Kategori: Ahmet Sarı Dosyası

Ahmet Sarı – Yanmayan Sigara Endişesi

Ahmet Sarı – Yanmayan Sigara Endişesi

Sigarayı içine çekerken yanakları -göçük gibi- içeri doğru göçerdi. Bir vakum gibi çekerdi sigarayı, sigarayı bir vantuz gibi çekerdi. İlk sigarasını on iki yaşında gömleğinin sol cebine atmıştı. Büyümek istemenin bir dışavurumuydu bu. Ergen olma isteğinin bir dışavurumu. Sigarayı ağzında tellendirdiğinde kendini devasa bir ergen olarak görüyordu. Bağrı açıktı. Yavaş yavaş bıyıkları terliyordu. Sigarayı gömleğinin sol cebinde bulundurmanın insanın yürüyüşüne de yansımaları oluyordu. Daha bir olgun olduğunu farz ediyordu böylelikle. Daha bir deliyürek. Daha fışkın gibi bir delikanlı, daha bir deli dolu. Zamanla sigaraya bağımlı oldu. Sigarasız yaşayamaz hale geldi. Her gün içtiği sigara onun yaşamının anlamını oluşturuyordu. Gömleğinin cebinde sigarası varsa hayat başka bir güzellikte akıyordu. Sigarası cebinde olduğunda gülüyordu, neşeleniyordu, kahkaha atıyordu. İçinde sonsuz büyüklükte bir vadi, yemyeşil açıyordu. Sigarası azaldığında bir tedirginlik yaşıyordu. Bir huzursuzluk gelip omuzlarına, ruhuna oturuyordu. Sigara bitmeye yakın onu hafakanlar basıyordu. Eli ayağı titriyor, azalmış sigara sanki de onu nefessiz kılıyordu. Bu durumları yaşamamak için her zaman evinde sigara bulundururdu. Kısalığı ve kuruluğuyla ün yapmış Birinci sigarası. Filtresi olmadığı için tütün hep gömleğinin cebine dökülür, babası gömleğinin cebindeki tütün tanelerinden onun sigara içtiğini anlar, ona fırça çekerdi. Her ne kadar yaşadığı dönemlerde “İç Birinci, ol devrimci” diye bir slogan da çıkmış olsa, o sigaranın kendi tadına büyülenmiş, Birinci içmek için ağızlık almış ama hiçbir zaman devrimci olmamıştı. Birinci sigarasını, Bafra sigarası gibi neresinden içeceğiniz tartışma konusu olurdu. Filtreleri olmadığı için önden ya da arkadan içmenin bir farkı yoktu. Sonra Bitlis ve Yenice sigaraları, Yeni Harman ve Maltepeler gün yüzüne çıktı. Sigara sektörü gelişiyordu ama bir şeyi söylemekte bir beis görmüyorum o da: Samsun 156 kamyon egzozu gibiydi maazallah. İnsan Samsun 156’yı yaktığında kendini dumanlarıyla ele verirdi.

Sigara içmeyenler oturdukları yerden kaçarlardı Samsun 156 içildiğinde. Dumanı o kadar kesifti, bir o kadar da fazla çıkardı.

Bu sigaraların hepsini keyifle içti. Filtresiz sigara­lar zaten kuruydu ama kaloriferlerin üzerine ko­nulunca apayrı bir kıvam bulurlardı. Sigara tü­tünü kuruduğundan çakmakla ya da kibritle ya­kıldığında çıtırdayan kupkuru bir yanışı, kendi kendine de bir akışı olurdu. Daha sonra Malbo­ro ve Ernte sigaralarında gözlemlediği, sigarayı bir yere bıraktığında kendi kendine sonuna ka­dar yanıp sönme halini Türk sigaralarında göre­memişti. Türk sigaraları, bir dudak ona dokun­masa, ondan soluklanmasa kendiliğinden sö­nüp giderdi.

Dedim ya zamanla sigarasız yaşayamaz oldu. Ortaokulda sol gömleğinin cebinden çorabına doğru kaydı sigaralar. Daha erkekler uzuneşek veya futbol oynarken; kızlar ip atlarken, yakar top oynarken o okulun gizli bir köşesinde, ba­zen lavabolarda insanların “mazotlu sigara” de­dikleri dönemin ucuz sigaralarını tellendirirdi. Liseye başladığında sigarayı daha bir içine çek­meyi öğrenmiş, yeni başlayan arkadaşları siga­ra içtiklerinde amatörce öksürürken, o uzun bir içe çekmeyle sigaranın dumanlarını akciğerle­rinde saklamayı öğrenmiş; kalan ve geriye ge­len hafif dumanı da ağzından değil burnundan çıkarmayı bir maharet bilmişti. Lisede hocalar ayda bir habersiz baskınlar yaptıklarından siga­raları en azından okulda öyle olur olmaz yerler­de değil de duldalarda, korunaklarda saklamayı öğrenmişti, ama sigara içerken sigara dumanın­dan ve içmeden alınan hazzı gün geçtikçe artır­masını bilmişti. Üniversiteyi kazandığında, yıl­larca sigara içtiğinden dolayı da öksürmeye baş­lamıştı. Öksürük ciğerlerinin derinlerinden ko­pup gelmekteydi. Kesintisiz, ona adeta soluk al­dırmazcasına, onu boğmaya çalışırcasına bir ök­sürük hali içindeydi.

Üniversite yıllarında alabildiğince sigaralı gün­ler, sigarada yok olma zamanları başlamıştır. Yurtta kaldığı dönemlerde arkadaşlarıyla oda­ları duman altı olana kadar sigara içerler, sonra camı açar odayı havalandırır ve sonra yine odayı duman altı edene kadar koyu sohbetlerle, maç kavgalarıyla, karılı kızlı konuşmalarla günlerini gün ederlerdi. İşte tam da bu günlerde yani ök­sürüğünün seri bir hal alması, kesintisiz ciğer­lerden gelen öksürüğün kendine nefes aldır­maması ile birlikte anladı ki artık sigaradan dö­nüş yoktu ve bu haz ya da illet onu mezara ka­dar götürecekti. Huzurunun da, huzursuzluğu­nun da kaynağı sigaraydı. Dünya dalgınlıkla­rından çok nadir sigarası azaldığında ve kendi­ni tehdit altında hissettiğinde gece yarısı olsa bile, dükkânların kapalı olduğunu bildiğinden, yirmi dört saat açık otogara gidip, orada açık dükkânlardan sigarasını temin ederdi. Sigarasını gömleğinin yakasına koyduğunda ve ondan bir tane de yaktığında, kendini dünyanın en mutlu adamı hissederdi.

Evlendiğinde de sigaraya devam etti. Eşi de si­gara içiyordu. Eşinin iradesi kendisininki gibi za­yıf değildi. Ne zaman sigaraya başladığı, ne za­man sigarayı bıraktığı bilinmezdi. Bir bakardınız kahverengi deri çantasından bir Camel çıkar­mış, ağır ağır sigarasını yakıyor ve gözleri dal­gın uzun bir hülyayı boşlukta izliyordu. Bir ba­kardınız kocası “Hele getir senin şu Camel’inden bir tane tellendirelim” dediğinde sigarayı çok­tan bıraktığını dillendiriyor ve cidden uzun za­man da sigarayı ağzına almıyordu. Karısı gibi si­gara içmeyi hiç istemezdi. Beğenmezdi onun si­gara içişini ve sigarayı mundar ettiğini düşünür­dü. Sigara içmenin de bir adabı vardı. İlkin siga­rayı geniş bir çekişle ağzına, damağına çekecek­sin; dil, damak o tada varacak; tükürük bezi ni­kotini özümseyecek, sonra gırtlaktan boğaza, küçük dile ve de yutaktaki tüm liflerden ciğer­lere dumanı göndereceksin. Susuz bir adamın, uzun susuzluk halinden sonra kana kana su içişi neyse, duman akciğere öyle bir susuzluk haliyle inecek ve orada bütün akciğer lifleri tarafından özümsenecek. Sadece ağız tiryakisi olan ve du­manı akciğerlere göndermeyen içicilerin gerçek bir içici olamayacakları, bunların amatör olduk­ları ve sigarayı mundar ettikleri görüşündeydi.

İyiden iyiye kötüleşen akciğerlerinin durumu­nu, daha doktora gitmeden aralıksız öksürük­ler gösteriyordu. Öksürük o kadar uzun sürüyor­du ki gözlerinden yaş akıyor, yüzü soluksuz kal­maktan kıpkırmızı oluyor, beti benzi soluyordu. Eşi, o daha dışardayken onun uzaktan eve doğ­ru gelişini kesintisiz öksürmelerinden anlıyor­du. Doktora gittiler. Geniş bir chek up’tan, ultra­sonlardan, radyografilerden sonra doktor onun KOAH hastalığına yakalandığını, durumunun iyi olmadığını, sigarayı acilen bırakması gerektiği­ni, yoksa fazla yaşama olanağı bulamayacağını dillendirdi. Sigaradan ayrılmak kolay olmadı. Ci­ ğerleri iflas etmişti ve hastanede uzun süre ağ­zında maskelerle dolaştı, iğneli oksijen tüpleri­ni ciğerlerine çekmek durumunda kaldı. Yıllar­ca içilen sigaranın nikotinini ve zararını kısa bir ay kadar hastanede iğnelerle, iğneli oksijen tüp­leriyle elbette iyileştirmek kolay değildi. Sigara artık hayatından büsbütün atılmalıydı. Öyle de yaptı. Söz konusu yaşamsa, hayatta kalmaksa, sigara hayatından atılabilirdi.

Hastaneden çıktığında ve sigarasız bir yaşama yeni başladığında hayatta bir anlam bulama­dı. Moralinin daima kötü olduğu, dünyaya hep olumsuz bir perspektifin hâkim olduğu, hayat­ta kalmak için varlıkta geniş bir boşluğun oldu­ğu, anlamın yittiği, yaşarken bedeninde ve var­lığının bir yanında sigaradan kaynaklı hep de­vasa bir oyuğun ve boşluğun olduğu düşünce­sine kapıldı. Bu zamanlarda uykusuzluk hasta­lığı da çekmeye başladı ve dünya kötüydü, in­san da özde kötüydü, duygular kötü, hayat kötü daha da önemlisi TANRI kötüydü. Kaç cadde, başı önüne eğik gezdi durdu, ağzında olmayan bir sigara düşüncesi, kaç soluklanış daha burnu­nun direğine vuran sigaranın kekremsi, gözlere değdiğinde onları sızlatan ve büzdüren ince du­man. Ve bir türlü unutamadığı, içinde bir cana­var varmış gibi ve içinden, ciğerlerinden gelen feryat, beni emzir, bana duman gönder feryatla­rı. Bunların susuzluğuyla unutmaya çalıştı siga­rayı. Unutamadı.

Dükkândan bir Marlboro paketi aldı. Sigaranın jelatinini açtı, içinde “pull it” komutu olan jela­tinini çekti çıkardı. Çok tanıdık bir alkol koku­su sigaradan burnuna sokuldu. Tanıdık bir dosta bir merhaba dedi. Yakmadı sigarasını, sigara ta­nesini yakmadan ağzına götürdü. Sigarayı yak­madan uzun gezilere çıktı. Sigarayı yakmadan dostlarla konuşmalar yaptı. Sigarayı yakmadan tatil yaptı. Sigarayı yakmadan kitaplar okudu. Çocuk için anne memesi nasıl onun karnını ve ruhunu doyuran bir gıdaysa, onun için yanma­yan sigara da adeta bir memeydi. Hiç yakmadı sigarasını ve hiç de ağzından çıkarmadı. Dudak­larında kalmış olmasından dolayı ıslandığında filtresi, kirlendiğinde, çürüdüğünde yenisini ya­kar gibi davranır, Nippon çakmağını çıkarır, bir ritüel gerçekleştirircesine Nippon çakmağı ça­kar ama sigarasını yakmadan yakar gibi davra­nır ve sigaranın bitme süresi içinde de daha hiç yakmadığı sigarasını söndürürdü. Eskiden siga­rasını yaktığı zaman sigarayı nasıl bir içme süre­si varsa, şimdi de yakmadığı sigarasının bir içme süresini oluşturmuştu. Hemen hemen aynı za­mana denk gelirdi bu süre ve bu süre artık ner­deyse ezberlenmişti. İçten gelirdi.

Bu şekilde hiç yakmadığı sigarayı içme oyunu bir yirmi yıl sürdü. Yirmi yıl içinde çok sigara­yı yakmadı ve yakmadığı çokça sigarayı küllük­lerde söndürdü. Kendini bu oyuna o kadar kap­tırmıştı ki zamanla eşi de oyuna katılmıştı. Ar­tık bunun bir oyun değil de bir varoluş biçimi olduğu da görmezden gelinemezdi. İnsan yir­mi sene bir sigarayı bu kadar özleyebilir miydi? Tam yirmi sene ağzında yakmadığı sigarayı içi­yormuş gibi yapma oyununu oynayabilir miy­di? Tam yirmi yıl bu nasıl bir arzu olmalıydı ki bir türlü bedenden, ruhtan, varoluştan atılamı­yordu. Unutulamıyordu. Zihinden uzaklaştırıla­mıyordu. Zihne yapışıp kalmıştı. Bir illetti ve def edilemiyordu.

Odada ağzında yanmayan sigarayla gezindiğin­de ve yakmadığı sigarayı söndürdüğünde, eşi bundan önceki sigarayı nereye bıraktığını, dal­gın olduğundan sigarayı bir yerlerde Allah mu­hafaza yanık unutmasından evi yakabileceği korkusuna kapılıyordu. Yanmayan sigaranın en­dişesi bu karı kocayı sardı. Yanmayan sigarayı evin bir yerlerine bırakmaması gerektiğini tem­bihlerdi kadın. Kocasının sigarayı unutması oyu­nuna kendini o kadar kaptırmıştı ki kadın, evde dalgın kocanın yanmayan sigaralarını arardı. Ba­zen kibrit bulamasa kocasının yanmayan sigara­sını ister, kendi olmayan sigarasını onla yakardı ve kocasına tekrar geri verirdi yanmayan sigara­sını. Bazen de beraber ararlardı yanmayan siga­rayı evde. Nitekim sigaranın bir araba, ev, bir or­man yaktığını herkes bilirdi.

Gece dostlarına bir yere davet edildiklerinde, el­biselerini giydiklerinde, karıkoca dışarı çıktıkla­rında, arabaya binip epey yol aldıklarında örne­ğin, uzun yol yaptıklarında evde sigarayı yanık bırakıp bırakmama endişesi ve şüphesi sarardı bedenlerini. Derin, dipsiz bir şüpheye kapılırlar­dı. Arabanın içinde kadın adamı azarlardı. Kadın adamdan şikâyet ederdi. Artık kendisinden bık­tığını, umursamaz tavırlarından, dalgınlığından yorulduğunu; evden çıkmaya yakın kaç defa si­gara içmemesi gerektiğini ona tembihlediğini bağırarak dillendirirdi. Sonra uzun yoldan dönü­lür, gerisin geri yanmayan sigarayı söndürmek için eve doğru yol alınırdı.

Fotoğraf

BİBLİYOGRAFYA

DOKTORA TEZİ

Türk ve Alman Poetikasının Kitabı, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 2003.

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Thomas Bernhard`ın Hikâyelerinde Normaldışı Davranış­lar Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 1996.

ÖYKÜ VE ŞİİR KİTAPLARI

Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği, (Korku ve Dehşet Üçlemesi) Çizgi Yayınevi, Konya 2014, 80 s.

Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El, (Korku ve Dehşet Üçlemesi) Çizgi Yayınevi, Konya 2014, 80 s.

Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Hece Yayınları, Ankara 2013, 85 s.

Seherde Serçenin Gördüğüdür, Salkımsöğüt Yayınları, Kon­ya 2013, 80 s.

Ahmed`e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, Salkımsöğüt Yayınları, Konya 2011, 80 s.

Allah Ağrısı, Salkımsöğüt Yayınları, Konya 2010, 80 s.

İNCELEME – ARAŞTIRMA KİTAPLARI

Edebiyat Nefreti – Edebiyat Yazıları, Çizgi Yayınevi, (2014) Konya.

Thomas Bernhard`ın Şiir Dünyası, De Ki Yayınları, (2007) An­kara.

Cemile Akyıldız Ercan ile, Masalların Psikanalizi, Salkımsöğüt Yayınları (2008) Ankara.

Psikanaliz ve Edebiyat, Salkımsöğüt Yayınları, (2008) Ankara.

Kafkaesk Anorexia, Salkımsöğüt Yayınları, (2009) Ankara.

Sanat ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, (2008) Ankara.

Türk ve Alman Poetikasının Kitabı, Salkımsöğüt Yayınları (2006) Konya.

ÇEVİRİ KİTAPLARI:

Yılmaz Özbek ile, Peter Handke, Kaspar, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Şahbender Çoraklı ile, Jurek Becker, Dikkat Yazar Var, Babil Yayınları, (2000) Erzurum.

Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile, Thomas Bernhard, Ses Taklitçisi, (2001) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Peter Bichsel, Edebiyat Dersleri, Babil Yayınları, (2001) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Hans-Georg Gadamer, Friedrich Nietzsche, Helmut Kuhn, Edebiyat Nedir?, Babil Yayınları, (2002) Erzurum.

Abdullah Arslan ile, Jaques Derrida, Şiir Nedir?, Babil Yayın­ları, (2002) Erzurum.

Dursun Balkaya ve Petra Tiedmann ile, Peter Handke, İzleyi­ciye Sövgü-Kendini Suçlama, Birey Yayınları (2002) İstanbul.

Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile, Thomas Bernhard, Olaylar, Babil Yayınları (2002) Erzurum.

Şahbender Çoraklı ile, Novalis, Poetika, Babil Yayınları, (2003) Erzurum.

Gürsel Uyanık ile, Immanuel Kant, Yaşamın Anlamı, (2004) Birey Yayınları, İstanbul.

Hermann Broch, Edebiyat ve Felsefe, Salkımsöğüt Yayınla­rı, (2005) Ankara.

Adolf Muschg, Edebiyat Terapi Olabilir mi? Salkımsöğüt Ya­yınları, (2005) Konya.

Gürsel Uyanık ile, Peter Sloterdijk, Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek, Salkımsöğüt Yayınları (2005) Ankara.

Fatma Öztürk Dağabakan ve Abdullah Arslan ile, Lewis Car­roll, Küçük Kızlara Mektuplar, Birey Yayıncılık (2005) İstanbul.

Fatma Öztürk Dağabakan ile Thomas Bernhard, Ritter, Dene, Voss, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Fatma Öztürk Dağabakan ile, Thomas Bernhard, Immanuel Kant, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Thomas Bernhard, Dünya Düzelticisi, De Ki Yayınları, (2007) Ankara.

Ludwig Wittgenstein, Renkler Üzerine Notlar, Salkımsöğüt Yayınları (2007) Ankara.

EDİTÖRLÜĞÜNÜ YAPTIĞI KİTAPLAR

Yavuz Erkoç, Wilhelm Vogelpohl, Alman Edebiyatı Tarihi, Orient Yayınları (2005) Ankara.

Yavuz Erkoç, Klaus Schulz, Alman Kültür Tarihi, Orient Yayın­ları (2006) Ankara.

KİTAP BÖLÜM YAZARLIĞI

Flanörün Edebi Etiyolojisi, Dünya Edebiyatında Flanörlük, Flanör Düşünce, Arkaik Dönemde ve Dijital Medya Çağında Aylaklık (Der. Hüseyin Köse), Ayrıntı Yayınları, (2012) İstan­bul, s. 286-303.

 

MAKALELERİ

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Orhan Pamuk`un Masumi­yet Müzesi: Deneysel Bir Roman, Sosyoloji Divanı, Y. 1; S. 2, Temmuz-Aralık 2013; s. 139-177.”

“Grimm Masalı “Balıkçı ve Karısı” Adlı Kadın Figürün Tanrı Olma Arzusu, (Bir Deusmorfizm Kazısı) Dialog, Interkulturelle Zeitschrift für Germanistik, Bahar 2013, s. 7-19.”

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Asaf Halet Çelebi ve Heinrich Heine`nin Şiirlerinde Kan İzleği, Sosyal Bilimler Enstitüsü Der­gisi, 2012, C.: 16, S. 1, s. 245-259.”

“Türk ve Alman Şiirinde Şairlerin Benliklerinin Dışavurumu, Özne Dergisi, 8.Kitap Kış 2008, s. 21-30.”

“Türk ve Alman Edebiyatında Boğma İzleği, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2007, Erzurum, C. 10, S. 2, s. 1-17.”

“İsmet Özel ve Paul Celan`ın Şiirlerinde Şehir İzleği, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Y. 14, S. 36, Erzurum 2008, s. 157-171.”

“Türk ve Alman Masallarında İnsan Yiyicilik, Türkiyat Araştır­maları Dergisi, Y. 14, S. 35, Erzurum 2007, s. 229-250.”

“Şebnem İşigüzel`in “Tabut” Adlı Öyküsüyle Thomas Bernhard`ın “Jauregg” Adlı Öyküsünde Ensest İlişki, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2007, Erzurum, C.:9, S. 1, s. 15-26.”

“Thomas Bernhard ve Nihilizm, Özne Dergisi -Nihilizm Soru­nu Dosyası-, Bahar 2007 (7.Kitap), Y. 4, s. 22-24.”

“Orhan Pamuk`un “Benim Adım Kırmızı” Adlı Romanıyla Ul­rich Plenzdorf`un “Genç W.`nin Yeni Acıları” Adlı Romanların­da Ölü Anlatıcı (Nekro-Narratör) Tutum, Türkiyat Araştırma­ları Dergisi, Y. 14, S. 34, Erzurum 2007, s. 99-112.”

“Thomas Bernhard`ın Eserlerinde Türk İzleği, Türkiyat Araş­tırmaları Dergisi, Y. 14, S. 32, Erzurum 2007, s. 171-181.”

Cemile Akyıldız Ercan ile, “Franz Kafka und seine Beziehun­gen zu den Frauen (Mit Hilfe der Frauenbildrecherche von Franz Kafka und Max Brod gemeinsan geschriebenen frag­menteren Roman “Richard und Samuel”); Atatürk Üniversite­si Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 10.”

“Der Ewige Vater, (Vaterbildrecherche in Orhan Pamuks “Der Koffer meines Vaters”; Oğuz Atays “Brief an meinen Vater” und Franz Kafkas “Brief an den Vater”), Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 45, 2011, s.”

“Felsefeden Edebiyata Bir Bakış Denemesi, Sosyoloji Divanı, Sosyoloji Dergisi, Y. 1, S. 1, Ocak-Haziran 2013, s. 177-183.”

“Amerikamakine, Ayraç Dergisi, S. 13., Kasım 2010, s. 46-49.”

“Kafka`nın Gizli Odaları, Ayraç Dergisi, S. 11, Eylül 2010, s. 5-8.”

“Felsefe mi, Edebiyat mı?, Kitap Zamanı, Eylül 2010, S. 56, s. 12-13.”

“Thomas Bernhard Sözlüğü, Ayraç Dergisi, S. 10, Ağustos 2010, s. 22-27.”

“`Biz Milenyum İnsanları, Mediamaniaclar`, IV. Kuvvet Med­ ya Konuk Yazar, Deneme, 16.7.2007, /www.dorduncukuv­vetmedya.com/dkm/article.php?sid=8795.”

“`Klip Sosyolojisi`, -Türk Kliplerinde İntihar Sorunsalı-, Mavi- Nota E-Dergisi, Makale, Y. 2, S. 248, 19.01.2007, http://www. mavi-nota.com/index.php?link=yazi&no=971.”

“Dehalar ve Anneler, Türk Edebiyatı Dergisi -Sanat, Edebiyat ve Anne Dosyası-, Temmuz 2007, Y. 35, S. 405, s. 34-38.”

“Deha Oluşturma Aygıtı Olarak Baba Modeli, Bay Sinema, Er­zurum Ocak-Şubat 2006, Y. 1, S. 2, s. 15-17.”

“Bu Bir Lynch Girişimidir (David Lynch Sineması Üzerine), Bay Sinema, Erzurum Aralık 2005, Y. 1, S. 1, s. 10-12.”

“Doğu Sinemasına Dair, Bay Sinema, Erzurum Aralık-Ocak 2007, Y. 2, S. 3, s. 17-18.”

“Milenyum Sineması, Gösteri Dergisi, İstanbul Eylül 2003, S. 251, s. 65-70.”

“Nuri Bilge Ceylan Sineması, Gösteri Dergisi, İstanbul Temmuz-Ağustos 2003, S. 250, s. 16-18.”

“Thomas Bernhard`ı Sevmemiz İçin Yirmi Neden, Virgül Der­gisi, İstanbul, Şubat 2001, S. 38, s. 32.”

“Kafka Bir Dracula Mıdır?, Virgül Dergisi, İstanbul Aralık 2000, S. 36, s. 69-70.”

“Niteliksiz Adam, Virgül Dergisi, İstanbul Temmuz-Ağustos 1999, S. 21, s. 25-27.”

“Thomas Mann ve Büyülü Dağ, Virgül Dergisi, İstanbul Mart 1999, S. 17, s. 2-5.”

“Estetik İntihar, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Eylül-Ekim 1998, S. 33, s. 43-55.”

“Gencölmek, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Mart-Nisan 2001, S. 54, s. 55-57.”

“Böceğin Psikanalitik Mitine Ayak Direyişi, Edebiyat ve Eleşti­ri, Ankara Mart-Nisan 2000, S. 48, s. 45-53.”

“Masalların Ruhu, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ocak Şubat 2000, S. 47, s. 65-73.”

“Sanat ve Hastalıklı Beden, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Tem­muz Ağustos 1999, S. 43-44, s. 57-66.”

“Anti-Faust, Bilgiye Susuz Öznenin (Homunculusun) Şeytan­laşmasına Dair, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Mart-Nisan 1999, S. 41-42, s. 33-40.”

“Siyah – Bir Metafor Olarak Karga, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ekim 1997, S. 37, s. 28-36.”

“Normaldışılığın Dili, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Ekim 1996, S. 32-33, s. 39-50.”

“Sanat ve Normaldışılık, Edebiyat ve Eleştiri, Ankara Eylül- Ekim 1996, S. 26-27, s. 3-11.”

Ali Utku ile, “Yazgımızın En Yüksek Melankolisi: Martin Bu­ber; Martin Buber`in “Ben ve Sen” ve “Tanrı Tutulması”na Dair, Ayraç Dergisi, S. 18, Nisan 2011, s. 33-35.”

“Alabildiğince Deli, Alabildiğince İmgeli, Alabildiğince İkinci Yeni; Ayraç Dergisi, S. 17, Mart 2011, s. 25-28.”

“Türk ve Kıta Avrupası Poetikasına Dair (Türk Şiiri İçin Kavşak Noktası Dosyası), Ayraç Dergisi, S. 15, Ocak 2011, s. 33-37”.

PANEL VE SEMPOZYUMLARI

“Kafkaesk Mekan”, M. Ruhi Esengün Anma Toplantısı, Edebi­yatta Dil, Zaman, Mekan 5-6 Kasım, Erzurum.”

“Kafkamakine, 14.05.2012, Yer: Oditortum Mavi Salon, Saat: 14:00.”

“Kafkaesk Anoreksiya”, Kafka`nın Önerisi, İletişim Fakültesi Düşünce Kulübü Etkinlikleri, İletişim Fakültesi Konferans sa­lonu, 19 Nisan 2010, saat:15.00”.

SÖYLEŞİLERİ

“Cemile Sümeyra, Ahmet Sarı`yla Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak Adlı Öykü Kitabı Üzerine Söyleşi, Hece­öykü, Y. 10, S. 56, Nisan-Mayıs 2013, s. 165-71.”

“Edebiyatta, Felsefede, Şiirde ve Dinde Açlık”, Merdivenaltı Kültür Sohbetleri 1; Ahmet Sarı, Ali Utku, Mustafa Nezihi Pe­sen, Şahin Torun, 14 Ağustos Cumartesi, saat: 21.40, Üniver­site Kitabevi.”

“Ali Ömer Akbulut ‘Şiir Otoyola Çıkar Çıkmaz (Dile Gelir Gel­mez) Ölen (Ölümle Yüzleşmek Zorunda Kalan) Bir Şeydir`, Ahmet Sarı ile Söyleşi, Dergibi.com, Söyleşi, 5 Kasım 2003, http://www.dergibi.com/roportaj/ahmet_sari.asp.”

“Derrida Üzerine Ahmet Sarı ile Bir Sohbet, Kaşgar Dergisi, İstanbul Kasım Aralık 2003, S. 35, s. 94-101.

HAKKINDA YAZILANLAR

Cemile Sümeyra, Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bak­mak”, Hayatı Kurgulamak, Şule Yayınları, (2013) İstanbul. ki­tabı içinde.

Mehmet Kahraman, Merhamet Dilemek, Heceöykü Dergisi, Ekim 2013 S. 59 s. 8-10.”

Hasan Harmancı, Dünyanın Deliliği ve Bir Hikâyeci, Yeni Şafak Kitap Eki, 8 Mayıs 2013 Çarşamba, S. 76, s. 25.”

Adem Polat, Akıl Delinmesi Olarak Ahmet Sarı`nın Allah Ağrısı, Yedi İklim Dergisi, S. 270, Eylül 2012, s. 37-42.”

Ali Ömer Akbulut, Asa Kimin Elinde, www.zarifce.com/ kprens/diger/asa.doc, erişim tarihi: 11.11.2010.”

Mukadder Erkan, Masalların Maskeleri: Lewis Carroll`un Karanlık Yüzü mü?, Ayraç Dergisi, S. 7, Nisan 2010, s. 32-34.”

Bahar Cankut Orhanoğlu, Türk ve Alman Poetikasının Bu­luşma Noktası, Kitap Zamanı, S. 11, 04 Aralık 2006, http://ki­tapzamani.zaman.com.tr/?bl=5&hn=489.”

“Sabah Gazetesi’nde Kendini Suçlamak adlı Emre Aköz’ün tanıtım yazısı, İstanbul, 18.01.2003, Y. 17, S. 604, s. 11.”

“Gerçek Hayat adlı dergide Handke’nin Sövgüsü adlı tanıtım yazısı, İstanbul, 14 Şubat 2003 Y. 3, S. 2003-7 (121).”

“Zaman Gazetesi’nde Jacques Derrida, Felsefe ve Şiir Hak­kında Ne Söyler? adında Bilal Işıldar’ın tanıtım yazısı, İstan­bul, 29 Ocak 2003, s. 17.”

“Virgül adlı dergide Novalis’in Poetika adlı çeviri metni ile il­gili tanıtım yazısı, İstanbul, Haziran 2004, s. 6.”

“Gerçek Hayat adlı dergide Edebiyat Neymiş adlı tanıtım ya­zısı, İstanbul, 21 Şubat 2003.”

Ali Galip Yener’in Virgül adlı dergide Edebiyata Felsefe­den Bakma İmkânı başlıklı makalesi, İstanbul, Haziran 2003, S. 63, s. 22-24.”

Hayrettin Orhanoğlu’nun Kitap Haber adlı dergide Bir Dünya Düzelticisi Olarak Berjer Koltukta Oturan Thomas Bernhard başlıklı makalesi, İstanbul, Aralık Ocak 2002-2003, s. 8-9.”

A. M. Öncel, Ahmet Sarı Şiiri Üzerine: Tasavvufi Gönderme­ler Şiiri, Dergâh Dergisi, Nisan 2011, S. 254, s. 21”.

ALDIĞI ÖDÜLLER

Avusturya Altın Liyakat Ödülü.

Ahmet Sarı – Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği

Ahmet Sarı – Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği

her şey elimizden yere düşüyor.
asmalarda üzüm
bahçelerde iğde
dutluklarda dut
taptığımız inandığımız mabut
her şey elimizden yere düşüyor.

güzel gözlüm herşey
ehrimenleşiyor.
içi açan sarı buzağ’
dışta mağrur taştan bir put
lat uzza daha nice tağut
her şey ehrimenleşiyor.

Ahmet Sarı İle… (Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan)

Ahmet Sarı İle…
Yaşamak ve Yazmak Üzerine…
Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan

“… İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak zaten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla denerler… Huzuru ve sessizliği seven birisi elbette kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazılır yazı.”

Kimdir Ahmet Sarı? Bize Ahmet Sarı olarak Ahmet Sarı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Nelerden hoşlanır, nelerden nefret eder ve hayatta olmazsa olmazları nelerdir?

Ahmet Sarı hakkında yine Ahmet Sarı olarak bir şeyler söylemek elbette kolay değildir. İn­san kendisi hakkında bir şeyler söylemeye baş­ladığında hep iyi şeyler söylemek ister. İçte sak­lı nergis düşüncesi gereği. Ben kendi hakkım­da öyle cafcaflı şeyler söylemeyeceğim. Ahmet Sarı kitap okumayı sever. Müzik dinlemeyi se­ver. Film izlemeyi sever. Yalnızlığı ve sessizliği sever. Elbette yaşamayı sever, demem gerekirdi. Sarı, dertsiz tasasız yaşamayı sever de denebi­lir buna. Sanatçı olmaya teşne insanlara hele de müzisyenlere “Müzikle ilginiz nedir?” tarzında sorulara onların “Ta çocuklukta banyoda elimde tarağı, fırçayı tutardım ve şarkı söylerdim” tar­zında klasik cevaplarını vermeyeceğim. Elbet­te okumayı sevmemin, Almanya’da doğmam­la ve orada okula gitmemle bağlantısı var. Al­man ekolü okumayı isteyen ve bunu gerçekten arzu eden çocuklara okuma adabını veriyor. Ben de Almanya’da okumayı sevdim. Daha sonra de­mek ki yalnız kalmanın, bir kirpi gibi içe dönme­nin getirdiği o keyif olsa gerek, ilkin kendi ken­dinizle konuşma ondan sonra da “yahu şu ken­dimle konuşmalarımı bir kaleme alayım” deme­ye ve yazmaya başlıyorsunuz. Sevdiğim şeyleri az çok yukarıda dillendirdim. Sevmediğim şey­lerse bunlarla bağlantılı olan her şey. Beni fazla çalışmaya iten ne varsa, sessizlikse sessizlikten, okumaksa okumaktan, müzik dinlemekse müzik dinlemekten, film izlemekse ondan uzaklaştıran her ne varsa kavi düşmanımdır. Olmazsa olma­zım ise elbette yazı için gerekli tüm donanımla­rımın bulunduğu, beni rahatlatacak bir ana rah­mi olan “evim, evim, güzel evim.”

Nerede doğdunuz? Ahmet Sarı İlkokul-ortaokul ve liseyi nerede okudu? Çocukluğunuz hakkında bir şeyler öğrenebilir miyiz? Çocukluğunuzda neler yapmaktan hoşlanırdınız?

Ben 07.09.1970 yılında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde doğmuşum. Almanlar için bir Küm­meltürke (Pis Türk), Türkiye’de yaşamış ve hiç yurtdışına çıkmamış biri için de “Alamancı” oldu­ğum söylenebilir. Bunun cefasını her iki kültür­de de çok çektik. Bununla ilgili medyatik olarak da, ister edebiyatta, ister sinemada, ister politik alanda çokça şeyler yazıldı, çizildi. Düsseldorf’ta İlkokulu (Grundschule Benrath), ortaokulu ve li­senin bir bölümünü (Realschule in der Lohe) okuduktan sonra 1984 yılında Almanya’dan Erzurum’a kesin dönüş yaptık. Türkiye’ye Erzurum’a kesin dönüş yapmadan Almanya’da geçirdiğim on dört yıl elbette en azından be­nim için güzel yıllardı. Bir fakirlik çekmedim. An­nem babam çalışıyordu, babamı zar zor görebi­liyordum. Okula üç aktarmayla gidiyordum. Ço­cukluğumda zorlu biriymişim. Hayta, hırçın, ye­rinde durmayan ve enerjik biri. BMX bisikletiyle sabah evden çıkan, Türk arkadaşlarımla nerdey­se bir çete üyesi edasınca bir yığın heyecanlı iş­lere katılarak akşam eve dönerdim. Futbol oy­namayı seven, hatta Almanya’da “Sportring El­ler” adlı bir kulüpte düzenli futbol oynayan, boş vakitlerinde haylazlık yapan bir çocuk düşünün. İşte o bendim. Bruce Lee ve Romero’nun zom­bi filmlerini izlemeyi, nançaku çevirmeyi, an­nem yüzünden Ferdi Tayfur ve Kadir İnanır film­lerini seyretmeyi, top oynamayı, yüzme havuz­larına gitmeyi ve yüzmeyi, dengesiz beslenme­yi seven biriydim.

Üniversiteye giriş süreciniz nasıl oldu ve o dönemin toplumsal panoraması hakkında neler söyleyebilirsiniz? O zamanlar kitaplar ile aranız nasıldı?

Kesin dönüş yaptıktan sonra 1984 yılında Nar­man Lisesi’ne başladım. Üç sene orada oku­duktan sonra Almancam da olduğundan ÖSS ve ÖYS sınavına girerek Fen-Edebiyat Fakülte­si Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Daha önce bir senelik Eğitim Fakültesi deneyi­mim olduğundan üniversitede pek zorlanma­dım. Üniversiteye başladığım yıl yani 1989 yılın­da, şimdi bir dizi olarak da yayınlanan “Seksenli Yıllarda” gerçekleşen her şey vardı. Politika yine gündelik hayatı belirlerdi. İnsanlar konuşmayı severdi. Fraksiyonlar elbette vardı ama 80’li yıl­ların başında olduğu kadar keskin ve kötücül değildi. Batı felsefesinden ve Doğu kültüründen çeviriler yapma modası yeniden başlamıştı. Ki­taplarla aram her zaman iyiydi. Okumayı sev­diğimden üniversite yıllarında bu okuma hızını iyice artırmıştım. Okuma açlığım yeni yeni ba­sılmaya başlanan Cemil Meriç’in sosyolojik me­tinlerinden Alman klasiklerine kadar her tür ki­tabı kapsıyordu. Edebiyat kuramı, felsefi metin­ler, postmodern metinler yenilerde çevriliyordu o dönemlerde Lyotard’ın “Postmodern Durum”u adlı kitabı, Jameson’un metinleri vs. hepsi siste­matik okunuyordu.

Üniversite yıllarında sizi etkileyen olaylar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Benim üniversite yıllarımda fraksiyonel keskin­liklerin olmadığını daha önceki soruda dillen­dirdim. Elbette ideolojik ayrımlar ve fraksiyonel farklılıklardan ötürü arada sırada okulda dövüş­ler gerçekleşirdi, fakat bunlar çok şükür ölüm­lere varmazdı. İdeolojilerin, kuramsal kitapların yeni yeni çevrildiği dönemlerdi. Ali Şeriati me­tinlerinin, Seyyid Kutup’ların; Marx’ın, Engels’in daha sonraları Louis Althusser metinlerinin çev­rileceği dönemlere hızlı bir şekilde giriliyordu. Çoğulcu okumalar, demokratik sürece geçişler hızlı yol alıyordu.

Akademik süreciniz nasıl başladı ve sizi böyle bir sürece sürükleyen etmen nedir?

O dönem Türkiye şartlarına bakınca hele de öğ­renciyken aklınıza ilk olarak bir asistan olmak, uzman olmak geliyordu. Kitaplarla haşır neşir olduğunuzdan dolayı Türkiye’de başka işler yap­mak yerine (tarlada çalışmak, ağır işler yapmak) kitap okuyarak para kazanmak akla en yatkın bir çalışma türüydü. Daha birinci sınıftayken bö­lümde asistan olmak istemiştim. En azından ge­leceğe dair hayallerimde bu vardı. Mezun oldu­ğumda da, master yaptıktan sonra Yılmaz Öz­bek hocamın da katkılarıyla Sosyal Bilimler Ens­titüsü asistanı olarak bölümde çalışmaya başla­dım.

Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde akademisyen olarak başladığınız yıllarda Türkiye’deki Germanistik’in bize panoramasını çizebilir misiniz?

Başladığım yıllarda Germanistik camiada yine birkaç isim ön planda sayılırdı. Gürsel Aytaç hoca, Şara Sayın hoca ve daha nice hocalar bu camiada eser üretmeye devam etmekteydiler. Yılmaz Özbek hocamın da bu dönemlerde ca­miamızda büyük bir karizması vardı. Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü olarak “nerdeyse tek başı­na” Erzurum’da bir sempozyum gerçekleştirmiş­ti. Elbette bunda diğer hocalarımızın da katkıla­rını unutmamak lazım. Seksenli yıllarda sanırım şimdi emekli olan çoğu iyi Germanistler çalış­malarına devam etmekteydiler. Birinci nesil Ger­manistler yaptıkları çalışmalarla, sempozyum­larla Germanistik alanını belirlemeye ve bu di­siplini kalkındırmaya çalışmaktaydılar.

O dönemlerde özellikle doğuda akademisyen olmanın zorlukları nelerdi?

Ben asistan olduğumda sene 1994-1995 yılla­rıydı. Internet henüz daha yeni gelişmeye baş­lamış, tabii şimdiye göre Macintosh marka han­tal bir bilgisayarla akademisyenler tezlerini yaz­maktaydılar. İnternette erişim de şimdiki gibi hızlı ve az da olsun güvenilir değildi. Taşrada akademisyen olmanın sıkıntısı, sizi hor gören, doğulu sayan, taşralı addeden batılı Germanist­lerin ön yargılarıyla ölçülebilirdi. Ağzınızla kuş tutsanız konumunuz gereği doğuluydunuz ve bu önyargıyı kırmak oldukça güçtü.

Sizin akademisyenliğe başladığınız dönem ile şimdiki dönemi bize kısaca karşılaştırabilir misiniz?

Bunu az çok yukarıdaki sorularda cevapla­dım. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Al­man Dili ve Edebiyatı bölümü olarak en azın­dan bu hususta tevazuya gerek yok; bizler şim­di Türkiye’nin en iyi Germanistik bölümlerinden biri haline geldik. Eskiden taşra meselesi varken, birileri sizi taşralı olarak addederken şimdi o kavram zamanla eridi. Bölümümüz hem eleman sayısı hem de çalışmalarıyla birlikte Türkiye’nin en doğurgan kadrosu haline aldı. Bu da Batıda ister istemez bizlere saygı duymalarını gerek­li kıldı.

Neden çalışmalarınızda Avusturya edebiyatına dâhil olan Franz Kafka, Thomas Bernhard gibi yazarlara eğildiniz?

Başlangıçta Avusturya edebiyatı Alman edebi­yatı ayrımı pek önemsememiştim. Alman ede­biyatı kategorisinde okumalarımda bazı yazar­lar yazı üslubu ile dikkatimi çekti. Sonraki araş­tırmalarla birlikte hakkında yazılar yazdığım, çe­virilerini yaptığım bu yazarların ruh ikizlerim ol­duğunu anladım. Onları seviyordum ve elimden de kolay kolay bırakamıyordum. Sevdiğim için yüksek lisans çalışması olarak Bernhard’ı aldım. “Thomas Bernhard’ın Hikayelerinde Normal Dı­şılık“ böylece ortaya çıktı. Doktoramı gerçi şiir sanatı yani poetika alanında yapmama rağmen Kafka ile derinlikli ilgilenmem her zaman yan uğraşı olarak devam etti. Sonra Avusturya ede­biyatı ayrımı dikkat çekti ve Avusturya edebiya­tının Alman edebiyatına göre biraz daha yoğun, felsefi, kompleks olduğunu, hastalıklı ve sayrı­lıklı temalara daha fazla eğildiğini gördüm. Şi­zoit dilin ve şizofrenik bilincin, hastalıklı konula­rın beni çektiğini bildiğimden de bu edebiyat­tan uzaklaşmadım ve çalışmalarıma bu alanda devam ettim.

Avusturya Hükümeti size çalışmalarınızdan dolayı 2010 yılında Altın Liyakat Ödülü verdi. Bu Ödülü alırken bize duygularınızı ve düşüncelerinizi söyleyebilir misiniz?

Ödülü aldığım zaman dilimi, çok sıkıntılı bir sü­reçti. Doçentliğe başvurmuş ve bir türlü do­çent olamazken Heidemaria Gürer adlı Avustur­ya Büyükelçisi’nden en azından kalbime iyi ge­lecek bir telefon aldım. Daha önce bütün çalış­malarımı Goethe enstitüsüne ve Avusturya Bü­yükelçiliği kütüphanesine göndermiştim. Büyü­kelçi bana Altın Liyakat Ödülü verileceğini söy­leyince heyecandan doçentliğin üzüntüsünü de unuttum. Çok mutlu oldum. Büyükelçinin Erzurum’a gelmesi, bana ödülü sunması ve beni onore etmesi, Liyakat Nişanı’nı göğsüme tak­ması, herkesin fakültede beni desteklemesi ve o resepsiyona katılması beni gururlandırdı.

Yazmaya nasıl başladınız? Yazı serüveniniz hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Yaratıcı yazarlık yönünüz de herkes tarafından bilinmektedir. Salkımsöğüt Yayınları tarafından Allah Ağrısı, Ahmed’e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, Seherde Serçenin Gördüğüdür adında üç şiir kitabı; Hece Yayınlarından Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Çizgi Yayınevi tarafından da üçleme olacak Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği,Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El adında iki öykü kitabınız çıktı. Hem akademisyenlik hem de yaratıcı yazar olmanın zorlukları var mı yoksa her iki yönünüzün birbirlerini beslediğini söyleyebilir miyiz?

Benim sanırım akademisyenliğimden önce öy­kücülüğüm gelir. Çünkü henüz daha öğrenciy­ken, birinci sınıfa giderken öykülerim Yedi İk­lim ve Dergâh dergilerinde yayınlanıyordu. Son­ra akademiye girince bilimsel çalışmalar yaratı­cı yazarlığı iğdiş etti. Uzun süre yaratıcı yazarlık­la ilgili şeyler oluşturamadım. İlerde akademis­yenlikte kıdemim arttıkça ve olgunlaşınca yara­tıcı yazarlı yönüm daha da kendini göstermeye başladı. İlkin üç şiir kitabını sonra da öykü kitap­larını çıkarmaya başlamıştım. Şimdi parçalanmış bir beyin ve farklı iki lobda bazen akademisyen­liğim ön plana çıkıp akademik maskemi takıyor ve bilimsel bir çalışma yazıyorum; bazen de hü­zünlendiğim ve bilimsel iklimin soğukluğun­dan kaçmam gerekiyorsa o yaratıcı yazar olan Ahmet’e seslenip onu çağırıyor ve şiir, öykü, ya da deneme yazıyorum. İkisinin birbirini besledi­ğini söylemek benim için oldukça zor. Orhan Pa­muk gibi sadece yirmi dört saat roman düşün­meyi çok isterdim.

Kitaplarınızdan bahsedelim biraz. Entelektüel üretiminizde sizi etkileyen/ etkilemiş olan gelişmeler nelerdir? Sizi yazmaya sevk eden itki nedir, ya da yazmasaydınız ne değişirdi hayatınızda?

Yazmayı elbette biraz da olsun kişiliğime borç­luyum. İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak za­ten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla de­nerler. Ben ne kadar bir üniversite hocası ve sos­yal alanda bir görev sahibiysem de sanki içim­de yalnızlığı seven, tenha olana meyyal bir ya­nım var. Huzuru ve sessizliği seven birisi elbet­te kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazı yazılır. Üniversite yıllarımdaki içe kapa­nıklığımdan belki ondan önce kültür olarak “Pis Türk-Alamancı” ikilemi yüzünden arada kalmış­lığımdan kaynaklanan bir yazma dürtüsü olabi­lir. Yazıyı sevdim.

Şu ana kadar genellikle Ahmet Sarı’nın akademisyenlik süreciyle ilgili bilgilere değindik. Bize biraz da Ahmet Sarı Hoca’nın özel yaşantısı ve aile yaşantısıyla ilgili bilgeleri aktarabilir misiniz?

Ailem Erzurum’da değil Narman’da yaşıyor. Anne babam sağ, Allah uzun ömür versin. Üç kız kardeşim ve bir de erkek kardeşim var. En bü­yükleri benim. Bekârım. Çalışmaktan, sıkı çalış­maktan evlenmeye vaktim olmadı. Belki de bir anlamda evlenmeyi istemedim. İnsanlar çünkü evlendikleri vakit de en azından akademik ha­yatta yükselebiliyorlar. Bunu gördüm. Bu bölün­meyi demek ki arzu etmemişim. Ondan belki de korkmuşum. Bilmiyorum. Okuldan eve, evden okula bir yaşantı benimkisi. Kitap okumak, mü­zik dinlemek, film izlemek. Ertesi gün aynı işleri yapmaya devam etmek.

Türkiye’deki Germanistik camiası hakkında neler tecrübe edindiniz ve neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de Germanistik camia artık yeni ku­rulduğu zamanlarda olduğu gibi amatör ve yeni değil. Disiplinler çoğaldı. Branşlar arttı. Türkiye’nin çoğu yerinde Germanistik bölümü açıldı. Sanırım öğrenciler Almanca eğitim fakül­teleri yanında Alman Dili ve edebiyatı bölümle­rini de artık seçiyorlar. Liselerde Almanca’ya ve­rilen değerle birlikte bölümlerimizden mezun olan öğrenciler çoğaldıkça ve sınavlarda da öğ­renciler kendi branşlarına alındıkça bölümün değeri artmaya devam edecektir.

Şu anki çalışmalarınız nelerdir?

Şu anda iki farklı kulvarda çalışma kotarıyorum. Bilimsel bağlamda “Bir Sağaltım Aygıtı Olarak Edebiyat” adında kafamda bir proje var onu yaz­maya başladım. “Kafkamakine” kitabım da biti­rilmeyi bekliyor. Yaratıcı yazarlık hususunda da “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nin üçüncü halka­sı olan “Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş”u yazıyorum. Çeviri faaliyeti olarak da Yrd. Doç. Dr. Dursun Balkaya ile birlikte Bernhard’ın “Bir Kış Masalı” adını alacak sekize yakın kısa hikâyesini YKY’ye yetiştirmeye çalışacağız. Bizimkisi bir teklif olacak, henüz bir anlaşmışlığımız yok ba­kalım.

Hasan Harmancı – Hafta İçi Öğleden Sonraları Ahmet Babayla

Hasan Harmancı – Hafta İçi Öğleden Sonraları Ahmet Babayla

2004 Aralık’ının günleri

ve devam eden günler…

Beğenmezsek her şeyi baştan alırız Ahmet Baba. Eğer kızarttığım patatesi beğenmezsen, eğer yaptığın pilav lapa olmuşsa, sabahleyin uyandığımızda tekrar patates kızartırım hem daha güzelini, sen akşama tane tane bir pilav yaparsın, olur biter. Salonun tavanındaki ampul patlaksa patlak, duvardaki sabit gece lambası kâfi nasıl olsa. Dışarıda her yer buz, şehir hep Erzurum. Bir yılın en dibi Aralık ayıysa İsa’nın doğuşuna göre, biz de en dipteyken, daha derine düşmeyeceğimizi bilmenin rahatlığını yaşarken, patatesler biraz fazla pişmiş, biraz da fazla tuzlu, fonda illaki Karaindrou illaki Ulysses’ Gaze, tatsız patatesler biraz daha uzaklaştırırken dünyadan bizi… Sonra sen bir film açıyorsun, hiç anlamadığım sahnelerden gölgeler gösteriyorsun, gölgelerin işaret ettiği anlamlardan bahsediyorsun. Karaindrou iyi Ahmet Baba hem ben sinemadan anlamıyorum, müzik çalsın yemek yemeye çalışalım. Sabah olsun istiyorum, Ahmet Baba. Sabahleyin, kahvaltıdan sonra çarşıya inelim. Gece yeterince gece, Ulysses’e söyle bakışlarını çeksin üstümüzden. Tam da günün ortasında, Ulysses gündüz gözüyle göremez bizi. Sonra çarşıya. Kaşkollar suratın etrafında; şehir merkezindeki insanlar tanımasınlar bizi diye. Şimdi kapıdan dışarı attık mı adımımızı, çarşı. Ahmet Baba bu kar hiç durmaz mı da böyle yağar? Mühim değil ayağımızda bot var, suratımızda kaşkol; şimdi ben senin sağında sen benim solumdayken, olmadı böyle ve sen benim solumda, sol kolunu benim sağ koluma atıp eldivenlerimiz de elimizdeyken zemheri bütün gücünü toplayıp gelse bir şey yapamaz bize. Şimdi sol kolunu benim sağ koluma atmışsın, şimdi burası hep çarşı; çay ocakları, sahaflar, lokantalar hepsi omuz omuza, şehir akıyor Ahmet Baba. Ait olamadığımız şehir bir yanda, biz bir yanda; caddenin karşısından kızlar geçiyor Ahmet Baba, sahibini bilmediğimiz, öğrenmek de istemediğimiz, yağan kardan dolayı yüzlerini tam olarak seçemediğimiz, yüzleri bembeyaz kızlar; caddenin karşısındaki kızların yüzleri kar beyaz, aksini kim iddia edebilir? Şimdi kolun kolumda kızlar hakkında açtığım muhabbeti kapatıp, başka diyarlarda kol kola gezen başka iki kişinin muhabbetini açıyorsun Ahmet Baba. Karnım acıkmaya başlıyor, eve gitsek diyorum yavaş yavaş, lapa da olsa bir pilav; pilav lapa olsa da yağan kar da lapa lapa, nimetle külfet yan yana değil mi şimdi; nekahetle kasavet! Tamam, ama bak bu çarşı bize göre değil. Hem insanın mağarası gibisi yok Ahmet Baba, insanın yarası gibisi yok; ikimizin de yarası var ama yerleri ve boyutları farklı. Yara, olmaması gereken yerde değil mi Ahmet Baba? Hayatımız da böyle paldır küldür; yani hep boz bulanık olmaz böyle, emin ol! Duduk dinlediğimiz zaman Djivan Gasparyan’dan, sonuçta adam kendi iklimini anlatmış kendi enstrümanıyla, bizim iklimimizi yani ve başka bir yönden bakarsak olaya, dünyada başka enstrümanlar da var. Mesela klarnet dinlesek, yan flüt dinlesek; önce Balkanlara sonra kıta Avrupasına yaklaşmaz mıyız biraz? Dünyada başka coğrafyaların, başka iklimlerin olduğunu kanıtlayan müzik bir tarafa; müziğe ilham veren başka coğrafyalar, başka iklimler bir tarafa yani diyeceğim bütün bu kombinasyonlar bir tarafa bırakılmalı değil mi bir yerden sonra! Yani ilhamın sahibi olan Allah; yani Evvel Allah, Âhir Allah ki evelallah. Gene kombinasyonlardan söz açtığım zaman sen bana, sustuğum zaman ben sana sabır dilerim olur biter. Yani sonuçta devamlı susmalı değil miyiz? Her sabırdan sonra bir şükür. Ama Allah’a şükür sonraları hep Ahmet Baba, daha sonraları yani şimdi, bir yol var önümüzde apaçık… Hazır kar da yağmışken, botlarının izlerinden yolun üzre takip ederim seni ve bu kolay… Bir çölde olabilir bu takip bir de Erzurum’da, her zordan sonra bir kolay. Ahmet Baba yaramız varsa var, sabredelim eve gidelim, Ali Baba gelir bizi bulamaz; biz yokuzdur evde hem de karnı aç. Bu gördüğün alana yıllar sonra karnı aç bir bina dikilir. Binanın, yıllar evvel arsasının üzerinden geçerken ki yaşadığımız mutluluktan haberi olmaz. Yıllar sonra yapılacak olan o binadan bizim haberimiz var ama. Her bi­nadan sonra Muammer Ağabey çıkagelir. Eğer bina bir şeye benzemiyorsa, çirkinse bina, Muammer Ağabey de yakışıklı ama. Her çirkinlikten sonra bir güzellik yok mu! Şimdi diyorsun ki bu yıl ne de uzun yıl… Sabredelim Ahmet Baba, hep Aralık olacak değil ya, her gece yılın en uzun gecesini yaşayacak değiliz ya! Diyorsun ki burası kuyunun dibi; ama çok şükür bir kulenin tepesinde değiliz. Bizimkisi en kötüsü değil. Yazgı, üzerinde yürürken kıpırdayamadan ilerlediğimiz bir çizgiyse Ahmet Baba. Boş ver şehir aksın… Nehir aksın boş ver. O nehirde yıkanan biz değiliz. Sınanan biz değiliz o şehirde. Mesuliyeti bizde değil, muhatabı biz değiliz ya. Eğer melûn şehir gazabı hak etmişse, emir arkamıza bakmamaksa kaçarken, arkamıza bakmadan ikimiz. Eğer laneti hak etmişsek şehir arkasına bakmadan bizden uzaklaşabilir de. Şehre gelen emir böyledir; bu olabilir, pek tabiî ihtiyat. Sana dedim; şehir bizi çok sıktı, eve gidelim dedim sana Ahmet Baba. Daha bina yapılmadı Muammer Ağabey de yok, daha gelmedi ki yanına gidelim çay içelim. Muammer Ağabey gelmedi daha dükkânının kapısına vardığımızda içerde namaz kılıyor olsun; masasının kenarındaki Kur’an, Muammer Ağabeyin hayatını kurmuş olsun. Muammer Ağabeyin namazını bitirmesini beklememizin âlemi yok, daha Muammer Ağabey ortada yok. Çünkü daha bina inşa edilmemiş; daha huzura kavuşacağımız yıl gelmedi, daha kuyu. Şimdi bir pilav yaparsan hiçbir şeyimiz kalmaz; uzun gece sonra sabah, gece bizi bekliyor. Tavandaki ampul patlaksa patlak Ahmet Baba, loş ışıkta Karaindrou, Godot bizi bekliyor. Pilavdan sonra bana Mavi Çiçek’ten bahsedersin olur biter. Eğer bir günah işlemişsek Ahmet Baba, ama şimdi senin sol kolun benim sağ koluma takılmış; bir başkasının işlediği günahı da biz gizleriz olur biter. Senin sağ elinin verdiğinden benim sol elimin haberi olmaz Ahmet Baba, olur biter. Lanet geziyorsa üzerimizde o laneti kaldırmak da bizim elimizde değil mi! Dükkânlar kapanıyor Ahmet Baba, poyraz iyiden iyiye esmeye başladı, biraz hızlı. Boş ver ne varsa pilavda var. Pilavdan sonra bi şükrederiz Allah’a, Allah günahlarımızı affeder; Allah bizden hoşnut olur inşallah. Nasıl olsa yazgımız Allah’ın elinde. Şehrin ucundan bir adamın gelme ihtimali var nasıl olsa; yıllar geçtikten, binalar dikildikten sonra Muammer Ağabeyin gelme ihtimali var. Onun gelişini kim engelleyebilir? Üzerine çökmüş olan paltoyu çıkarsan, poyraz gene seni üşütebilir mi üşümek alnına yazılmamışsa, paltonun sana ne faydası olur yazgındaki üşümekse! Hafta içi çıkmayalım çarşıya bir daha, insan bu halde ne çok kötü oluyor. Cumartesi mesela, yaraları gizleyip insanların arasına katılmak için daha iyi değil mi? Paltoyu çıkarmakla Akdeniz’e yaklaşmanın bir alakası olduğunu inkâr mı edeceksin? Coğrafyamızın kaderimiz olduğunu hepten yok saymayalım. O uzun gecede sıkılmışken, canın burnundayken, ben o halde gördüğümde seni, senin için ne kadar çok üzüldüğümü bilsen, üzülmekten canın sıkılırdı Ahmet Baba. Ama keder bâki değil ki niye üzülüyorsun bu kadar, neye üzülüyorsun keder kader değil mi şimdi! Şimdi keder deyip durma, daha önce benim halimi görüp üzüldüğün zaman senin de bana dediğin gibi: Kader. Kuyuysa kuyu Ahmet Baba, ikinci seçenek Hâman’ın inşa ettiği kulenin tepesinde Firavun olmaktansa; Yusufsa Yusuf, tercihimiz belli değil mi en baştan nasıl olsa! Karanlıksa karanlık, ben anlatacaklarını dinlerim, masalsa masal hepsini kulaklarımı açıp dinlerim. Eğer film karesinde bir hikmet varsa izlerim, önemli olan gölgelerse takip ederim gölgeleri. Loş ışık da olur, huzurumuzun varlık sebebi talep edilene rağbet etmemekse; yemek sorun olmaz yani pilav kâfi geliyorsa; Allah’ın işine karışmayalım, gücüne gitmesin söylediklerimiz. Hem sen masanın başına tekrar oturdun, bak ben de ayağa kalkabildim. Allah Kerim, Ahmet Baba. Pilavdan sonra şükrettik mi tamam bu iş. Pilavdan önce sabrettiysek, ne de olsa merhamet sahibi olan O. Allah’ın sahaveti peşinde değil mi bizim nedametimiz! Düştüğüm zaman kaldırdıysan, düşen de kaldıran da rahmete biraz daha yaklaşmadı mı! Düşürten de kaldırtan da O değil mi! Sol elini sağ koluma attığın da, bunu ne diye yaptığını fark etmediğim zamanlardı daha… Eve gittik mi şimdi; ne de olsa bir adımlık yer, ne de olsa Allah düşenlerle beraber… Yerler buzlu öyle yürürken, daha bir çömezken, buzun ne olduğunu bilmezken, ya yanında yürürüm ya arkanda, aksi mümkün değil. Yani büyük olan sensin; diyeceğim yani Ulysses hakkında, üstüne çöreklenmiş palton hakkında, Erzurum hakkında, çok pişmiş patatesler hakkında, yıllar sonra o güzelim boşluğa dikilecek olan bina hakkında, pencerenin kenarında lapa lapa yağan kara bakarken anlattıkların hakkında, şimdi evvela hep bahsettiğin Mavi Çiçek hakkında, mesela üniversite hakkında, beraber yol aldığımız üniversiteye giden cadde hakkında, caddeyi dik kesip istasyona inen yol hakkında, sonra istasyon hakkında, benim kaderim senin kederin hakkında ve de bizim Edebiyat Fakültesi’nin koridorları hakkında, yani o koridorlarda Ali Babayla karşılaşmalarımız hakkında, daha sonraları Fakülteden kol kola çıkarken ki halimiz hakkında, ne kadar yaşamışsak yaşantımız hakkında, şimdi sen ne diyorsan bunlar hakkında; kabulümdür. Ya kol kolayızdır daha önce dediğim gibi, ya da peşin sıra yürürüm, aksi mümkün değil. Ben tetikte senden cevap beklerken, senin o an gözün filme kaydığında, sessizlik ortada dolanıp dururken gözün filmden duvara kaydığında, duvarla tavanın birleştiği yerdeki örümcek ağına kaydığında gözün, ağdaki örümcek için merhamet dilerken, dünyada o an ne kadar bayağılık varsa böylelikle reddettiğin için, bunun için düştüm peşine. Ne de olsa büyük sensin, mevzu bahis yara taşımaksa, hem de yaran senden önce varsa, eğer olan biten buysa ben sustum mu eksiksiz susarım Ahmet Baba, bunu sen iyi bilirsin! Eğer konu liyakatse bu minvalde; liyakatim tamdır bunu da iyi bilirsin. Mesele silip atmaksa, eğer bunu diyorsan, yalanlıyorsan beni, seni inkâr etmem, kabul ederim dediğini. Ama şunu da sen iyi bil ki Ahmet Baba bugün salıysa, yarın da çarşamba. Hatta çarşamba geçer, en fazla birkaç gün sonra cumartesi bile olur, hem emir sabret diye gelmemiş mi! Allah Zaman’ın ta kendisi değil mi! Cumartesi de salı da Allah’ın değil mi! Şimdi ben üçe kadar sayarım, sabrederiz olur biter. Üç dedim mi, sabrederiz Ahmet Baba. Hepsi böyle ve olan biten ne varsa, her şey tamam da; gene de insan üzüldüğü zaman çok üzülüyor Ahmet Baba. Ahmet Baba ben her şeyi anladım da, hafta içi öğleden sonraları erkek adamın ne işi olur evinde?

(Hece Dergisi , Aralık 2011,Sayı 180)

Mahalle Mektebi – Ahmet Sarı’nın Dostları…

Mahalle Mektebi – Ahmet Sarı’nın Dostları…

Ali Utku: Lisans yıllarıydı, soğuk bir kış günü. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kantininde, pinpon masaları yanında bir kalorifer peteğinin önünde tanıştık. Dostluğumuz bizi tanıştıran ortak tanışımızın –ki kendisi “şair-i maderzat idi– okuyacağı şiiri dinlemek için katıldığımız şiir gecesinde, Halkevi Salonu’nun kapısı önünde açılan kitap sergisini gezerek program sırasını beklerken başladı desek doğrudur. Şöyle böyle yirmi yılı aşkın süredir dostumdur, sanatçı mizacıyla yaşama nasıl fark koyduğunu gördüğüm müstesna insandır. Felsefe ve edebiyat arasında gidip gelmelerle, usanınca moral vermelerle, evimizi, ekmeğimizi, kitaplarımızı, düşüncelerimizi paylaştık. Küskünlüklerimiz bile yakınlığımızın nişanesi oldu. Fazilet, basiret ve ferasetine şahitlik ederim. Entelektüel kimliğine zaten şapka çıkarmışımdır. Çocukluk ve gençlik yıllarında kalan futbolculuğu en az bilinen yanıdır. Devam etseydi parlak bir futbol kariyeri olacağından eminim. Ancak maçların sonucunu ve skorlarını tahmin etmede o kadar başarılı değildir. Kütüphanemin kıymetli kitaplarından bazılarını Dünya Kupası ve Avrupa Kupası maçları için girdiğimiz iddialar neticesi kendisinden kazandım. Yazımının ve yaşamının birçok önemli anında yanındaydım, akademi çarmıhına gerilirken, “Odradek” gibi gel beni öyküle diyen bir gerçeğe yüreğini açarken, meşhur 14A otobüsünde semâdan kendisine şiir ve şairlik beratı verilirken. Kitapları ve kelimeleri fosforlamak rutin işidir. Alman ve Avusturya edebiyatından bi dolu yazarı, Wolfgang Borchert’ı, Thomas Mann’ı, Robert Musil’i, Thomas Bernhard’ı, Peter Bichsel’i onunla sevdim. Sinemaya tutkuyla bağlıdır, sinemanın bi dolu şaheserini onunla izledim. Akademik çalışmaları bile sanatsal kaygısının izlerini taşır. Kafkaesk Anorexia bunun en güzel örneğidir. Cezbedici yönelişlerdi çalışmaları. Bu yüzden yüksek lisans tezini yazarken “sanat ve deliliğe”, doktorasını yazarken “Türk ve Alman poetikası”na onunla beraber yerli yersiz daldığım oldu. 1990’lı yıllarda, entelektüel serüveninin başlarında Yedi İklim, Dergâh, Edebiyat Eleştiri dergilerinde yayınlanan hikâye, şiir ve denemeleri ile ispat ettiği sanatçı kişiliğini üretken akademik kimliği arkasında perdelemiş, özgün sanatsal eserlerini demlenmeye bırakmış görünse de sanatçı kimliği önde gelir ve aslen şairdir, öykücüdür. Şiirlerinde özgün bir şeyi, kendi ruhuna ilişkin bir şeyi söylemeye yönelir. Sezgisel buluşlarla teknik işçilik birleşir. Şahsen en çok ilk şiir kitabı Allah Ağrısı’ndaki şiirleri severim. Bu kitap vesilesiyle şairliği ve şiiri hakkında yayınlanan ilk yazıyı kaleme almış olmakla da övünürüm. Öyküleri gerçekliği tuhaf ve alışılmadık yönlerinden okumayı sevenler, hayatın tasasını, sevincini ve gamını yüklenenler içindir. Cezbeli anlarında kurgu ile gerçek birbirine karışır, dili ve düşüncesi kendi çapraşık yolunu seçer. Dili kırıp yersizyurtsuzlaştırmak için özel çaba harcamaz. Uzun ve spiral cümleler kurduğu olur. Çağrışım ve metafor kudretini gösteren esprileriyle insanları şaşırtmayı sever, bir imajinasyon dehasıdır. Adeta bağırarak ve nefes almadan konuşur. Hayranlık uyandıran üslubuyla toplulukların merkezini tutmayı çok iyi becerse de yalnızlığını, gün ışığı görmemiş yaralarını sever. Kendi ücralarına kaçtığıdır çoğun yaratmaları. Ben onun henüz yazmadığı metinleri severim. Nitekim yazsaydı doksan dokuz cildi aşacak bir projeler insanıdır. Bazıları yazılmıştır oysa, dosyalarda yayınlanmayı bekler nicedir, “Totto ile Kotto”, “Tanrı Kayrası”, “Kafka Makine” gibi. Tortusu yüreğine vuran “Magnum Opus”unu bekliyorum.

Hayrettin Orhanoğlu: “Aslan yediği kemikler­den oluşur” diye bir söz vardır. Sanırım Ahmet’i anlatmak yahut yakalamak istediğim taraf tam da burası olsa gerek. Çocukluğunu Almanya’da, hep içinde olmak istediği kültüründen uzak ya­şamış biri. Şiirlerinde ve öykülerinde kendi kül­türüne yaslanırken olmak istediğine yakla­şır. Belki de yaklaşmak ister. Çabalar ve bu yol­da ilerlemek ister. Özellikle şiirlerinde. Ama za­man zaman bilinçdışıyla 14 yaşına kadar büyü­düğü, kokusunu içine çektiği bir başka kültürün sokaklarında dolaşır kimi zaman. “Annemin Sesi Ferahfeza” şiirinde yoğun bir şekilde görmek mümkün bu tavrı. Bu şiirde bir yanda “tebare­ke” ve “vedduha”yla olmak istediğine sığınırken bir yandan da kurt adam, drakula ve zombiler­den kaçmaya çalışan bir çocukluk sezeriz. Ara­da değildir Ahmet Sarı. Tercihini yapmıştır. Ken­dini tamamlamaya çalışır. Eksik yanlarını bu­lup onları onarmaya durur bakışları. Avusturya hükümetinden aldığı ödülün sebebi olan Tho­mas Bernhard’ı anlatırken bile bir karar vermiş­lik vardır. Hızlı konuşurken Bernhard’ın “berjer koltuğu”nda oturuyor sanırsınız ancak konuş­tuklarıyla sizi yanıltır. Bize dair olan ne varsa bu kelimelerin, seslerin arasında sizi de BİZ’in içine çekerek başarır. Cemil Meriç’in ifadesiyle bilinç­dışı batıcı olan bir şair ve yazar değil aksine ken­dini arayan bir zihindir. Yazdıklarıyla, dostluğuy­la, muhabbetiyle bunu başarır. Size siz kadar ya­kın biri gibi seçer kelimelerini. Kendiliğindendir. Ona yakışan en uygun kelime de bu olsa gerek. Ahmet Sarı, meşruiyetini koruyan ender adam­lardan biridir. Bize dair hayatla beslenir Ahmet Sarı. Okurlarına da bunlarla cevap verir. Onu en çok kendiliğinden oluşuyla severiz…

Abdullah Arslan: Ahmet’le 1990 yılı sonla­rında ortak bir arkadaş tarafından sırf kitap dos­tu olmamız vesilesiyle tanıştırıldık. Kendisi ön­celeri yurttaydı, sonra yazdığı hikâyeler için göz­lem yaparken bir protestoya karıştı iddiasıyla yurttan ayrılarak eve yerleşti. Sonra da aynı evi paylaştık, ta ki 1998 yılında ben evleninceye ka­dar. Evde de iş yapmayı sevmezdi, onun yerine kitap okur, hikâye yazardı. Yedi İklim Dergisi’nde ilk hikâyesinin yayımlandığı zamanki sevinci­ni birlikte paylaştık. Arkadaşların kısır gecelerin­de bolca dayak yedik. Bazen de acılarımız oldu onları paylaştık. Ortak dost Ali de (Utku) bu acı­lardan nasibini aldı, ancak en çok da yabancı dil yüzünden Ahmet’le ikimizin de üniversitedeki işine son verilmesi bize…

Hikâyelerini gerçeklerden hareketle kurgulaya­rak yazardı. Zaten her sanat eseri bizim de ba­kıp göremediğimiz içeriği gerçeklerden hare­ketle bize başka yoldan anlatmaz mı? Ama biz okur ya da izleyici olarak bazen belki de biriki­mimiz yüzünden bu anlatılanı da anlayamayız. O zaman yazar başka başka eserler ortaya kor. Yine olmazsa tür değiştirip eserler sunar bizlere. Hikâye/ler yerine şiir/ler meselâ. Ahmet şiirde de başarılı oldu. İç derinliğini hikâye veya şiirle ustaca anlatmasındaki dilini öncelikle biteviye okuma delisi olmasına borçludur. Şiire anlamlı geçişi daha çok mensubu olduğu Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü dahi harekete geçiren bi­limsel çalışmaları sonrasında olmuştur.

Hikâye ve özellikle şiirlerinde, bireyin duyuşu ve duruşundan hareketle “Allah’tan gayrı her şeyin batıl” olduğunu anlatmaya yönelmiştir. Nasıl ki eski yerleşim yerlerinde mekândaki her yol iba­dethaneye çıkıyorsa, biz insanlar için her yaratıl­mış O’na giden sağlam bir ipucudur.

Abdülkadir Erkal: Ahmet Sarı ile tanışmam 1985 yılına dayanır. Ortaokul son sınıf zaman­larımdı. O yıl Almanya’dan kesin dönüş yap­mış Narmanlı bir aile ve o ailenin çocuklarından bahsediliyordu. Bu çocuklardan biri (Ahmet) lise bir, kardeşi (Yıldız) ise ortaokul ikinci sınıfa ka­yıt yaptırmışlardı. Okula geldikleri zaman, oku­lun öğrencileri olarak biz onlara uzaydan gel­miş garip yaratıklar gibi bakıyorduk. Giyinişle­ri, davranışları ve konuşmaları oldukça farklı idi. Türkçe’yi düzgün konuşamıyorlardı. Eminim ki onlar da o ilk günlerde adaptasyon konusunda büyük sıkıntı yaşamışlardı. Ahmet, benden bir üst sınıfta olduğu için lise yıllarında onunla ge­rekli yakınlığı kuramamıştım. Hatırladığım ka­darıyla ya bir ya da iki kere ayaküstü konuşmuş­luğum olmuştur. Çok iyi futbol oynardı. Nar­man Lisesi futbol takımının gözde oyuncuların­dan biriydi. Bizler için Ahmet’in futbolunu izle­mek keyif verici bir olaydı. Futbolculuğunu üni­versite yıllarında da sürdürdü, amatör ligde bir­kaç yıl oynadı.

Ahmet’le dostluğum üniversite yıllarına dayanır. Lise yıllarında kuramadığımız iletişimi üniver­site yıllarında kurduk. Ben Erzurum’da Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne 1990 yılında başladığım yıllarda Ahmet de Alman Dili ve Edebiyatı bölü­münde okuyordu. Bölümlerimizin aynı çatı al­tında olması ve aynı lisede okumamış olmamız bizi burada birbirimize bağladı. Ders dışında­ki bütün zamanımızı birlikte geçiriyorduk. Hat­ta Ahmet’in edebiyata olan merakından dolayı zaman zaman bizim derslerimize dahi giriyordu. Öyle ki, Orhan Okay hocanın derslerini kaçırma­maya da gayret ediyordu. Ahmet’le aramızdaki sohbetler hep edebiyat ve kitap üzerine idi. Ben yeni aldığım kitabı ilk ona gösterir, okuduğum kitabı ilk ona anlatırdım. O da aynısını yapardı. Karşılıklı edebiyat sohbetlerimiz yaz aylarında da Narman’da devam ederdi. Her gün çay bah­çesinde buluşur okuduğumuz kitapları, yazıları mütalaa ederdik. Ben ondan Kafka’yı, Canetti’yi, Faulkner’ı, Hesse’yi vb.; o benden Tanpınar’ı, Pe­yami Safa’yı, Sümmani’yi, divan şiirini, halk şiiri­ni keşfetti.

O yıllar ikimiz de bir şeyler karalıyorduk. Ben şiir, Ahmet de hikâye yazıyordu. Yazdıklarımı­zı ilk önce birbirimize okuyorduk. Ahmet yaz­ma işini daha da ilerletti. O yıllarda yeniden ya­yın hayatına başlamış olan Yedi İklim Dergisi’ne bu yazdıklarını göndermesini ısrarla telkin et­tim. Israrlar sonucu ‘Dolunay, Kurtlar ve Akbaba’ isimli hikâyesini gönderdi. Bu hikâye ile Yedi İk­lim macerası başladı ve derginin sürekli yazarla­rından oldu. Ahmet’ten dolayı derginin yeni sa­yılarını beklemek ayrı bir heyecan katmıştı bize. Ahmet’le edebi birlikteliğimize o yıllarda sosyo­loji bölümü öğrencilerinden Köksal (Alver) ve Kenan (Çağan) da katılmıştı. Yavaş yavaş çevre­miz genişliyordu. Gerçi ben Köksal’ı çocukluk yıllarından beri tanıyordum. Aynı mahallede bü­yümüştük. Ama Ahmet, Köksal’ı bu yıllarda tanı­mıştı. Köksal, öğrenciyken Erzurum’un yerel bir gazetesinin kültür sayfasını hazırlıyordu. Zaman zaman bizden de yazı, şiir istiyordu. Öğrencilik yıllarından sonra da Ahmet’le olan birlikteliğimiz devam etti. İkimiz de üniversite­de kadro alarak akademik hayata merhaba de­dik. Akademik çalışmalarımızı sürekli birbirimiz­le koordineli olarak yapıyorduk. O yıllar poetika­ya ikimiz de fazlasıyla ilgi duyuyorduk. Ahmet, Türk ve Alman poetikası; ben de Divan şiiri poe­tikası üzerine doktora çalışmamızı yaptık.

Ahmet gerek hikâyelerinde gerekse akade­mik çalışmalarında, hep sıradanlığın, alışılmış­lığın dışına çıkmayı tercih etti. Bu aslında onun en belirgin karakteristik özelliklerinden, Ahmet’i Ahmet yapan şeydi. Hikâyelerinde normal ol­mayan davranışlar, karakterler üzerinden nor­maldışılığı yansıtmaya çalıştı. Günlük hayatta herkesin defalarca şahit olduğu, içinde yaşadığı sıradan, basit olaylar Ahmet’in kaleminde o sıra­danlıktan kurtularak, aslında toplumun bu du­rumlara karşı liyakatsizliğinin de eleştirisini ya­pıyordu. Ahmet çoğu zaman o insanların karak­terlerine bürünerek, onların gözünden dünya­yı anlattı. Yeri geldi sakat bir üniversite öğrenci­si, yeri geldiğinde körün, yeri geldiğinde bir de­linin kimliğinde o insanların bu kalabalık hayat karmaşasında yalnızlıklarını dile getirdi. Yeri gel­diğinde de en yakın dostunu kaybetmenin ver­miş olduğu o büyük acıyı satır aralarında pay­laştı. Üniversite yıllarında bir futbol karşılaş­ması sonrasında takım arkadaşı ve ortak dos­tumuz olan Cevdet’in, abisinin evinde duş alır­ken zehirlenerek ölmesi hepimizi derinden üz­müştü. Onun anısına yazmış olduğu ‘uzatma­lar’ isimli hikâyesi işte bu boşalmanın ürünüdür. Hikâyenin sonunda söylediği; “Sen maçı bitirdin Cedom. Bizse hâlâ uzatmaları oynuyoruz.” cüm­lesiyle aslında insanoğlunun hayat karşısındaki durumunu da özetliyor gibiydi.

Ahmet hiçbir zaman şöhret olmak için yazmadı. Oraya buraya koşturmadı. O yazması gerektiği için yazdı. Onun deyimiyle yalnızlığın vermiş ol­duğu ‘delişmenlik’le, içindeki duygu fışkırmala­rının sözcüklere dökülmesinden ibaretti. Yazdığı zaman rahatlıyordu.

Ahmet o yalnız dünyasında sözcüklerle kurdu­ğu bu yakın ilişkinin dışında, dış dünyasında ar­kadaşları ve çevresiyle hep barışık yaşayan bir insandır. Kimse onun asık suratını, üzgün ya da kızgın haline şahit olmamıştır. Herkesin zihnin­de hep Gülen Ahmet portresi oluşmuştur. Ama onun görünen hayatı dışındaki yalnızlığına, iç sancılarına kimse şahit olmamıştır.

Abdullah Harmancı: Kardeşim Hasan, Erzurum Arap Dili’ni kazandığında, hayatımıza girecek olan “Ahmet Sarı” gerçeğinden habersizdik. Kar­deşim Konya’ya her gelişinde, Ahmet Sarı imza­lı kitaplar getiriyordu. Kafamda bir edebiyat ve edebiyatçı şablonu vardı. Şimdi de var. Herke­sin vardır. Bir öykücü düşünürüm, üç dört sene­de bir öykü kitabı çıkartır. Bir şair düşünürüm, aynı şekilde, kitaplarının yayın tarihleri seyrektir. Dört beş senede bir kitap çıkarır. Arada dergiler­de gözükür. Söyleşiler yapılır. Bir akademisyen profili vardır. Hayatı boyunca üç dört kitap ya­yımlar. Onlar da genellikle tez çalışmalarıdır. Ah­met Sarı bu profillerden hiçbirine uymuyor. Art arda kitaplar yayımladı, çeviriler yaptı, incele­meleri çıktı, şiir ve öykü kitapları neşredildi. Edi­liyor. Ahmet Sarı uzun seneler dergilerde gözü­küp saçları kırlaştığında ilk kitabını yayımlayan şairlere de, tezlerini kitap yapıp yaşlanan akade­misyenlere de benzemiyor. Çalışıyor, okuyor, ya­zıyor, yayımlıyor, edebiyat dünyasının dengele­riyle, ilişkileriyle, iktidar savaşlarıyla ilgilenmiyor, habire çalışıyor… Ahmet Sarı ile bir defa karşı­laştık. Çok az konuştuk. Zira içinde bulunduğu­muz düğün salonunda bangır bangır çalan or­kestra buna izin vermiyordu. Onu tanıyamadım. Ancak senelerce merak ettim. Acaba nasıl biri­dir? Köksal Alver ve kardeşim Hasan, sohbetle­rinde illaki bir Ahmet Sarı paragrafı açarlar. Şim­di burada olsaydı şöyle derdi, şöyle yapardı, der­ler. Bu sebeple de merakım giderek artıyor. Art arda gelen kitaplar da beni heveslendiriyor, se­vindiriyor… İçimdeki okuma ve yazma hevesini körüklüyor. Tanımak istediğim kişilerin başında Ahmet Sarı geliyor.

Nuri Yılmaz: Onu ilk tanıdığımdan beri hep “çok okuyan “ dı. Sırt çantasında ve elinde mut­laka sürekli değişen kitaplar bulunur ve büyük bir iştah ile genellikle altı çizilerek okunan bu ki­taplar iyi okurları bile merak ettiren bir albeniye sahip olurdu. Daha önceden bildiğiniz, okudu­ğunuz kitaplar bile onun elindeyken daha an­lamlı, daha değerli ve daha karizmatik görünür­lerdi. Yıllar sonra anlamıştım ki okumanın ve ki­tapların bu anlamı, kendilerinden çok, Ahmet Sarı’nın bakışından, onları özümsemesinden kaynaklanmıştı benim için.

Onun en güçlü tarafı merakıdır. Onun yanın­da vakit geçirenler, yaşama onunla bakabildik­leri için şanslıdırlar. Hiç bitmeyen neşesi ve ya­şama enerjisi ile içinizi umut ve özgüvenle dol­durur. Doğal haliyle de Ahmet Sarı, iyi bir öğret­men ve teşvik edicidir. Ortalama insanlarda ol­mayan enerjisi, hissedebilen her şeyi, herke­si kendine çeker. Ve etrafında bir alıcı / hayran kitlesi oluşturur. Onun büyük ve sıra dışı oldu­ğu, hayatı bir miktar tanıyanların bile fark ede­bileceği bir görünürlüktedir. İyiye, güzele ve ça­lışmaya tutkun olan bu adam üzerine giydiği bu ışıltılı liyakat elbisesi ile çevresini de sahip oldu­ğu bu değerlere teşvik eder. Ama bunu sıkıcı­lıktan uzak ve doğal bir içtenlikle yapar ve bunu hissedersiniz, ona güvenirsiniz. Tüm bu çalış­maların, merakın ve ilginin sonucunda, azdan ve sıradan olandan; çoğu, değerliyi, anlamlıyı, estetik olanı ortaya çıkarmayı başarır. Ve bunu o kadar sıklıkla yapar ki bir müddet sonra bu­nun, onun bir yaşam biçimi olduğunu öğrenir­siniz. Neredeyse herkese garip, sıra dışı görü­nen ve bazen manik bir neşe içindeki bu ada­mın gerçek olduğunu anlarsınız. Çünkü aynı za­manda dürüst ve ilkeli olması size güven ve is­tikrar duygusu verir.

O iyi bir yol arkadaşıdır. Kolay dost olunandır. Çocuksu neşesi ile hayatın yaşanmaya değer ve merak uyandıran bir oyun bahçesi olduğuna sizi inandırır. Yokluğunda aranan ve özlenendir. Cö­mertliği ve fedakârlığı, entelektüel bu adamın aynı zamanda bir ahlak adamı olduğuna da işa­ret eder. Yaşamın tüm alanlarına karşı duyar­lı ve heyecanlı içinde hatalar yapacağını ve çiz­ginin dışına çıkacağını düşünürsünüz; oysa her zaman sağduyulu ve sınırlarını koruyan bir der­viş olarak kalır. Başarıyı da güzelliği de, övgüyü de hak eden bu sıra dışı, çalışkan adam yüreğin­de herkesten daha fazla sürdürülebilir bir sevgi, iyimserlik, umut ve merak taşır. Hayata esprili bakışı, uzun saatler süresinde içinde sıkılmadan kalınan eğlenceli bir dünyaya açılır.

O, yüreğinde ve zihninde tüm büyük insanların taşıdığı erdemleri ve vizyonu taşıyan yüce gö­nüllü bir Übermensch olarak sonsuzluğa yürür.

Cemile Akyıldız Ercan: Ahmet Sarı’nın dostlu­ğu benim için çok önemlidir, çünkü yeri geldi­ği zaman bir dost yeri geldiğinde bir kardeş ve en önemlisi size her zaman yanınızda olduğunu hissettiren bir insandır o. Benim için çok önem­li ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olan Sarı’nın, herkese yardıma hazır kocaman bir yüreği var­dır. Doğru olduğunu düşündüğü ve bildiği du­rumlarda, her zaman doğrunun, vicdanının ya­nında yer alarak tek başına kalacağını bilse bile sonuna kadar özgün bir duruş sergiler. Bazen la­birentlerde kaybolduğunuzda ve en çok kendi­nizi kaybolmuş hissettiğinizde sizi kucaklayan öyküleriyle, yaşam deneyimleriyle kahkahalar­la gülmenize neden olan ve her zaman herke­sin hayatında olur, “iyi ki varsın dostum” dediği, işte benim için Ahmet Sarı bu tip kıymetli insan­lardan biridir. Güler yüzlü, hayata her zaman gü­zel bakmasını bilen, kendini kitaplara, sinema­ya ve yazmaya adayan tam bir düşün insanıdır. Çünkü onun hayatında kitapları ve filmleri ol­mazsa olmazlarıdır, tıpkı dostları gibi. Sizi her an dostluğu ve muhabbeti ile kucaklayan ve ger­çekten sizin hayatınıza gökkuşağındaki renkler gibi renk katandır, Ahmet Sarı. Benim için Ah­met Sarı iyi ve kötü günlerinizde, sizinle birlikte acılarınızı, üzüntülerinizi, mutluluğunuzu, sevin­cinizi en az sizin kadar paylaştığını gösterebile­cek kadar duyarlı ve güven vericidir. Dostluğu­nu, bilgisini, yüreğini, sevgisini paylaşan özveri­li bir yapıya sahiptir. Devasa yüreği olan ve yüre­ğine büyük küçük demeden herkesin sevgisini alan ve aynı zamanda karşısındakine de bu sev­giyi aşılayandır.

Hasan Harmancı: Ahmet Baba’yla tanışalı on küsur sene oldu. Onu ilk gördüğümde o yazı­yor, ben okuyordum. O hocaydı, ben öğrenciy­dim. O konuşuyor, ben dinliyordum. Arkadaşsız­lığı/yalnızlığı kıyasıya yaşadığım ve bu sebeple nadiren uğradığım fakültede benim için bir sığı­nak, bir duldaydı Ahmet Baba. Sınıfta veya kan­tinde vakit geçirmenin mümkün olmadığı te­neffüslerde, nefes alamadığım bu zaman dilim­lerinde oksijen çadırı gibiydi. Odasına girip se­lam veriyordum, ben sormadan o anlatmaya başlıyordu. Bu sığınak meselesinden, kaçış me­selesinden, evin öneminden, hayatta kalabil­mek için ciğerleri güçlü tutmaktan hiç bahset­medi ilk zamanlar. Daha sonra da bahsetmedi. Ben de sormadım zaten. Ahmet Baba sormadan anlatırdı hep ve devamlı bir meşgale içindeydi. Akademide işgal ettiği yerle meşgul olurdu Ah­met Baba.

İnsanın başına hayra alamet olan ve olmayan pek çok şeyin yoğun bir şekilde üşüştüğü ilk li­sans yıllarımda kendime, şablon bir hayat olarak gördüm Ahmet Baba’nın hayatını: içe dönüktü, savaşa dâhil olmuyordu, çerçevenin dışında kal­mayı tercih ediyordu; ben de öyleydim. Sonuçta Allah’ın kullarına çizmiş olduğu bir kader vardı. Kader dairesi içinde bir hayatı kabullenmenin, zor olan işlerimize az veya çok kolaylık sağladı­ğını fark ettim. Eldeki malzeme yalnızlıksa me­sela, elde sadece garibanlık varsa; bundan, bü­yük bir kalabalığa çekilen siyasi bir söylev çık­mazdı sonuçta. Elimde Ahmet Baba vardı; oda­sının kapısını her açtığımda, kafasını önünde­ki çeviri metnine gömmüş bir halde bulduğum Ahmet Baba. Odasının kapısını her açtığımda yayınlanacak yeni metnin son okumasını yapı­yordu. Kapı her açıldığı vakit son okuma işini bi­tirmiş ve yeni bir metne başlıyordu sürur ile.

Onu fakültenin koridorlarında gördüğümde kollarının altında kitaplar vardı. Kütüphaneye girerken, kitapçıdan çıkarken, sahafta kitap ta­raması yaparken gördüm Ahmet Baba’yı. Top­layıp getirdiği bütün bu kitapları okuduğunu gördüm. Sonra okumaları da çeşitliydi Ahmet Baba’nın. Misal, çay ocağında otururken okudu­ğu, etraftaki insanlardı. Fakülteden çıkıp bera­ber eve doğru adımlarken yolu okuduğunu gör­düm. Erzurum biraz da karga şehriydi, kargaları okuyordu yeri geldiğinde. Evdeki ufak tefek bö­cekleri okuduğunu bile gördüm. Sonra Ahmet Baba’nın tüm bu okumalarının dönüp dolaşıp birer hikâye, birer şiir, birer deneme olduğunu da gördüm. İşte bunları hep gördüm ben.

Davut Dağabakan – Ahmet Sarı’nın Çeviri Faaliyetleri

Davut Dağabakan – Ahmet Sarı’nın Çeviri Faaliyetleri

Ahmet Sarı, çeviri faaliyetlerine Şahbender Çoraklı ile birlikte 2000 yılında Babil yayınlarından çıkardıkları Jurek Becker’in Dikkat Yazar Var adlı Frankfurt Dersleri ile başlamıştır. Demokratik Alman yazarı Jurek Becker’in Dikkat Yazar Var adlı derslerinde kendi edebiyatı üzerine düşündüğü önemli üç poetikası mevcuttur. Becker bu derslerinde, Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde, Frankfurt’ta, 1989 yılında konuk edebiyatçı olarak edebiyat sorunlarını ele almış ve tartışmıştır. Becker, çoğu Alman yazarlar gibi söz konusu üniversitede sunduğu bu poetikasında, modern Alman edebiyatı üzerine fikirler yürütür, hele de sansüre karşı çıkar. Becker’in amacı edebiyatın temeli üzerine, bu temellerin yok oluşu üzerine, edebiyatın sonuçları üzerine bir şeyler söylemektir. Batı ve Doğu Almanya’da edebiyatın önemi ve yazar/şairlerin bu öneme değer verip vermedikleri üzerine fikirler görebiliriz. Jurek Becker’in birkaç romanı dışarıda tutulacak olursa, Türkçe’ye çevrilmiş bu yazarın poetikasının önemi büyüktür.

Ahmet Sarı’nın ikinci çeviri faaliyeti ise yine Şahbender Çoraklı ile 2001 yılında Babil ya­yınlarından çıkardıkları Peter Bichsel’in Edebi­yat Dersleri-Okuyucu-Anlatı adlı kitaptır. Bu eser ise Peter Bichsel’in poetikasını oluşturmaktadır. Eser, Bichsel’in kendi hikâye dünyasını ve hikâye anlatımını nasıl gördüğü; kendi hikâye kuramı­nı nasıl meydana getirdiğine dair, hele de “Na­sıl Yazıyorum?” tarzında çok önemli bir sorunun cevaplanmasına yönelik bir eserdir. Eser, “Ede­biyat Üzerine Hikâyeler”, “Okumak”, “Nasıl Başla­malı?”, “İçerikler Üzerine”, “Joyce Mesela”, “Yaşa­mın Yazdığı Hikâyeler” konu başlıklarını ve bö­lümlerini içermektedir. Yine bu eser de birkaç öykü kitabı dışında Türkçede yayınlanmış Peter Bichsel’in önemli bir poetika metnidir.

Ahmet Sarı’nın üçüncü çeviri kitabı Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile 2001 yılında gerçekleştirdikleri Thomas Bernhard’ın Ses Taklitçisi adlı küçük öy­külerden oluşma bir kitaptır. Bu öyküler, bir nevi Bernhard’ın çok sevdiği gazetelerin üçüncü say­falarından alınmış felaket ve dehşet metinleri­nin bir araya getirilmesini içermektedir. Ses Tak­litçisi içinde çok kısa ama birbirlerinden özgür çok orijinal ve ürkütücü öyküler barındırır. Hep­sinin de özellikleri, okuyucuların, okudukları öy­külerin dehşetine kapılmalarını sağlamalarıdır. Thomas Bernhard’ın o gizemli ve korkulu dilini okurlara açan ilginç, garip ve doyurucu bir me­tindir. Sezer Duru, Yapı Kredi yayınlarından bu kitabı çıkardığı için Sarı ve Nalcıoğlu söz konu­su kitabı Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fa­kültesi Yayınları’ndan yani üniversite matbaa­sından doçentlik başvuru amaçlı az sayıda bas­mışlardır.

Ahmet Sarı’nın dördüncü çeviri kitabı Gürsel Uyanık’la 2001 yılında gerçekleştirdikleri Tho­mas Bernhard’ın “Dünya Düzelticisi” adlı tiyat­ro eseridir. Bernhard’ın Dünya Düzelticisi adlı ti­yatrosunda, onun avangart özelliğini görmek mümkündür. Bernhard’a özgü o karamsar dilin eşliğinde tiyatro başoyuncusunun (dünya dü­zelticisinin) çekilmez kaprisleri, dinmez öfkesi ve hiç de durulmayacak nefreti ile metinde bir­çok konu ekseninde Bernhard’ın o karamsar ikli­mini, şizofren dilini, Viyana nefretini, her şeyden tiksintisini görmek mümkün olur. Türkiye’de sa­dece öykü ve romanlarıyla bilinen Bernhard’ın bu tiyatro metni tiyatro severler için Bernhard diline ve tarzına açılmış bir penceredir. Kitap Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Ya­yınlarından, yine üniversite matbaasından çık­mıştır.

Ahmet Sarı’nın beşinci çeviri kitabı yine Ahmet Uğur Nalcıoğlu ile 2002 yılında gerçekleştirdik­leri Thomas Bernhard’ın Olaylar adlı, yine küçük dehşet öykülerden oluşma bir kitaptır. Thomas Bernhard’ın Olaylar isimli çeviri metninde, Ses Taklitçisi’nde olduğu gibi gazetelerin üçüncü sayfalarında görülen haberler işlenmiştir. Deh­şet ve vahşet metinleri olarak da görülebilecek bu metinler, korku ve gerilim unsurlarını temel almışlardır. Figürler genelde melankolik, has­ ta, psikozlu ve çoğu da hayatlarından bezmiş, intihara meyillidirler. Farklı farklı meslek dalla­rından olan figürler iç sorgulamalara ve felse­fi düşünmeleri uç noktalara kadar götürerek, bir nevi yaşamın ucuna, intiharın eşiğine yolculuk­lar yapmaktadırlar. Bu da korku ve gerilim unsu­ruyla birlikte okuyucu için dehşetin ve ürperti­nin belirmesi anlamına gelir. Bu metinler konu­su, içeriği bakımından ilginç metinlerdir. Bu açı­dan bakıldığında Türkçeye 2002 yılında Babil yayınları tarafından kazandırılması bir kazanç olarak görülebilir.

Sarı’nın altıncı çeviri kitabı ise Peter Handke’nin İzleyiciye Sövgü-Kendini Suçlama’dır. Bu kitabın ortak çevirmenleri ise Dursun Balkaya ve Pet­ra Tiedemann’dır. Birey yayınları tarafından 2002 yılında İstanbul’da basılan çevrilmiş tiyatro met­ni, Handke’nin işin içine olay örgüsünü katma­yarak, dekorsuz gerçekleştirdiği birer konuşma metinlerini içerir. Handke’nin amacı dilin kendi­sini içerik yapmaktır. O, sahnelerde var edileme­yen gerçekliği dil aracılığıyla sahneye kazandır­maya çalışmaktır. Handke bu metinlerinde çağ­daş tiyatronun yanılsama özelliğini kırar, oyun­cular gözlemci, izleyiciler de oyunun konusu ha­line gelirler. Oyunun sonuna doğru izleyicilere sövülür. Handke’nin bu önemli metninin Türkçe­ye kazandırılması, Handke’nin sadece romanla­rını ve öykü kitaplarını kendi dillerinde okuyabi­len okurlar için mutluluk vericidir.

Ahmet Sarı’nın yedinci çeviri kitabı M. Abdul­lah Arslan’la çevirdikleri ve Babil Yayınları tara­fından basılmış Jacques Derrida’nın Şiir Nedir? adlı eseridir. Jacques Derrida’nın Şiir Nedir? adlı metninde Fransız filozof Derrida’nın poetika­sı çevrilmiştir. Dili ağır, karmaşık olan, kelimeler­le oynamayı, onlardan yeni şeyler türetmeyi se­ven Derrida’nın edebiyata bakışı, edebiyatı fel­sefeyle nasıl da harmanlayışı söz konusu edi­lir. Derrida’nın o yıllarda Türkçede pek bilinme­diği ve eserlerinin de henüz çevrilmeyi bekledi­ği düşünülecek olursa, bu çalışmanın önemi iyi­den iyiye artar.

Sarı’nın sekizinci çeviri kitabı yine Şahben­der Çoraklı ile gerçekleştirdikleri Hans-Georg Gadamer’in, Helmut Kuhn’un, Friedrich Nietzsche’nin Edebiyat Nedir? adlı metinde toplu poetikalarını ele alan bir kitaptır. Bu çeviri met­ni, üç Alman filozofun edebiyatı kendi değer­lendirmeleri ile ortaya koyuşlarını ele alması açı­sından önemlidir. Gadamer, bu eserde edebiya­tın felsefe ile ilintisini ortaya koyarken; edebiya­tın Antik kökleri ve filolojik ardıl alanını Nietzs­checi perspektiften; edebiyatın tanımı ve feno­menolojik bir olgu olarak birkaç metinde açılı­mını ise Kuhncu perspektiften görmek müm­kündür. Bu çalışma da içeriği ve içinde barındır­dığı filozofların metinlerinin önemi açısından, Türkçe’ye çevrilmiş önemli bir kitaptır. Kitap Ba­bil Yayınları tarafından 2002 yılında Erzurum’da basılmıştır.

Sarı’nın dokuzuncu çeviri kitabı yine Babil ya­yınları tarafından Erzurum’da 2003 yılında ba­sılmış Novalis’in Poetika adlı kitabıdır. Novalis’in poetikasında, Romantik dönemin bu önem­li filozofunun ve edebiyatçısının fragmanların­da sanat üzerine yazdığı tüm fragmanlar der­lenmiştir. Kitap, edebiyat, şiir, filoloji, sanat, es­tetik alanları üzerine tüm fragmanların derlenişi şekliyle bütüncül bir yapıt özelliği arz etmekte­dir. Novalis’in bu fragmanlarında, Romantik dö­nemin temel karakteristik özellikleri ile o ortam ve aura eşliğinde, şiir, sanat ve estetik görüş­ler verilir. Türkçede sadece Fragmanlar’ı bilinen Novalis’in poetika alanında tüm yazıları içinde bulundurması bakımından çok önemli olan bu kitabı Sarı, Şahbender Çoraklı ile birlikte Türkçe­ye çevirmiştir.

Sarı’nın onuncu çeviri kitabı sayılacak ve Gür­sel Uyanıkla birlikte çevirdikleri kitap Immanuel Kant’ın Yaşamın Anlamı adlı çeviri metnidir. Bu kitapta, kitabın editörü Klaus Schulz’un da de­diği gibi, Immanuel Kant’ın o yoğun dilini okur­lara basitleştirme amacı güdülmüştür. Kant’ın bilinmesini ve tanınmasını sağlamak bu ese­rin amacını oluşturmaktadır. Bütün eserlerin­den, okuyucuları sıkmayacak ve hepsinin anla­yacağı sade ve duru dille bir seçki yapılmıştır. Kant’ın ölümünün 200. yıldönümü anısına çıkan kitap içinde: ‘Kendi Gücün, Kendi Sınırın, Kendi Ödevin, Kendi Gerçekleştirmen, Güzellik ve Sa­nat, Kadınlar ve Sevgi, Yaşam Bilgeliği’ gibi bö­lüm başlıkları yer alır. Bu kitap da, Kant’ı tanı­mak ve bilmek isteyen felsefe sever okurlara ve gençlere yol gösterici ve doyurucu bir kitaptır. Kitap Birey Yayınları tarafından Türkçeye kazan­dırılmıştır.

Sarı’nın on birinci çeviri kitabı ise Fatma Öztürk Dağabakan ve M. Abdullah Arslan ile gerçek­leştirdikleri Lewis Carroll’un Küçük Kızlara Mek­tuplar adlı çeviri kitaptır. Kitap, adı üzerinde Le­wis Carroll’un mektuplarını içermektedir. Yaşa­dığı dönemlerde Caroll’un akademideki arka­daşlarının küçük kızlarına gönderdiği mektuplar çevrilmiş ve illüstrasyonlarla süslenmiştir. Kitap 2005 yılında Birey Yayınları tarafından da neşre­dilmiştir.

Sarı’nın on ikinci çeviri kitabı Gürsel Uyanık­la gerçekleştirdikleri ve Salkımsöğüt Yayın­ları tarafından 2005 yılında çıkartılmış Peter Sloterdijk’in Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek adlı çeviri kitabıdır. Bu kitap son dönem büyük Al­man filozofunun Frankfurt’ta verdiği poetik ko­nuşmaları içermektedir. Doğmak, dünyaya gel­mek ve dile gelmek arasında felsefi öğretisini geliştiren Sloterdijk’in görüşleri, beş okuma eşli­ğinde serdedilmiştir.

Sarı, 2005 yılında çeviri faaliyetlerine devam et­miş ve Adolf Muschg’un Edebiyat Terapi Olabilir mi? adlı kitabı Türkçeye kazandırmıştır. Bu kitap­ta İsviçre edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Muschg’un Frankfurt üniversitesinde verdi­ği poetik dersler görülür. Edebiyatın sağaltıp sa­ğaltmadığına, insanı iyileştirme sürecinde nasıl rol aldığına ve faydası olup olmadığına dair gö­rüşler serdedilir. Kitap, Salkımsöğüt yayınları ta­rafından yayınlanmıştır.

Sarı 2005 yılında on dördüncü çeviri metniy­le karşımıza çıkar. Hermann Broch’un Edebi­yat ve Felsefe adlı çeviri kitabıdır bu. Kitap­ta, Avusturya’nın çok önemli yazarlarından biri olan Broch’un edebiyat ve felsefe arasındaki iliş­kiye dikkat çeker. Bu çeviride de, bu iki disipli­nin birlikteliği ve ilişkisi gün yüzüne çıkarılır.

Sarı’nın on beşinci çeviri kitabı Ludwig Wittgenstein’ın Renkler Üzerine Notlar adlı kita­bıdır. Bu çeviride de Avusturya’nın en büyük fi­lozofu olan Wittgenstein’ın renklerle ilgili görüş­leri yer alır. Bütün renkler üzerine felsefi görüş­ler, sıcak renk, pastel renk ve bunların felsefi ar­dıl alanları dillendirilir. Kitap Salkımsöğüt Yayın­ları tarafından 2007 yılında basılmıştır.

Sarı bu tarihten sonra Thomas Bernhard’ın ti­yatro metinlerine merak salmış ve Fatma Öz­türk Dağabakan ve Gürsel Uyanık’la birlikte Bernhard’ın tiyatro eserlerini çevirmeye başla­mıştır. Bunlardan ilki Sarı’nın ise on altıncı çe­viri kitabı sayılacak Thomas Bernhard’ın Im­manuel Kant adlı tiyatro çevirisidir. Bu eserde Bernhard’ın tanınmış filozof Immanuel Kant’ı kendi alımlaması ve algılaması ile bir deliye dö­nüştürmesi söz konusudur. Kendini dünyanın en büyük filozofu sanan başkarakter, papağa­nı ile gülünç bir karakter çizmektedir. Okurlar metin boyu bir gemi yolculuğunda Immanu­el Kant’ın konuştuğunu, onun felsefesini oku­duklarını zannederler, fakat yolculuk bittiğin­de Kant’ın bir yerden başka bir yere gemi yoluy­la nakledilen bir deli olduğunu ve tımarhaneye yatırıldığını sonradan fark edeceklerdir. Eseri De Ki yayınları 2007 yılında basmıştır.

Sarı’nın on yedinci çeviri kitabı Thomas Bern­hard Ritter, Dene, Voss adlı tiyatro çevirisidir. Bu eserde Bernhard’ın, büyük bir filozof olan Witt­genstein karakteri ile oynadığı görülür. Witt­genstein gibi dünyaca meşhur bir filzofun Bern­hardcı alımlanması söz konusudur bu dramda ve o da deli bir karakter şeklinde okurlara akta­rılır. İki kız kardeşi ile arasındaki ilişki ele alınır ve her Bernhard karakteri gibi Ritter da biraz hu­zursuz, biraz şizoit ve oldukça da alıngandır.

Sarı’nın Gürsel Uyanıkla birlikte yaptıkları 2002 yılında Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakül­tesi Yayınlarından, yani üniversite matbaasın­dan çıkardıkları kitabı daha sonra De Ki yayınları 2007 yılında yeniden basmıştır.

Son olarak da Ahmet Sarı’nın Prof. Dr. Yılmaz Özbek’le birlikte yaptıkları on sekizinci çeviri ki­tabı Peter Handke’nin Kaspar adlı çeviri çalışma­sıdır. Bu kitap 2007 yılında De Ki Yayınları tara­fından basılmıştır. Çalışma, Handke’nin modern tiyatro başyapıtlarından biridir. Wittgenstein fel­sefesi eşliğinde örülen metin garip biçimiyle de dikkat çeker. Suflörlerin elinde bir kuklaya dön­müş Kaspar’ın dile getirilmesi için mücadeleler oyunun konusunu oluşturur.

Sarı, ülkemizde tüm Germanistlerin, Romano­logların ve Anglistlerin bu bilim dallarını bir amaç olarak değil, Türkoloji bölümüne aracı kıl­malarına inanmaktadır. Bu yüzden çeviri faali­yetlerine önem vermekte ve Hasan Ali Yücel’in Maarif Vekili olduğu dönemlerdeki çeviri fa­aliyetlerindeki kültürel hizmet ve devrimi de önemsemektedir. Bir dönem ve hala çeviri faali­yetlerine akademide gerekli değerin verilmedi­ği görüşüne sahiptir. Türk aydınlanması için ya­bancı dil bilen insanların her alandan bu aydın­lanmaya bir karınca titizliği ve şevkiyle çalışması gerektiği, ancak bu şekilde farklı ve çokça çeviri­lerle farklı kültürleri tanıma ve uygarlığı geliştir­me olanağı bulabileceğimizi düşünmektedir.

Cem Ergener – Bernhard, Psikanaliz ve Poetika

Cem Ergener – Bernhard, Psikanaliz ve Poetika

Soru, Ahmet Sarı’nın akademik çalışmalar da yapan bir şair-öykücü mü, yoksa şiirler vöyküler de yazan bir akademisyen mi olduğudur. Türkiye’deki entelektüel kesimin akademiye ve bilimsel çalışmalara çok da rasyonel olmayan bir biçimde mesafeli durduğu, özellikle sanatçı çevrelerin “akademisyen” olmaya ya da akademik çalışmaların geneline eleştirel ve hatta küçümseyici bir bakış yönelttiği bu işin içinde olanlarca malumdur. Esasında bunun çok fazla bizim ülkemize mahsus bir durum olmadığını da belirtmek gerekir. Temelde bilimin amaç ve yöntemleri ile sanatın amaç ve yöntemleri birbirine karşı mesafelidir. Bu da son derece doğal bir şeydir. Fakat mutlaka irdelenmesi gereken bu meselenin, bize mahsus bir tarafının da olduğunu düşünmek mümkündür. Mevcut bilimsel bakışın bu topraklarda üretilmemiş olması, ilimle bilim arasına girmiş olduğunu düşündüğümüz mesafe meselesinin bize özgü yönelimlerini içerir.

Daha çok bilimsel incelemeleri ve çevirileri ile bildiğimiz Ahmet Sarı, bir süre sonra şiir ve öy­küleri ile edebiyat dünyasında görünmeye baş­ladı. Şiir ve öyküleri, adeta bilimsel çalışmaları­nın belli bir mertebeyi aşmasını, belli bir nok­taya ulaşmasını beklemişlerdi. Belki yazılıyor­lardı ama yayımlanmıyorlardı; belki de bu bi­limsel çalışmaların verdiği stres bitince, önce­ki dönemlerde içten içe kurgulanan çalışmalar kâğıda döküldüler.

Ben Sarı’nın öyküleri üzerine bir şeyler yazma­yı planlarken, editör, yazarın bilimsel çalışmala­rına eğilmemi isteyince iyiden iyiye afalladım. Bu sefer oturup, bilimsel çalışmalarına yeniden göz atmam, hatta bazılarını ilk kez okumam ge­rekti. İlk belirlemem, Ahmet Sarı’nın bir edip, bir sanatkâr olarak, bilimsel dili “ıskalamaması” ve “kanırtmaması” oldu. Iskalamak demek, özel­likle eski dönem akademisyenlerde görülen bir öznelleştirme hatası. Bilimsel bakışın gerektirdi­ği nesnelliğe yaklaşamamak, dili şahsileştirmek, öznelleştirmek… “Kanırtmak” derken ise, genel okurla bağlantısını zayıflatacak kadar ileri dere­cede bir alıntılama, dipnotlama ve terimlerden yararlanma eğilimini kast ediyorum. Sarı, bilim­sel dili ıskalamıyor; peki kanırtıyor mu? Belki alıntıların oranını biraz fazla tuttuğunu söyleye­biliriz. Ancak bunun dışında, Sarı’nın bilimsel ça­lışmaları bir inceleme kitabı keyfiyle de okuna­bilir. Bir düşünce kitabının tadını da verebilir.

Ahmet Sarı’nın bir Alman Dili ve Edebiya­tı uzmanı olarak, yoğunlaştığı konuların ba­şında Thomas Bernhard geliyor. Sarı, Thomas Bernhard’ın Şiir Dünyası adlı kitabında şairliğini dokuz ana tema etrafında topluyor: “Şiir, Tanrı, Ölüm, Doğa, Beden, Şarap, Anne, Baba, Siyah…” Bunları şairin şiirlerinden örneklerle açımlayan Ahmet Sarı, incelemesinde ayrıca Bernhard’ın diğer kitaplarındaki şiir izleğinin nasıl işlendi­ği sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Sarı, Avus­turyalı şairin şiirleri üzerine yaptığı inceleme­de, “Avusturya insanı” kavramını temellendirip Bernhard’ın bu kavramla ne kadar örtüştüğünü irdeliyor. Sarı’nın ayrıca onun eserlerindeki nor­maldışılığı irdelediği Sanat ve Normaldışılık kita­bı, sanatla normaldışılığın ilişkisini ortaya koy­ması açısından önemli bir eser.

Ahmet Sarı’nın inceleme alanlarından biri olan psikanaliz konulu iki kitabı mevcut: Masalların Psikanalizi ve Psikanaliz ve Edebiyat. Psikanaliz­le ilgili bu kitaplarında, bu kavramı derin bir bi­çimde temellendirip Türk ve Alman Edebiyatla­rından örnekler veriyor. Sarı’nın incelemelerinin Türk okuru için en faydalı tarafı, çok az şey bil­diğimiz Alman edebiyatını bizlere açıyor ve bi­zim edebiyatımız/edebiyatçılarımızla kıyaslıyor olması. Batı edebiyatlarından yapılan çevirile­rin önemi ve anlamı üzerine konuşmak gerek­siz; ama bu edebiyatların arka planını Türk oku­runa açacak teorik kitapların dilimizde çok faz­la neşredildiğini söylemek güç. Bu edebiyatla­rın edebi figürleri için hazırlanmış biyografiler, edebi kişilik çözümlemeleri, metin incelemele­ri, edebiyat tarihleri dilimizde oldukça yetersiz. Yazarın esasında bütün incelemeleri bu boşluğu doldurmaya yönelik. Psikanaliz üzerine yaptığı incelemeler için de aynı durum söz konusu. Ay­rıca bizim ediplerimizle kıyaslanarak anlatılması da bir başka avantaj teşkil ediyor.

Sarı’nın bir mukayeseli edebiyat çalışması da, Türkçede ve Almancada oluşturulmuş poetika­lar hakkında yazdığı Türk ve Alman Poetikasının Kitabı adlı eseri. Dilimizde yazılmış poetikalar hakkında çok şey biliyor olabiliriz; ancak Alman poetikalarının incelenmesi ve sonuçta bize bir mukayese alanı yaratılması kendi edebiyatımız üzerine düşünmemizi kolaylaştırıyor: Zaman za­man kendi edebiyatımızı gereğinden fazla eleş­tirdiğimizi ya da hakir gördüğümüzü fark edi­yoruz; -zaman zamansa ve çoğunlukla olduğu gibi- bizdeki “cevher”lerin köklerinin çok uzak­larda olduğunu…

Bitirirken bir not: Çevremde “akademisyen-yaratıcı yazar” tiplemesine uygun çok dostum var. Dolayısıyla bir araştırma değilse de, güçlü bir gözlemin ürünü olarak belirtmek isterim ki, akademik çalışmalar yapan imzalar içerisinde, şairlik ve öykücülük gibi yaratıcı yazarlıkla ha­şır neşir olanların, diğer akademisyenlere göre daha okunaklı metinler yazdıklarını ve bilimsel dili ıskala-madıklarını gözlemledim. Bunun se­bebi ise çok anlaşılmaz değil: Bir öykücü yıllar­ca farklı öykü yazarlarının dilini özümsemiş, be­nimsemiş, taklit etmiş, hatta o üsluptan kendi­ne mahsus bir dil çıkarmış. Herhangi bir üslubu taklit etmek onun için işten değil. Bu kez edebi olmayan ve şahsilik istemeyen bir dili taklit edi­yor; kendisinde mündemiç olan yetenek, buna müsaade ediyor. Yani ilk bakışta, tümüyle şah­silik içeren bir dilin içinden gelen bir edibin, sa­natsal dille taban tabana zıt olan bir dili başara­mayacağına dair bir önyargı uyanıyor zihnimiz­de. Oysa durum tam tersi. Sanatkar, bu bilim­sel dili de, dilin kendi kuralları içinde var etme­sini biliyor. Sanırım Ahmet Sarı’nın incelemele­rini neden keyifle okuduğumu açıklayabildim; peki acaba, bu yazının başındaki soruyu cevap­layabildim mi?

Ali Güney – İçimize İp Sarkıtan Adam:Ahmet Sarı

Ali Güney – İçimize İp Sarkıtan Adam:Ahmet Sarı

Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Ahmet Sarı’nın ilk hikâye kitabı. Eserin hemen başında Kafka’dan yapılmış iki alıntı ve bir dua mevcut. Kitaptaki ilk öykü “Boşlukla Bir” şu cümle ile başlıyor: “Şimdi bir boşluğa eklemledim bedenimi.” Aliye’nin öyküsü. Zayıflık hastası Aliye’nin. Anne-babasının erkek bekleyip yine (!) olmayınca Ali yerine Aliye olan “aliye”nin öyküsü bu. Erkek gibi olmak için kendini feda eden, sıfır kilo olmak isteyen Aliye’nin öyküsü. Kitapta başka iki öyküyü de yazmam gerekir. “İçte Bastırılmamış Bir Yalnızlık Sevgisi”. Yapışık ikizlerden birinin ağzından dinlediğimiz hikâye, bence uzun süredir okuduğum en “yaratıcı” öykü. Haberlerde ara ara duyduğumuz yapışık ikizlerin birbirinden ayrılma olayını dert etmiş ve bence “konu bunalımı” geçiren günümüz öykülerine müthiş bir ufuk açmıştır. Bir diğer öykü ise “Takma Bacak Tıkırtısı”. Öyküyü okuduktan sonra içimden gelen tıkırtıların, takma bacaklı öykü kişisiyle bir ilgisi var mı, diye düşünmedim değil. Öyküde “takma bacağa değen o kızın”, benim için hayatın ta kendisi olduğu fikriyle, tuhaflaştım hatta. Kısa kısa öyküler de içeren ilk kitap ikinci kez bitince (bu yazı için tekrar okudum) an’ı dondurup yazan Ahmet Sarı’nın bir özelliği dikkatimi çekiyor: An’ı yazarken “donuk bir fotoğrafı değil”, içimizde donmaya başlayan zamanı anlatıyor. Okuduğun şey, evet tuhaf bir biçimde, damarlarından alınmış gibi geziniyor vücudunda.

Sarı’nın ikinci hikâye kitabı, Korku ve Dehşet Üç­lemesinin ilk kitabı: Ve Asma Yaprakları Gibi Tit­reyen El. Böyle bir kitabı okumayı hiç istemiyo­rum. Korku ve dehşet üçlemesi diye kitap mı olur fikri geziniyor içimde. Çünkü korku filmle­rine bile gitmeyen biriyim. Korktuğumdan de­ğil, korkmam istemediğimden. Kendime iki saat korku ısmarlamak veya aşk ısmarlamak olma­malı sinemanın anlattığı şey. Hayatlarımız ri­tüellere gark olmuşken, kendimi kandırırcası­na korku duygusunu da yaşamak istemek, bana hoş gelmiyor. Korkacaksam gerçekten o duy­guyu yaşamak istiyorum. Ismarlama olarak iki saat korkup gelmek veya sevinip gelmek de­ğil isteğim, yaşamak ve düşünmek istiyorum. Ama “yazı” yetişmeli. Öyküler kısa kısa yine. “Ka­sıtsız Sonuçlar Kanunu” öyküsü baştan kazanı­yor beni. Oynarken gözüne odun parçası ka­çan kızın gözünün akma anı. Anne-babanın gö­zün akışını seyretmesi. “Einverleibung” öykü­sünde birini boğup cesedini yiyen insanı anla­tıyor öykü. Cesedin mezarı oluyor bedeni anla­tanın. “Sağ serçe ayak parmağımdaki nasır” öy­küsünde acısından nasırı koparan öykü kişisiy­le, “Kardaki Kan” öyküsündeki köpek itlaf ekibin­deki avcının köpeği vurduktan sonra akan kanı peşi sıra sigara yakıp, köpeğin öleceği yere doğ­ru yürümesindeki “duygu coşkunluğu -yoksun­luğu”, hayat aynen bu, dedirtiyor.

Kitap bittikten sonra korkmadığımı fark ettim. Korkutmuyor, korkuyu anlatıyordu kitap. Elekt­rikler kesilince köyde, babaannemin evinde gaz lambası yakınca duvarda yayılan isi hatırladım. Duygularımızı yeniden düşünmemizi sağlayan bu kitabın peşi sıra yürümeliyim.

Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Me­leği, Korku ve Dehşet Üçlemesi serisinin ikinci kitabı. “Yaram ben yokken vardı. Onu cisimleş­tirmek için doğdum.” Bosquet’in bu sözüyle açı­lıyor kitap. Ayrıca Sezai Karakoç’tan da bir alın­tı da var.

“Havlamayla Karışık Uluma” öyküsünde gece kö­pek sesleri duyarken bir ara uyandığında oda­sında köpek gören kişiyi, “Annemin Babamın sesi” öyküsünde telefonu açarız da hani, karşı taraf yanlışlıkla aramıştır, dinleriz, tuhaf ve gü­zeldir gelen sesler, çok yazmasın diye kapatırız, bunu anlatmış.”Boş vaktin oğlu” da önemli bir öykü. Vaktin oğlu ifadesini “Kemal Kahramanoğ­lu” hocamla konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ben olumsuz bir ifade sanmıştım. Hocam açıklamış­tı. Vaktin oğlu yani vaktin gerektirdiğini yapan kimse (lütfen siyasi mantıkla düşünmeyelim; ki edebiyat siyasetten çok daha ciddi bir iştir)… Boş vaktin oğlu öyküsü ise çağımızın bakış açısı­na inen edebi bir bıçak.

Ahmet Sarı’nın öykülerine genel bakış böyle bence. Yazar, öyküde dil açısından bir yenilik ge­tirmiyor. Şöyle ki bu öyküleri kıymetli “Bilge Ka­rasu” veya kıymetli “Hulki Aktunç” veya günü­müzün önemli öykücülerinden “Gökhan Yılmaz” yazsa nasıl olurdu diye aklıma gelmedi değil. El­bette bu bir duruş. Yazar bence çok farklı isimle­ri okuyup (alıntılarından belli) üzerlerine düşü­nen birisi. Yazarın batı edebiyatıyla ilgili çalışma­ları özellikle Thomas Bernhard’la ilgisi üzerinde düşünmek, alan uzmanlarınca değerlendirilebi­lir ama dil bazında bir ilişkileri yok bence. Nor­mal olmayanı anlatmak çizgisinden bir bağ kur­mak mümkün elbet.

Yazdıklarında asıl önemli olan şey ise “olay”. Nor­maldışı şeyleri anlatıyor. Konuları yukarda ver­meye gayret etmiştim; hatırlayalım, yakında ay­rılacak olan yapışık ikizlerin mevzu bahis oldu­ğu veya birini öldürüp onu yiyen kimsenin, “be­denime hapsediyorum” onu mantığıyla hare­ket ettiğini düşünmek, normaldışı değil mi? Ça­ğın dolaylı dışavurumları gibi bu öyküler. Duy­duğumuz, bildiğimiz şeyler anlattığı evet. Ama o şeyleri içimizde bir hisse dönüştürüyor olma­sı mühim. Şunu da eklemeli: böyle konuları ya­zan biri günümüzdeki kapalı anlatımını, simge­sel- imgesel tarzları benimsememesini doğru buluyorum. Çünkü bazen “akan su size yolunu­zu buldurur.”

Basmakalıp giden öykücülüğümüz için önem­li bir zihinsel yol açıyor Ahmet Sarı öyküleri. Ça­ğımızın, sosyologların tespitinden çok öykücü­lerin açtığı yollara ihtiyacı var. Hazine, yani kav­rama orada olabilir. Ahmet Sarı öyküleri perçin­liyor bu fikrimi. İçimizdeki boşluklara koyduğu her tuğla, sarkıttığı her ip, boşluklarımızı yeni­den tanımak için, normaldışı değil mi?

Mehmet Kahraman – Ahmet Sarı’nın Öykülerinde İnsan ve Hayat

Mehmet Kahraman – Ahmet Sarı’nın Öykülerinde İnsan ve Hayat

Öykünün hayat teklifi karşısında yazarın tutumu nedir? Yazar öyküsünü nasıl görür? Ya da şöyle mi sormalı: Öykü yazara nasıl görünür? Son iki yıla üç kitap sığdırmış bir öykücü olarak Ahmet Sarı’nın öykü penceresinde görünenler; acımasızlığın, korkunun, çaresizliğin ve hayat dışına itilmişliğin resmidir. Hece Yayınları’ndan çıkan Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, yazarın ilk hikâye kitabı. Diğer iki kitap Korku ve Dehşet Üçlemesi üst başlığıyla Çizgi Yayınevi’nden çıkan Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El ile Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği kitapları.

Sarı, öykülerinde hayatın içinde her gün gördü­ğümüz, duyduğumuz, haber kanallarında sey­rettiğimiz, gazetelerde üçüncü sayfa haberleri diye tabir ettiğimiz olayları öyküleştirir. Bu yüz­den onun öyküleri hayatın sert yüzüne denk düşer. Anlık tepkiler, patlamalar, şuursuz hare­ketler sonucu heder olan bir yaşamın kırılgan tarafına tutar kalemini. Bir tarafta şiddet uygu­layanlar, cinayet işleyenler varken diğer taraf­ta kurban rolünü üstlenen masumlar söz konu­sudur. Buradan hareketle diyebiliriz ki, Sarı’nın öykü kişileri genelde psikolojik açıdan sorun­lu tiplerdir. Karakterler silik, kendileriyle barışık değil ve büyük bir boşluğun içindedirler. Ken­dilerinden utanırlar. Yaşadıkları bütün olumsuz­luklara rağmen etrafındaki insanların (genelde anne-babalar) mutluluğunu düşünerek hare­ket ederler. Hep uç noktadadırlar. Denge yoktur onun öykülerinde.

Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, ken­di olarak var olmayı beceremeyen insanların merhamet dilercesine bekleyişlerini konu alı­yor. Bu bekleyiş öykülerin can damarını oluştu­ruyor. Burada okur merhamete çağrılıyor adeta. Onu dipten yakalayacak bir duyarlıkla kurulu­yor öyküler. Ölüm, boşluk, aile dramları, yalnız­lık, utanç, öykülerin merkezini oluşturuyor. Bu durum konu çeşitliliğinden öte, aynı konunun derinlemesine ele alınması şeklinde okunabilir. “Boşlukla Bir” öyküsünün kadın kahramanı Ali­ye, erkek çocuk beklerken dördüncü çocukları da kız olan bir ailenin Aliye ismini verdikleri kız­larının zamanla Ali’ye doğru evrilmesini; bu dö­nüşümde anne babanın arzuları doğrultusunda Aliye’nin kendinden vazgeçişini ele alıyor. Aliye bu dönüşümde ne yaşıyor, onu görüyoruz. Aile­nin mutluluğu uğruna… Aliye’nin kendi olmak adına hiçbir çaba göstermeyişi önemli. “Annem babam, Aliye’deki Aliye’yi değil de, Ali’yi istiyor­larsa Aliye, Aliye olmamalıydı. Ali olmaya doğru evrilmeliydi.” (s.14) Ali’yi yaşatmak için Aliye’yi öldüren kişimiz, bir noktadan sonra kendi be­deninden de vazgeçmek zorundadır. Fıtratın te­cellisi olarak beden fikre değil kendi doğasına tabidir. Aliye’nin Ali olamayacağını, öyle olma­ya çalıştıkça kendine zarar vereceğini söyler. Fa­kat Aliye’nin aklında hâlâ ‘anne babasını mut­lu etmek’ vardır. Kadınlık emareleri gösteren vü­cudunu yok etmek için açlığı seçer. Böylece Ali olmaya daha çok yaklaşacaktır. Ama olamaya­cağını kendi de bilir. “Sıfır kiloyu” hedef alan biri mutlu yarınları düşünmez. “Boşluk ve yalnızlık belki bu şekilde beni içine alır.” diyerek kendini teselli eder.

“Boşlukla Bir”in Aliye’sinde olduğu gibi, “Ağız­dan Gelen Kan Ve Saire” öyküsünün Zafer’i de benzer durumdadır. Otobiyografik özellikler ta­şıyan öyküde Zafer, hem bedenen hem ruhen zayıftır. “Yazmayı” varoluş biçimi olarak seçmiş­tir. Kendisiyle barışık değildir. Aynanın karşısına geçtiğinde kendisini “nefretle” izler. İnce yüze, sivri burna ve fareye benzeyen kulaklara sahip­tir. Kendine karşı bu acımasız tavrı onu kararsız­lığa sürüklemekte ve çaresizliğini artırmakta­dır. Kendini kabul etmeyen ve acınacak durum­da olduğunu düşünen çoğu insan gibi o da baş­kalarının rahat ve mutlu yaşadıklarını zanne­der. “Herkes ilkin çocuk, sonra ergen, sonra ol­gun biri olup sonra da gönül rahatlığıyla yaşla­nırken…” “Silik kişiliğe sahip olmanın bu dünya­da nasıl da beraberinde acılar getirdiğini,” ken­dine ikrar eder. Öyküde baba olumsuz karak­ter olarak devrededir. Kendi gerçekleştireme­diği hayalleri oğlunun yapmasını ister. Bu ne­denle Zafer’le baba arasında gizli bir savaş var­dır. Ama bu savaşta Zafer, Aliye gibi, kendine za­rar vermeyi seçer. Ve yemekten vazgeçer. Bu se­çim beraberinde ölüme götürecek süreci hazır­lar, veremin metastaz yaptığı gırtlak tüberkülo­zundan ölür.

Yazarın Korku Ve Dehşet Üçlemesi, üst başlığıy­la kitaplaştırdığı öyküler, ilk kitaptaki öyküler­den farklı bir yerde durur. Kitaplardaki öyküler Sarı öykücülüğünün genel izlerini taşırken Mer­hamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak’taki psiko­lojik derinlikten, karakterlerin bireysel zayıflıkla­rından ve zaaflarından uzaktır. Öykülerin kısalı­ğı ve verilmek istenen duygu düşünüldüğünde, anlatıma uyan haber metni diyebileceğimiz bir anlatım tercih edilmiştir. Bakış, görülenin de üs­tünde bir görenin olduğu anlatıya dönüşür. Sarı, dili en yalın haliyle kullanır. Vermek istediği etki­yi bu sayede verir. Lafı uzatmaz. Görüntü ne ka­darsa, öykü de o kadardır.

Korku Ve Dehşet Üçlemesi, adından da anlaşı­lacağı üzere, insanların cinnet hallerini, şiddet patlamalarını, karşısındakinin hayatına son ver­meye kadar giden yaşamları ele alır. Korku ve dehşet teması etrafında şekillenen öyküler, in­sanın kanını donduran, tüylerini ürperten gö­rüntülere dönüşür. Bilerek ve isteyerek işlenen cinayetlerin yanında istenmeden/farkına varıl­madan neden olunan olaylar içte bir sızı biçi­minde oturup kalır. Özellikle çocukluk hallerine dair masum olaylar insanı derinden etkiler. Çe­lik çomak oynayan çocuklardan erkek olanının çeliğe sert vurmasıyla onu tutmaya çalışan kızın gözüne gelmesi ve kızın gözünün akmasına ne­den olması… O anne babanın çığlıkları, kızın acı içinde yerde kıvranması, erkek çocuğun oldu­ğu yerde donup kalması, yaşananları ve bundan sonra yaşanacakları çok net bir şekilde göste­rir. Çocukluğun bir başka masumane olayı “Can­çekişen” öyküsüdür. Tarlada çalışan anne büyük çocuğundan küçük kızını kendisine getirmesini ister. Büyük olan, küçük kızı annesine götürsün diye, önünden geçen sulama kanalına iter. Olan olmuştur artık. Anne çocuğu yakalayamaz. Ar­kasından ne kadar koştursa da çabası nafiledir. Kız boğulmuştur.

İnsan doğasında var olan kötücüllük, hiç bek­lenmedik bir anda kendini gösterir ve hiç olma­yacak şey olur. Balık tutmaya gittikleri arkada­şıyla konuşmak isteyen birinin, arkadaşının ko­nuşmaması ve üstüne üstlük ondan daha çok balık tutması sonucu kendini kaybeden ve ar­kadaşını öldüren kişi hırsının, öfkesinin kurba­nı olur. Yine aynı şekilde “Cenin Pozisyonu” öy­küsünde karısıyla alış verişten gelen adamın ne­den çıktığı tahmin edilen bir olay sonrası şidde­te dönüşen eylemine tanık oluruz. Kadın kocası­nın eylemi sonucunda kendini cenin pozisyonu alarak koruyabilir yalnızca.

Hayatta öyle şeyler yaşıyoruz ki, televizyonlarda gördüğümüz vahşet haberleri ya da gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz insanlık dışı fotoğraflar sıradan hale gelebiliyor. Bazen “çağ” diyerek hafifletici sebepler bulup günlük yaşan­tımıza dönüyoruz, ama bizim dışımızda gerçek­leştiği için yok farz ettiğimiz, önemsemediği­miz olaylar yaşamın bir noktasında bizleri de içi­ne alıyor. İnsanlık nasıl bu hale geldi, dediğimiz olayları okuyoruz Sarı’nın öykülerinde. “Yerde­ki Göz” öyküsünün çocuk kahramanının kurban kesimi sonrasında hayvanın gözünü çıkarıp eli­ne alması ve onu top yapıp oynaması bile çoğul görüntünün içinde kaybolup gidebiliyor.

Sarı’nın öykülerinde birkaç kelime/kavram var dikkatimizi çeken. Bunların öykü izleğinin teme­lini oluşturduğunu düşünüyorum. Öykülerin ya­zılış nedeni de diyebiliriz. Çünkü oradan neşet ediyor Ahmet Sarı’nın öyküsü. Nedir bu kavram­lar? Ana rahmi, boşluk, korku, ölüm. Ana rah­mi beş öyküde geçiyor ve sıcaklık, sığınılacak yer olarak önemli bir gerçeği imliyor. Hayat kar­şısında bunalan ve çıkışsız kalan kişiler ana rah­minin sıcaklığına kendilerini bırakmak istiyorlar. Bu dünyada bulamadıkları huzur oradadır; ken­diliğinden ve hiçbir zorlama olmadan. En sıkın­tılı haldeyken bile cenin pozisyonuyla kendileri­ni korumayı düşünürler. Belki de hiç düşünme­den, refleksle bu gerçeği yerine getirirler. Ana rahmi salt bir kaçışı da karşılamamaktadır; mer­hamet ve acımayla ilgili de bir göndermedir. Ra­him isminden kaynaklı bir sevgidir insanın iste­diği. Bu sevgiyi en çok karşılayan anne ve dola­yısıyla da ana rahmidir.

Boşluk, varoluşla da ilintilenilecek temel bir ger­çek. Kimlik, kişilik, vb. bütün psikolojik gönder­meleri bu kavramda ele alabiliriz. Kendi varolu­şundan kopan insanın yaşadığı bir hayat söz ko­nusudur öykülerde. Mutsuzluk, ümitsizlik, çıkış­sızlık boşluk hissini tetiklemektedir. Karakter­ler “boşlukta” gibidirler ve bu nedenle “boşluğa eklemlenmek” isterler. Bu eklemlenme fetüsün ana rahmine tutunmasında saklıdır, varoluşsal boşluğun tamamlanmasıdır bir bakıma. Bu ek­sik tamamlanmadığı sürece “zemin kaybı,” “ko­puş” ve “boşluk” kişileri kendi derinliklerine sü­rükleyecektir.

Korku, Ahmet Sarı’nın üzerinde durduğu bir başka konu. Çoğu öykülerde özellikle üstü­ne basarak vurguladığı temel bir gerçek. Kor­ku, Ahmet Sarı’nın ilk kitabında merhametsizlik­ten kaynaklı ve özellikle karakterlerin yaşadığı bir durum iken, üçlemede okuru hedef alan şid­det eğilimleri söz konusu. İnsanda korku iki tür­lü kendini gösterir: birincisi, tehdit algısıyla te­tiklenen bir sinme, geri çekilme; ikincisi ise, uya­rıcı mahiyette ortaya çıkan yaşamsal bir meka­nizma. Korku duygusal bir tepkime olduğu için her kişide aynı olması beklenemez; bazıları sal­dırgan eğilimler gösterirken, bazılarında içe ka­panma olabilir. Asıl sorun insanın korkularına teslim olmasında başlar. “En çok neden korku­yorsun?” sorusuna verilecek cevaplar davranışın kaynağını da açıklar. Yazarın korkuyu bu denli derinlemesine işlemesi okurun korkuyla yüzleş­mesini ortaya koymaktadır.

Ahmet Sarı’nın öykülerinde önemli bir yer tu­tan bir başlık da ölüm. Bu konu karakterlerle de yakından alakalıdır. Çoğu öykünün finali ölüm­le biter. Çünkü ölüm karakterler için bir kurtu­luştur. Başkalarından bekledikleri merhame­ti onlara ölüm sağlar. Kişilerin yaşayışları öyle bir noktaya varır ki, okur da ölümden başka bir şey beklemez karakterler adına. Yaşanan acı an­cak ölümle son bulacaktır. Ölümü, öldürme ile birlikte ele almak gerekir. Ölüm kaderde takdir edilmiş bir vade iken, öldürme veya öldürme is­teği, öykü kişilerinin kendi içlerinde yaşadık­larının (kıskançlık, bir şeye ulaşamamak, aczi­yet gibi) bir dışa vurumudur: Karakterlerin boğ­ma isteği, ellerindeki bıçaklar, her yerin kan ol­ması… Sanki bu durum dünya düzeniyle alakalı imiş gibi görünür. Ve Asma Yaprakları Gibi Titre­yen El kitabında aralara yerleştirilmiş vahşi hayat belgesellerinde görmeye alışık olduğumuz gö­rüntüler bunun kanıtı olarak okunabilir. Boğazı­na vahşi hayvanların dişleri saplandığında göz­leri büyüyen ceylanlar, hırıltılı nefes almalar, si­neklerin ölen hayvanların gözbebeklerine kon­ması… Sarı’nın hayatı okuma ve görme biçimiy­le çok yakından alakalıdır.

Yalnız şu noktada bir itiraz getirilebilir: Bazı öy­küler haber kanallarında gördüğümüz görüntü­lerden birebir alınmış izlenimi veriyor. Okurken, ben bunu haberde görmüştüm, diye düşünüyo­ruz. Ayrıca, bir önceki paragrafta bahsettiğim, belgesel görüntüleri de bizi aynı düşünceye sü­rüklüyor. Bu tutum kitap bütünlüğü içinde bir­kaç kere tekrarlandığında yazar için handikaba dönüşme riskini de beraberinde getiriyor.

Sonuçta hepimiz gördüğümüz ve algıladığımız gerçekliği yaşıyoruz. Hayatımızın büyük kısmı yaşamın getirdiği paradokslarla örülü. Bugün baktığımızda, çağın insanı bütün teknolojik ve ekonomik gelişmişlik yönünden beklentilerinin önemli bir bölümünü karşılayabilmesine rağ­men, mutluluk ve huzurdan uzak yaşantısı için­den çıkamadığı bir kaosa dönüşmüştür. Bunun neticesinde yaşadığı ruhsal çöküntü, psikolojik travma kişilik sorununa neden olmakta, hastalık derecesinde kötücül davranışlara yol açmakta­dır. İnsan beklentileriyle gerçekte yaşadığı haya­tı dengeleyemediği sürece, içinde var olan ka­ranlığa yenilecektir. Sarı’nın öyküleri hayatın bu karanlık yönlerine, insan psikolojisinin derinli­ğinde var olan eğilimlere bir sondaj yapma ola­rak değerlendirilebilir.

Gökçe Özder – Ahmet Sarı Şiirini Okuma Kılavuzu

Gökçe Özder – Ahmet Sarı Şiirini Okuma Kılavuzu

Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil de, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır.” diyen Haşim’e hak vermemek ne haddimize? Fakat şunu da kabul etmemiz gerekir ki modern şairler, şiirde anlam derinliğini ön plana almış ve ‘ses’i ikinci plana atmıştır. Modern şairlerin anlam derinliğinin en önemli kaynağı ise metinlerarasılıktır. Metinler arasılık yazılmış diğer edebi eserlere yapılan göndermelerden oluşacağı gibi kutsal kitapları, mitleri, efsaneleri, tarihsel olayları da hatırlatabilir. Eski edebiyatta telmih dediğimiz bu söz sanatı modern şiirin de en önemli kaynaklarındandır.

Ahmet Sarı. İlk şiir kitabını 2010 yılında yayım­lamış bir “modern” şair. “Şiir okumak, insanla­rın hayatında bir yer tutacaksa öğrenilebilir bir şey olmalıdır. Bir insan şiir okumayı seçmişse, bu okuma süresince ve sonucunda kişiliği, kimli­ği ve yeryüzünde sahip olduğu yer bakımından şiirden bir kazanç sağlamayı düşünüyorsa, ya­pacağı bu işi tesadüflerin umursamaz akışı için­de değil de, kararlılık içinde gerçekleştirme yo­lundaysa o insanın şiir okumak için bir kılavu­za ihtiyacı vardır.” der İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu’nda. Bu yazı da Ahmet Sarı okumaya niyeti olanlar için bir kılavuz, henüz onu tanımayanlar içinse tanışmak için bir vesile olur belki.

Ahmet Sarı’nın 2010 yılında yayımlanan ilk kita­bı Allah Ağrısı ile 2011 yılında yayımlanan ikin­ci kitabı Ahmed’e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, birbirine çok yakın izlekli şiirlerden olu­şur. Yazımın başında belirttiğim noktaya geri dönersek; Ahmet Sarı da diğer “modern” şair­ler gibi metinlerarasılığı şiirlerinde sıkça kulla­nır diyebiliriz. Sarı’nın şiirlerindeki gönderme­leri anlayabilmemiz için öncelikle iyi bir Kuranî bilgiye ihtiyacımız var. Zira onun şiirleri, kitap­larının epigraflarından itibaren çeşitli ayet ve peygamber menkıbelerine dayanıyor. Bu haliy­le şiirler Müslüman bir varoluşçuluk portesi su­nuyor. Öte yandan Hıristiyanlık literatürüne ait kimi kavramların da şiirlerinde yer aldığını gö­rüyoruz. “Ete Saplı Elma” şiiri bu göndermelerin en belirgin olduğu yerlerden birini oluşturuyor. Tasavvuftan da beslenen şiirlere sahip Sarı. Kay­ra, ney, neyzen, elest gücü, mecnun, yine sık sık kullandığı ifadeler. Bunların derinliğini bilme­den şiirleri tam manasıyla anlamak zorlaşıyor. Sarı, karşısında iyi bir okur görmek istiyor bel­li ki. Çoğunlukla tarihsel anlatılardan beslenen şair; kurt adam, Dracula, zombi, global ekono­mik kriz, lümpen sınıf, işçi sınıfı, dördüncü dün­ya savaşı, mc donalds, burger king, coca cola, mercedes gibi “modern” terimleri de atlamıyor.

Ahmet Sarı yalnızca bir şair değil. Aynı zamanda akdemisyen ve öykücü. Şiirlerinde bu iki kimli­ğin de yansımalarını görmek mümkün. Öykücü­lüğünün getirmiş olduğu “öyküleme” hâli çoğu zaman şiirlerine de yansıyor. Birçok şiirinin pey­gamber menkıbelerine dayandığını düşünür­sek bu durumun meydana gelmesinin çok do­ğal bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Akade­mik kariyerini Alman Dili ve Edebiyatı üzerine sürdüren Sarı’nın bu kültür ve edebiyata çeşitli göndermeler yapması da şaşırtıcı değil. Kafka’yı ve onun böceğini yahut Wayzeck’i bilmeden Sarı’nın şiirlerini tam manasıyla anlamak müm­kün değil. Hatta çoğu zaman bilmek de yetmez, Kafka olmak gerekir. Bunun en önemli sebebi tabii ki şiirlerdeki varoluşçu atmosferdir.

Buraya kadar bahsettiklerimin büyük oranda Sarı’nın ilk iki şiir kitabı için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Son şiir kitabı, 2013 yılında yayım­lanan Seherde Serçenin Gördüğüdür’e baktığı­mızda metinlerarasılığın belirgin ölçüde azaldı­ğını görüyoruz. Ayrıca şairin gönderme yaptığı metinlerde de değişiklikler söz konusu. Bu me­tinler şiirde görmeye pek alışık olmadığımız şar­kı ve türkü sözlerinden oluşuyor. Buradaki şiirle­ri tam olarak anlayabilmek için gönderme yapı­lan şarkıları iyi bilmek şart oluyor. Özellikle üslu­bunda değişiklik yapan Sarı’nın şiirlerindeki va­roluşçu izlek ise son kitabında da devam ediyor.

Birçok yayınevi yazarların ve şairlerin kısa ha­yat hikayelerini kitapların köşesine iliştirmek­ten bile imtina ediyor. Oysa bu hayat hikâyeleri eserden bağımsız düşünülemez. Her şairin şiir okuma kılavuzu büyük oranda bu önemsenme­yen kısa metinlerde saklıdır.