâbe’yi inşa etmesinden, Hatem’ül- Enbiya Hz. Muhammed Efendimiz’in alemlere rahmet ola­rak gönderilmesinden, gözümüzü açtığımız baba ocağına kadar olan zamanda; evler, köyler, şehir­ler inşa eden ademoğlu bu yolculuğu aslî evimi­zin olduğu ahiret yurduna kadar da sürdürecektir. Bu süreç insanlık tarihinde çok katmanlı bir ima­rın seyrini ortaya koymakta ve herkes kendi kişisel menkıbesini de yazmakta. Beşerin insan olma sü­recinde eşyayı tanımamız ve dünyayı (kendimizi) yeniden inşamız başladı. İlk evimizden baba evine oradan da kendi evimize… Gözlerimizi açtığımız ve yumacağımız eve.

Dünyaya gözlerimi açtığım evi hayal ediyorum ama bu pek mümkün olacağa benzemiyor akan trafiğin uğultusunda… Caddeye bakan 7 katlı bir apartman dairesinin 4. katında oturmamak lazım diye düşünüyorum. (Oğlum büyüyünce ne der bu ev için bilinmez.) Ne zihnimi toparlayabiliyorum ne de bakışlarımı. Keşke diyorum eski evimizde olsaydım; sadece sokaktaki çocukların sesleri. İn­sanlar neden cadde üzerinde ev alır anlamış deği­lim. Evin kıymetinin içindeki huzurla doğru oran­tılı olduğunu neden hesaplamazlar. Çocukluğumu geçirdiğim evin kokusu da yok bu evde.

Mütevazı bir bahçenin içerisinde iki ana bir kuzu kerpiçten, iki oda bir mabeyn olarak inşa edilmiş baba evimiz. Evi yaparken ustalar ker­piç kerpiç üstüne türküsünü söylediler mi bilin­mez ama babam evin bakımını dayımın çocukları ile yaparlarken bir taraftan Ahmet Günday’ın as­ker arkadaşı olduğunu anlatır arkasından da “ iki durnam gelir(de) Bağdat elinden/gül alır gül ve­rir kendi elinden” türküsünü mırıldanırdı. Sokak­ta çamur karılıp duvarlar sıvanmış, dam yeniden aktarılmıştı. Hatta bahçeye bir de banyo konduru­luvermişti.

Alt katı izbe olarak kullanılan, yaz kış sofasın­da oturulan, sofasından hayata açılan bir Anadolu evi. Mahrem alan büyük bir bahçe duvarıyla çev­relenmiş. Odalardan biri misafir odası ve sürekli kapısı kapalı nerdeyse, anneler hiç değişmiyor, di­ğeri de ebeveyn yatak odası. Odanın duvarları ah­şaptan dolaplarla daha işlevsel bir hale getirilmiş. Yatak odasının duvarındaki ahşap yüklük aynı za­manda hamamlık olarak kullanılabiliniyor. Ahşap bazı yerlerde süsleme unsuru olarak kullanılmış. Kış gelince soba sofanın baş köşesine kurulurdu diğer odalar da ısınsın diye. Gece olup evden el ayak çekilince, yatakta; sobadan vuran ateşin gö­rüntüsüne doyum olmazdı. Çocukluğumda o ateş gölgelerinden ne hayaller kurarak uyurdum. Ta­vandaki semada ayağım yer basmaz bir halde bir diyardan başka bir diyara yolculuk başlardı. Yanlış hatırlamıyorsam tavanımızda 19 tane ağaç uzatma­sı vardı. Her gece ışık ve gölge arasında o ağaçları bir bir sayarak uyurdum. 27 yıl olmuş o evimizden ayrılalı. Zihnimde çağrıştırdıklarına bakıyorum da, neler hatırlıyorum: Uzun ramazan oruçlarını açtı­ğımız serin bahçesi, akşamın nasıl olduğunu bile­mediğimiz sokak maçları, yukarı ve aşağı mahal­le, Karakaya, Bağlar, bitmek-tükenmek bilmeyen kayısı, serin-sıcak bir ev, bahçede ablamın bula­şık yıkarken 1969 model Philips radyoda TRT de Türkçe sözlü hafif müzik dinlemesi, üç tekerlek­li bisikletimle bahçe içerisinde turlamalarım, kar­deşimin elinden tutarak kapının önünde oynama­mız ve gezdirmelerim, komşuların televizyon izle­mek için gelmeleri, pür dikkat izlenen diziler soh­bet, muhabbet uğultuları, duvara çıkmaya çalışan karıncalar, toprak evlerin olmazsa olmazı kedile­rim, kış gelince gökyüzünde, karanlıkta suretlerini göremediğim kazların çığlıkları, Semati Hoca’nın beş vakit davudi sesi, sessizlik, huzur, ve korku. (Askerin sürekli olarak babamın sağcı kimliğinden dolayı evimizi rahatsız etmesinden kaynaklanan.) Kısaca hatıralarımız ve yaşanmışlık.

Komşu evlerle aramıza bahçe mesafe koyardı. Apartman boşluğuna bakan kapılarımız olmasa da daha bir sıkı komşuluk vardı.

Babamın kooperatif evinin bitmesiyle birlikte şehir ve apartman hayatımız başlıyordu. Evimizin birinci katta olması, Allah‘tan, toprakla ve bah­çeyle olan irtibatımızı kesmedi. Zira insan pence­reden baktı mı toprak görmeli. Ne kadar da çok ev var üst üste ve betondan. Şükürler olsun ki in­sanlar evlerini memlekete yakınlıklarına göre ko­numlandırmışlar. Hemşeri olma ilişkileri biraz daha kolaylaştırıyor.

Evlenmeniz, memuriyete başlamanız ev ve komşuluk açısından büyük bir tecrübe yaşamanı­zı sağlayabilir. Üstüne üslük bir de memur çocu­ğu iseniz kendi eviniz olana kadar bu devam eder. Evli olmanız aslında evle olan irtibatınızı artırır­ken eve olan hâkimiyetinizi de eşinize vermeniz demektir. Şehre sessizlik biraz geç çöküyor. Şü­kürler olsun ses bir nebze azaldı da radyodaki mü­ziğin sesini duymaya başladım. Kim söylüyor bil­miyorum “Sen gençliğimin katilisin, çok geç anla­dım.” diyor radyodaki sanatçı. Peki şehirlerimizin, evlerimizin katili kim! geç olmadan, kıyamet kop­madan anlayabilecek miyiz?

“Evlere kapılarından giriniz!” (Bakara 189) ayetine rücu ederek hayatımızı güzel kılmak ge­rek. Evlerimiz şehrin kalbi. Dünyayı, ev ve sokak­ta bildik. Ve dünyayı öğrendik evlerimizin soka­ğa açılan kapısında Hz. Adem’in dünyayı öğren­mesi gibi…

Betül Ok – Türkülerde Ev, Evlerde Türkü

Betül Ok – Türkülerde Ev, Evlerde Türkü

Evlerin içinden türküler geçer, türkülerin içindeki evlerden evvel…

Her insanın bir hikâyesi vardır, her hikâyede bir insanın olması gerektiği gibi. İnsan bu hikâyeleri biriktire biriktire kendine ait bir şeyler ortaya ko­yar. Bazen istemeden bazen isteyerek halini tür­kü ile arz eder. Evlerin içerisinde odalar, odala­rın içerisinde hayatlar barınır. Birbirine adeta gö­rünmeyen bir harçla tutuşturulmuş hayat ve insan zamanın içerisinde akar gider. Bâki kalan hoş bir seda demişler ya, işte hoş bir sedadır odaların ve mekânların içinde geçen türküler de. Türkünün yakıldığı yer kah köy odası, kah kahvehane köşesi, kah serin gecede bir ağaç altıdır. Sevgilinin evinin bahçesini es geçmemek gerekir. Gülistandır ora­sı. Kimi gülistanda goncagül olur, kimi goncagüle hâr olur gider demişler. Yanılır, yakılır, sevdaya tu­tulur yürekler böyle yerlerde.

Bağlamanın yeri her daim bellidir; karşıki du­varın en sağlam yerine yaslamıştır gövdesini. Bi­liriz duvarı nem insanı gam yıkar, gamlanan yü­rek acısına türküyü katar. Türkü Türk-i’den ge­lir ve Türk’e ait demektir. Bir milleti millet yapan dili, dini, kültürü ve türküsüdür. Anadolu’nun or­tak mirasıdır türküler. Toplumsal hafızanın işle­yen çarkıdırlar. Kültürel mirastır her biri geçmiş­ten bizlere kalan. Bildiğimiz üzere insanların bir araya gelerek oluşturmuş olduğu topluluklar/top­lumlar sürekli bir üretim halindedirler. Kültür bi­reyler eliyle inşa edilmekte, değiştirilip dönüştü­rülmektedir. Farklılıklar gösteren her kültür içeri­sinde kendine has notalar barındırır. Türküler de bizim kültürümüzün en kuvetli, en güzel, en ar­monik notalarıdır. Türkü bir tohum gibi yeşer­mek, bir hazine gibi saklanmak, duru bir dereden taşınıp akarak yanmış gönüllere ulaşmak için ev­veli ahirde zorlu yollardan geçmiştir. Türkü akta­ranlar adeta sonunda ölüm cezası olan bir mesle­ği icra edercesine türkülere sahip çıkmış, dikkat et­miş, ona hayatlarında büyük yer vermişlerdir. Ne­şet Ertaş ve babası Muharrem Ertaş köy köy geze­rek anonim eserleri önceleri el ile yazmış, kaydet­miş, notaya almışlar daha sonra da kasetlere kay­detmişlerdir. Bağlama çalmak, bağlamaya gönül vermek için bu aşk ile hemhal olup, “bağlanmak” gerekmektedir. Söz ile sesin buluşmasına aracılık eden bağlama kültürün, geleneğin ve türkülerin taşıyıcısı konumundadır. Bağlama, türkünün evi­dir. Bağlama, insanın kalbine nüfuz eder ve tür­küler bu evde vücut bulur. Bağrı yanık aşığın sesi­ne eşlik eder, yardımına koşuverir her ele alınışın­da. Zaman zaman yâr olur zaman zaman yâren… Bağlama ve aşığın biçare derman arayışıyla türkü oluşuverir. Bağlamanın görevi; söz söylemek, dert anlatmak, derde ortak olmak, çare aramaktır bir nevî. Köylü Abdullah Ağa, Ayşe Nene, Delikan­lı Orhan, Gelin Melek derdini dünyaya türküyle haykırmıştır.

Türk Halk müziği ile özdeşleşen bağlama ge­nellikle halk tarafından saz olarak bilinmektedir. Fakat saz müzik aletlerinin tümüne verilen ad­dır. Bağlama ise yalnızca bağlamadır. Uzun ve kısa saplı oluşundan hangi ağaç türüne ait olduğuna kadar ince detayları barındırmaktadır. Bağlamanın çalınış (icra ediliş) şekli de bir kültürel koddur.

Aslolan ne Yardır ne Vuslattır. Aslolan Aşktır, Aşk ile Eve Varmaktır…

Aslolan: Yunus’un Tabduk Emre’si gibi dos­doğru, Kur’an-ı Kerim’de Hud suresinde buyrul­duğu gibi dosdoğru olmaktır. Bu doğrulukla eve, aşka/aşığa, aşk vesilesiyle Hakka/hakikate var­maktır. Evler içinde Allah aşkıyla kendinden geçen aşıklar gibi abayı yakmaktır. Aşk var ise elbet men­zil de vuslat da vardır. Bu gidişlerin ve deyişlerin hepsi dünyevilikte uhreviliği gören gözlere, sustu­ğu halde muhabbet eyleyen kalplere, sözlerin içe­risinde kaderine teslim olan dil ve yüreklere aittir. Türkü yanan-yakılanın, dillenen-gizlenenin, zahir ve batının, kader ve cilvesinin, ağlayan-oynayanın, hasret çekip inleyen gönüllerin esmasıdır. Ortaya çıkışı çeşitli hikâyelere dayandırılmaktadır. Türkü­lere hikâyeler yazılması yahut hikâyelerden türkü­ler devşirilmesi ne kadar doğrudur bilinmez. Bili­nen tek gerçek; türkünün insanların yüreğinde, ha­yatında ve aşkında bir yere sahip olduğudur. Her kına gecesinde “yüksek yüksek tepelere ev kurma­sınlar” türküsünü elindeki ışıldak tepsiyle söyle­yen (çığırtkan) kadın türkünün hikâyesinden ha­berdar mıdır? Dileğinde, niyetinde halis midir? Âlemin ortasında âleme yabancı gelin türkünün acısına ortak mıdır? Ritüelde baş köşeyi alan bu türkünün hikayesini her gelin muhakkak ki kendi­si yazacaktır.

Ev temalı türkülerin çoğunda bir yâr(a) var­dır. Öyle ya yâr olurdu da hiç yarasız olur muydu? Eve varmak, varmaktan öte varışı hayal etmek ko­nuşturur aşığı. Evin önünden geçmek, serden geç­mek ama yârdan geçmemek vardır kitabında. Evin şekli, yârin simasıyla harmanlanır ve koskaca bir hikâyenin ortasında kalakalır genç yürekler. Bin­bir gece masalları sönük kalır yanlarında. Küçük Prens’in gezip durduğu alemler yapay bir hâl alır adeta. Aşık sevdiğinin/sevgilinin evi etrafında can veren bir pervane misali dolanır/durur. Karanlık­ta aya, yıldıza, taşa toprağa; gündüz olunca güne­şe, sıcaktan kavrulmuş böceğe, kuşa, el açan di­lenciye, “bir yerlere” yetişmeye çalışan meczuba anlatır durur hâlini. Bir türkü salınır havada: “ev­lerinin önü handır”. Bu türkü (çoğunlukla oldu­ğu gibi) bir güzele yazılmıştır. Evlerinin önü han­dır aman yanar da yüreğim külhandır, görmeyeli çok zamandır aman ya bende o güzele yalvarayım mı gelmezse kareleri bağlayayım mı? mısralarıyla başlayıp salınarak gelen bir sevgilinin haberini ve­rir. Bir soruşturma vardır ve çıkış yolu aramakta­dır genç. Evlerin önündeki naneden söz açıp yana yana kül olduğunu anlatır. Hayden de hopla da gel, şalvarın topla da gel, cebini yokla da gel diyerek sevdiğini buluşmaya, kaçmaya davet eder. Türkü­nün hikâyesinden haberdar olmayan biri dâhi aşı­ğın halinden anlar ve ona acır. Aşk her daim var­dır türkülerde, aşık ve maşuk. Kimi zaman şiirler­le süslenir yüreğin sesi kimi zaman türkülerle. Ev­ler yörelere göre çeşitlilik gösterir. Türküler içinde bu örneklerin izini sürebiliriz. Tıpkı Asma evden Leylim’e (Asmalıdır Evimiz) de olduğu gibi… As­malıdır evimiz Leylim yâr, yeni düştü sevimiz ley­lim yâr, sevda böyle giderse leylim yâr, çatlar ölür birimiz leylim yâr. Bir sevdaya tutulur da adam türkü yakmaz mı? Çoğunlukla sevda türküsüdür demiştik evlerin geçtiği türküler için. Ortak bir acıyı, gurbeti sese söze dökerler. Korkar aşık sev­diğinin başkasına yâr olmasından, kavuşamadan ikisinden birine bir şey olacağından. Leyli, Leyli… Belki Ahmed Arif ’in belki bir başka şairin sevdi­ği. Belki de kim bilir Kafka’nın Milenası’dır Ley­li ya da Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madon­nasıdır Leyli. Türküdeki Leyli evlerde dolanıp du­ran bütün genç kızlardır besbelli… Aşk kalbe dü­şünce dönüşür dünya âlem, bölünür uyku, can ve beden. Şifa arar durur aşık bu nedenden. (Şifa’nın) Şefo’nun Evi türküsü bize “tabiplerde ilaç yoktur yarama, aşk deyince ötesini arama”yı hatırlatır. İla­ca meyletmez bu dertten mesut olan, yârı basar yarasına. Şifanın geleceği yer derdin de musallat olduğu yerdir. Bir Rumeli türküsü olan Şefo’nun evi türküsü; aşk(ın) hikayesini anlatır bizlere. Ka­leye karşı olan evin duvarındaki çeyizden bahse­der. Yandım yâre yâr biçare ben bulamadım gön­lüme çare der. Aslolan derttir, dertten mesut ol­maktır. Şefo hikâyenin kahramanı olmasına rağ­men bütün sevgililerin silüetini andırır dere kena­rında, kale duvarının dibinde. Yanmak vardır ge­celerce yanmak, öyle bir yanmaktır ki zaman geç­tikçe yâr dahi biçaredir aşık karşısında. Her zaman ağlatmaz kavuşamamayı ve ayrılığı anlatan türkü­ler. Ana beni eve(ver)sene türküsü gibi…Köy ha­yatının ve yerleşkesinin nüvelerini taşır bu türkü. Bir gencin (belki de babasından çekindiği için) an­nesine evlenmek isteyişini muzip şekilde dile ge­tirişini anlatır. Evlenmek ki ev kurmaktır. Everil­mek sanki üstü kapalı bir evrilmeyi de içerir. Ba­kır kaplar kalaylansın, şu odada bir mum yansın, uyuyan bahtım uyansın, ana beni eversene diyerek genç kaderini kendi eliyle yazmak ister. Halini be­yan eder. Gelin almak bahtiyarlık, olmaz olsun şu bekarlık diyerek isteğini açıkça ifade eder. Ev ile evlenmek arasında karşılıklı bir bağımlılık vardır. Birbirini üreten ve var eden gerçeklik olarak ev­lenme olgusu (bir) eve çıkmayı, ev kurmayı, yuva yapmayı de içerisinde barındırır. Şu Samsun’un evleri türküsünde de bir kavuşma ve beraber ha­yat sürme arzu görülür. Yörenin hareketli türkü­lerinden birisidir. Bölgenin hem coğrafi hem de kültürel özelliklerini tek celsede anlatabilmektedir. Şu Samsun’un evleri, kız kaldır peçeleri mısrasıyla bir anlam bütünlüğü yakalanmasa da ritim ve ka­fiye açısından bir tamamlama söz konusudur. Pı­nar susuz olur mu dibi kumsuz olur mu şu dünya­da sevenler kavuşmazsa olur mu diyerek yine bir evlilik ve vuslat dile getirilmiştir. Kavuşma, ayrı­lık, ölüm, düğün hayata dair ne var ise türkünün içerisinde yer alır. Bu türküde vuslat teması işlen­miştir. Varaydım baban evine türküsünde; alaydım elin elime varaydım baban evine, kurbanam dudu diline, gurbanın olam yâr senin hayranın olam yâr olam yâr senin diyerek bütün özlemlerin, hayalle­rin “o ev”e varmak için olduğunu anlarız. Kahveyi içmek, kızı istemek, ev olmak içindir. Babanın kar­şısına geçip “o güzeli” türküler gibi sevdiğini söy­lemek içindir. Güzel olan sevilir, sevilen güzelleşir. Ne demiş şair Arif Nihat Asya; Hastalık, sevgi­sizlik, öksüzlük/ Neler geçirdim ben!/ Çıkabilsey­di bir “güzel” diyecek/ Güzelleşirdim ben!..Güze­lin adı Ayşe, güzelin adı Fatma, güzelin adı Hat­çe…Hatçe’nin öyküsünü anlatır bir türkü de. De­nizin dibinde Hatçam demirden evler, ak gerda­nın altında da çiftedir benler derken sevdiğini ne kadar iyi tanıdığını, hayalindeki bilcümle aşkı an­latmaktadır aşık. Kınalı parmaklardan beyaz elle­re bir süzüş, yoldan geçişin, dönüşün hikâyesi dil­leniverir birden. Dalga dalga dalgalanan Hatçe’nin saçı mıdır, denizin dalgası mıdır bilinmez. Yüre­ği yaralı aşık Hatçe’yi görüp aşık olanlardan usan­mış “Hatçe’yi görenler aman sevdalanıyor” diye­rek bunu dile getirmiştir. Güzellerin evlerinin önü kutsal bir mekândır. Evlerinin önü Mersin: Ağır, ağdalı bir türkü olmasına rağmen içerisinde bir aşığın gönlünde esen fırtınaları çok net dile getir­mektedir. Bir başkaldırı, uzaktan birine seslenirce­sine gırtlağı zorlama vardır. Yâr burada “kadın”ım olmuştur. Mevla’m seni bana versin diyerek dua edilir, medet umulur. Al hançeri kadınım vur ben öleyim, ah kapınıza bidanem kul ben olayım di­yerek yiğit yiğitliğinden geçer. Aşka yenik düşer. Evlerinin önü susam, ah su bulsam da kadınım çevremi yuğsam, açsam yüzün baksam dursam, al hançeri kadınım vur ben öleyim ah kapınıza bida­nem kul ben olayım.

Ev; çoğu şairin mısralarına oda oda yayılmış gerçek(lik) Sezai Karakoç’un “Balkon” ile Behçet Necatigil’in “Evler” şiiri bunların başlıcaları. Ev ki bir mabet; bazen yalnızlığın bazen huzurun ba­zen ibadetin mabedi… Dört duvar, ev ki hayatı­mızı şeffaf bir tül gibi sarıp sarmalayan dört du­var… Eve sığ(a)mamak, evden taşmak, evde kal­mak, evde beklemek, eve sahip çıkmak, evden atılmak, evde saklanmak ve yaşlanmak…Evde ses ruhta sestir, evde ölüm evrende ölüm… Ka­pılar eli kolu. Anahtarla kilidin dostluğuna karşı kat kat yığılırlar insanın üzerine, bazen de kat kat açılırlar gökyüzüne… Evde misafir kader kitabı­na gizli bir el tarafından atılmış hafif çentik…Ev­renin ufacık bir noktasına temas eden varlık te­cellisi… Evde gece, evde gündüz, evde düğün, evde bayram, evde cenaze, evde acı, evde sevinç bütün zıtlıkların adeta birer molekül gibi içeri do­luştuğu ama velakin birbirine temas etmediği tek mekân. Bahsettiğim ev ve belki de bir oda haya­tın içerisinde kaç an varsa hepsini barındıran ade­ta bir kainat prototipi. Ansızın birleşen hayatla­rın, yoldan geçen bir “evsiz”in, kapı komşunun, yaşlının, gencin ve en önemlisi de çocuğun buyur edildiği yer. Çocuklar evleri (ne)şenlendirirler. Ev­lerin balkonlarında, evlerin önlerinde, kaldırım­lar üzerinde “evcilik” oynarlar. Bazen evlerin bal­konlarında /“dan”/ vurulurlar. Belki de ondandır Karakoç’un Balkon şiirinin sonunda “Alnından öpmeye gidiyorum/ evleri balkonsuz yapan mi­marları” demesi kim bilir? Şaire acının bir resmini çiz deseler bir balkon, bir cumba yapıp ayağından sallanan bir çocuk çizer belki de sarmaşıkların ara­sında öylece kalakalmış. Necip Fazıl’ın kaldırım­ları arşınlarken yaşadığı o ürkekliğin bir yerinde, kaldırımların temelinde bir ev bulunması tesadüf müdür? Gecenin karanlığında birbiri üzerine yığıl­mış onca ev… Yaşıyor ve yaşlanıyorlar her daim. Evler ki gecenin içinde birer deniz feneri bazen, bazense dediği gibi Fazıl’ın “Gözlerine mil çekil­miş bir ama gibi evler.”

Türkülerin içinden geçtiği, içinde türküler ge­çen evler genellikle köy evleridir. Çeşme/pınar başı, fırın yanı, bahçe, yonca, sarmaşık hep doğal hayatı ve kırsal yaşam biçimini ifade eder. Evlerin de kültürler gibi dönüşmesi şüphesiz kaçınılmaz­dır. Vefakat bu dönüşüm ve değişim beraberinde bir “yıpranma”yı da getirmiştir. Evlerin geçirdiği dönüşüm ve “kentlileşen hayaller” ile birlikte ha­yatımız ve ifade şekillerimizde değişmiştir. Evlerin önü, kapılar güvenlik nedeniyle ko(vul)runmuştur. Aşık artık evin bahçesinde görülmemektedir. Bu sebepten “şehir türküsü” diye bir şey oluşmamış­tır diyebiliriz. Şehir -hayatı- “kendi” gerçeklikleri­ni üretmiştir. Buna karşılık köyün/kırsalın türkü­sü “bizim”dir. Hepimize hitap eder ve hepimizin meramını anlatır. Bahçeli evler yerini birbiri üzeri­ne çıkmış apartmanlara bırakınca insanlarda buna göre dertler peydahlanmaya başlamıştır. Yârin ve yaranın ifadesi değişmiş, ev­lerden söz edilmez olmuştur. Tür­küler geçmişe rağmen geçmeyen bir “insanî kaygıyla” devamlılığı­nı sürdürmektedirler. Her şeye rağ­men aşkın, sevdanın, ayrılığın türkü­sü aynı kalmıştır. Evler dönüşse bile evlerin içindeki aşıklar dönüşme­mişlerdir. Türküler bu yürek­lerde yaşamaya devam et­mişler ve edeceklerdir. İnsan hâli diye bir şey vardır. Hâl: an içinde an düsturuna rastgelir. Arz-ı hâl, insanın ifade­si ve iradesidir. Türkü de in­sanı, insanın hâllerini ifade eden bir gerçekliktir. Hâli beyan zor iştir. Gönül evinde ne­ler gizlidir? Gönlün evi de vardır türküde geçtiği gibi. Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş için yazdığı Deli Boran türküsünde: O dertli bakışlım, gönlü kederlim, feleğin elinde sinesi taşlım, o dert­li bakışlım, gözleri yaşlım, gönül evi yıkık viranım nerde?… denilmektedir.

Evsiz ise başlıca bir toplumsal tiptir. O, daimi gurbettedir, var(a)mamıştır, varış halindedir. Barı­nacak, sığınacak, ısınacak ve yatacak yerleri olma­yan kişidir. Evsiz olmak kader midir, aşılabilir mi bilinmez ama evsiz olmak eksik olmaktır bilinir. İnsan ki âlem içinde bir garip yolcudur ve o da ev­sizdir. Bu yolculuğuna ve evsizliğine rağmen du­rup dinleneceği bir (geçici) konağı olmalıdır. Ken­dinden izler taşıyan, emek verilip alınan, içinde in­sanın geçmiş ve bugününü barındıran…

Evlerin(in) önü: yukarıda da bahsettiğimiz gibi kutsal bir mekândır türkülerde. Sevilenin salınıp gittiği ve aslında gitmeyip bir yel gibi savrularak -mekân değiştirmesiyle- kokusunun havada asılı kaldığı yerdir. Yârin görülme ihtimalinin en yük­sek olduğu meydandır orası. Evin önü yârin gön­lüdür bir nevi. Ne olup bitiyor, sabahın seheri ne getiriyor, kimler gelip kimler geçiyor ve her şey­den önemlisi gönül kimi arzulayıp meşk ediyor burada(n) anlaşılır. En güzel vuslat evin önünde gerçekleşir. Öyle “ellerimde çiçekler kapında sırıl­sıklam” değil, “evlerinin önü yonca yonca olmuş diz boyunca” diyerek, Bren­na MacCrimmon’un “evlerinin önü gül ve dikendir, gül kıyme­ti bilen sevda çekendir. “ dedi­ği gibi…

Şu dünyada varılacak/varıl­ması gereken/sığınılacak en gü­venli yerdir orası. Penceresi, sof­rası, sofası, genci, yaşlısı, has­tası, sağlıklısı, suskunu, meraklısı, aşığı, bahtsı­zı, gideni, kalanı, haya­tın eksilen ve tamamla­nan yanı… Evlere gidi­niz, evlere giriniz, evlere va­rınız, evleri şenlendiriniz. Evleri “sevgiyle” şereflendirip hüznü perdelendiri­niz. Evleri şiirle, türkülerle beslemek için geceyi beklemeyiniz. Gözyaşının yeri tenha bir köşe ol­masın hiçbir zaman. Kendinize ulu orta bir mey­dan seçiniz. Oda ve ev size ait hikâyelere şahit ol­sun. Evinizde kendinizi anlatan bir türkü dinleyi­niz. Bir güzel seviniz, bir güzeli güzelce seviniz, sevininiz. Evlerin içindeki türkülere, türkülerin içindeki evlere kulak veriniz…

Berat Demirci – Turgut Cansever’in Gerçekleştirilmeyen Muhteşem”Selçuklu Mahallesi” Projesi

Berat Demirci – Turgut Cansever’in Gerçekleştirilmeyen Muhteşem”Selçuklu Mahallesi” Projesi

Bu faniden göçenlerimizi yola vurur, kab­rin başından ayrılırız. Hayat devam eder; inancı­mız gereği üç günden maada yas tutmayız ama hüzün bakidir; hüznümüzle beraber yaşamaya de­vam ederiz. Az ya da çok arkasından sadaka-i cari­ye, hayırlı evlat ve insanların hayatını kolaylaştıran, güzelleştiren eser bırakanların defterleri kapan­maz. Turgut Cansever aramızdan, sayılanların ta­mamını gerçekleştirerek ayrılanlardandır… Evlat­ları, babalarının estetik ve mimarî anlayışını kud­retleri yettiği yere kadar ve mutlaka sürdürecek­lerdir. Gerçekleştirdiği eserler, yazdığı katmer kat­mer gül oylumlu kitaplar ise bugünün ve geleceğin sanatkârlarına ilham kaynağı olmaya devam ede­cektir. Ancak, kamuoyunun pek işitmediği, Tur­gut Hoca’nın tüm dünyanın gözlerini kamaştıra­cak bir büyük projesi boynu bükük ve mahzun öy­lece kala kaldı: Sivas Kale Evleri.

Büyük bir alçakgönüllülükle bir dönem Sivas Belediyesi’ne danışmanlık yapan Turgut Cansever, şehre çok şey kazandırmıştır. Az sayıda insana da olsa geleceğe umutla bakacak bir bakış açısı hedi­ye etmiştir. O tarihlerde (1991-1993) belediye de çalışıyor olmamın verdiği imkânla şehre her geldi­ğinde daima yanında olma şansına sahip olduğum Turgut Cansever, ne kadar anlatılırsa anlatılsın biti­rilemeyecek derinlikte bir gönül insanı idi. Tebdil-i mekânından sonra onu tanıyan ve hakkında yazan herkes; bilgeliğini, efendiliğini, sanatkârlığını sa­mimi sözlerle ifade etmiştir. Ama işin esası: Ök­süz yapıyı ustada bırakmamak, Kale Evleri proje­sini hayata geçirmek olmalıydı. Ağıtlanmak, yazık­lanmak yerine; dikkatleri Kale Evleri’ne çevirmek mümkündü, belki hâlâ mümkün olabilir.

                                                             FOTOĞRAF

 

Kale Evleri projesi her şeyiyle tamamlanmış, gerçekleştirme safhasında bence aşılması zor ol­mayan engeller yüzünden Sivas Belediyesi girişin­de uzunca bir zaman maket olarak kalmıştı. Bele­diye yetkilileri görülen lüzum üzerine(!) önce ma­keti gözlerden ırak bir yere kaldırdılar, sonra par­çaladılar; keşke yapana iade etselerdi. Muhteme­len maketin herkesi karşılayan ve soran bakışla­rından rahatsız olmuşlardı. Rahatsız olmamala­rı mümkün değil, gücüm sözden başka bir şeye yetmemesine rağmen ben dahi her gördüğümde kendimi mesul hissediyor ve bakışlarımı kaçırıyor­dum. Bir belediyenin üç işi vardır: Su, yol ve te­mizlik. Bu üç şey dışında Sivas gibi şehirlerin baş edilemez dertleri olmaz; fazla becerikli olmasına gerek olmayan bir başkan ve takımı az bir çabayla işi çekip çevirirler. Kale Evleri projesi, hayatı bo­yunca ve göçtükten sonra da bir belediye başka­nının isminin hayırla anılmasına vesile olacak bir fırsattı. Üstünden üç belediye başkanı geldi geç­ti ve geçecek gibi de gözüküyor. Yerle yeksan olu­şunda çok büyük emekleri geçen bir nadide şeh­ri yeni nesillere hatırlatacak tek bir eserleri asla ol­mayacaktır… Apartmanlar, AVM dikecekler, yağ­madan zar zor kurtardıkları arsalara birkaç çocuk parkı yapacaklar ve unutulup gidecekler;

Sivas Belediye’si bu işin gerçekleşmesinde adım atacak tek merci idi; ama yönetimlerin tamamı iki kulakları üzerine yatmayı tercih ettiler. Ehl-i kıble saydığım sağcıların Kale Evleri gibi bir projeye so­ğuk duracağını gençken tahayyül edemezdim ama ufuksuzluk ve çapsızlıklarının seviyesini işbaşına geçtiklerinde anladık. Bu projenin hâlâ gerçekleşe­ceğine, inanıyorum; yeni inşaat yasa ve teknikleri­ne uyarlanarak yeniden hayata geçirilebilir. Turgut Cansever’in kızı Emine Öğün Hanım bu projenin içerisinde idi ve maketini de bizzat kendisi yap­mıştır ve mimar eşi Mehmet Bey’le beraber yardı­ma daima hazırdır.

Vazife sayarak etkililerin(!) dinlediği bir soh­bette projeden söz etmiştim, paniğe kapılan müte­ahhit cephesi o muhitte arsam olduğunu yaymış­lardı kentin aylaklar sınıfına… Hemen söyleyeyim bu kentte iki metrekarelik bir arsam bile yok, bun­dan sonra kale civarı gibi merkezî yerde olması ise hiç mümkün değil. Bu proje gerçekleşirse biliyo­rum ki, kirli çıkı rantçılar kuyruğa girerler ve ora­dan ev almak için kıran kırana yarışırlar… Varsın öyle olsun; en azından bir minik Türk Şehri, mazi­mizle gelecek arasına köprü olacaktır.

Usanmadan bir kez daha dile getirmemi diler­seniz bencilliğime verebilirsiniz. Çünkü hayattay­ken böyle bir şey gerçekleşirse, yaşadığım şehir­de kazara ikamet etmediğime beni ikna edebile­cek bir güzelliği dünya gözüyle görmüş olurum. Hepsi o kadar.

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Abdullah Kasay – Türk Edebiyatının Kapı Numarası Kaç?

Böyle bir yazıyı 130 yıl önce bir Fransız Edebi­yat dergisine yazsaydım sanırım başlığı şöyle atar­dım: “Fransız edebiyatı hangi caddede?”. Muhte­melen ilk paragrafta “En Yüksek Kulenin Tür­küsü” şiirinin şairi Arthur Rimbaud’ya adres so­rardım. Vereceği cevap şu olurdu: “Sevdalar Çağı Dönsün / Dönsün Geri Gelsin”. Rimbaud bah­settiğim şiiri yazarken aynı tarihte Paris’te Eyfel Kulesinin inşaatına başlanmıştı. Ve o metal yığı­nı kule, yitip giden sevdalar için şunu dedirtti şai­re: “Uçup gitti göklere”…

Evleri aşan bir kule yapıldığında şairlerin de gündemi değişir… Elbette edebiyatın da… Mekânın anlatı türleri içindeki simgesel yansımaları; yaza­rın, şairin ya da anlatıcının toplumsal kimliğini ve toplumun yapısını çizen bir çerçeve oluşturmuş­tur. Çizilen bu çerçevenin Türk Edebiyatındaki ebatlarına bakmadan evvel hemen 1533 yılına gi­delim. Matrakçı Nasuh bu tarihte yaptığı “İstan­bul” minyatüründe ilk kez başkentin panoramik bir görüntüsü resmetmişti. Evler basit, tekdüze ve sıradandı. Dönemin modern mimarisi için Turgut Cansever bu “sıradanlığı” şöyle yorumlayacaktı: “İnsanlar kolektif-toplumsal mekânın oluşmasına, dünyanın güzelleşmesine ancak bu yolla katılabi­leceklerdi”. Peki, ne oldu da yüzyıllar sonra Be­şir Ayvazoğu o mimariye olan özlemini “Eski Ev” şiirinde: “Nerededir şimdi o sessiz güzel ev / Ya kürek, kazma, ya bir parça alev” mısralarıyla dile getirdi? Sorunun cevabı için balkona çıkıp Sezai Karakoç’un şu dizelerini okuyalım: “Gelecek za­manlarda / Ölüleri balkonlara gömecekler”.

Modernleşmeyle beraber temsili sanatlarda ya da edebiyatta “görme biçimlerimize” dair deği­şimlerin zaman/mekân algımıza yansıması “doğ­rudan” olmuştur. Sözlü edebiyatımızla başlayan, Divan Edebiyatımızla devam eden; Batı’da ede­bi akımların ortaya çıkmasıyla beraber Tanzimat Edebiyatımızla devam eden süreçte mekânın ele alınışı dıştan-içe doğru bir seyir göstermiştir. İçe doğru yönelen bu seyirde özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru batılı manada roman ve hikâye ile tanışmamız belki de dönüm noktamız olmuş­tur. Halk hikâyelerimiz ya da destan gibi türleri­mizden çok daha farklı bir “mekân” algımız vardır artık. Dış dünyada yaşanan zamandan hariç ede­biyatın da “öznel bir zamanı” vardır ve karakter­ler bu zaman içindeki evrenlerinde yaşamaktadır­lar. Mekân simgesel değer taşımaktadır ve karakter psikolojisine bürünmektedir ya da karakterin psi­kolojisi mekâna bürünmektedir. Özellikle roman ve hikâyede mekânın sembolik işlevi; olay örgüsü, hareket ve aksiyonla bütünleşmiştir.

Doğal olandan uzaklaşma ve kentleşme dö­nemi yaşadığımız II. Meşrutiyet sonrasında yazı­lan eserlerde, karakterlerin hem ekonomik hem de sosyal olarak köşk, konak gibi yapılardan uzaklaşıp apartmanlara göç edişine tanık oluruz. Bu şekil­de edebiyatın hikâye, roman gibi yeni sayılabilecek türlerinde geleneksel olanla modern arasında çok yönlü bir çatışma yaşanır ve bu çatışmalar genel olarak mekân üzerine kurgulanır. Çatışmanın ön­cesinde ise özellikle Batı romanı ve hikâyelerinde ev, mahalle ve kente dair izlekler; İstanbul’un kapı­larını Avrupa hayatına ve modasına sonuna kadar açmasına sebep olur. Bu değişim, dönemin yazar­ları tarafından es geçilmemiş hatta mekândan ken­te ve sosyal yaşama dair anlatılarda hep iki şehir karşılaştırılmıştır: İstanbul ve Paris. Öyle ki; Ah­met Mithat Efendi, “Paris’te Bir Türk” isimli ro­manında otel fiyatlarından tutup da, şehircilik po­litikalarına kadar her şeyi ayrıntıları ile iki şehir kı­yası üzerinden anlatmıştır. Öte yandan ise zengin/ fakir ilişkilerinin konak, köşk üzerine kurulan an­latılarında; cariye, hizmetçi gibi karakterlerin evin oğluyla aşk yaşadığına ya da o mekânlarda çekti­ği eziyetlere tanık oluruz. Ev veyahut geniş mana­da mekân artık sosyolojik olarak tüm karakterleri etkilemekte ve toplumsal çatışmanın odak nokta­sına dönüşmektedir. Yani Tanzimat’tan sonra an­latı türleri içinde nesnel bir varlık olmanın ötesi­ne geçmeye başlayan ev, artık kimi zaman sığını­lan bir barınak kimi zaman da realiteden koparak zenginleşmenin, modernleşmenin bir hayali ola­rak karakterlerin dünyasında yer edinmeye baş­lamıştır. Bu süreçte dikkate değer diğer mese­le ise kadın-ev ilişkilerinin boyutudur. Roman ve hikâyede kadınlara uygun görülen mekânlar hep evlerdir. Toplumsal dinamiklerin zede almama­sı için kadın evde olmalıdır ve mekân onun sıkı bir denetleyicisidir. Dış mekân ise sokak, mahalle ya da diğer ortamlarda erkek karakterle bütünleşir. Modernleşmeyle beraber aile ve sosyal yaşamdaki değişimlerin gerçek hayattan kurguya aktarımında, kadın öznesi bu toplumsal dinamiklerin esas be­lirleyicisine dönüşür. Artık kadın sadece evde de­ğil zaman zaman evden kaçma teşebbüsünde bu­lunan ya da kaçıp kendisine sığınma mekânı oluş­turan kimliğe bürünmektedir. Geleneksel sos­yal yaşam biçiminde modernleşmeye çalışan ka­dının gelgitleri, ruhi bunalımları mekânın işlevine dair çıkan sonuçlar iken bir taraftansa roman ve hikâyede geleneksel aile kurumunu devam ettir­meye çalışan da yine kadınlardır. Bu noktada ka­dın ve mekân çatışmasına Fatma Aliye’nin “Mu­hadarat” isimli eserinden örnek verebiliriz. Evin kızı Fazıla, Mukaddem’in kaçma teklifini reddet­miş ve baba evinin ancak babanın razı olmasıy­la terk edilebileceğini düşünmüştür. Çünkü babası bu evliliğe razı olmamıştır. Fakat daha sonra baba evi Fazıla için dayanılmaz bir noktaya gelmiş “ev­lenip kurtulma” fikriyle Remzi ile evlenmiş fakat mutsuz olmuş ve baba evine tekrar dönmek iste­miştir. Elbette romanın devamında aşk – evlilik ve mekân üçgenine dair diğer örnekleri de görme­miz mümkündür. Fakat “sığınma” duygusu için­de eve yüklenen anlam o dönem edebiyatında sık­lıkla gördüğümüz bir durum olarak karşımızda­dır. Bu durumu Gaston Bachelard “Mekânın Poe­tikası” isimli kitabında şöyle yorumlamıştır: “Evi, yargıların ve düşlerin etki alanına sokabileceğimiz bir nesne olarak ele almak yeterli olmaz ve evi­miz bizim dünya köşemizdir, bizim ilk evrenimiz­dir”. Dönemin yazarları yalnızca olay ve hareket­lerin geçtiği yerden ziyade; zihni planda karakterin iç dünyasında yaşadığı fırtınaların, çevresiyle çeli­şik durumlarının yansıdığı bir mekân retoriği kur­muşlardır. Denilebilir ki masal türünün bilinme­yen mekânlarda geçen anlatılarından geçip geldiği­miz yolda, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar ede­biyatımızın içinden çıkmayan ev, insan-mekân iliş­kisinde ağırlığını epeyce hissettirmiştir. Karakter­lerin mekân algısı ve aidiyeti, mekâna dair bireyle­rin sorumluluğundan çıkan çatışmalar, toplumsal değişimin mekâna yansıması, mahalle kültüründe­ki yozlaşma gibi birçok mesele edebi vitrinimizde yerini almıştır.

Hemen devam edelim. Çalıkuşu’ndaki Feri­de, nişanlısı Kâmuran’ın kendisini başka biriyle aldattığını öğrendiğinde evden kaçmış ve soluğu Anadolu’da almıştı. Reşat Nuri Güntekin’in bu ki­tabı yayınladığı 1922, “eve dair” fikri düşüncemiz­deki değişim için önemli bir tarih. Çünkü sade­ce Feride değil, bu yeni dönem edebiyatçıları da soluğu Anadolu’da almaya başlamışlardır. Bir nevi evin pencereleri açılmış, İstanbul manzarasının dı­şına çıkılmaya başlanmıştır. Aydın ve köylü ayrılığı, şehir ve taşralı farkı, alafranga yaşam ve gelenek­sel doğal yaşam… Bütün bunlar yeni hikâyeler ve romanlarda Anadolu ve Anadolu mekânlarının iş­lenmesini tetikler. Diğer taraftan ise aynı dönem­de artık İstanbul, Yakup Kadri Karaosmanoğ­lu gibi yazarların “Kiralık Konak”ı haline dönüş­müştür. Kuşak çatışmaları hızlanmış, ev temelden çatırdamaya başlamıştır. Bunun karşısında Anado­lu ise Matrakçı Nasuh’un 1533 yılında resmettiği minyatürdeki evler gibi tekdüze ve sadedir halen.

Yoğun bir Anadolu yönelişi esasen arka plan­da farklı tahliller de ortaya koymamızı gerektirir. Yine aynı tarihte yayınlanan, “Türk Evi” ismini taşıyan yazısında Yahya Kemal eve dair şu ifade­leri kullanacaktır: “Biz ancak bu son asırda Türk evi bozulduktan beri kirâlık evlerde sürünüyoruz. Eski Türk evini tahayyül, şiir sâhasında kalsın; onu hayatta bir daha ihyâ etmek muhâldir. Cedlerimi­zin evleri ve eşyâsı yaşayışlarının tarzından doğ­muştur. Bağdaş kurmak şilteyi, minderi; sahandan elle yemek leğenle, ibriği, el silecek sırma havluları îcâd etmişti”… Bu icatların halen yaşatıldığı Ana­dolu, işte tam da bu noktada edebiyatımızın yeni mekânıdır artık. Öncesinde Refik Halid Karay’ın Anadolu yönelişi olsa da, mekânın anlatıya yön ve­ren, olayın ilerleyişine katkıda bulunan görevi he­nüz olgun değildir. Yahya Kemal’in bahsettiği ki­ralık evlerde sürünmeyi; bu dönemin başların­da yazılan, “Ayaşlı ile Kiracıları” kitabında Mem­duh Şevket Esendal örnekleyecektir. Evler, Tanzi­mat edebiyatından farklı toplumsal dönüşümlerin merkezidir artık. Apartman hayatıyla tanışılmış, sokaklar daralmaya başlamış, mahalle yapısı iyiden iyiye değişmeye başlamıştır.

Bir sığınak olan evden çıkıp, bir sığınak ola­rak Anadolu’ya yerleşmeye başlayan edebiyatımı­zın “evsizliğe” yönelişi de belki de burada söylen­mesi gereken önemli bir husustur. Çünkü karak­terlerin yabancılaşmanın doğurduğu sıkıntılar kar­şısında öze dönüş olarak Anadolu’yu mekân tut­malarının ardından, arzu ettikleri ile buldukları arasındaki fark; travmalara da yol açacaktır. Sade­ce yaşadıkları şehre yabancılaşmayıp artık gittik­leri her yere yabancılık duymaya başlayan karak­terler, Cumhuriyet dönemi edebiyatın başların­dan sonlarına doğru tabiri caizse sokakta kalacak­lardır. Dönemin yine başı denilebilecek tarihlerde (1942) “Beyaz Ev” şiirinin şairi Ziya Osman Saba, evi dönem içinde yaşayan hayatın sembolü olarak görür. Fakat Saba’dan farklı olarak, özellikle “ev­ler şairi” yakıştırması yapılan Behçet Necatigil, so­kağa adım atışımız öncesinde içsel sıkıntı kaynağı; aynı zamanda mutluluk mekânı olarak ev’i kullan­mıştır. Şairin “İki Başına Yürümek” adlı şiir kita­bında iç ev-dış ev arasında gidip gelen bir anlayış ortaya koymuştur. Ona göre iç ev mutluluk, huzur gibi hisler; dış ev ise, bazen bir hapishaneye bile dönüşebilen mekândır. Necatigil’in bu şiir anlayışı ev üzerinden dış dünya, kent, kır, modernizm ve gelenek arasındaki sorunların bir düzlemidir. Bu­nun gibi 1950 sonrasında yazılan eserler belki de eve dair kırılmanın izlerini taşırlar. Nitekim mima­ri eleştirimizin yükseldiği dönem de bu hemen he­men bu tarih sonrasıdır. Yukarda bahsettiğim Se­zai Karakoç’un “Balkon” şiiri bu anlamda belki de durdurulamaz şekilde çoğalan apartman hayatına karşı, edebiyatımızda manifesto niteliği taşımakta­dır. 80’li yıllara doğru bir taraftan kentleşmemiz devam ederken toplumcu edebiyatımız da yüksel­mektedir. Ataol Behramoğlu, İsmet Özel ve Ca­hit Zarifoğlu gibi şairler; belki de evlerin apartma­na taşındığı bu dönemde sokağa doğru eklemlen­meye çalışılan “sosyal yaşamımız”ı eserleriyle ye­niden tanımlamaya çalışırlar. Nitekim “Stad” şii­rinde Zarifoğlu bulutun bile “Evlerden bir şeyler beklemekte” olduğunu söyleyecektir. Erdem Ba­yazıt, bildiği baharları “Apartman odalarında bü­yüyen çocukların bilemeyeceğinden” bahsedecek­tir. 1945’li yıllarda başlayan fakat esasen 80 son­rası dönemde farklı bir niteliğe bürünen “gece­kondulaşma” gibi sosyal durumlar ise edebiyatı­mızın son 20-30 yılına farklı açılardan damga vu­racaktır. Şehirlerden yalıtılmış yeni şehirler türe­miş, gecekondu/apartman çatışması çoğalmış, bir taraftan da “göç” olabildiğince artmıştır. Çalıku­şu Feride’nin kaçıp gittiği Anadolu bu kez, büyük­şehirlere kaçmaktadır. Yine bu dönem öncesinde Gülten Akın gibi şairler bu sürecin izleklerini eser­lerinde yansıtacaktır. Dönem sonrasında ise Latife Tekin gibi yazarlar gecekondunun “evsizliği” üze­rinden, kendine mekân arayan metinler üretecek­lerdir. Apartman, gecekondu, taşra, kırsal vb. ha­yatımız salt edebiyatta değil Yeşilçam sinemasında da kendini gösterecektir ki Yavuz Turgul, “Muh­sin Bey” filmi gibi bir başyapıta imza atacaktır.

  1. Kubilay Dündar’ın dergilerin dosya çalış­maları için “her dosya eksik dosyadır” dediği gibi Türk Edebiyatı’nın evini aradığımız bu yazıda da tam bir adres bulabilmemiz epey güçtür. Yazının başlığında “kapı numaramızın” ne olduğunu sor­makla hata etmişim. Şöyle sormalıydım belki de: “Türk Edebiyatı’nın hangi evini arıyoruz?”. Ceva­bı elbette yazının başında andığım Arthur Rimba­ud verecek değil. Belki de soruyu Fransız esintisiy­le başlayan modernleşmemize sormak gerek. Ama ben Necip Fazıl’ın “Ahşap Ev” şiirinden mısralar­la yazıyı bitireyim:

“Tek tek kalktı eşyamız, ahşap ev bomboş kaldı;
Güneş gözünü yumdu, has odamız loş kaldı…”

Kaynaklar

Cansever, Turgut (2013), İslam’da Şehir ve Mimari, 8. Baskı, İstanbul, Timaş Yayınları

İnci, Handan Elçi (2003), Roman ve Mekân (Türk Romanında Ev), 1. Baskı, İstanbul, Arma Yayınları

Bachelard, Gaston (2013), Mekânın Poetikası, 1. Baskı, çev. Alp Tümertekin, İstanbul, İthaki Yayınları

Necatigil, Behçet (2002), Şiirler-Bütün Yapıtları, 1. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Narlı, Mehmet (2007), Şiir ve Mekân, 1. Baskı, Ankara, Hece Yayınları

Özdenören, Rasim (2011), Kent İlişkileri, 3. Baskı, İstanbul, İz Yayıncılık

Alâattin Karaca – Yaralı Muhacir Kuşlar

Alâattin Karaca – Yaralı Muhacir Kuşlar

“Yaralı muhacir kuş” ifadesine Tanpınar’ın günlüklerinde rastlamıştım, iki yerde. İlkinde Park Otel’e sığınmış Yahya Kemal’i gördüğünde; “Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz adımlarla ancak yürüyebilen biçare ve acınacak ih­tiyar. Otelin odasındaki hasta ve büyük kuş. Mu­hacir kuş.” (Tanpınar’la Başbaşa, s. 158, 159) diye yazmıştı. İkincisinde bir yurt dışı görevinden dön­dükten sonraki hâli için; “En şahane kanat çarp­malarından sonra birdenbire yaralı muhacir kuş sığınması.” (Tanpınar’la Başbaşa, s. 278) cümle­sinde. Evet bir göçmendi Yahya Kemal, evvela Üsküp’ten İstanbul’a göç eden bir ailenin çocuğu, Osmanlı’ya, payitahta sığınmış bir Müslüman mu­hacir! Hep bu ‘muhacirlik duygusu’yla dört eliyle sarıldı, evine, yani vatanına, İstanbul’a… Ama bir evi, bir ailesi, bir çocuğu olmadı. Şiirlerinde hep bu muhacirlik duygularının izleri vardır. Son gün­lerini Park Otel’in tenha odasında, yalnız ve ses­sizce Boğaz’a bakarak geçirdi. O bakımdan, ev­sizliği en derin biçimde yaşamış şair kimdir, diye sorulsa, neden bilmem, ömrünün sonlarını, Park Otel’in 165 numaralı odasında, yalnız, mahzun ve tarifsiz kederler içinde, karyolasının ortasına otu­rup, pencereden Boğaz’a bakarak geçiren Yahya Kemal geliyor aklıma. Köksüzlük derin bir yara­dır insanda, evsizlik de bir köksüzlük olsa gerek, sürekli bir göç duygusu içinde yaşamak demektir herhâlde!… Evi olmayanın mazisi yarımdır bence. 1884’te Üsküp’te, İshakiye Mahallesi’nde, Âdile Hanım’ın konağında hayata gözlerini açan mu­hacir kuş, yıllar sonra hayata gözlerini İstanbul’da imparatorluğun yıkılan harabeleri arasında, Park Otel’in bir odasında kimsesiz biçimde kapaya­cağını bilemezdi elbet. Onun hayatında ilk göç, Üsküp’ten Selanik’e “trene göz yaşları içinde bi­nerek…” taşınmayla başlar. Selanik’te denize na­zır güzel bir ev, evin önü sofalı bir odasında has­ta yatan bir anne… Sonra 1899’da Üsküp’e tek­rar dönüş. Üst katta yazlık oda şaire tahsis edil­miştir. O odayı kendine göre düzenler genç şair, minderin köşesine annesinden kalan ceviz boya­lı çekmeceyi yerleştirir, bir yanda yer yatağı, şef­tali resimli şal yorganı… 1902’de bu kez payitah­ta gelir Yahya Kemal tahsil için. Muhacir kuşun Dersaadet’e ilk adım atışı. 1902 kışını Sarıyer’de İbrahim Bey’in köşkünde geçirir. Bu köşk, Sarı­yer deresinin kenarında, köyün bittiği yerde, “ah­şap, kerestesi kararmış, yıkılmaya meyyâl, bir kapı yığını[dır].”, alt katı selamlık, üst katı harem. Son­ra Paris’e firar… Yani yine göçmenlik… Ama yine İstanbul’a dönüş.. Ne diyordu Tanpınar: “Elbet­te gelecektin Kemal Bey!”… Muhacir kuş, döner dolaşır, bir “marifetmiş gibi” yine İstanbul’a ge­lir. Ve son uçuş.. Muhacir kuşun son uçuşu Park Otel’in bir odasında olur… Evsiz Yahya Kemal, yalnız ve belki de bir ev, bir aile özlemiyle bir otel köşesinden Boğaz’a açılan bir “Sessiz Gemi”yle son yolculuğuna uğurlanır.

Yalnız şair, önce 1930’lu yıllarda, sonra 1941- 46 yıllarında, ardından 1950’li yıllardan ölümüne değin Park Otel’in bir odasında yaşamıştır. Nasıl­dı bu otel odası, evsiz şair günlük hayatını nasıl ge­çirirdi? Sermet Sami Uysal, bu odayı şöyle tasvir ediyor: Kapıdan içeri girince hemen solda banyo ve tuvalet. Onun beri yanında bir gardrob. Gard­robun üstünde dağınık bavullar… Bavulun üstün­de kitaplar, gazeteler, pasta kutuları… Odanın or­tasında bir büyük karyola. Ufacık bir masa, ma­sada birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları, pas­lı çakı, kalemler ve bir cep saati… Karyolanın baş ucundaki komodinde telefon ve boş maden suyu şişeleri. Orta gözde doktor reçeteleri, ilaçlar.. Sağ köşedeki yuvarlak masada bir radyo. Tuvalet ma­sası. Üzerinde bir sürü kolonya şişeleri, fırçalar… Dağınık, bakımsız, kederli bir otel odası! Ama odanın manzarası muhteşem. Sağ yanda Sarıyer bütün ihtişamıyla gözlerinizin önünde. Ve ileride bütün görkemiyle Marmara, hayal şehir Üsküdar!..

Sessiz oda, çocuk seslerinin çınlamadığı bir mekân ve içinde Balkanlardan göçüp gelmiş bir yaralı kuş gibi Yahya Kemal! Bu yalnız otel köşe­sinde, kim bilir neler düşündü evsizliğine, ailesizli­ğine ilişkin… Dağınık kitaplar, gazeteler ve bavul­lar arasında, yer yer derin ıstıraplara gark olsa ge­rek! Her sabah 6.30’da uyanırmış, kahvaltısını ya­par, ardından edebiyat dergilerini gazeteleri okur­muş. Saat 9.00’da yatağından kalkıp traş olur, eski kahverengi robdeşambrı ile dolaşırmış yapayalnız şair odasında. Saat 11’e kadar yatağının üzerinde şiir yazmakla meşgul olur, öğle yemeği için genel­likle Abdullah Efendi’nin lokantasına gider, bir tavuk, üç porsiyon pilav yermiş. Sonra 13.30’da odasına dönüş, öğle uykusu… Akşam yemeğini genellikle odasında yermiş. Radyodan Münir Nu­rettin veya Safiye Ayla’nın okuduğu şarkılar. Bir küçük rakı. “O ‘sahibinin sesi’ gramofonlarda ça­lınan” yalnızlığın incecik melankolileri içinde yaşa­dı bir otel odasına sığınmış yaralı muhacir kuş… İstanbul, onun eviydi, Osmanlı mülkü onun ba­rınağı… Ama bir Ramazan günü Atik Valde’den inen sokakta nasıl, mahzun, tek başına kaldıysa, bir evin sıcaklığından ve neşesinden uzak, bir eve özlemle yaşadı Yahya Kemal. Sonra, öğrencisi Ah­met Hamdi Tanpınar. O da hocasıyla aynı kaderi paylaştı denebilir. Evi olsa da, derbeder, yalnızlığın derin ıstıraplarıyla çırpınan Ahmet Hamdi Tanpı­nar. Onun da son günleri, Narmanlı Yurdu’nun dağınık bir odasında geçti bilindiği üzere. Ömrü­nün başlangıcında mesut günler yaşar Tanpınar, bir ev sıcaklığı yüzüne vurur bu göçmen çocuğun! Kerkük’teki evlerinin izleri yansımış ilkin anılarına. İlk ev, Kerkük’te bir sayfiye yerinin ucunda âdeta bir berhane. Bu evde onlardan önce Halide Nus­ret Zorlutuna’nın babası Avnullah Kazımî Bey de oturmuştur. Bu evin selamlık tarafında 10-12 yer odası, üst katta bir ayvanhane, bir divanhane ve harem odaları bulunuyor. Baba, anne, büyükan­ne, kız kardeş, uşaklar, hizmetçiler… Yunus ilahi­leriyle dolu sıcak bir konak. Sonra selamlık bahçe­sindeki büyük karadut ağacı. Yine Kerkük, ikinci ev. Çarşıya, hükumet konağına daha yakın, kış için daha uygun. Haremlik, selamlık, yüksek ve sağlam duvarlı ev. Ortada bir bahçe, bahçede bir havuz, aydınlık bir şark evi. Havuzun başında büyük bir nar ağacı… Şimdi artık hayallerde kalmış aydınlık, bahçeli, havuzlu şark evlerinden biri. Tanpınar; “ Farkında olmadan birçok hikâyelerime, bu havuz ve nar ağacı girmiştir.” diyor. Abdullah Efendinin Rüyaları’ndaki “Evin Sahibi” adlı öyküde de bu evin izleri görülecektir. Şairin evinin gölgesi, yıl­lar sonra eserlerine yansıyor. Kerkük’teki üçüncü ev: Büyük, geniş bahçesinde bir sürü portakal ve limon ağacı, bir de büyük zeytin ağacı vardır. Ama sonra… Sonra bütün bu mesut çocukluk günle­ri, büyük ve aydınlık şark evleri, o evlerdeki sıcak­lık, havuzlu bahçeler, çocuk gülüşleri, sarılışlar bi­ter… Tanpınar da kiralık evlerde, yurt odaların­da, çocuk ve kadın sesinden ayrı, yalnız ve derbe­der bir hayat yaşamaya başlar. Ve tüm hayatı bo­yunca bu ışıklı evleri, o evlerdeki sıcaklığı, neşeyi, muhabbeti, sesleri arar. Günlükleri’nde bu derin acıyı ve ev özlemini; “Ev ışığı daima bana tesir et­miş, daima bir mıknatıs gibi beni çekmişti. Çocuk­luğumda, gençlik yıllarımda bu intime poesie’yi ta­darken, bir gün evsiz kalacağımı, evsiz ihtiyarla­yacağımı hiç aklıma getirmemiştim.” diyerek an­latır. Bu ışıklı evlerden sonra, dağınık odalar, loş evler, yalnızlık. Bir başka yerde evsiz ve ailesiz ge­çen hayatını, bir eve ve aileye duyduğu derin özle­mi şöyle dile getirmiş: “Bir de sefalet manzarala­rı. Kendimi son zamanlarda iyi döşenmiş bir oda­da veya bir binada hiç görmedim. Kalabalık ve se­falet. Her şey lime lime.”. Sonra başka bir yerde, “Keşke evlenmiş olsaydım.” diye ıstırapla hayıfla­nır ve ekler: “Bir oğlum olsaydı, iki dil, felsefe, rı­yaziye öğretseydim.” Ne derin acı! Tıpkı Yahya Kemal gibi. Bir başka bölümde, yalnızlığını, evsiz­liğini; “… masamın bir ucundayım. Karşımda kü­çük kahve iskemlesinin üstünde bakır cigara tab­lası parlıyor. Cigara tablam, kahve fincanım, ro­manın müsveddeleri önümde. (…) Yalnızım, bü­tün dünyam benden uzakta ve içimde. (…) Kim anlar şu andaki boşluğumu ve doluluğumu.” De­rin bir yaradır bu. Kimi zaman kaçar bu yalnız ve sessiz evden, yurt odasından. Geceleri arkadaşları­nın evine sığınır, Hilmi Ziyalara, Sabahattin Eyu­boğullarına…

Ev, onun için yalnızca biyolojik varlığının bir sığınağıydı eminim. Mecburî bir sığınış. Günlük­lerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa’yı okuyunca daha iyi anladım bunu. Sürekli eve dönmeye mecbur ve her dönüşünde yalnızlığını, derbederliğini, yüzü­ne bir kamçı gibi vuran, soğuk, karanlık ve dağınık bir oda. Dağınıklık, evet dağınıklık… Tanpınar’ın evi alabildiğine dağınıktı sanırım. Günlükleri ben­de böyle bir izlenim bıraktı. Bir de ölümünden he­men sonra, dostu Necmettin Halil Onan’ın söy­ledikleri bu kanaatimi pekiştirdi. Onan, Tanpınar ölünce, kederler içinde, ondan arta kalan eşyala­rı toplamak üzere gittiği evle ilgili, perişan hâlde ; “Şimdi onun evini, yazılarını, kitaplarını toplamak işi de çaresiz bana düştü. Her gün içim parça parça oluyor. Orada nelere rastlamıyorum!” diyor ve ardından evin her köşesinde ele geçirdiği yazılı kâğıtları derleyip toplayamadığını belirtiyor. Tam olmasa da, bunlar, ömrünü yalnız geçirmiş bir aydının evi hakkında ip ucu vermekte. Masa üzerinde, notlar alınmış, kimi yarım bırakılmış bir sürü yazılı kâğıt, birkaç kalem, içi izmarit dolu bir cigara tablası, dağınık, kimi masada, kimi raflara sığmamış; belki de yer­lere yığılmış kitaplar, plaklar… Acaba “Her şey yer­li yerinde; masa, sürahi, bardak” demesi ondan mıdır; yani her şeyi yerli yerinde görmek arzusundan mı? Sonra, kendini evinde bir böcek gibi hissettiği de olmuş mudur Tanpınar’ın? Hani şu Gregor Sam­sa gibi; odanın loş karanlığına gömülüp, oradan hiç çıkmak istemeyen… Bilmem, bilmiyoruz, ama evsizlik, ailesizlik, çocuksuzluk onda derin bir acı. Günlükler’e yansımış yer yer bu tarifsiz kederler.

Aklıma birden Cahit Sıtkı geldi. Tam tersi­dir herhâlde onun evi; aydınlık… Evet aydın­lık olmalı Cahit Sıtkı’nın evi, sükûnet, dinginlik; su gibi… Bunu da onun “Her mihnet kabulüm, ye­ter ki/ Gün eksilmesin penceremden” demesinden çı­kardım. Diyarbakır’daki evlerini gözümün önüne getirince şairin niye böyle söylediği daha bir anla­şılıyor. Sonra “Odamda Sükût” şiirindeki “Tavan bir anne gibi iğilmiş üzerime,/ Duvarlar etrafımda kar­deşlerim gibidir;/Sır dolu gözlerini vermişler gözlerime.” dizeleri. Eğer bu dizeleri Tanpınar yazsa, tavanı anne, duvarları da kardeş gibi görmezdi herhâlde. Daha doğrusu yine gözlerini kaçırırdı bu darma­dağınık; yalnızlığını, derbederliğini yüzüne vu­ran soğuk odadan ve her zamanki gibi, dışarıya, tabiata bakınarak avunurdu, unuturdu yalnızlığı­nı, rüya âlemine sığınırdı; “Mavi, masmavi bir ışık/ Ortasında…” yüzmeyi yeğlerdi. Onda hep böy­le bir ‘realiteden kaçış’ buluyorum. Evle, yapayal­nız yaşamakla ilgisi var mı bunun acaba?… Necip Fazıl’ı anımsadım bir de bu bağlamda. Ev onda bir buhran, bir korku imgesi sanki. Aklıma hemen “Kaldırımlar”ın “Evlerin bacasını kolluyor yıldırım­lar” ve “Üstüme camlarını, hep simsiyah dikiyor/Gö­züne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.” dizeleri geliyor. Ve düşünüyorum; bu, şairin yaşamıyla, yaşadığı ev atmosferiyle mi ilgili? Neden evi böyle korkutucu imgelerle ifade ediyor Kısakürek? Otoritenin hü­küm sürdüğü bir ev, bir çocukluk yaşamı mı var bu imgenin kökeninde acaba?

Bütün bunlar, şunu getiriyor aklıma; ev, aile bir insanın yaşamında çok önemli. O hâlde ese­rinde de önemli olmalı. Örneğin, yaşamının bü­yük bir bölümünü yalnız başına, mahzun ve mü­tekeddir Park Otel’de, boş bir odada geçiren Yah­ya Kemal’in şiirleri incelenirken bu olgu göz­den kaçırılmamalı. Bir şekilde aynı kaderi payla­şan Tanpınar’ın eserlerine de bu açıdan bakılmalı. Böylece, her iki şairin şiirlerinde ev içinin değil de, dışarının; pencerenin ve pencereden dışarı bakma­nın; denizin, gökyüzünün, ağaçların niçin öne çık­tığı ya da öne çıkma nedenlerinden biri açıklana­bilir belki.

Her neyse, aslında bu yazının konusu şair-ev ve şiir ilişkisi değildi doğrudan. Bana bunları dü­şündüren, Ece Ayhan’ın Hoşça Kal ve Emine Sevgi Özdamar’ın Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur’unda şairin yaşadığı evlere ya da evsizliği­ne ilişkin okuduklarım. Sonra, Yahya Kemal’in Park Otel’deki yalnızlığı ek­lendi Ece Ayhan’ın evsizliğine, gö­çebeliğine, ardından da Tanpınar’ın Günlükler’inin uyandırdığı zincirle­me çağrışım… Sonra bu şairlerin ortak bir kaderi, ıstırabı pay­laştıklarını gördüm: Yal­nızlık, kimsesizlik, evsiz­lik ya da çıplak, soğuk bir evde, bir kadın gülüşün­den, bir çocuk sesinden mahrum yaşamak!… Bu mahrumiyetin yarattığı derin ıs­tırap… Yahya Kemal’de de, Tanpınar’da da, Ece Ayhan’da da bulduğum bu: Aynı keder, aynı ıstı­rap, aynı özleyiş… Bunu Yahya Kemal ve Tanpı­nar, realiteden kaçarak vuruyor dışa. Ev, çocuk, eş, kardeş yok onların şiirlerinde; gözlerini onun için kaçırıyorlar evden, evi oluşturan insanlardan. Yal­nızlıklarını anımsamamak için olsa gerek, pence­reden dışarı bakıyorlar hep; çünkü içerde, evde de­rin bir sessizlik var; yalnızlığa bulanmış keder var: Görülmek istenmeyen realite bu. Oysa Ece Ay­han, tam aksine; ama aynı kader ve keder nedeniy­le, dünyaya küfrediyor, talihe, yoksulluğuna, ba­basızlığına, sarışınlara… Şiiri, o nedenle, tek ke­limeyle bir ‘lânet’tir Ayhan’ın. Tanpınar ise, ro­manlarında, öykülerinde, şiirlerinde dile getireme­diği bu lâneti -belki şikâyetini demek daha doğ­ru- Günlükler’inde ifade ediyor. Onunki de ülke­sinde kadrinin bilinmediğine inanan ‘âraf ’taki bir aydının derin ıstırabı. O nedenle olsa gerek, gün­lüklerinin dili saldırgan, hırçın, âsi Tanpınar’ın… Aynı ıstırap, aynı isyan Cemil Meriç’te yok mu? Şa­şılacak ne var bunda? Şaşılacak ne var Tanpınar’ın günlüklerinde?… Neden hayal kırıklığına uğruyo­ruz yazdıklarından? Realite bu; Huzur’un kökün­deki derin acı, huzursuzluk bu. O hâlde hepsi, benzer bir kaderi paylaşıyor sonuçta: Yalnızlık; ül­kedeki yalnızlık, evdeki yalnızlık, evsizlik, ailesiz­lik, göçebelik… Seslerine karşılık veren yok, de­rin bir ıstırapla attıkları çığlık, evlerin, otel odala­rının çıplak duvarlarında yankılanıyor, açılmayan kitapların tozlu sayfalarında hapsoluyor, çığlıkla­rı boşlukta dolaşıp yine kendi suratların­da patlıyor bir şamar gibi. Oğuz Atay, işte bu nedenle meçhul bir istasyon­da “Ben buradayım okuyucu, sen nerdesin acaba?” diyerek yalnız­lığına bir eş arıyor. Kim bu çığ­lıklara yanıt veriyor, kim verecek, kim?..

Cahit Sıtkı, çocukluğunu ay­dınlık bir evde geçiren Cahit Sıtkı. Bakın, mutlak sona doğru gidişte ya­payalnız, evsiz-barksız kalan insa­nın ıstırabını nasıl anlatıyor şu şii­rinde:

Bu akşam ilk olarak ağladım,
Bekâr odamın penceresinde.
Hani ev bark? Hani çoluk çocuk?
Ne geçti elime bu hayatın Meyhanesinde, kerhanesinde?
Yatağım her gece böyle soğuk.
Saadet bu ömrün neresinde?

Aklıma Park Otel geliyor, pencerede, mahzun gözleriyle Boğaz’a bakan Yahya Kemal. Bir süre Narmanlı yurdunda kalan Tanpınar sonra, ağzın­da cıgarasıyla… Ve varoşlarda, yıkık dökük, per­desiz yoksul evlerde kalan Ece Ayhan, bağdaş kurmuş bir yer sofrasına. Pencere kenarlarına di­zilmiş kurşun kalemler. Gazete parçaları, dergi­ler, odanın bir kenarına yığılmış. Ve sonra Fatih’te bir çatı katında hep kirada oturan Sezai Karakoç. Ve Günlükleri’nde sürekli ev değiştirdiğinden söz eden, onlarca eve taşınan göçebe şair Cemal Sü­reya! Hiçbir zaman kendi evi olmamış Cemal Sü­reya… Yalnızlık kervanı, şair ve aydınlardan olu­şuyor. Ortak bir kaderdir bu. Buna evsizlik den­mez, yoksulluk denmez; yalnızlık denir, BÜYÜK YALNIZLIK!… Dıranas’ın yalnızlığı, insanın yal­nızlığı!…

Mehmet Kahraman – Ev-Siz-Lik

Mehmet Kahraman – Ev-Siz-Lik

Evsizler

Türk Dil Kurumu sözlüğünde ev şöyle tanım­lanmaktadır: Yalnız bir ailenin oturabileceği bi­çimde yapılmış yapı; bir kimsenin veya ailenin içinde yaşadığı yer, konut, hane; aile, soy, nesil. Ta­nımlardan da anlaşılacağı üzere ev sosyal bir yapıyı işaret etmekte, içinde yaşayanlarla bir bütün oluş­turarak düzenli bir yaşamın kodlarını vermektedir. Aynı sözlükte evsiz: Evi olmayan, yaşamını sokak­larda sürdüren, diye tanımlanmaktadır. Evsiz kişi toplumdan uzak, sosyal yaşamdan dışlanmış kişi demektir günümüzde.

Yirmi birinci yüz yılı yaşadığımız bu çağda ev­sizliğin ne demek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ekonomik gelişmişliğin ve refah seviyesinin art­tığı, eğitim oranlarının yükseldiği, teknolojik geliş­menin sınır tanımadığı bu yüz yılda, evsizliğin ne demek olduğu artık daha iyi biliyoruz. Bu bilgiler ışığında sokak çocuklarına, tinercilere, ailesi dağıl­mış yaşlılara, savaş mağdurlarına, mültecilere daha yakından bakabiliyoruz.

Bugün şehirleri evsizler olmadan düşünmek neredeyse imkânsız. Özellikle büyükşehirler ev­sizlerin neden olduğu sorunlarla gündeme gel­mekte. Sokaklar, köprü altları, harabeler, inşaatlar, bankamatikler, otogarlar evsizlerin en çok tercih ettiği yerler olarak bilinmekte. Buralarda düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürülmesi mümkün değil­dir. Yatmaları, yeme içmeleri problem olan bu du­rumdaki kişiler haliyle toplum için de tehdit oluş­turmaktadır.

Çoğunluk karton kutularla çevrilmiş, üzeri mu­şamba ile kapatılmış mekân evsizler için bir sığı­nak görevi görür. Ancak bu durum kış aylarında, havaların soğuması ve yağışların artmasıyla tersi­ne döner. Soğuktan ve yağıştan korunmak için ka­palı mekânlar aranır. Böyle zamanlarda terk edil­miş binalar ya da bankamatik gibi kapalı alanlar evsizlerin kullandığı yerlerdir. Mekân sorunu çö­züldüğünde yeme içme problemiyle karşı karşıya kalır evsizler. Dışarıda olmanın, toplumdan uzak olmanın diğer bir sonucu ise işsizliktir. Ellerinden iş gelse bile karşı tarafa güven telkin etmedikleri için iş bulmaları neredeyse imkânsızdır. Zaten iş bulmuş olsalar kazandıkları parayla düzenli bir ya­şama geçebilir, kendi hayatlarını kurabilirler. Ev­sizlerin büyük bölümünü gençler oluşturmaktadır. Bu kişilerin ellerinde bir meslekleri yoktur ve on­ları ellerinden tutacak kimse de yoktur. Yaşlı olan evsizlerin ise yorgunluk, umutsuzluk ve alkolizm­le birlikte hayata direnecek, mücadele edecek güç­leri kalmamıştır. Sokakta yaşayan bu insanlar hal­kın verdiği paralarla bir şeyler alıp yemekte ya da çöpten, sokakta buldukları artıkları yiyerek haya­ta tutunmaya çalışmaktadır. Özellikle mahalle es­nafı tarafından tanınıyorsa mahalleli o kişiye sahip çıkıyor ve az da olsa karın doyuracak şekilde yar­dım ediyorlar.

Barınma ve yeme içme temel sorun olarak kar­şımıza çıksa da evsizler için insanca hayat yaşamak için gereken en önemli husus sağlık ve eğitim ala­nında olmaktadır. Hiçbir sosyal güvencesi olma­yan bu insanlar hastalandıklarında kendi kendine iyileşmeyi beklemekte, herhangi bir sağlık kurulu­şundan yardım alamamaktadırlar. Bunun sonuçla­rı her zaman iyi netice vermemekte ve ölümle so­nuçlanma olasılığı artmaktadır. İklim koşulları, hij­yenden yoksun ortam, yetersiz beslenme her türlü hastalığın davetçisidir. Evsiz ölümleri daha çok kış aylarında görülür. Gazetelerin üçüncü sayfasında kısacık haberle kendilerini ilk ve son kez gösterir­ler. “Şişli’de, geceyi sokakta yağmur altında geçi­ren bir kişi, ölü bulundu. Temizlik yapan beledi­ye işçisi, Esentepe Durağı yakınlarında yerde ya­tan bir kişiyi fark etti. Bu kişinin hiç hareket et­memesi üzerine temizlik işçisi, durumu emniyete bildirdi. Olay yerine gelen sağlık ve polis ekipleri, üzerinde herhangi bir kimlik belgesi bulunmayan 40-45 yaşlarındaki kişinin hayatını kaybettiğini be­lirledi.”( 17.10.2011) bir başka haber: “Antalya’da sokaklarda yaşayan 47 yaşındaki İlyas Gerezli adlı vatandaş, soğuktan donarak hayatını kaybetti.1

Eğitimin temel insan haklarından biri olduğu her fırsatta dile getirilir. Eğitim bireyin gelişimini, hayatı öğrenmesini, algılamasını, yaşama bakışını değiştirir. Oturup kalkması, yemesi içmesi, konuş­ması, kendini ifade etmesi, daha doğrusu kişinin kendi olabilmesi büyük oranda eğitimle alakalı­dır. Evsizlerin eğitim imkânlarından mahrum kal­dığı göz önüne alınacak olursa söylenecek sözle­rin büyüklüğü de tahmin edilmiş olur. Suç oranla­rına bakıldığında suça karışanların büyük bölümü­nün evsizlerden ya da bir şekilde hayatını sokak­larda sürdürmek zorunda kalanlardan olduğu an­laşılmaktadır. Özellikle tiner, bali, uyuşturucu gibi etkin madde kullananların yol açtığı sorunlar her geçen gün artmaktadır. Gasp, hırsızlık, tehdit ve en sonunda ölüme varan olaylar herkesin malu­mudur. Toplumsal huzurun olmadığı ortamlarda yaşamak zordur. Kişi kendini güvende hissetmek ister. Güvenli bir ortamda birey tam olarak ken­di olabilir. Korkularla ve her an ne olacak diye dü­şünerek yaşayan insan, hayatını istediği şekilde ya­şayamaz. Günümüzde şehir merkezlerinin güven­siz olması, bilhassa geceleri sokağa çıkmaya kor­kar hale getiren en büyük etken alkol ve uyuştu­rucu madde kullanan kişilerdir. Bu da başta ço­cuklar ve kadınlar olmak üzere herkes için tehdit ve tehlikedir.

Ülkemizde evsizler üzerinde çok az çalışma/ araştırma yapılmıştır. Sokaklarda yaşayan sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte yüz bine yakın kişinin evsiz olduğu tahmin edilmektedir. Ve bu sayı her geçen gün artmaktadır. Bu sayının içinde mülteciler yok. Onlar da sayıya dahil edildiğinde büyük nüfuslu bir ile tekabül edecek kadar insan vardır sokaklarımızda. Üzerinde mutlaka düşünül­mesi ve çözüm üretilmesi gereken bir sorun dur­maktadır karşımızda.

2010 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi İn­san Hakları Araştırma Komisyonu AŞTi’de kalan evsizlerle ilgili bir araştırma yapmış ve yayımlamış­tır. Araştırma sonucuna göre evsizlerin kendi ara­larında bile birçok sorun yaşadığı ortaya çıkmıştır. Hırsızlık, tecavüz, öldürme gibi ciddi sorunlardır bunlar. Çocuklar ve kadınlar bundan en fazla etki­lenen kişilerdir. Araştırmada evi terk etme neden­leri üzerinde de durulmuştur. Kendisiyle konuşu­lan kişiler, “İnsan rahat evi varken, huzurluyken neden evini terk etsin.” diyerek tepkilerini orta­ya koymuştur. Evi terk etmenin nedenleri arasın­da ekonomik sıkıntılar, şiddet ve geçimsizlik öne çıkmaktadır. Komisyonun tespitleri araştırmanın “Değerlendirme Ve Sonuç” bölümünde açık bir şekilde dile getirilmiştir. “Dünyada pek çok ülke­nin sorunu olan evsiz insanlar ailevi, ekonomik, psikolojik ya da çeşitli sosyal sebeplerle sokakta yaşamaya mecbur kalmakta ya da kendi iradeleriy­le bu yolu seçmektedir. Ancak bu durum, hem bi­reysel hem de toplumsal açıdan pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Zira, sağlıklı bir çevre­de barınma, beslenme ve yaşama hakkından mah­rum bu insanlar kendi hayatlarını olduğu kadar toplumun hayatını da tehdit etmektedirler. Ev­siz insanlar, kış aylarında donma tehlikesiyle kar­şı karşıya kalmakta, yetersiz ve sağlıksız beslenme nedeniyle çeşitli sağlık sorunlarıyla baş etmekte ve içinde bulundukları şartlar kendilerini kolaylıkla suça itebilmektedir.2

Ev

Ev etrafı dört duvarla çevrili ve üstünde çatı­sı olan bir yer midir? Ev denince insanın aklına ilk gelen şey nedir? Evsizler için ev ne demektir?

Yazımızın girişinde evin sözlük anlamını ver­miştik. Ev barınılacak yer olarak, konut olma özel­liğinden önce, bir kimsenin veya bir ailenin yaşadı­ğı yer olarak görülüyor. Ev konut anlamıyla bir sı­ğınak, barınaktır. Fakat diğer anlamıyla evin yuva olma durumu da vardır. İçinde bir aile yaşıyorsa o ev bir yuvadır ayrıca. Her ev için bu tabir kullanıl­maz. Yuva olma özelliği sevgiyi, saygıyı, sahiplenil­meyi, mutluluğu, bir yere ait olma meselesini ifade etmek için kullanılır. Zaten ev denince insanın ak­lına ilk gelen anne, baba, çocuklar ve haliyle sevgi­dir. Peki, evsizler için ev ne anlama geliyor?

Türkiye’de evsizlerle ilgili çok az araştırma ya­pılmış. Yapılan araştırmaların çoğu ise evsiz ölüm­leriyle ilgili. Araştırmacılar evsizlerin ölümleriy­le ilgili araştırma yapmışlar ve elde ettikleri bilgi­lerle evsizlerin genel durumunu ve yaşam şartla­rını gündeme getirmişler. Araştırmalar bize daha çok sağlık durumları üzerine okumaya yönlendiri­yor. Verilerden evsizlerle ilgili genel kanıya gitmek mümkün değil.

Evsizlerle ilgili en önemli bilgi kaynağı televiz­yonlar. Daha çok haber bültenlerinde gördüğü­müz evsizler, genelde bir suça bulaştığında ya da kışın sert hava koşullarında belediyeler tarafından toplanmasıyla gündeme geliyorlar. Yan yana seril­miş yataklarda, soğuktan kurtulmuş olmanın ver­diği gülümsemeyle ekrana geliyorlar haber kanal­larında. Muhabir soruyor: kendinizi nasıl hissedi­yorsunuz? Neden sokağa düştünüz? Şimdi bir evi­niz olsaydı ne yapmak isterdiniz? Ekranda bir gö­rüntü olmasa sorular çok sıradan gelebilirdi, fa­kat evsiz kişi konuşmaya başladığında sorular ya­kıcı bir hâl alıyor. Birkaç dakika içine sığdırılan ha­yat bir ömür sürüp gidecek haber bittiğinde. Ha­valar ısınmaya başladığı zaman eski mekânlarına, karton evlerine dönecekler.

“ Yuva olma özelliği sevgiyi, saygıyı, sahiplenilmeyi, mutluluğu, bir yere ait olma meselesini ifade etmek için kullanılır. ”

Evlerde ise bambaşka hayatlar yaşanmaktadır. Anne, baba, çocuk; kimi evlerde dede, nine haya­tın bütün yükü tek omza yüklenmeden, acılar da mutluluklar da paylaşılarak geçen bir ömür. Elbet­te her ev, her aile aynı değil. Zorlukların yaşan­dığı, geçimsizliklerin olduğu evler de vardır. Her ne kadar bu evler hayat zor olsa bile evsizlerle kı­yaslanamayacak derecede bir hayat söz konusu­dur. Sosyal düzlemde kendilerini ifade edebilmek­te, kendilerini aidiyet içerisinde tanımlayabilmek­tedirler.

Günümüzde büyük aileyi bulmak zor. O de­delerin ve ninelerin yaşadığı evler eskilerde kaldı. Çocuklar dede ve nine sevgisini yılda en fazla iki ya da üç kez tadabiliyorlar ancak. Bu yüzden dün­ya hakkında öğrendikleri de anne babanın çapıyla sınırlı. Oysa bir çocuk babadan disiplini, zorluğu; dededen erdemi, sahiplenilmeyi; nineden geçmişi, hatıraları; anneden merhameti, sevgiyi öğrenir. Sa­bah hep birlikte kahvaltı etmenin, akşam sohbe­tinde ise yaşananların konuşulduğu ortamda ken­dini şekillendirir. Erkek çocukları babalarını tak­lit ederek rol çalışması yaparken, kız çocukları da anneleriyle geçirdikleri sürede kendi kodlarını inşa ederler. Gün içinde herkes bir yerlere dağılsa bile akşam dönecekleri bir evleri vardır. Ocakta yemek pişmektedir. Eve adımını atanlar mis gibi yemek kokusuyla ait oldukları yere geldiklerini bilirler. Orada kendileri olabilirler, çünkü ırada hayat var­dır, sevgi vardır.

Nedenler ne olursa olsun sonuç, kaybolan bir insan hayatıdır.

Cihan Aktaş – Evimi Kendim Yapsaydım

Cihan Aktaş – Evimi Kendim Yapsaydım

Çoğu insan gibi benim de ideal bir evim vardı, geçen zaman içinde bu evi farklı beklentilerle ye­niden ve yeniden inşa ettim. Değişime açıklık ide­al evin bir özelliği olsa gerek. Başlangıçta belirgin olan özellikler ise sağlamlık ve mahalleye açıklık­tı. Mahalle içinde büyüdüm. Oynadığım oyunlar sokağa taşıyordu. Beri taraftan bir evi yaşanmaya değer kılan asli niteliği de sağlamlık olsa gerekti. Rahmetli anneannem Erzincan depremi sırasında beş çocuğunu yitirmiş ve bir süre divane gibi do­laşmış ortalıkta. Onun yası hiçbir zaman sona er­medi. Deprem günlerini tekrar ve tekrar anlatırdı ve ben onu dinlerken “deprem öldürmez bina öl­dürür” sözü üzerine düşünürdüm. Mimarlığı mes­lek olarak seçmemin bir sebebi, depreme daya­nıklı evler yapmanın sırrına ulaşmak olabilir. Sağ­lam, hafif, genişlemeye açık, mahalle içinde, ferah, toprağa ve gökyüzüne dokunabilir, aydınlık… Bu özelliklerin hepsini taşıyan bir ev artık nadiren bu­lunabilir.

Yaşadığım bir evde beni en çok rahatsız eden neydi? PVC kaplama ve sivri topuklu terliklerle gezinen üst komşu. Bangır bangır müzik, kirli ko­ridorlar, kertenkele baskını, ikide bir arıza yapan su tesisatı, çalıştığım odaya uzak mutfak, çalıştığım odaya açık mutfak.

Kiralık bir eve en çok hangi sebeplerle bağlan­dım? Sessizliği, sesleri, rahat ve hızlı hareket etme­ye izin veren boşluklu alanları, sokağı, yeşil esin­tileri…

Evlendiğim yıla kadar yaşadığım ev sayısını bir solukta sayabilirim. Sadece dört. Refahiye’ye bağ­lı Bekolar köyündeki lojman, Refahiye içindeki Cami Şerif Mahallesi’nde yol üstünde iki ev ve ni­hayet 1973’ten 1984’e kadar on yıl yaşadığım an­nemle babamın Küçükyalı’daki evi. Daha sonra neredeyse otuz yıl boyunca hemen her sene ev değiştirdim. Şehir ve ülke taşınmaları değildi bunun tek sebebi. Ev sahibiyle en küçük bir anlaşmazlık­ta, hadi taşınalım, diyorduk eşimle; bazen de taşın­dığımız ev bir sebeple bize uzun süre yaşanamaz geliyordu. İleriki yıllarda çocukların okullarına ya­kın olma tercihiyle taşındığımız da oldu.

Bir evden diğerine taşınmak, verilmiş emeği geride bırakmak anlamına da geliyor. Bir önceki evi kapı pencere kasaları, dolapları döşemeleri, su tesisatıyla bir ölçüde kendi usulünüze göre düze­ne sokmuşken taşındığınız evin farklı problemle­rine kafa yormak zorunda kalıyorsunuz. Taşınma­lar öğreticidir. Tesisat ve badana ustalarının eksik bıraktığı sizi maharet sahibi kılar.

Hayatımın ilk evi, Refahiye’ye bağlı Bekolar köyündeki öğretmen lojmanıydı. Gri, soğuk, ka­ranlıktı.

Marguerite Duras Somut Yaşam’da “Söz ko­nusu bir şato bile olsa, evler çocuklara ayrılmış yerlerden yoksundur” diye yazar. “Buna karşılık çocuklar dönüp eve bakmasalar bile köşe bucağı anadan daha iyi tanır, her yanı karıştır, araştırır­lar.” (1)

Yılın neredeyse üç mevsimi karla kaplı köy­de beton bir evi tamamen ısıtmak mümkün değil­di. Sobalı oda ve diğerleri vardı. Diğer odalara girdiğimde kapıldığım üşüme bütün ömrümce beni takip etti sanki. O odalardaki kitap dolu kutula­rı, kolileri karıştırmayı iş edinmiştim. Ev lojmandı ve köyden uzakta, okulun yanı başında bir binaydı. Hangisi okul, hangisi ev, mimarisine bakarak ka­rar veremezdiniz. Tabii binası ve bahçesi daha bü­yük olan okuldu. Malzeme olarak betonu sevimsiz bulmamda payı olmalı lojman yıllarının. Ayrıntıları fazla hatırlamıyorum. Ben dört yaşındayken ayrıl­dık o evden. Köylülerin evine akşam oturmaları­­na, yemek davetlerine giderdik. Kerpiç ve taş evle­rin farkı üzerine düşündüğümü sanmıyorum, ama ısı farkını algılıyordum. Duvarsız Odalar başlık­lı, ailenin zamanının çoğunu geçirdiği odada ken­dine ait bir mekân arayışı içinde, masanın altında vakit geçiren çocuğun muhayyilesi başka türlü bir ev için çalışmaya başlar. Mademki kalabalık odada kendine ait bit ortam bulamıyor, masanın altında sağlamaya çalışır o boşluğu ve durduğu yerde kapı kanadının uygun yüzeyinde ideal evinin planını çi­zer. Pencere işte şöyle olsun, kapı burada dursun, işte şurada bir dolap olsa…

İdeal herhalde beton soğukluğu yaymamalıydı. Çocukların evle ilişkisini irdelerken Duras, “an­cak ayrıldıkları zaman evlere bakarlar” diye yazı­yor bir de. (2) Bekolar’daki lojman, bir kamyonun arkasında, eşyaların arasına sıkışmış olarak ayrılır­ken, geride bir mağara kovuğu görür gibi olduğu­mu hatırlar gibiyim. Lojman, soğuktu.

Refahiye’de kısa süreli oturduğumuz, sahibini “Vahdettin Amca” olarak hatırladığım evden ba­bamla Vahdettin Amca’nın bir dam üstünde gerçekleşen şiddetli kavgayı takiben dokuz sene otu­racağımız Vesile Bölük Babaanne’nin evine taşın­dık. Cami Şerif Mahallesi’ndeki o ev bütün haya­tım boyunca “yuva” denildiğinde aklıma gelen ilk adres. On yıl kadar önce yıkıldı, arsasının bulun­duğu bahçeye bakan görkemli bir köşk yaptırdı ev sahipleri; sanki o köşk güzelliğine ancak bizim hiç olmazsa yüz yaşında olsa da güzelliğini koruyan evimizin yokluğunda kavuşabilirdi.

Evimi kendim yapsaydım o evden hangi özel­liklerini alırdım? Ahşap ve taşı, tahta balkonu, pen­cerelere yapraklarının ışığı düşen elma ve armut ağaçlarını, serin ve geniş sofasını, sardunya sak­sılarıyla süslü denizliklerini, bana uç­suz bucaksızmış gibi gelen bir çayırlı­ğa bakan arka oda penceresini, odalar­daki tahta yüklükleri, sedirler ve sedir­lerin içindeki küvetleri, ahşap süpür­gelikleri, nice bakışı biriktirdiği hissi­ni uyandıran ahşap tavanları… Tah­ta merdivenin yüz yıllık izlerini, bah­çesindeki çeşmeyi, bahçeyi çevreleyen çitler boyunca ilerleyen mundar ağaç­larının gölgesini evimde bulmak ister­dim. Kusurları gözüme çarpmamış ol­malı. Çocukluk neyi talep ediyorsa su­nan bir evdi; geceleri sobalı odaya ka­panmaya zorlayan kış mevsimi dışın­da. Bütün mevsimlerde şiirseldi, bir yanıyla tabiatın ortasında, bir yanıyla şehir hülyalarına açıktı. Her bir köşe­sinde koşabilir, oyun oynayabilir, bir odasına kapanabilir, penceresinden bahçeye süzülebilirdiniz. Bahçenin imkânları evin eksiklerini, yetersiz kalan yönlerini örtüyor olma­lıydı. Bahçenin –Rum ev sahiplerinin zamanından kalma- tahtadan kanatlı kapısına doğru inen yolda hiç bitmeyen oyunların ardından eve döndüğüm­de hemen uykuya dalmak isteyecek kadar yorgun olurdum. Kanatlı kapının önündeki sokak da eve aitti, benim sokağımdı, mahalleye dağılan bir tür çocuk örgütünün toplandığı merkezdi.

Mahallesi olan ilk evdi. Belki de o nedenle son­raki yıllarda yaşadığım evleri ona kıyasla eksik ve yetersiz buldum, taşınmak için bahaneye baktım.

1972’den 1984’e kadar yaşadığım ve sonraki yıllarda da ikinci evim olan annemle babama ait Küçükyalı’daki ev, semtin ilk birkaç apartmanı ara­sında beş katlı bir yapının en üst katında yer alı­yordu. Adaları gören deniz manzarası vardı.

Orada öğrendiğim şehirleşme. Hareket eder­ken, faaliyete geçtiğinizde komşuları rahatsız et­meyecek şekilde davranmanız gerekiyordu. Mer­divenlerden atlaya zıplaya çıkamaz, ayakkabıları­mızı kapının önüne koyamaz, gece yarısında on birden sonra yüksek sesle müzik dinleyemez, ça­murlu ayakkabı izlerine kayıtsız kalamazdık.

O dairede balkonun yetmezliğini, yine de şü­kür kaynağı olabileceğini öğrendim. Bunun yanı sıra bir apartman dairesinin nasıl da sınırlayıcı ola­bildiğini fark edip çözüm yolları üzerine düşün­düm. Ortalama bir apartman dairesi nereye ka­dar esneyebilir? Camekân yaptırmak bir geniş­leme sağlamak anlamına gelmiyor. Genişleme­si, eşyayı kullanımınıza bağlı. Beş çocuklu bir aile yüz metrekarelik bir daireye nadiren ihtiyarları­nı da yerleştirebilir. Bir de asansör yoksa beşinci kat, hasta bir annenin topraktan giderek daha faz­la uzaklaşması anlamına geliyor. Çok farklı insan­lar aynı planlı dairelerde yaşıyor; standartların ay­nılığı üzerine düşündükçe başımı alıp bir kulübe yoluna düşesim gelirdi. Sezai Karakoç’un “Köşe’si ile Baudelaire’in “İçe Kapanış” ını aynı tarihlerde okudum. Bir kaba aynılık içinde yitip gitmemek için daha buluşçu, ısrarlı ve dirençli olmak gere­kirdi. Peki mimarinin bir açıklaması olması gerek­miyor mu? Mimarlık öğrencisiydim ve uygulama­nın cevabının teoriyi fazla umursamadığını fark et­miştim. Hocalarımız gecekonduların apartmanla­ra göre çok daha insani olduğunu söylüyorlardı.

Çekirdek aile / apartman dairesi ikilisinin oluş­turduğu bütünün biricik mutluluk kalıbı olarak su­nulması büyük bir yanılsama olarak görülüyor­du bana. Ömür boyunca bir mahkûmiyetin bede­lini ödememiz bekleniyordu. Hayat bundan iba­ret olamazdı. Mekânların yaydığı kuralların zama­nımı daraltarak planlarımı tehdit ettiğini duyuyor­dum. Apartman dairesi tarafından şekillendirili­yor, birbirimize benziyorduk. Hep aynı yerde, aynı adreste yaşayıp gidecek miydim? Daire asla yete­rince geniş, havadar olamazdı ve ben yıllar son­ra çeşitli metinlerde dile getireceğim gibi, -henüz feng şui söylemlerinin revaç bulmadığı yıllarda-insanın mekânda ezilip gitmemesini sağlayacak hareketliliğin peşindeydim. Sottsass haklıdır: Boş evler, kendi iradesiyle yoksul olabilecek (ya da öyle görünebilecek) kadar kendilerine ve tesadüflere hâkim olan, kısacası, genel olarak hayatta kalma içgüdüsünün her normal varlığı az ya da çok ittiği ve bağlı kıldığı rekabetin günlük gösterisinden ne zaman, ne kadar ve nasıl kurtulabileceklerine ka­rar verebilecek kadar cesur, ayrıcalıklı ya da şans­lı kişilere aittir. Dolayısıyla boş evler, zorunluluk­la boş öğrenci evleri ya da henüz ıvır zıvırla dol­durulmaya başlanmamış fukara evleri değildir. (3) Bomboş olmasa da, bir işleve ve anlama dönük olarak eşyadan arındırılmış evler peygamberlere aittir, filozoflara, dervişlere ve sanatçılara seslenir. Genç Dergi’de anlatmıştım: Boş evler, az dolu dolap­lar yoksullara ait olmadığı için de yoksulların başının bu denli kalabalıklaşması bir sorundur. Kalabalık eşya ve ıvır zıvır, sahiplerini de yanıltmaktadır çünkü. Bomboş olmasa da epeyce boş görünen evler ise, gerçekte, kafası ka­rışık insanların eseridir. Fikirlerin, tasarıların, eleştirile­rin harmanlandığı zihin, boş bir duvara bakarak dinlen­mek ister. Kendimizi yenileyemiyorsak, eşyamızı yenileye­rek bir süreliğine teselli buluruz. (4)

Hangar gibi boş bir alana ayak basayım, bunu mu istiyorum? Hayır, boşluk aslında şimdinin yük­lerinin kaplayacağı yer olarak kurcalamıyor kafa­mı, geçmiştekilere yer açmak için ona ihtiyaç du­yuyorum. “Boş Koltuk” öyküsünde boşluk, bir ucundan yakalanmış, tamamlanmaya fırsat arayan düşüncelerin birikeceği havuzdur.

Aradığım boşluğa hiç ulaşamadığım için de yıl­larca bir evden diğerine taşınıp durmak ağır gel­medi bana.

Geniş boşlukları olan bir ev vardı ve onun uç­suz bucaksızmış gibi gelen salonuna henüz üzerin­deki muşamba kılıfı açılmamış kocaman yatağıyla bir büyük karyola yerleştirilmişti. Adeta bir ens­talasyon sahnesi sunuyordu salonun o yanı. İzler­ken neyi düşünmeliydik? Bu evde oturanlar henüz yerleşmemiş ve yerleşmeye de niyetleri yok. Aslın­da iddialı eşyaların peşinde koşarken bir eve yer­leşmek mümkün mü? Peki, bir evi rastgele alın­mış eşyaya uydurabilir misiniz? Ev diretiyor: Kar­yolayı alacak bir oda yok. Ev sahibesi satın alır­ken başka bir eve taşınmayı hayal etmişti, planla­dığı gibi olmadı. Tahran’da, Veli Asr Meydanı’na çıkan Filistin Caddesi üzerindeki bir evdi. Sahibi, İranlı kocasını yitirdikten sonra İstanbul’da yaşa­maya başlayan Türkiyeli bir hanımdı. Bir süreliği­ne Tahran’a gitmiştik, satılması planlanan evde ge­çici olarak yaşayacaktık. İki küçük çocuktan olu­şan dört kişilik ailemiz için çok büyük bir evdi. Ye­teri kadar eşyamız yoktu zaten. Mademki ev geçi­ciydi, kendi içinde sahip olduğu düzeni değiştir­meyi önemsemeyebilirdik. Bir şey beni etkilemiş­ti, defterime not düşmüşüm: İran’da bir evin mut­fağındaki çekmecelerden çıkan ancak Türkiyeli bir genç kızın çeyizinde rastlanabilecek türde örgü el­bezleri, havlular. Bir de işte sözünü ettiğim kar­yola, geleceği asla planlayamayacağımızı anlatan bir metafor olarak orada duruyordu. Kaldırmak istesek de uğraşmaya değecek miydi? Hem, nere­ye kaldıracaktık? Yatak odasında kendi karyolamız vardı. Özel olarak ısmarlanmış pahalı karyola ise yatağıyla birlikte başka bir odaya yerleştirilemez­di. Ne olacaktı sonunda; yılbaşında evi satmak için gelecek olan ev sahibesi karar verecekti buna.

Misafirler gelip gidiyor ve karyola açıklaması­nı dinliyorlardı. Ali Bulaç ve Abdurrahman Di­lipak da gelmişlerdi. Yıl 1992. Onlar salonun bir köşesinde oturuyor, ben baş köşeye kurulu kar­yola hakkında açıklama yapıyordum. Yatak sipa­riş edilmişti ki hemen ardından evin beyi hızla kö­tüye giden bir hastalığa yakalandı. Evin hanımı kocasını alıp Türkiye’ye götürdü. Sipariş unutul­du. Tamamlandı ve getirildi, komşudaki anahtar­la açılan evin salonuna bırakıldı ve gidildi. Eşini ağır hastalığın ardından yitiren ev sahibesi bu ya­tak sorununu ancak yılbaşında geldiğinde çözüm­leyebilecekti.

İşte boş, boşlukları olan bir ev; ama bütün ev­lerden daha çok geçici olmaya mahkûm. Oradan –ev sahibesi evini satışa çıkardığı için emlakçı gün­de birkaç kez kapıyı çalıyor diye- yine geçici olarak Tahran’a neredeyse bitişik bir şehir olan Kerec’in bir beldesinin eteklerinde bahçeli bir eve taşındık.

Çocukluğumun bahçeli evini andırmıyordu, aralarında kaybolabileceğiniz ağaçları yoktu. Yine de Çocuklarım toprağı tanıdı, ekimi hasadı öğren­diler. İç ve dış duvarları resim defteri gibiydi. Do­mates, salatalık, marul ektik. Evin arkasından da­ğın nefesi geliyordu. Yakınlarda bir yerde bir ha­pishane vardı, sütümüzü o hapishaneye ait çiftliğin ürünlerini satmak için dolaşan bir mahkûmdan alıyorduk. Kuşlar, böcekler, kediler, ayrık otları, çiçekler, ekim, biçim, yağmur beklentisi, bereket ümidi, kahvaltı salatası için bostandan derilen de­reotu… İçime sinen ilk öykü kitabının öyküleri­ni o evde yazdım. Aynı zamanda yeni yayın haya­tına başlayan Yeni Şafak’ta köşe yazarıydım. Yazı­mı göndermek için bebek arabasıyla engebeli bir yolu aşıp postaneye ulaşmam gerekiyordu, ama ol­sun. Bahçeli ev, çocukların dünyayı doğru bir şe­kilde algılaması için en iyi müfredata sahip ilkokul.

Bahçeli evden doğru Bakü’de bir otel odası­na taşındık. Şehrin merkezindeki Cenup Oteli’nin ikinci katında bir takım odaydı. Bakü 1993’de he­nüz Sovyet konut sisteminin etkisi altındaydı. Ki­ralık ev nadiren bulunabilirdi, ev kiralama kültü­rü yaygınlaşmamıştı daha. Birkaç ay otelde kaldık ve bu hiç kolay olmadı, kızım Merve daha 2 ya­şındaydı.

Kiracılık kültürünün gelişmediği Bakü’de Sov­yet mimarlık anlayışıyla inşa edilmiş dört evde ya­şadım. Bu evlerden bende kalan izler ve izlenimler şöyle: Sovyetler döneminde yapılmış apartman­lar hayatın kamusal alan merkezli inşasına göre biçimlendirilmiş. Dar, sınırlı, tefrih için park ve meydanlara yönlendiriyor. Mesela düğün ve tazi­ye törenleri toplu konutların ortasında ayrılan or­tak alana kurulan çadırlarda gerçekleşiyor. Bütün evler herhangi bir özellik ve duyarlık hesaba ka­tılmaksızın bir standarda göre yapılıyor. Standart­ların varlığı kişisel özelliklerin dışlanması anlamı­na gelmiyor. Rastgele şekillenen hevesler vazgeçil­mez değildir. Kaldı ki içinde çoluk çocuk yaşanı­lacak olan bir evin ihtiyaç duyduğu standartlar ya­şayanların anlam dünyasının ötesinde bir uyumu teklif edemez. Ortak hafıza kişisel birikimlerin en vazgeçilmez olanlarını hatırlıyor çünkü. Cansever, Mies van der Rohe’in öğrencilerinin bir grup İngi­liz mimara anlattıklarını aktarıyor: “Bir şeyin, me­sela pencerenin bir yanlışını bulmadıkça değiştir­miyoruz.” Binalarda standartların ruhunu bir ke­nara bırakıp etkili şekiller üzerinden her yerde aynı sonucu almayı beklerseniz, varacağınız yer mo­dern mimarinin, yani CİAM’cıların (Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri katılımcılarının) ya­şadığı tıkanma noktası olur.

Herhangi bir evin, içinde yaşayana göre değiş­me şansı son derece sınırlıydı Bakü’de tanıdığım Sovyet dönemi mimarisinde. Mekânlar sınırlı, katı ve Le Corbusierci anlamda mekanikti. 2007’de İstanbul’da gerçekleşen Habitat toplantıları çerçe­vesinde düzenlenen Turgut Cansever’in de katıl­dığı bir atölye çalışmasına “Bakü Şehircilik ve Mi­marisine Sosyalizmin Etkilerinden İstanbul İçin Çıkarılacak Bazı Dersler” başlıklı bir metinle ka­tılmıştım.

Bakü’de yaşadığım ilk ev hüzünlü bir sessizlik­le uzayıp giden Şehitler Hıyabanı’na yakın bir ma­hallede, Meclis binasının hemen arkasında bulu­nan Üniversite Kompleksi’nin beşinci katındaydı. Ev sahiplerimiz Kimya Fakültesi’nde öğretim üye­si bir çiftti. Evlerini bize kiraya vererek ebeveyn evine taşınmışlardı. Moskova’da üniversitede öğ­renci olan oğulları için kira gelirine ihtiyaç duyu­yorlardı. Ev hiç değilse dar değildi, ancak ekono­mik kriz yüzünden bakımsız bırakılmıştı. Oturu­lur hale getirdiğimizde ev sahipleri çıkmamızı ta­lep ettiler. Enflasyon yüzünden öğretim üyelerinin maaşı bir hayli düşmüştü. Evi satıp iki ev alacak, birinin kirasıyla gelirlerini artıracaklardı.

Her evin kendi bahçesi vardı, profesörler bu bahçelerde domates patlıcan gibi sebzeler ekiyor, çay saatini orada geçiriyorlardı. Ülkenin dar za­manlarında toprağın bereketine dayanmaları aklı­ma Âşık Veysel’in şiirini getiriyordu: “Benim sadık yarim kara topraktır.” Tepeye doğru sıklıkla petrol kuyularının at başı uzantıları ile karışan dut ağaçla­rı çıkıyordu karşınıza. Evden baktığımda hoşuma giden manzaranın içine karışarak yürüyüşler ya­pıyordum. Binalarda vehmettiğim, insanların ba­kışlarındaki perdeleri delip geçen Sibirya üşümesi birçok öyküme sızmıştır.

Bakü’de yaşadığım ikinci ev merkezdeydi, arka tarafında güvercinlerin yığıldığı bir küçük park vardı. Ön taraftaki avlu apartmanlardaki sakin­ler için toplantı alanıydı, özel günlerde veya akşa­müstlerinde bir tarafında kadınlar bir tarafında er­kekler toplanırdı. Evlere sığamayan insanlar avlu­larda buluşup çay içiyorlardı. Üçüncü ev epeyce genişti, ancak ev sahibesinin eski püskü eşyalarıyla tıka basa doluydu. Girişi bakımsız, yıkık döküktü. Şehirde ev kiralama kültürü henüz yerleşmemişti.

Ev sahibemiz bir gün çıktı geldi ve geniş evin bir odasında oturma izni istedi bizden. Evini kiraya verince kızının yanına gitmişti, ama rahat değildi. Onu eve kabul edemedik. Üzgün bakışlı, çok çek­miş dindar bir kadındı. İçime dert oldu. Bir evin dışa doğru genişleme kapasitesi üzerine düşünme­ye başladım.

Bildiğim tek hareketli ev, baba tarafından de­demin Refahiye’ye bağlı Pınaryolu (Divir) köyün­deki iki bölümlük evi. Farklı girişleri olan evin bir bölümü gündelik hayatın geçtiği ocaklı “hayat” diye çağrılan salonla harika bir el işçiliğiyle yapıl­mış ahşap ambarın bulunduğu; geniş, serin kiler­den oluşuyordu. Bu eve sol tarafından bitişik ve öne doğru bir çıkıntıyla genişleyen ikinci bölümde ise yatak odalarıyla misafir odası vardı. Evin nüfu­su artarken köy enstitüsü öğrenciliği yıllarında in­şaat tecrübesi kazanmış olan babam o eve ilaveler yapmıştı, biz yaz günlerinde kalmaya gittiğimiz­de o ilave bölümde kalırdık. Köy hatta kasaba ev­lerinde böylesi genişleme eğilimine karşılık vere­cek duvarlar, kıyılar köşeler gözetilir. Turgut Can­sever bir bütünlüğü kuran bir temel felsefe içeri­sinde yerlerini alacak şekilde birbirine eklenebilen birimlere açıklığı Türk evine özgü bir istidat ola­rak tarif ediyor. Eklenebilen birimler bütünleşti­ren bir kabuk içinde daha büyük yeni birimleri, ev­leri oluşturuyorlar. “Her biri otağ olan tektonikler eskiyen parçaların yerine yenileri konabilen yahut da yıkılıp yeniden yapıldığı zaman eski parçaları üç kere, beş kere, on kere kullanılabilen birimlerden oluşuyordu” diye anlatıyor Kubbeyi Yere Koyma­mak söyleşilerinde. (5)

Hiçbir şeyin artık asla değişmeyeceği izlenimi­ni uyandıran bir evin sessizliği, yapısı konusunda kendini hissettiren, sağlamlıkla ilgili olmayan dur­muş oturmuşluğun kesinliği korkutucu; bunu da yaşadım. Semt, malzeme ve buna bağlı olarak da mukimlerin sosyal durumu bu nihai durumu öne sürüyor, savunuyordu. Ankara Küçükesat’ta bir yıl kadar yaşadığım ev, Tunalı Hilmi’ye çıkan bir so­kağa bakan beş katlı bir apartmanın üçüncü ka­tındaydı. Yeşil, sakin, emekli, laikçi Ankara’nın bir parçasıydı. Eşimin iş yerine yakın olduğu için bi­raz aceleyle tutmuştuk. Bakımlı, düzgün bir apart­mandı. Yeşil bahçesinde bize ait bir köşe vardı, vakit yoksunluğundan değerlendirememiş­tim. İki yaşındaki kızımla ilgileniyor, Kılık Kıyafet ve İktidar kitabı için çalışıyordum. Apartman her açıdan özenle inşa edilmişti ama dört kat olduğu için asansör yoktu. Basamaklar rahat, rıhtlar uy­gun ölçüdeydi, olsa olsa 17 santimetre. Mekân ko­nusunda ideal olanın arayışı içindeydim. Oturdu­ğum dairenin planına sözüm geçmezdi, peki eşya düzeniyle onu daha yaşanılabilir bir hale getirebilir miydim? Geniş salona küçük bir kanepe ve iki kol­tuk yerleştirdikten sonra bir tahta sehpa edinme­ye çalıştım; salonda masa olsun istemiyordum. Ya­tak portatif olursa yatak odası aynı zamanda otur­ma odası olarak kullanılamaz mıydı? Kitaplar ku­tular halinde küçük odada bekliyordu. Salon çalış­ma odam olsun istiyordum. 26 sene sonra düşün­düğümde bu evin mutfağını gözlerimin önüne ge­tiremiyorum. Çok fazla dolabı vardı mutfağın ve bundan memnuniyetimi birilerine aktarmıştım. O evde uzun süre kalmayabilirdik, eşya alma konu­sunda ince eleyip sıkı dokuyordum. Çalışmalarımı kitap kolilerinden oluşan bir masa üzerinde sür­dürüyordum, kısa süreli yaşayacağım şehirde evla­diyelik eşya almanın bir anlamı yoktu. Giderek o boşluğu benimsemeye başladım. Ev işini kolaylaş­tırıyor, çocuk oyunlarına izin veriyor, düşüncenin yoğunlaşmasına engel çıkarmıyordu. Projesi ve malzemesiyle iyi düşünülmüş bir apartmandı, ba­kımlı ve kendi halindeydi. Buna karşılık hayat tar­zı itibarıyla yerinizde yurdunuzda olmadığınız his­si uyandırıyordu giriş ve çıkışlarda. Ulusçu emekli ailelerin yadırgayan müfettiş bakışları, oraya ait ol­madığınızı duyuruyordu.

“Teşekkürü hak ettiniz” başlıklı öykümün geç­tiği sokağa bakıyordu apartman. Ankara’da Tunalı Hilmi’ye çıkan bir sokakta başını nineler gibi veya tavşan kulağı tarzında örtmemiş her kadın yadırga­yan, yabancılayan bakışlara maruz kalırdı. (1923’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı meclis gündemi­ne geldiğinde Tunalı Hilmi’nin bu hakkı savunan neredeyse tek milletvekili olması ilginçtir.)

Statik hesapları sağlam, şehircilik açısından ge­rekli standartları da haiz, yine de size kendinizi gü­vende duyurmuyor. Öne sürülen steril Ankaralık için insan Yunan mitolojisindeki Prokrustes misa­li kendi tarihi ve birikimini, hayat tarzını budama ya götüren haydutça bir ehlileştirme işlemine ma­ruz bırakılıyor. Kişi kendi kendinin haydudu oldu­ğu takdirde ehlileşmeye açılıp yerleşme adına mo­noton bir çağı adımlamaya başlayacaktır. Herhan­gi bir evde yerleşememek için, evin beni kendine bağlayan iyiliklerine kapılmamak adına öne sürdü­ğüm gerekçe, Küçükesat’taki evde daha bir belir­ginleşti. Ben mahallenin seslerini arıyordum, ço­cukluğumun seslerine yakın sesleri sunmak isti­yordum kızıma. Yerleşmek sayısız bağlantıyı he­saba katmayı gerektiriyordu. Mahremiyet, ışık, ru­tubet, yön, güneş, komşuluk, asansör veya merdi­ven, dışarının ve içerinin sesleri, komşular, bah­çe, yanınızdaki sokak, ulaştığınız cadde, otobüs durağı, metro istasyonu, mahallenin sesleri… Küçükesat’tan sonra taşındığım Beşiktaş’taki evim bir yanıyla mahalle seslerine açık olsa da caddeye bir hayli yakındı. Bina eskiydi. Pencereleri çift kat cam yaptırmak gerekiyordu korna seslerinden ko­runmak için. Çarşıya yakın olduğu için katlanıla­bilirdi, ancak önü kapalıydı. Karanlık, boğucu ve komşusuzdu. Sakinleri ilişkileri kemikleşmiş ka­dim Beşiktaşlı ailelerden oluşuyordu. Taşınma se­bebi kızım oldu: Gözümün değdiği bir yerde ar­kadaşlarıyla oyunlar oynamalıydı. Buna izin veren bir avlusu olan Dikilitaş’taki yokuş üstü eve taşın­dık. Ihlamur Kasrı ile Fulya Stadyumu’na bakan apartmanın aklımda kalan olumlu özelliği parke­leri. Ahşabı her zaman sevmişimdir. Bir önceki ev “marley” diye anılan PVC ile döşeliydi ve soğuk olduğu kadar çirkin de geliyordu bana. Geniş sa­lona çalışma masamı yerleştirdim. Daha sonra ya­şayacağım bütün evlerde de salon aynı zamanda çalışma odam oldu. Dikilitaş’taki evi aynı zaman­da daktilodan bilgisayara geçtiğim ev olarak hatır­lıyorum. Demek ki tarih 1988’in baharıydı. Halep­çe katliamı gerçekleşmişti ve ben bu katliam karşı­sındaki yoğun hislerimi yazıya dökebilmek için he­nüz kullanımında acemi olduğum Apple Mac bil­gisayarım karşısında huzursuzca vakit geçiriyor­dum. Yedi yıldır kullandığım cana yakın turuncu Silver Olivetti marka daktilomun bazı tuşları artık çalışmıyordu. Bilgisayarım hemen oradaydı, tuş­ları sağlam olsaydı çoktan dökülmüştü yazacağım metin kağıda! Fulya Stadyumu, çiçekler, Calvino öykü ve romanları, postmodern romanlar dönemi… “Bir fotoğraf çeker gibi yazmak ya da Ha­lepçe üzerine yazılamayan” öyküsü bir şekilde ya­zılmalıydı; bilgisayarın klavyesine ve ekranına işte o nedenle alışmam gerekiyordu.

Kendini bu fani dünyada bir mülteciden daha yerli yurtlu hisseden ne tarih biliyor sayılırdı ne de coğrafya. Halepçe fotoğrafları ve onu takiben medyaya yerleşen mülteci haberleri, ev ve yerleş­me/yerleşmeye izin vermeyen her şey üzerine me­tinler kaleme almama ivme kazandırdı. İslami ke­simde bir hayat tarzı arayışının buruk ve coşku­lu denemelerini konu alan metinlerin de katılma­sıyla Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği ki­tabını yayınlatabileceğimi düşündüm. (7) Mimar­lık öğrencisi olduğum yıllardan beri mimarlık ya­zıları yazmayı sürdürüyordum hoş. Yeni Devir Gazetesi’nde yazma maceram da 1981’de bu ga­zetenin düzenlediği makale yarışmasında “İslam mimarisi” bağlamında yazdığım yazıyla derece al­mamla birlikte başlamıştı.

Dikilitaş’taki evin mutfağı ile çalışma masam arasında uzak bir mesafe olmasa da ocağın üzerin­deki yemeğin yanık kokusunu gecikerek duymama sebep olan kapılar ve köşeler vardı. Yemeğin yan­maması için aşırı dikkat sarf etmem gerektiriyor­du. Çalışma masam niye mutfakta olmasın?

Mutfağın salona açık olduğu birkaç evde ya­şadım. Biri Tahran’da Şehrek-i Garb semtinde bir site içindeydi. Manzara, yenilik, temizlik; başka hangi sebeplerle tercih edebilirdim ki sitede otur­mayı… Pencereyi açtığımda birkaç metre ötede bir duvar yerine ağaç kümeleri görüyordum, kom­şu bina ile boğucu bir yakınlık içinde değildik.

Tercih edebileceğim bir mutfak değildi salona açık olan, ancak uzlaşarak işlevsel kılmam gereki­yordu. (6) Kolay olmayacaktı: Gelişmiş aspiratöre rağmen yemek kokusu salona nüfuz ediyordu. Pa­ravana karşılık misafir geldiğinde sofra hazırlığın­da rahat hareket edemiyordum. Buna karşılık bir­çok dalgın insanın başına gelen ocakta pişen ye­meğin yanıp gitmesine izin vermeyen uyarılar gön­derebiliyor açık mutfak. Masam orada açık mutfa­ğın salona bakan tarafındaki yemek için tasarlan­mış bankoya bitişikti, ancak bankoda kitaplar ve dergiler yığılı oluyordu. “Kendine ait bir oda” baş­ka nasıl olur? Aile hayatını benimseyen bir yaza­­rım ve çocuklarım var; ocakta bir tencere kayna­malı. Açık mutfak evi başka bir hale sokuyor, bir açıdan yukarıda anlattığım dedeme ait köy evinde­ki “hayat” diye bilinen ocaklı odaları hatırlatıyor salonla ilişkisinde. Tencereye göz atar ve işinize bakarsınız. Bu iş toz almak da olabilir, roman veya öykü yazmak da. Toz alırken de makale yazarken olduğu kadar dalgınlaşabilirim. Toz alırken de as­lında bir makalenin, öykünün, roman paragrafının cümleleri arasında yol alıyorumdur. Açıklığı, sa­lonun nazarları nedeniyle mutfağı derli toplu tut­manın sebeplerinden birine dönüşüyor hem. Ti­tiz bir mizacım var, birçok hemcinsim gibi kendi­mi bıraksam gün içindeki zamanımın çoğunu –bir yardımcı çağırdığım zamanlarda bile- tamamen te­mizliğe hasredebilirim. Açık mutfağın bankosuna yığılı dergi ve kitaplar beni mutedil olmaya çağı­rıyor; zamanımı hesaplı kullanmalıyım. Temizlik­le hastalıklı titizlik, vesveseli bir titiz olmak arasın­daki hassas çizgi konusunda hesaplı olmamı sağlı­yor, bilgisayar ekranında ilerleyen yazı. Buna karşı­lık mutfak da yaklaşan öğünü hatırlatıyor, kendim için savsaklayabilirim, ama çocuklar var, eşimin iş­ten dönüş zamanı da yaklaşıyor. Hazır yemek pa­ketlerini kuşkuyla karşıladığım için mutfağın uya­rılarına ihtiyaç duyuyor ve bazen gecikerek de olsa masamın başında dalıp gitmeme sebep olan cüm­lelerden koparıyorum zihnimi.

Paravan ve banko hem önümü kesiyor, engelli­yor beni, hem de örtüyor, görünmez kılıyor. Dışa doğru hareketsiz, gelişmeye ve değişmeye izinli ol­mayan evi iç bünyesinde daha rahat yaşanılır hale getirmeye yardım ediyor.

Şehrek-i Garb semtindeki site dairesi Tahran’daki son evim oldu. Mahalle yoktu. Apart­man komşularıyla ilişkim apartman meseleleri üze­rine konuşma ve bayram kutlamalarıyla sınırlıydı. Apartman merdivenlerinde, asansörde karşılaş­tığımızda selamlaşıyorduk. Bu selamları bir adım daha öteye taşıyacak muhabbet faslı için zaman ayıracak durumda değildim. Tamamen Türkiye’ye taşınma hazırlığı içindeydim. Dünya Bülteni ‘nde (17 Nisan 2013) ve Dergâh’ta (Haziran 2013) ya­yımlanan “Baudolino, ‘Sır’ ve ben” başlıklı yazıda anlattım. Birkaç yılı bulan aşamalı taşınma planına göre çocukluğumun bir kısmının ve gençliğimin geçtiği semte ve mahalleye dönecektim. Manza­ra değil mahalle istedim. Kız kardeşim deniz man­zaralı evimi satmış ve taleplerimi gözeterek he­nüz kentsel dönüşümün başlamadığı bir mahalle­de, cami karşısında bir ev almıştı. Eşimle birlik­te o evi hiç görmeden benimsedik. Gördüğüm­de yadırgamadım. Mahallenin seslerini ve boş­luk imkânlarını, bahçeli evlerin serinliğini ve incir ağaçlarının ışığını sevdim. Yön ve konum özellik­leri nedeniyle yazın sıcak günlerinde bile klimaya gerek duyulmayışı, ışığı, havalandırması, yapımın­da kullanılan malzeme, evi benimsememe yardım­cı olan özellikleri. Sakarya Depremi hassasiyetiy­le, yapımında depreme dayanıklı olmasına dikkat edilmiş. Hem Bertram’ın, Sedat Hakkı’nın “Türk Evi” projesini irdelerken yazdığı üzere konumu henüz “hafızası alınmış bir hatıra alanı” şeklinde açıklanamaz. Birkaç adımda, birkaç dakika içinde çocukluğumun ve gençliğimin seslerine ve manza­ralarına, köşe ve bucaklarına ulaşabilirim.(8)

Ancak birdenbire kentsel dönüşüm başladı. Bahçeler dağıldı. Sokaklar sökülen incir ağaçlarıy­la kaplandı. Evimin yüz metre ötesine Asya yaka­sının en büyük AVM’si yapılacağı söyleniyor; yı­kımlar başladı. Kimin o uçsuz bucaksız AVM’ye ihtiyacı var, bilmiyorum. Adım başı AVM ile karşı­laşıyorsunuz zaten. Düzensiz betonlaşma sürüyor. Direnen birkaç bahçeli ev de pazarlık sonuçlarına ram oldu. Kim kınayabilir?

Milyonluk Manzara kitabına “Kulübe: Uzak­taki Hafif Ev”başlığıyla yazmıştım: “İncir ağacı için ısrar eden kim?” (9)

Yine de ihtiyatlı davrandım ve sabit kütüpha­ne, giysi dolabı yaptırmak için bekledim. Misafir banyosu, çamaşır asacak genişlikte balkonu, iç açı­cı bir sofası yoktu. Arayış içinde olmayı sürdürme­niz gerekir zaten. Yine de bir süreliğine dinlene­bileceğimi duyuran özelliklerine bağlandığım için, gömme dolaplar yaptırmaya karar verdim. Göm­me dolap yaptırma kararı, bir evi bir süreliğine ya­şayacak kadar benimsemenin alametlerinden olsa gerek.

Misafir banyosu ya da adamakıllı bir banyo. Bir zamanlar kaldığım bir evde banyo tesisatı ikide bir arızalanıyor ve evi su basıyordu. Haftada bir bü­tün ev baştan aşağı ıslanıyordu; tesisat her sefe­rinde başka bir noktasında arıza yapıyordu. Tesi­satın yenilenmesi için evden bir süreliğine ayrıldık ve geri dönmedik. Boru patlar, su banyoyu aşar, odaları esir alırdı. Misafir banyosuna geri dönecek olursak… İçinde tuvaleti de olan küçük bir ban­yoyla bir ev olabileceğinden daha kalabalık bir nü­fusu barındırabilir.

Kuşkusuz döndüğümüz yer asla bıraktığımız gibi olmaz. Ben de değiştim. İdeal bir evim ol­mayacak, bu yüzden hayal kırıklığı içinde değilim, ideal ev diye bir şey satın alınamaz. Bir zaman­lar oturduğum iki katlı evin sahanlığında sağlı sol­lu iki dut ağacı karşılardı beni, o karşılamalar ma­zide kaldı. Güvercinli bir balkonu vardı mutfağın başka bir evde, zaman zaman bit istila ederdi evi, bunu göze alırdım. Yaz mevsiminde kaldığım bir çatı katını kertenkele istilası nedeniyle terk etmiş­tim. Öğreten evdi o: Çivi çakmayı, perde asmayı, kapı pencere boyamayı denemem gerekmişti, an­cak kertenkelelerle uzlaşamadım.

Evden eve, şehirden şehire, ülkeden ülkeye ta­şınarak geçirdiğim yıllar bunu öğretti: İdealinizde­ki evi ancak kendiniz yapabilirsiniz. Kaldı ki ne malzeme, ne mimarın hayal gücü ne de arsa bü­tünüyle hayallerinize karşılık gelir. Bir şeyler ideal olana yakınlaştığında ise sizin ihtiyaçlarınız, zevk ve eğilimleriniz değişmiş oluyor.

İhtiyaç duyduğum şey şimdi sadece çalışabi­lecek bir masa, bir secde yeri, zamandan kazan­mamı sağlayacak, hızlı ve kolay hareket etmemi ve düşünmemi kolaylaştıracak boşluklu alanlar ve sesler, mahallenin sesleri… Gelip geçerken bir ağaca değeyim, ezan sesini duyayım…

Her yer ve her şey kentsel dönüşüm adına o denli hızla değişiyor ki aslında hiç de az şey istemiyorum.

Atıf ve Kaynaklar:

Marguerite Duras, Somut Yaşam sf. 61, Yüzyıl Yayınları, 1988.

Duras, a.g.e., sf. 62.

Ettore Sottsass, Boş Evler Kime Ait, Cogito, sayı 18.

Cihan Aktaş, Bomboş Olmasa da Boş Evler, Genç Dergi, 3 Aralık 2006.

Kubbeyi Yere Koymamak, sf. 25, Timaş, 2012. Tektonik: Bir binayı oluşturan parçaların tamamının bir araya gelişleriyle kurulan, strük­türel sistemi kolaylıkla okumaya izin veren klasik düzen.

Cihan Aktaş, “Açık Mutfak”, Taraf, 6 Ağustos 2012.

Cihan Aktaş, Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği, Beyan Yayınları, 1992.

Carel Bertram, Türk Evini Hayal Etmek/Eve Dair Kolektif Düşünceler, sf. 307, İletişim, 2012.

Sayfiye/Hafiflik Hayali, Derleyen: Tanıl Bora, İletişim, 2014.

Hasan Harmancı – Hüzün ve Kahkaha Arasında Öğrenci Evleri

Hasan Harmancı – Hüzün ve Kahkaha Arasında Öğrenci Evleri

Gurbette üniversite okuma sürecinde karşı­mıza çıkan öğrenci evleri hayatımızdaki ev tiple­ri arasında bir köprü ev veya bir geçit ev olarak görülebilir. Anne babanın yanından ayrılınmıştır; üniversiteden mezun olduktan sonra gidilecek yer muhtemel eşin ve çocukların yanı, yani kendi evi­miz olacaktır. Çok daha sabit olan kendi evlerimi­ze yaptığımız büyük yatırımlar öğrenci evleri için gerekli değildir. Dolayısıyla yaşadığımız dünyanın “hep daha iyisine / daha yenisine sahip olma de­liliği” öğrenci evlerinde geçerli olmaz. Uzun yıl­lar boyunca kalmayacağımız için -farkında olalım ya da olmayalım- bir şeyler satın almak zorunda olmamanın huzurunu yaşarız. Modern dünyadaki bu öğrenci evlerinde bir tüketici olarak çok daha fazla hürsünüzdür.

Nihayetinde ikinci elden alınan veya bir tanı­dıktan temin edilen bu eşyalar yeni değildir. Bu yeni olmama hali evin ihtiyacı olup yapılmayan ba­kımlar için de geçerlidir. Mesela kirlenmiş boya­larla devralınan öğrenci evlerini boyatmak diye bir şey söz konusu olamaz. Bir öğrenci evine girdi­ğinizde bu geçiciliğin, eskiliğin, beyhudeliğin hu­zurunu hissedersiniz. Evin herhangi bir eşyasına veya boyasına verilebilecek zararlar kelimenin tam anlamıyla önemsizdir. Hijyen takıntınız yoksa mi­safiri olduğunuz öğrenci evinde banyoyu rahatça kullanırsınız. Karın doyurma işi bir şekilde halle­dildiyse oturacağınız köşenizi seçip sınırsız çay ve sohbetle sigaranızı da yakabilirsiniz: Sonuçta öz­gürsünüz.

Gelip geçiciliğin yoğun bir şekilde hissetti­ren ev ve eşyaları, eğer kıymetini bilirsek hayatı­mızın ileriki dönemlerinde kalıcı olacak düşünce­lere ve duygulara sevk eder bizi. Evli ve çocuklu hayatlarımızda hayatın ortasına oturan rutin, öğ­renci evinde söz konusu değildir mesela. Gecenin her bir ayrıntısını keşfetme imkânı verir gündüz uyumaları. Gecenin bir vakti şehrin sokaklarını ar­şınlama imkânı hayatımızın bu evresi için olduk­ça elverişlidir. Veyahut bir tren istasyonu, bir oto­gar aracılığıyla başka şehirlere yelken açmak… So­nuçta üniversite okuduğumuz şehre çakılı değiliz­dir. Her okul döneminde bir ay kadar devamsızlık imkânımız vardır. Gerekirse biraz daha aşılır bu devamsızlık hakkı. Veyahut ihtiyaç duyulursa okul bile uzatılabilir. Nihayetinde rutini bozma özgür­lüğüne sahibizdir… Bu özgürlük uzun okumala­rımızın bozulmamasında da geçerlidir. Elimizde­ki kitaba gark olduğumuz vakit, bu güzel süreci bölecek şeylerin sayısı oldukça azdır. Bir roman okurken mesela içinde bulunduğumuz edebiyata elverişli ortam eserin içine girebilmemize müsaa­de eder en baştan. Vakit gecenin bir yarısı, tüm şe­hirle birlikte ev arkadaşları da uyuyordur. Zaman ve mekândan soyutlanıp eserdeki serüvene dâhil olma, edebiyatın da bizden beklediği asıl şey de­ğil midir zaten?

Çoğunlukla kahkahaların yükseldiği öğren­ci evlerinde zannedilenin aksine neşeden ziyade hüzün daha ağır basar. Üniversite öğrenciliği yıl­larındaki gelgitli ruh haline ek olarak yaşadığımız yalnızlık, tarifi zor hüzünleri de yaşatır bize. Ço­ğunlukla kendi kendimizi dinlememizle, meşga­lelerimizin azlığıyla, genç yaşta yaşanan bir başı­nalık tecrübesiyle açıklanabilecek bir hüzün var­dır ortada. İnsanın o en yakınlarına duyduğu ihti­yaç, örneğin bir hastalık veya bir sıkıntı anında be­lirir. Ama esas sorun insanın o an ihtiyaç duyduğu bir yakından veya onun şefkatinden uzak kalmak­tan öte hayatımızın kalan kısmında artık bizi hiç terk etmeyecek olan yalnızlığımızla ilk tanışmanın verdiği şoktur.

Hanife Özyer – Huzurevi

Hanife Özyer – Huzurevi

İnsanın yaşam serüvenini göz önüne aldığı­mızda, bu yaşam serüveni doğumdan ölüme ka­dar devam eden süreç olmakla beraber çeşitli ge­lenek, görenek, örf, adet ve kültürel değerlerle şe­killenmekte, toplumdan topluma kültürel değerler aktarılmaktadır. Bu değerlerin en önemli taşıyıcıla­rı yaşlılarımızdır. Bir kuşaktan diğerine aktarılma­larını sağlayarak adeta kuşaklar arası köprü vazi­fesi görmektedirler. Peki, önemli görevi üstlenen yaşlılarımızın toplumda yerleri nedir veya toplum­da merkezi bir yere sahipler midir?

Yaşlanma her şeyden önce bireyler için yaşan­ması doğal olan bir süreci ifade etmektedir. Bu dönemde bireylerin psikolojisinde fiziki ve ruhsal değişmeler meydana gelmektedir. Yaşlılık psikolo­jisi olarak adlandırılan bu dönem, yaşlıların bulun­duğu sosyal çevreye aidiyete ve sosyal yaşamında­ki aktifliğe bağlıdır. Sosyal yaşamdaki aktiflik yaş­lı bireyler için kalabalık ailelerin, başka bir ifade ile geniş ailelerin olması ile sınırlıdır. Aslında yaşlı bi­reyi var olduğu psikolojiden kurtarmak bu kadar basittir ve hayati önem taşımaktadır. Ancak artan kentlileşme ve buna bağlı birçok gelişme gelenek­sel aile yapısında değişikliğe neden olmakta ve ai­leler küçülmektedir. Ayrıca geleneksel aile yapısı­nın değişmesi de gençlerin yaşlılara karşı sorum­luluklarını yerine getirmemesine neden olmuştur.

Yaşlılar için ilk yalnızlık hayat arkadaşını kay­betmeleri ile başlar. Kendi oğlunun\kızının evin­de kaldığında öteki gibi hissetmesi ise yalnızlığı­na yalnızlık katmaktadır. Yalnız kalan yaşlının ba­kımını üstlenmek bazı evlatlar için zor ve yoru­cu olarak algılanmaktadır. Dolayısı ile çocuklar için hayli zor bir süreç başlamıştır. İhtiyaca yöne­lik olan yapılar ise zamanla hayatın bir gereği ola­rak algılanmaya başlanmış ve yaşlıların karakterle­rine yapışan mekân halini almıştır.

Darülaceze/düşkünlerin evi; ilk olarak 1895 yı­lında II.Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Sa­vaş ve göç olaylarının artması, yoksul ve düşkün­lerin camii avlularında, sokaklarda yaşamaya baş­laması, sığınılacak mekânların varlığına ihtiyaç du­yulmasına neden olmuştur. Bu mekânlar zaman­la dönüşüme uğrayarak yalnız yoksul ve düşkün­lerin kaldığı yerler değil, aksine belirli yaş üzerin­deki bireylerin ücret karşılığında bakımlarının üst­lenildiği mekânlar haline gelmiştir. Böylece yaşlı­lar aylık ücret karşılığında yaşlı bakım merkezleri­ne terk edilmiştir.

Öncelikle kırdan kente göç, ardından yaşam koşullarının değişmesi ile birlikte üretici nüfustan tüketici nüfusa geçiş artmış, bu durum da baya­nın iş hayatına atılmasına neden olmuştur. Do­layısıyla kent hayatının artması toplumsal yaşam­da değişikliklere neden olmuş, geniş aile de bu de­ğişimden nasibini almıştır. Geleneksel aile yapısı­nın değişmesi gençlerin yaşlıya karşı sorumluluk­larını yerine getirmemesine de ortam hazırlamış­tır. Anne babaya yaşlanınca hizmet etmek, ona sa­hip çıkmak modernleş(tir)menin götürdüğü değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşlılar önce birlik­te yaşadıkları ardından yalnız yaşadıkları evlerden soyutlanarak, kalabalık içinde yalnızlıklarını huzur içinde hissedebilecekleri mekânlara terk edilmeye başlanmıştır. Bu mekânların adı da ardında gizle­nen anlamı perde misali örterek “huzurevi” kav­ramı ile anılmaya başlanmıştır. Ancak “huzur”un anlamsal içeriklerinden ziyade şekilsel yönü üze­rinde yoğunlaşarak yepyeni bir anlamı çağrıştır­masına olanak sağlanmaya çalışılsa da başarı sağ­lanamamıştır.

Huzurevi, kavram olarak huzurlu bir mekânın olduğu anlamına atıf yapıyor görünse de buraya yerleşmek zorunda kalanlar için adından olduk­ça uzak olduğu görülmektedir. Sanki ismi özellik­le insanda hoşnutluk uyandırması açısından kon­muş arkasındaki acı gerçekleri göstermek için olsa gerek. Hani bir şeyin adını kulağa hoş gelir kılmak aslında onun huzursuzluğunun alametidir ya, hu­zurevi kavramı tam da bu gerçekleri yansıtıyor di­yebiliriz. Kavram ardındaki olumsuz çağrışımları perdelemektedir. Bir esnafın iyi mallarını gün yü­züne çıkarması, çürükleri arkaya koymasından far­kı yoktur aslında söz konusu kavramın. İsmi ger­çekten huzur veriyor mu muamma ama içerisi­nin huzur vermediği konusunda huzurevi sakin­leri hemfikirdirler. Yanlış anlaşılmasın, huzur ver­memesi çalışan görevlilerin yaşlılara olan muame­lelerinden değildir. Evlatlarının onları rahatlık­la terk ettiğinden, günlerce yolunu gözle(t)mesin­den, kaynaklanmaktadır. Bekleyişin, ümitsizliğin adı huzurevi ile gizlenmeye çalışılmıştır aslında. Huzurevi, yalnızlıktır, gönlü kırık bekleyiştir, da­ima kanayan yaradır, Yaradanın verdiği bedeni ta­şımaktan ibarettir, hayat yolculuğunun son durağı­dır. Ömrün tükendi, ölümünü burada bekle, evladın yok senin, huzurevi çalışanları evlat olsun sana, demektir.

Dinimizin, gelenek ve göreneklerimizin hoş­nut olmadığı huzurevlerinin sayısı günden güne artarak devam etmektedir. Hâlbuki Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, İsra suresi 23. ayette açık ola­rak bildirmiştir: “Rabbin, o’ndan başkasına kul­luk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranma­nızı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf ” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.” Ge­leneksel toplumlarda böyle öğretilmişti. Gelenek­ler özellikle de İslam dininin sorumlulukları yaşlı­ya sonsuz hürmet gerektirir. İslamiyet’in bu konu üzerinde önemle durmasına rağmen huzurevinde bir kenara atılan yeryüzü melekleri diyebileceği­miz yaşlı anne babalar dini inanç ile çelişerek yaşlı bakım merkezlerine güvenle emanet edilmektedir.

Huzurun evinin olup olmayacağı elbette tartış­malı bir konudur. Nihayetinde ailenin yanı, çocuk­larının/torunlarının olduğu mekân zaten huzurlu bir yerdir. Tartışmalar, anlaşmazlıklar da olsa dört duvar arasında evlatlarına hasret kalmamak var­dır ya sonunda, huzur budur işte. Kentlerin ses­siz sakin köşelerine inşa edilmiş binaların içinde değildir huzur, bilakis toplumsal yapının bir un­suru olarak bizatihi ailenin kendisine tekabül et­mektedir. Huzur ailedir, evlattır, torundur, hısım akrabadır, bir aradalıktır. Kimi zaman namaz kı­larken torununun afacanlık yaparak namazını eda etmesine engel olmasıdır, bazen oğlunun/geli­ninin kaş kaldırması, bazen yaşını dikkate alma­dan yiğitlik taslayıp kendi başına yürümeye çalış­maktır. Koltuk değneklerini reddetmektir; evlatla­rı/torunları kolundan tutup değnek olsun diye… Aynaya her baktığında yüzünde yılların yaşanmış­lıklarını kendisine defalarca anlatmak zorunda ol­madığının fark ettirilmesidir huzur. Huzurevleri­ne terk edip ardından ‘’kendine iyi bak dede” de­mek değildir. Huzur yaşanmışlıkları yeniden, fark­lı suretlerde ama aile ile yaşamaktır. “Yeniden” di­yebilmektir huzur.

Huzur evleri şehrin dışına yerleştirilmiş, yeşil alanlarla süslenmiş binalardan adeta hastane hava­sı vermektedir. Şehir merkezlerinin epeyce uzağı­na inşa edilmiş olmaları sanılmasın ki oralar yaşam merkezleri olduğundandır. Şehrin dışında, herkes­ten uzak bir huzuru genç birisi pekâlâ isteyebilir. Böyle mekânlar gençler için ne kadar da huzur ve­ricidir; şehrin tüm gürültüsünden uzakta, sessiz ve sakin… Ancak yaşlılarımız için aynı şeyleri söyle­mek söz konusu bile olamaz. Doğal olarak top­lumla iletişime geçerek yaşamın devam ettiğinin tadına varmak isterler. Yaşlı biri için hayat ancak kalabalık olan şehrin tam merkezidir. Pazara git­mek, pazarcılarla hem hal olmak ister. Onun için yaşam domatesi, biberi görmektir.

Ülkemizde Doğu Batı ayrımının yapılması da­ima gündemimizdedir. Her zaman için Doğu ille­rinin Batı’dan birkaç adım geride olduğu yıllardır tartışılan konulardan birisidir. Peki ya ataya bakma ve huzurevleri konusunda? Huzurevleri ülkemiz­de doğudan batıya gittikçe artış göstermektedir. Doğu’da muhafazakârlığın ve geleneklerin halen kemikleşmiş bir yapı olması dolayısı ile anne ba­baya hürmet muhakkaktır. Anne babanın huzure­vinde kalması Doğu illerinde yaşayan vatandaşlar için ayıplanacak, kınanacak durumdur. Batı’da ise Doğu ile kıyaslanamayacak kadar huzurevlerine ihtiyaç duyanların sayısı artmaktadır. Bu konuda geri olan biri varsa o da üniversite okumuş, yüksek mevkilerde çalışan kültürlü cahillerdir. Zannetme­yiniz ki huzurevinde kalan yaşlılarımız köylünün, esnafın, çöpçünün anne babalarıdır. Huzurevin­de kalanlar aksine öğretmen, astsubay yetiştirmiş anne-babalardır. Oysaki kullandığı oyu bile isten­meyen köylü, annesine bakarken “benim körpem” diyecek kadar samimidir.

Huzurevi, önce evlerinden ardından da şehir merkezlerinden giderek uzaklaş(tırıl)an yaşlıları­mız açısından nezih, sakin, rahat bir mekân de­ğildir. Huzurevleri huzuru bulmak için gelinen mekânlar mıdır yoksa çocuklarının huzuru kaç­tığı ve onların huzur bulması için anne babaları­nı terk ettikleri bir mekân mı? Huzurevi diye bir ucube varsa ya evlerde huzur yoktur ya da huzu­run olduğu yer ev değildir ki huzurevi için top­lumdan ayrı binalar tahsis edilmiş olmasın. Bu bi­nalara ustalıkla yerleştirilen yaşlılarımız ziyaretçi­ye buruk bir ifade ile huzurun olmadığını söyle­yecek kadar canı yanmışsa orada huzur yansıtan şeyleri bulmak ne kadar mümkün olacaktır? Ya da ayda yılda bir gelen toplu ziyaretçilerin samimi olmayan ziyaretleri de huzuru yansıtmıyorsa, bu mekânlarda “huzur”u bulmak ne kadar mümkün­dür? Çocukları, torunları yanında olsa yetmeyecek midir huzur için? O halde dedelerimizin nineleri­mizin orada ne işi var? Özellikle bayramlarda tüm gözlerin gelecek bir misafirin yolunu gözlememe­si huzuru ne kadar yansıtacaktır? Huzur yoksa bu mekânlarda ya yaşlılarımız huzurevinde kalmamalı ya da bu mekânların adı huzurevi olmamalı. Olsa olsa huzursuzluk evi olabilir ya da sakine… Sa­kinlik, merkeze uzaklığındandır da soğuk olması, ölümü hatırlatmasından mıdır acaba? Huzurevleri yalnızca ölümü bekleme mekânları haline gelmiş­tir. Yaşlı biri orada ancak ölümü bekleyebilir. Bek­lediği şey gelmeyen çocukları ve torunları değildir aslında ölümdür.

Huzurevi ziyaretimizde ilk karşılaştığımız şey yaşlıların geçmiş günlerine ait fotoğraf albümü oluşturmasıdır. Evlatları, torunları artık bir arada göremeyince ayrı ayrı ailelerin fotoğraflarını albü­münde yer ederek tüm aileyi resimlerde birleştir­meye amaçlamış gibiler adeta. Albümdeki kişiler­le geçirilen zamanların neredeyse her yaşlı tarafın­dan ilk günkü gibi hatırlanması göze çarpmakta­dır. Uzak yakın tüm ailenin yanı sıra, tanımadığı ama gelin olmasına sebep olduğu kızların, okut­tuğu öğrencilerin, çalışan görevlilerin resimleri­nin özenle yerleştirildiğine tanık oluyoruz. Yaşlı­lıktan olsa gerek unutma korkusu ile her fotoğra­fın yanına iliştirilen özel notlar anıların canlı kal­masını sağlamıştır. Yaşlılık hali bu ya, gün olur da unutkanlığa tutulurlarsa resimlerin yanına yazdık­ları notlarla hatırlamak istiyorlar. Kimi oğlundan dert yanar, kimi kızından ama hepsinin sevgi gös­terdiği biri varsa onlar da çocuklarından\akraba­dan önce gelip hal hatır soran görevlilerdir. Tüm bunlar yaralarına merhem olsa da bir baba için en acı şey çocuklarının olmasının hiçbir öneminin ol­madığını dile getirmesi olsa gerek. Ya da kızının ve damadının resmini sevinçle gösterip her ay harçlı­ğını gönderdiklerini söylemesindeki buruk sevinç buna da şükür dedirtiyor, ancak.

En çok özlenen en çok beklenen torunlardır ya, bunu dile getiren yaşlı bir amcamız yarınlarının olmayacağı korkusu ile resimlerinin yanına iliştir­diği notta torunlarına şöyle seslenmektedir: “Ne­rede kaldı benim güzel kuzularım, her gün sizleri görme­yi arzularım. Tez gelin dedenize yaşlıyım, belli olmaz ya­rınlarım.”

Huzurevlerine torunlarının gözleri önünde yer­leştirilmek, evladını okutup, büyütmüş anne baba için elbette dayanılması/ katlanılması zor bir du­rumdur. Kendilerini evlat olarak nitelendiren ben­cil bireylerin vicdanı rahattır. Çünkü aylık harçlığı­nı gönderip baktı(rdı)kları anne-babalarının rahat edebileceğini düşündükleri mekânlar vardır. Vic­danlarını çeşitli yollarla rahatlatmaya çalışmak ev­latların huzur evlerine yerleştirmeden önceki ken­dilerine ilk telkinleridir ve şöyle olsa gerek: “Dede bilmesinler dedelerini tanımasınlar ne olacaktı ki? Hem anneannelerinin yemek yerken ağzından çıkan sesten ra­hatsız oluyordu çocuklar. Babaannenin ördüğü çorapların da modası geçmişti. Tıpkı yaşlı anne babaları gibi geçmiş­te takılıp kalmıştı örgü çoraplar. Yoğun iş temposundan dolayı zaten rahat ilgilenemiyorlardı, en iyisi onlarla mü­kemmel ilgilenecek yerlere emanet etmekti.”

Evlatlar kendi çocukları adına yargılayıp hü­küm vererek çocuklarını en yakın arkadaşlarından ayırarak yalnız bırakırlar. Çocuklarının yaşlı dede ninelerinden rahatsız olacağını düşünürler. Oysa­ki rahatsız olan çocukları değil bilakis kendileridir. Kendileri rahatsız olmakta, kimi zaman arkadaş­larının yanında utanmaktadırlar. Bu durumda hu­zur evleri ilaç gibi gelecektir. Arada bir de ziyare­tine gittiler mi tamamdır, evlatlık görevini yerine getirmiş olarak rahatlıkla tatillerine gidebilirler ar­tık; onlara ayak bağı olacak kimse yoktur. Torun­lar ise en yakın arkadaşlarını göndermenin verdi­ği hüzün ile sessiz kalarak, ailesinin kendileri ile kurduğu bağı kendi anne babalarından esirgeme­lerine anlam ver(e)miyorlardır. Çocuklarından biri sessizliği bozarak biraz da durumu kavrayabilmek için hiçbir zaman da cevabını alamayacağı soruyu babasına yöneltmektedir: “Baba ben de mi sen yaşla­nınca seni huzurevine götüreceğim?” Cevapsız kalan bu soru içten içe vicdanını kemiren bir yara olsa da kendisini tatmin edip onaylayacak sebep çoktur. Hem devir değişmiştir artık…

Peki, evlat-torun böyle çelişki yaşarken psiko­lojilerini göz önüne alırlar mı bilmiyorum. Eğer ne duruma düşeceklerini, ne hissedeceklerini bil­selerdi ya da bilmek isteselerdi yine de bırakır­lar mıydı acaba ölüm mekanizmasına bile iste­ye? Huzurevinde yaşlı gözleri ile iyi olduklarını dile getirdikleri zamanki burukluk yaşlı gözlerin­de gün yüzüne çıkıyor. Uzaklara dalıp giden bakış­lar, düş(ürül)dükleri durumu analiz etmeye çaba­sı, kim bilir belki de günleri uykusuz geçirmesine sebep olmaktadır. Kendince sorduğu soruların ce­vaplarını yine kendisi bulmaya çalışacaktır:

Önce giyilen kat kat kıyafetler göze batmıştır. Sonra kendisi… Huzurevine yerleştirdiler ya baba ocağının de­mirbaşı direksiz ne yapacaktı şimdi? Evin direği hiç baş­ka yere gönderilir miydi? Torunları olmadan, onların ko­kusunu duymadan yaşamak mümkün olabilir miydi? Ya­şamak, alışmak zorundaydı, hem söz vermişlerdi her haf­ta sonu ziyarete gelecek, ellerini öpecek, bir haftalık tüm raporu anlatacaklardı çocukları adına söz veren anne ba­balar. Nerden bilebilirdi ki canından çok sevdiği oğlu, üs­telik okutmak için neler vermişti. Nasıl olurdu da annesi­ne bakamayacağını, işlerinin yoğun olduğunu vicdan ayna­sına bakmadan rahatlıkla söyleyebilirdi? Hem ilgi de iste­miyordu, tek istediği torunlarından ayrılmamak, asık da olsa çocuğunun yüzüne hasret kalmamak. Çok mu şey is­temişti acaba? Kendisi bilmezdi böyle şeyleri. Nerden bil­sindi ki? Onun zamanında huzurevleri mi vardı? Ata­ya bakmak haktı. Nihayetinde cennet annelerin ayakla­rı altındaydı. Ama evladı bilmiyordu ki annesini huzu­revine yerleştirirken cenneti de onunla beraber gönderdiği­ni. Öf bile demeyin diye buyururken Kur’an-ı Kerim, oğlu nasıl olur da annesinden tiksindiğini rahatlıkla söyleyebi­lirdi? İnsan eti ağırdır derlerdi de inanmazdı. Kendi be­deni oğluna, gelinine ağır gelmişti ve onu kendisine emanet etmekten başka çaresi yoktu. Gelininin oğluyla mutlu ol­duğunu görmek huzurlu olmaya yetmiyor muydu? Huzur demek aile demek, yuva demek, bir aradalık, acı/tatlı her türlü şeyi birlikte göğüslemek değil miydi? Yoktu yeni şe­hirlerde huzurun tanımı, algılanışı değişmişti de haberi mi yoktu acaba? Şehre gelince, yüksekokullarda tahsilini ta­mamlayınca mı böyle oluyormuş diye düşünmeden edemi­yordu. Sonra içinden hep aynı repliği tekrar eder oldu; de­mek ki böyle oluyormuş…

Seyfettin Kurt – Suç ve Cezanın,İktidar ve İtaatin Mehan Hali: Cezaevleri

Seyfettin Kurt – Suç ve Cezanın,İktidar ve İtaatin Mehan Hali: Cezaevleri

“Siz beni resimlerdeki mahkûmlarla karıştırıyorsunuz Müdür Bey, benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım!”
                                                                               Tatar Ramazan Filminden

Güce dayanmayan adalet aciz, adil olmayan güç zorbadır. Şu anda adalet sistemimizin tek ceza enstrümanı tek caydırıcı gücü, cezaevleridir. Mül­kün temeli olan adaletin temeli hapishanelerdir denilebilir. Böyle olunca hapishanelere yakından bakmak bir zorunluluk haline geliyor. Cezalandır­ma önceleri, bizzat bedene yönelikken ve cezalan­dırmanın, ibret özelliği de taşıması için, aleniye­ti esasken, cemiyetlerin ilerlemesine paralel ola­rak, cezada aleniyet ve teşhir, 18. yüzyıl başların­da terk edilmiş, bedene ceza çektirme, yerini ruha ceza çektirmeye bırakmıştır.

Başlangıçta, Batı hukukunda olduğu gibi İslam hukukunda da bedeni cezaların esas olması hapis cezasının bulunmaması nedeniyle, hürriyeti bağla­yıcı cezaların infaz edildiği yer anlamında cezaev­lerinden söz edilemez.

Bununla birlikte, bazı kaynaklarda, İslamiyet’in ilk devirlerinde suçluların geçici olarak kapatıldı­ğı yer anlamında hapishanelerin bulunduğuna dair bilgi bulunmaktadır. Bunlara göre, Hz. Peygam­ber, borçlarını vermeyenleri, harp esirlerini ve ka­tilleri veya cinayetten zanlı olanları hapsediyordu. Kettani ve Ali Dede’ye göre, ilk tarihlerden itiba­ren, Hz. Osman zamanına kadar, suçlular kuyular­da hapsediliyordu. Peygamber ve dört halife za­manında özel bir hapishane yoktu. Mescitler ve dehlizler hapishane olarak kullanılıyordu. Nitekim Hz. Peygamber, bir cinayet suçlusu olan Sümame bin Üsale’yi mescidin duvarlarına bağlamıştı. Tay kabilesinde, Hatem’in kızı Sufine, mescitte kadın­lara mahsus bir odaya hapsedilmişti. Hz. Peygam­ber, Beni Kurayza Yahudileri’nden esir aldıkları kimseleri Haris’in kızının evine hapsetmiştir.

Hz. Ömer, Mekke’de dört bin dinara satın aldı­ğı bir evi hapishane olarak kullanmaya başlamış ve bir katili iki ay buraya kapatmıştı. Hz. Osman’ın, ölüm ve hırsızlık suçlarından hapsettiği, Dabi bin Haris burada ölmüştü. Hz. Ömer döneminde, Basra’da Daru’l-İmare denilen yerde de hapisha­ne vardı. İslam’da, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir binayı ilk defa Hz. Ali yaptırmıştır. Hz. Ali, Nafi adı verilen bu hapishaneden hırsız­ların kolay kaçmaları üzerine, Mehis isminde daha güvenli bir hapishane yaptırmıştır. Hz. Ali, Kufe kadısı Şureyh, Mısır kadısı Hayr bin Nuaym borç­luları hapsediyorlardı. İslam hukukunda hapisha­nelere örnek olarak gösterilen bu yerlerin, hürri­yeti bağlayıcı cezanın infaz edildiği yer olarak ni­telendirilmesi mümkün değildir. Çünkü İslam hu­kukunda hürriyeti bağlayıcı ceza yoktu. Dolayısıy­la bu yerleri hem bir tutukevi, hem de İslam hu­kukundaki cezaların infazına kadar suçluların tu­tuldukları, ayrıca borçluların borçlarını ödemele­ri için hapsedildikleri yerler olarak nitelendirmek daha doğrudur.

Osmanlı Devleti’nde, İslam hukukunun uygu­lanması ve İslam hukukunda da hapis cezasının bulunması nedeniyle, hürriyeti bağlayıcı cezala­rın infaz edildiği yer anlamında hapishanelerinden kural olarak söz edilemez. Ancak, taziren cezalan­dırılan suçlarda, padişah ve onun adına bu yetkiyi kullananlar, suçun nitelik ve derecesine göre ceza­yı belirlerlerdi. Bu cezalar arasında hapis cezası da bulunmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nde hapishane olarak ge­nellikle kale burçları kullanılmıştır. Karanlık, ha­vasız ve nemli oldukları için bu yerlere Farsça­da “karanlık, sıkıntılı ve dehşete düşürücü ha­pishane” anlamına gelen ‘’zindan’’ adı verilmiş­tir. İstanbul’daki Yedikule, Eminönü’ndeki Baba Cafer, Kasımpaşa’daki tersane zindanları bunlar­dan en ünlüleridir. Esnaftan avamı nastan ve ser­seri güruhundan katil ve hırsızlarla borç ve zina mahkûmları Galata zindanına atılırken, siyasi ve askeri suçlular Babıali’deki Tomruk’a, Yedikule’ye, Rumelihisarı’na ve tersaneye gönderilirlerdi. Zin­danlar genelde subaşının denetiminde olup, mahpuslara hayırseverlerin yardımıyla bakılır­dı. İstanbul zindanları 1831’de kaldırılıp, yerine Hapishane-i Umumi kuruldu. Ancak İstanbul dı­şındaki kale burçlarının zindan olarak kullanılma­sına devam edildi. Tanzimatla birlikte, 1840, 1851, 1858 tarihli ceza kanunlarıyla Osmanlı Devletinde de, hürriyeti bağlayıcı ceza kabul edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde cezaevleri 1926’da Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle önem kazanmış, 1929 yılında cezaevlerinin yö­netimi, İç İşleri Bakanlığı’ndan alınarak, Ada­let Bakanlığı’na bağlanmıştır. Cezaevlerinde ceza çekme işlemi koğuşlarda yapılır. Koğuş bir mahkûmun cezası süresince bütün hayatının geç­tiği yerdir.

Ceza infaz rejiminin, en küçük hücresi, en te­mel birimi, en temel yapı taşı olan koğuşun, genel adliye ve ceza sistemi organizasyonu içindeki yeri­ni böylece tespit ettikten sonra, şimdi kol demirle­rini, demir kapıları ve parmaklıkları geçerek, yeni bir yaşam tarzı, farklı bir dünyaya adım atacağız.

Bu soğuk metal ve beton blokların çerçeveledi­ği esrarlı boşluğun adı, koğuştur…

Hem içeriden dışarıya, hem dışarıdan içeriye doğru garip ruhsal bir labirentin ilk basamağıdır durduğunuz yer. Gücün, itaatin, korkunun, tedir­ginliğin, suçun, cezanın, acının coğrafyasına adım attınız.

Necip Fazıl Kısakürek, ‘’Bir yılanlı kuyudur hapishaneler, devlet bu kuyunun sadece kapağına hâkimdir. ‘’ diyor.

Az önce gardiyanın tok ve ürkütücü metal ses­lerle arkanızdan kilitlediği ağır demir kapı, eski ha­yatınızla yeni hayatınız arasındaki son maddi iliş­kidir.

Kalabalık hapishane koğuşları, günümüzde terk ediliyor olmasına karşın, ülkenin birçok ye­rindeki ceza infaz kurumunda hayatiyetini sürdür­meye devam etmektedir. Güvenlikli hapishane ko­ğuşları, genelde, iki katlı bir blok ve ona bitişik ha­valandırma alanından oluşur. Bu şekildeki temel yapı, diğer bloklarla bir ana malta etrafında birleş­tirilerek, genel cezaevi binası teşekkül ettirilir.

Katlar çoğu zaman üç iç koğuş, ortak kulla­nım için banyo, tuvalet, bulaşıkhane, televizyon ve çay ocağının bulunduğu geniş bir salon, küçük bir mescit, holler ve merdiven boşluklarından ibaret­tir.

İç koğuşlar, bloğun her katında bulunan küçük odalar şeklinde inşa edilmiştir. İç koğuşlarda, se­kizer kişinin yatabileceği çift katlı dört ranza, se­kiz dolap, sekiz yatak, kap kacak, masa ve sandal­ye bulunur.

İç koğuşlarda yalnız o koğuşa ait banyo, tuva­let müştemilatı vardır. İç koğuşların içindeki eşya­lar, yatan mahkûmların maddi durumlarıyla oran­tılı olarak yeterli olabilir, ya da olmayabilir. Zen­gin iç koğuşların televizyonu, idarenin izin verme­si durumunda uydu anteni olabilir.

Yerler beton, duvarlar beton, kapılar, pencere­ler demirdir. Pencereler havalandırma alanına açı­lır, tavana yakın, küçük ve dışarıdan demirli ve tel örgülüdür.

Sandalye ve masalar plastiktir. İnsana sıcak ge­lecek materyallerden, ağaç, cam gibi eşya hemen hiç yoktur. Bu durum zaten soğuk olan hapisha­neleri daha da soğutur.

Gariptir buradaki en sıcak eşya, üzerinde Ceza ve Tutukevinin kısaltılmışı olan CTE/1923 dam­galı battaniyelerdir, onlar da insanın dışını ısıtsa da ruhunu, içini üşütür.

Üç adet sekiz kişilik koğuşun haricinde, iki ki­şilik, küçük dar bir oda daha vardır. Burası blok mümessili ve aynı zamanda koğuş mümessili olan yardımcısının kaldığı yerdir. Bu odada iki yatak, masa sandalye, televizyon, buzdolabı ve kilitli bir kasa bulunur. Bu kilitli kasa birazdan ayrıntılarını anlatacağımız koğuş ekonomisinin hazine dairesi gibidir. Hapishanenin en likit değişim araçları olan sigara, çay, şeker, bisküvi gibi gıda maddeleri bura­da mümessillerin gözetiminde tutulur.

Üç iç koğuşun, mümessil koğuşunun, genel tuvalet ve banyoların, açıldığı dar hol, ileride az daha geniş koğuşun en karlı işletmelerinden olan çay ocağının kurulu olduğu, bir salona açılır. Bu salonda aynı zamanda iç koğuşlarda yatma hakkı­nı henüz elde edememiş mahkûmların kullandığı, buzdolapları, elbise dolapları, plastik masa ve san­dalyeler bulunur. Bu salonla iç koğuşlara geçiş de­mir parmaklıklı bir kapıyla ayrılır.

Bu kapı koğuş içindeki sınıfsal ayrımın, sosyal tabakalaşmanın da sınırı gibidir. Çünkü iç koğuş­larda yatabilmek, kıdem, itibar, ekonomik güç ge­rektirir. Ötekilerin iç koğuşlar bölgesine geçmesi sınırlandırılmış ve kurallara bağlanmıştır.

Havalandırma koğuşlardan kilitli bir demir ka­pıyla çıkılan, zemini beton, 80’e 40 büyüklüğünde boş bir alandır. Yüksekliği iki katlı koğuş binasıy­la aynıdır. Yaklaşık 8-10 metre, duvarların bitimin­de jiletli tel örgüler bulunur. Havalandırma alanı­nın üstü de tel örgülerle kapalıdır.

Havalandırmanın dip tarafında çamaşır ipleri­nin gerili olduğu direkler, az berisinde voleybol sa­hası, direkleri, filesi bulunur. Mevsimine göre fut­bol, voleybol oynanabilir. Fakat havalandırmanın asıl temel fonksiyonu volta atılan yer olmasıdır. Gerçekten de volta cezanın törpüsü, olmazsa ol­mazıdır. O kadar önemlidir ki idare bazen hava­landırma ve volta yasağını mahkûmu yönlendir­mede ceza aracı olarak kullanır. Havalandırma idareden özel bir kısıtlama olmadığı takdirde sabah saat 7’den saat 7’ye kadar açık kalır.

Kalabalık zamanlarda, fazla mahkûmlar yerler­de yatarlar, bazen yatma uyuma sırayla, vardiyayla yapılır. Burada oluşturulan sosyal yapı, kanun gü­cüyle oluşturulmuş “zorunlu” bir sosyal bünyedir. İçinde bulunan, yapıyı oluşturan hiçbir birey, gö­nüllü ve istekli olarak, bu mekânda değildir. Suçlu­yu, cezasını çekeni, mahkûmu, hükümlüyü, tutuk­luyu yapması gerekenleri yapmaya zorlayan “kor­kudur.”

Cezasının uzaması korkusu, yeni bir ceza alma korkusu, hücreye karantinaya gönderilme korku­su, legal ya da illegal şiddete, aşağılamaya uğrama korkusu, yaralanma, öldürülme korkusu, telefon, açık görüş gibi sahip olduğu haklardan mahrum olma korkusu, iyi hali bozulup infaz indiriminden yararlanamama korkusu…

Mahkûmlar genelde adalet sistemine güveni­yor oldukları, herhangi bir toplumsal mutabaka­ta inandıkları için, o inancın gereği olarak sistemin hayatiyetine zararlı oldukları için böyle bir yerde olmayı hak ettiklerine kani olarak, rıza ile cezaları­na katlanmazlar. Hemen hepsinin bir mazereti, bir savunma mekanizması vardır.

Mahkûmların cezaevindeki ortak amacı yuka­rıdaki pratik korkular nedeniyle, etliye sütlüye ka­rışmadan, başına bir gaile açmadan, cezasını infaz etmek, gününü bitirip tahliye olmaktır.

Bu nedenle hükümlü, günlük işleyişe, kendine verilen görevlere riayet eder, programlara uyar, kı­dem hiyerarşisine, suç hiyerarşisine uyar.

Şimdi de koğuşun sakinlerine, içinde bulun­dukları, sosyal yapı, roller ve statüler açısından bir göz atalım.

Bir koğuşun içinde mahkûmlar günlük hayatla­rını sürdürürken aşağıda belirteceğim rol ve statü­lere göre ayrılırlar ve rollerinin gereğini yerine ge­tirirler. Yukarıda belirttiğim korku saiki nedeniyle buna mecburdurlar. Burada rol ve statüleri belirle­yen unsurlar karmaşıktır. En belirgin kıstaslardan biri suç hiyerarşisidir.

Kabaca bir tasnif yapılacak olursa, Türk ha­pishanelerindeki en aşağılık, en müptezel suç, er­kek ya da kız çocuğuna taciz suçudur. Toplu ko­ğuşlarda genelde barındırılmazlar ya da suçları giz­lenerek kalabilirler. Ondan bir üst suç, kadın, tra­vesti, eşcinsel bedenlerinin satılmasında, ya da aile bireylerinin satılmasında aracılık edenlerin suçları­dır. Onun bir üstünde kamu mallarına el uzatmış camilerden, okullardan, çalmış adi hırsızların suç­ları vardır. Onun bir üstünde, yankesicilerin, kap­kaççıların suçu vardır. Ondan bir üst suç organi­ze mahalle hırsızlık çetelerinin üyelerinin suçları­dır, bu suçun çete reisleri yavaş yavaş saygı gör­meye başlamışlardır, çünkü artık yarı buralı sayılır­lar, muhtemelen sık sık girip çıkacaklardır. Onun bir üstünde sahte paracılar, sahte evrakçılar, zim­met, irtikâp gibi fırsatçı suçları vardır. Onun bir üstünde gasp, yaralama, darp, adam kaldırma, hür­riyetten mahrum bırakma gibi şiddete dayalı suç­lar vardır, bu kategorinin suçluları korku nedeniy­le, yaptıkları işlerin şiddet kat sayısına göre say­gı görürler, en azından, bulaşılmazlar. Bu suçlar­la denk sayılan maddi durumlarına göre ağırlıkları olan bir suç grubu da uyuşturucu satıcılarıdır. Faz­la sevilmezler. Bunun bir üstü daha doğrusu suç dünyasının en prestijli grubu, cinayet suçlularıdır, yalnız hepsi aynı saygıyı görmez. İnsan canına kıy­mış olduklarından hepsinin korkuyla çevrilmiş bir saygı duvarı vardır, fakat en prestijli olanları bili­nen mafya reisleri için sıkmış olanlardır. Sonra na­mus için, evini barkını basanları, tefecileri, dolan­dırıcıları vurmuş olanlar gelir, töre yahut başka se­bepten kendi aile fertlerini öldürmüş olanlardan çekinilir, ama fazla da saygı duyulmaz. Bu elbette ki mahkûmlar içindeki suç hiyerarşisidir idare için görünürde herkes mahkûmdur, herkes aynıdır.

Bu suç hiyerarşisi, rollerin ve statülerin dağı­lımını çok yakından etkiler. Bir tecavüz suçlusu, bir muhabbet tellalı ne kadar kıdemli olursa olsun, koğuş içi prestijli bir göreve getirilmez.

Hapishanelerdekilere sorarsanız hepsi kader mahkûmudur lakin tüm mahkûmların bu paye­yi tereddütsüz verdikleri mahkûm grubu kaza ile dikkatsizlik olabilir, trafik kazası olabilir, suça bu­laşanlardır.

Ekonomik suçlular da suç nevilerine göre değil şahsiyetlerine göre değerlendirilir.

Hemen her kapalı cezaevi koğuşunda şu roller ve statülerde insanlar vardır.

Blok Mümessili

Koğuş binaları iki katlı olduğu için her iki katın birden temsilciliğini yürüten, koğuştaki en yetki­li kişidir. Kimin nerede yatacağına, televizyonların kaçta açılıp kapanacağına, idarenin verdiği emirle­rin duyurulup uygulanmasına, iç koğuş mümessil­lerinin kim olacağına, meydancının kim olacağına hep o karar verir. Dış idarenin bittiği yerde, yani ana maltaya açılan demir kapının iç tarafında onun otoritesi başlar.

Blok ve koğuş mümessillerinin seçilmesindeki temel kıstas, süresinin uzun olmasının, suç hiye­rarşisinin temiz tarafından olmasının yanında el­bette ki güçtür. Bu gücün kaynakları;

-Ekonomik güç olabilir

-Bilek gücü olabilir

-İdareye yakınlık ve nüfuz gücü olabilir

-İşlenilen suçun şiddeti ve tarzı olabilir

-Şahsi karizma olabilir

Tabi ideali bu vasıfların hepsinin toplandığı bir kişinin mümessil olmasıdır, bu mümkün olmazsa bunlardan en çoğuna sahip olan, koğuş ileri gelen­leriyle biraz kulis yaparak mümessil seçilir. İdare genelde koğuşun seçtiği temsilciyi tanır. Nadiren itiraz edip değiştirir, idarenin direk atadığı mümes­siller olur ama uzun süreli olmaz.

Koğuş mümessili. Aynı zamanda blok mümes­silinin yardımcısıdır. Üst ya da alt kattan sorumlu­dur. Koğuşun her türlü işleyişinden sorumludur. İdarenin muhatap aldığı bir figürdür. Ağırlıklı ola­rak koğuşun ekonomik işlerinden, gelirinden, gi­derinden sorumludur. Kantin günlerinde alışve­riş fişlerini yazar, satın almayı gözetir, memurlar­la ilişkileri sağlar.

Meydancı

İki katta iki ayrı meydancı bulunur. Meydan­cı yemek dağıtımından, koğuşların temizliğinden, sigaraların dağıtılmasından, günlük hayatın nizam ve intizam içinde akmasından sorumludur. Gö­revli ve hizmetliler onun emrindedir. Ekmeklerin dağıtılmasıyla, iç koğuşların haricinde yerde yatan­ların ihtiyaçlarıyla, koğuşun ortak parasıyla neler alınacağına, alınan nevalenin nasıl dağılacağına, buzdolaplarının kontrol edilmesine yardımcılarıy­la o nezaret eder.

Meydancı yardımcıları. Meydancının kafasına uygun insanlardan seçtiği, meydancıya işlerinde yardımcı olan, ayrıcalıklı mahkûmlardır.

Görevliler

Geliş sırası ve kıdeme göre ayarlanabileceği gibi, maddi durumu olmayan mahkûmların kendi isteğine göre de tayin olunabilir.

Günlük hayat içindeki tüm hizmetler mahkûmlar tarafından yapılır. Başlıca hizmetler şunlardır:

Bulaşıkçılık, küllükçülük, paspasçılık, tuvalet temizlikçiliği,

Bu vazifeler, eğer maddi durumu iyi olmayan mahkûmlar tarafından, sigara karşılığı üstlenilme­mişse, kıdem sırasına ya da suç hiyerarşisine göre meydancı tarafından yaptırılır, koğuş mümessili tarafından denetlenir.

İmtiyazlı görevler de vardır.

Mümessil postalığı. Blok ve koğuş mümessille­rinin ayak işlerini yapan, haberlerini mahkûmlara ileten, manevi yönden alçaltıcı ama mümessiller tarafından kollandığı için maddi yönden rahat gö­revlerdir. Genelde uzun süre ceza almış, ekonomik durumu düzgün olmayan genç mahkûmlardan rağbet görür.

Çaycılık, koğuşun can damarıdır. Cezası uzun, kahvelerde ocakçılık yapmış, eli ayağı düzgün sa­dık adamlardan seçilir ve yanına bir bulaşıkçı al­masına izin verilir. Prestijli, ağır bir iştir.

Kapıcılık alt katta, maltadan koğuşa giriş ka­pısında daimi olarak sabah 7’den akşam 7’ye ka­dar nöbet tutan mahkûmdur. Açıkgöz, hızlı, ağzı laf yapan zeki mahkûmlardan seçilir. Koğuşun dış çevreye yani maltaya açılan yüzüdür. Onun için gardiyanlarla iyi geçinecek, koğuşun telefon, gö­rüş; kantin günlerinde ayrıcalıklar koparmasını sağlayacak kabiliyette olanlardan seçilir.

Bu kategorilerin haricinde bir de doğal kariz­ması olan suçlular vardır. Müptezel suçları işle­memiş olmak kaydıyla, yaşlılar, sakatlar, hastalar, psikolojik rahatsızlığı olanlar, çalıştırılmaz, kolla­nır, istismar edilmelerine göz yumulmaz. Bunlar­dan ekonomik durumu iyi olmayanlara mümessil, ya koğuşun ortak parasından bakar eğer böyle bir imkân yoksa kendi cebinden bakar. Çünkü ağalık vermeyle denmiştir.

Ayrıca yine aşağılık suçlardan içeri düşmemek şartıyla, öğretmen, imam, dini bilgisi olan, müte­deyyin bir hayat yaşayanlar da saygı görür, fikirle­ri sorulur.

Koğuş sakinlerinin dış dünyayla ilişkileri; tele­fon görüşüyle, avukat görüşüyle, ailelerle yapılan ayda bir açık görüşle, her hafta yapılan kapalı gö­rüşle sınırlıdır.

En dışarıya çıkış ancak kurum doktorunun iz­niyle eller kelepçeli ve jandarma refakatinde ola­bilir ve genelde bitkisel hayatta değilse hasta mahkûm hastane ranzasına kelepçelenir.

Hapishane içinde koğuşlar arası görüş müm­kün değildir. Berber ve fotoğrafçılar koğuşlar ara­sında gidip gelebilirler.

Bunların haricinde mahkûmların dış dünya ile bağlantı adına görüştüğü şahıslar; kantin eleman­ları ve hapishane personelidir.

Bunlar da infaz koruma memurları (gardiyan ve efendi de denir, baş memurlar, baş gardiyan, baş efendi de denir) ser gardiyan, idari memurlar yani ikinci müdürler, birinci müdürler, hapishane  müdürü, cezaevi savcısıdır.

İnfaz koruma memurları gece ve gündüz var­diyalarında her gün sabah ve akşam koğuşa girer sayım alır, “Allah kurtarsın” derler. Sayımlarda en başa blok mümessili en sona koğuş mümessili du­rur, herkes tamsa son der, olmayan varsa, hasta ikinci koğuşta diye malumat verir.

Yeni tutuklanıp mapus damına düşen mahkûm, bir gece kaldığı karantinada yeni geldiği bu dün­yanın, yeni ve farklı bir dünya olduğunun farkına varmış bir şekilde sabaha uyanır, cezaevi savcısı tarafından suçuna uygun koğuşa verilir.

O koğuşun gardiyanlarından biri tarafından alınarak, nöbetçi vardiya baş memurunun gözeti­minde, koğuşuna götürülüp, demir kapılar açıla­rak, koğuş kapıcısına seslenilir:

“Acemi tavşanlar geldi içeri alın!” sonra koğu­şun iç kapıları açılır ve mahkûm kanunun kendisi için biçtiği sürece kalmak üzere, herkesin tanımın­da mutabık kalacağı en kesin kamusal alana, koğu­şun mahremiyetine emanet edilir.

Koğuş kapıcısı en munis sesiyle “Hoş gel­din kardeş, geçmiş olsun, Allah kurtarsın” diye­rek mahkûmu alır, kalacağı katın durumuna göre o katın meydancısının yanına götürür.

Meydancı, mahkûmu bir masaya oturtur, çay söyler -tüm mahkûmlar şunda hem fikirdir ki, bir gecelik karantinadan sonra, insanî davranışlarla sunulan bir bardak çay, o an için tün dünya nimet­lerinden evladır- teselli eder, koğuş defterine, adı­nı, soyadını, suçunu, tahliye tarihini yazar. Memle­ketinin ya da suçunun durumuna göre birine ema­net eder. Mihmandar mahkûm yeni mahkûmu alır, ilk önce koğuşun yaşam kurallarının yazılı olduğu, blok mümessili tarafından belirlenmiş yeni hayat nizamnamesini okutur; dolabını, tuvaletleri, lava­boları, havalandırmayı, çay ocağını gösterir.

Her mahkûma gelir gelmez, bir diş macunu ve fırçası, traş bıçağı verilir, bunlar herkese ücret­siz verilir. Koğuşlara para sokmak yasaktır, para­lar emanete alınır, daha sonra kantin fişleri aracılı­ğı ile mahkûmlar tarafından kullanılır. Ekonomik durumu iyi olmayanların sigara dâhil zorunlu ih­tiyaçları blok mümessilinin organizasyonu ve ko­ğuş mümessilinin eliyle imece usulü koğuş tarafın­dan, yetişmediği zamanlarda, mümessiller tarafın­dan karşılanır.

Gündüz, tanışma, koğuşu tanıma, alışma heye­canıyla geçer; akşamleyin blok temsilcisi ve koğuş mümessili tarafından, postaları aracılığıyla odala­rına çağrılan mahkûm, önce kapıda bekletilerek, üstü başı düzelttirilerek içeri alınır, kendisine bu­ranın kimin tarafından yönetildiği bildirilir. Bura­nın yeni bir dünya olduğu, hapishane olduğu, ona göre davranırsa rahat edeceği, ekonomik durumu iyiyse koğuş dayanışmasına katılmasının zorunlu olduğu, bu konuda yalan söylerse başının derde gi­receği güzelce anlatılır. Blok mümessili kimseyle fazla samimi olmamasını, kurallara uymasını ve bir derdi olursa, iç koğuş mümessiline; o çözemezse meydancıya, o da çözemezse genel koğuş mümes­siline, o da çözemezse kendisine gelmesini öğüt­ler. Daha sonra kurum idaresinden verilen pem­be hapishane kimliklerine atıf yaparak “mavi kim­liklerinizi idare aldı, yerine pembe kimlikler ver­di, burada bulunduğunuz sürece erkeklik yapma­ya kalkmazsanız, bu sizin iyiliğinize olur“ diyerek mahkûmu yeni hayatına uğurlar.

Kiminin güç sahibi, kiminin itaate zorunlu ol­duğunun çabucak değişebileceği; bu belirsiz dün­yada kiminin günlerce, kiminin haftalarca, kiminin aylarca, kiminin de yıllarca yeni yaşam alanı, yani: “evi” olur.

Koğuşların duvarlarını en çok süsleyen yazılar­dan biriyle sözlerimizi noktalayalım.

“Sahil kenarlarında, bazen karıncalar balıkları yer, bazen de balıklar karıncaları yer, bulunduğun yerde kendi gücünü ve kendini bir şey sanma, ki­min kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.”