Kategori: Dede Dosyası

Vural Kaya – Dedemi Anlatmak…

Vural Kaya – Dedemi Anlatmak…

Dedem doksan dört yaşında…Çocukluğu her Anadolu çocuğu gibi yokluk içinde geçmiş. Bir ağa oğlu olsada yokluk içinde geçmiş gene de… Çünkü babası savaştan kaçmayan çocuklar daima yoklukla tanışmaya mahkum çocuklardır o yıllarda. Çocukluk günleri babasının Çanakkale’de cenk ettiği zamanlara rastlar. Ömer oğlu Hasan namlı genç ihtiyar; yani dedem…

Babası memleket kurtarılırken yahut memleket için harp edilirken zeytinyağı kaçakçılığı

yapmamış munis bir Anadolulu… Buğday tenli,mavi gözlü olsa da kara yağız Türkmen yerleşiği;Torosların yetim, biçare siması; tarihin sessiz nabzı, natıkası çağlayan bir muhteşem yarendir dedem…

Babası cephede savaşan çocukların türküsü başka yanık söylenir bizde. Babası cephede şehit düşenlerin ise daha da başkadır türküsü…Ömer oğlu Hasan namlı dedem, çocukluk zamanlarında yaşadığı sendromu cepheden gazi olarak dönen babası Ömer Efendi’nin biricik oğlu olması hasebiyle erken atlatır.Cepheden bir ayağını yitirerek dönen babası Ömer Efendi bundan böyle artık Topal Omar Ağa olarak namlanacaksa da dedem için sevindiricidir çünkü babalar ölmeden daha çok babadır her çocuk için. Çocuktur ve hamd etmiştir babasının sağlığına; bu eşsiz varlığın şükrü ile agah olan bir sahici karakter olarak geçici alem fotoğrafhanesinde bundan böyle yerini almıştır dedem…

Cumhuriyetin ilk ilkokul mezunlarındandır…İlkokulun üç sene olduğu yıllar… Okuma yazması olanın ayrıcalıklı olduğu yıllara bu unvanla Milli Şef dönemlerine ilk gençliğiyle birlikte geçiş yapacaktır dedem. Halkın geleceğinin ve geçmişinin üzerinden buldozer gibi geçmiş olan harf inkılabının ilk meyveleri olarak ilkokullar… Ve buradan mezun dedemin hiç değilse bir mektup bari okuyabiliyorduk diye geçmişi yâd edişi. Oysa ki harf devrimi olmasa okuma yazma oranı daha yüksek olan ülkemin uzun yıllar yoklukla karışık cahilsiniz ithamını sükunetle karşılayışı… Acı, trajikomik fakat farkındasız zamanlar işte…

Askerlik dönemi Milli Şef dönemidir. Muğla’dajandarma olarak askerliğini tam dört sene de tamamlar. Askerlik anıları içerisinde hep dövdüğü halk vardır; çünkü dönem odur.Jandarma herkesi dövebilir…

Askerlik sonrası dedem, memlekete döner dönmez, çiftçiliğe başlar. Babası Çanakkale Gazisi Topal Omar Ağa’nın dokuz hatunundan yani ki farklı zamanlarda evlendiği eşlerinden olma bir tek oğlandır. İlla babanın yanıdır yurt tutacağı yer.

Kırk yaşına kadar dinden imandan ortalama bir Anadolu duyarlığı kadar haberdardır. Kırk yaşından sonra Kur’an okumasını geliştirir.Kur’an’dan belli sureleri hıfzetmeye başlar.Bugün fazla miktarda Kuran’dan sure ezbere bilir. Ayrıca çocukluğumdan beridir dedem denilince aklıma gelen şey şudur: Sabah namazından sonra o davudi sesiyle bahçesindekurulup yüksek sesle Kur’an okuması… Bu beni daima etkiledi etkilemeye de devam edecek.Ayrıca Eşrefoğlu Rumî, Yunus Emre, Niyazi Mısrî okur aklına düşende… Kadirî tarikatına bağlı Uşşakî dergahına bağlıdır. Bundan haz duyuyor; haz duyabilmeyi ben de isterdim doğrusu.Yaşadığı hayatın bir alnından haz duyuyor olabilmek ayrıcalıklı hayatlar içindir bence…

Dedem bugün hala yaşıyor; uzun ömründe en çok nasihat verici yanı; gam ve kederin itinalı kullanılabilirliğidir. Bunu daima iyi kullanmış dedem; gam ve kederi dünyevileştirmemiş mümkün olduğu kadar. O aralığa hükmetmeyi bilmiş.

Allah bereketli uzun ömürler versin diliyorum.

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Müzeyyen Çelik – Demir Hafız: Dedem

Bu kelimeyi her andığımda içim cız eder, burnumun direği sızlar. Babam bir gölgeydi benim; dedem vardı oysa. Dişiyle tırnağıyla, kucağıyla, gülüşüyle, elimizden tutuşuyla vardı. Biz; dayım gencecikken ellerinden kayıp gittiğinde umut olduk ona. Hayata bizim küçücük ellerimizle bağlandı. Ölene kadar da hiç bırakmadı o elleri. Abimi de beni de aynı anda kucağına alırdı. Nasıl taşırdı ki diye düşünmeden çılgınlar gibi sevinirdik abimle. Mesela onu tek alsa ben kıskanırdım beni alsa o kıskanırdı. Bizde hak geçmez derdi hep.

Çocukluğumdaki anılarım eğer şimdiki hayatımı güzelleştiriyorsa bunun baş aktörlerinden biri sanırım dedemdir. Sabah namazından dönerken sıcak simit, yatsı namazından dönerken çeşit çeşit meyveler, üstüne üstlük sevimli anılarını anlatmalar, kucaklayıp öpmeler, harçlık sıkıştırmalar, mahallenin yaramazlarından korumalar. Daha ne olsun. Bunlar bir çocuk için en değerli şeylerdir.

Dede aynı zamanda benim için yolu gözlenen bir şeydi hep. Şehirdeki evde de yazlıkta da dedemin camiden gelme anlarının çeşitli emareleri vardı ve ben onları bilirdim. Gündüz namazlarında sokaktaki herkese sesli selam verirdi. Küçük çocuklara şeker, çikolata dağıta dağıta selama alışmalarını sağlamıştı. Çocukların ya da komşuların Selamünaleyküm Hocam sesleri dedemin namaza gelme ya da gitme habercisiydi. Bazen de sabah namazı vakti durumu iyi olmayan komşuların kapısına kömür tenekesi bırakma tıkırtıları. Yazlıkta ağaçların arasındaki hışırtı. Hanımeliyle, üzüm bağına dökülen su şırıltısı. Bir insanı böyle hatırlamak var mesela ve ailem beni hangi alışkanlıklarımla hatırlayacak? Bu şimdilik cevaplanması çok zor bir soru.

İlkokula yazılmaya dedemle gitmiştim. İlk çantamı, defterlerimi, kitaplarımı almaya da dedemle gitmiştim. Siyah önlüğümü annemle teyzem dikmişti ve elbette yakalığım danteldi. Dedemle ilgili yaşantılarımın en akılda kalan kısımları o zamanlarda başlamıştı. Okumayı okula başlamadan önce öğrenmiştim. Okuldan verdikleri benim için sihirli Cin Ali kitaplarını onun dizlerine oturur okurdum. Hiç sıkılmadan beni dinlerdi, ne anladığımla ilgili sorular sorardı. Bir ihtiyacımız olup olmadığını öğrenmek isterdi ve benim her zaman bir ihtiyacım olurdu. Renkli fasulye, sayma çubukları, ataçlar, çeşit çeşit kalemler, silgiler, kalemlikler, pastel boyalar ihtiyacımdı hepsi. Arkadaşlarımda görüp özendiğim her şey. Bir keresinde hatta dedeme bu ihtiyaçlarımla ilgili mektup bile yazmıştım. Herkese anlata anlata bitirememişti. Ondan dolma kalem, hokka ve mürekkep istemiştim mektubumda. İşte dedemin daha o zamanki gayretleri okumama vesile olmuştur. Gerçekten de o kadar ileri görüşlüydü ki benden evvel ülkenin en sıkıntılı zamanlarında teyzemi bile okutmuştu ve her seferinde götürüp getirmişti İstanbul’a. Hem de beş sene boyunca.

Annemden izni kurtardığımda sürekli olarak dedemlere kalmaya giderdim. Sürekli beni överdi dedem. Kızım çok akıllı bir seslenmemle hemen yatağından fırlıyor derdi. O ev, çocukluğum, dedem ve çatının saçaklarından kumruların sesleri hafızamdan asla silinmiyor. Dünya aydınlık bir yerdi o zamanlar. Hevesle yaşanabilirdi. Hayal kurmaya oldukça müsaitti. Geri planda yaşanan bazı üzücü şeyler görmezden gelinebilirdi güzel bir örnek vardı ve hayatı bize genişletiyordu. O da dedemdi.

Ortaokul, lise zamanları da aynı güzellikte geçebilirdi ama hastalıklar başladı. Önce babam, sonra dedem. Birbiri ardına hastane travmaları. Babam iyileşse dedem hastalanıyordu dedem iyileşse babam hastalanıyordu ve iki sene arayla onları kaybedene dek bu sürdü bu durum.

Dedem iyileşince yine küçük sürprizlerine bıkmadan usanmadan anlattığı hafızlık anılarına geri döndü. Onlar bizim için masal gibiydi ama o açlık çekmiş dolabın dibinde kalan ekmek kırıntılarını parmağının ucuyla toplayarak yemişti, karlı bir gün çeşmeden abdest alıp eve geldiğinde kapının koluna zayıf parmakları yapışıvermişti, babasını hiç hatırlamıyordu, annesiyle yanlış bir hesaptan daha bebekken hapse bile girmişti. Kaçak tütün satarmış büyük nenem. Yakalanmış bir gün jandarmaya üç, beş gün yatıp çıkmışlar. Demesinler ki hapse de girmedik. Sonra gri gözlerinin dolması ve hemen ardından şükretmesi. Köyde otururlarken yazları yürüyerek ya da atla neredeyse on beş kilometrelik yolu gider gelirmiş de namazlara yetişirmiş. Biz masal sanıyoruz ya hala anlayamayız nasıl yapardı. Şehre taşınmayı sonradan akıl etmişler imamlık yaptığı caminin dibinde kiraya çıkmışlar. Sonra olaylar olaylar. İki göz oda, üç çocuk, iki kendileri. Köyden şehre işi düşenlerin oteli olmuş bizim ev. Anneannem bir keresinde yorgan bulamamış da koridor gibi yerde şalvarlarını bürünüp yatmış. Şimdi oda da çok yorgan da çok ama insan kalmadı.

O hastalık süreçleri mutsuzluk nedir öğrendiğim zamanlar oldu. Öyle bir kelime vardı ve hayatımıza o ana kadar sanki dâhil olmamıştı.Yine de kimse sevdiği kişilerin öleceğini aklına getiremiyor. Bunu kabullenemiyor. Bazen kendi öldüğümü kabullendiğim istediğim oldu ama dedemin öleceğini asla kabullenemedim.Küçükken ölüm düşüncesi aklıma gelince önce dedemi düşünürdüm ve yatağımda hüngür hüngür ağlardım. Annem sesime gelirdi. Ne anlatacağını da bilemezdi. Anlatsa da zaten anlayamazdım. Meğer yaşamak lazımmış.

Lise sonda babamı kaybettik. Lakin dedem çok iyiydi ve bize daima yanımızda olduğunu bütün varlığıyla hissettiriyordu. Bu yüzden bu durumu daha küçük sıyrıklarla atlattık diyebilirim.Ondan sonraki zamanlar da güzeldi. Dedeli,mutlu ve huzurluyduk. Koca bir dağdı ve bütün ağırlıklarımızla ona yaslanıyorduk.

Büyük kıyamet iki yıl sonra koptu. Mart ayının başları bir kalp krizi. Yoğun bakım, hastane odaları, ambulanslar. Hepsinin toplamı bende hala hüzün. 24 Mart akşamı geldi haberi.Ambulansla Tıp Fakültesi’ne sevk edilirken kızım vakit geldi, Yasin okuyun demesi. Sonra kendinin Yasin’i okuya okuya ruhunu teslim etmesi. Bu kadarcık işte. Eve haberi ilk bana geldi. Dünyanın gerçekten döndüğünü o gün hissettim ben. Evin içinde defalarca ne yapacağım ben şimdi diye gidip geldiğimi hatırlıyorum. Akşamına hastalanıp yatağa düştüm. Dayanamamıştım. Öyle ki öleceğinden az önce beni evimde yıkayın, caminin gasilhanesindeki sudan kul hakkı geçmesin diye de tembihleyecek kadar düşünceli biriydi.Gerçek manada yaşama sevincimi kaybettim.Üniversiteye hazırlık sürecinde yaşadım buolanları. Hiçbir şey bana zevk vermiyordu ve suyunu kaybetmiş bir ırmak gibi kalakalmıştım boşlukta. Gerçekten nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Kızım oku demişti ve sadece okuyacaktım. Sanırım sadece de okudum başka bir şey yapmadım henüz.

Şimdi düşünüyorum dedemin hayatımdaki yerineydi? Bir kere boşluğu asla doldurulamadı.Adını anmadığımız gün bile yok. İçimize sinesine Rahmetli diyebiliyoruz ona mesela. Lafolsun diye değil içimizden gele gele. Geçen on iki yıldan sonra anıları hala taze. Eğer ailemiz,evimiz bir evrense o evrenin güneşi dedemdi vebiz onun etrafında dolanan gezegenciklerdik.Sonrasında epey dengemizi kaybettik. Şimdi bulduk mu onu da bilmiyorum. Kendimi tanıtırken hala Demir Hafız’ın torunu diyorum başka tanımım yok.

Murat Ak – Bozkırlı  Merhametli Muzdarip

Murat Ak – Bozkırlı  Merhametli Muzdarip

ره بیابانست و شب  تار یک و پایم در گِلست
عشق و بیما ری و غربت مشکل اندر مشکلست

Reh beyâbân-est ü şeb târîk ü pâyem der kil-est
Işk u bîmârî vü gurbet müşkil ender müşkil-est

Farsça’dan nakledilen beyit Hâfız’aait bir gazelin matla beytidir. Hâfız-ıŞirâzî şöyle der: “Yol çöl, gecekaranlık, ayaklarım ise çamurabatmış. Aşk, hastalık ve gurbet sıkıntı üstüne sıkıntıdır.” Beyit ilk elde, sevgilininpeşinden giden bir aşığı ve aşığın içindebulunduğu acıklı durumu düşündürür. Belki şairin bütünüyle kastı da budur. Hatta ifadeler gibi şiirin bir gazel olması bunu pekiştirir.Bununla birlikte uzun yıllar dilime pelesenk ettiğim beyit yazıya başlarken ne bir sevgiliyi nede bir aşığı, aklıma büyükbabamı getirivermiştir.

Gurbet, aşk, hastalık ne de uygun düşüyormuş büyükbabamın haliyle. Beyitteki çölü, gecenin karanlığını, ayakların çamura batmasını büyükbabamın zorluklarla geçen ömrüne benzetsem hiç de mübalağa etmiş olmam.Aşk, büyükbabamın babaanneme olan ama bir türlü açığa vuramadığı derin sevgisi ve bağlılığı;hastalık ise ben kendimi bildim bileli yakasını kurtaramadığı illettir. Gurbet, Bozkır’dan şehre gelen, hayatı sıkıntılarla geçen büyükbabamın yüzündeki kırışıklıklardır.

Belki şair duysaydı gülerdi benim bu söylediklerime. Olsun, öyle de olsa şiir onu okuduktan sonra artık benim şiirim. Onunla istediğim bağı kurarım. Hatta ben, büyükbabam iyi bir şair olsaydı bu beyti kendisi söylemek isterdi, iyi bir şiir okuru olsaydı bu beyti sürekli okurdu da diyebilirim. Ama hiç görmedim büyükbabamın şiir okuduğunu. Şiiri sevip sevmediğini de bilmem.

Gurbet

Kendisi anlatmıştı bana; küçük yaşlarında, bir gündüz vakti köyde çalışırken saman taşıyan bir arabanın arkasında İmam Hatip okumak için şehre getirilmiştir büyükbabam. Ne elinde ekmek parası ne de üstünde düzgün bir giysisi vardır. Bu şekilde başladığı İmam Hatip’te bir gün Hacı Veyiszade Mustafa Efendi dersine girer. Bozkırın gururlu çocuğunun ayağında ayakkabı yerine bir terlik. Bunu gören Hacı Veyiszade, bir ayakkabı almıştır büyükbabama. Allah ondan razı olsun. Ama bir ayakkabı değildir eksik olan. Geçen her gün sıkıntı üstüne sıkıntı getirince, biraz sabreden ama gururundan daha fazla dayanamayan büyükbabamın İmam Hatip serüveni kısa sürmüştür. Dönmüştür köyüne. İlk torunuolan beni büyük ısrarlarla İmam Hatip’e göndermesindeki hikmet budur. Belki de başlayan ama istediği gibi gitmeyen eksik bir hikâyeyi devam ettirme arzusudur onun ısrarı.İlk başlarda bu konuda biraz ayak sürüyen ben,durumu sezdikten sonra oldukça memnun olmuşumdur arzusuna boyun eğmekten. İşte bu yüzden büyükbabam İmam Hatip’tir benim için.

Aşk

Büyükbabam sert mizaçlı, bununla birlikte oldukça merhametli bir adamdır. Hemen görünmeyen derin bir merhamettir onunki.Bunu ancak ona yakın olanlar bilir. Vefatından sonra gelen ve sürekli ondan yardım aldıklarını söyleyen ama bizim ne gördüğümüz ne de bildiğimiz bir sürü insan şahitlik eder onun merhametine.Bu sert mizaçlı ama merhametli adamın babaanneme bağlılığı sıradan bir bağlılık değildir. Ben onların hiç ayrı olduklarını görmedim. Büyükbabamın babaannemi bırakıp iş için şehir dışına çıktığını bile hatırlamam. Bir yere gidilecekse babaannemle birlikte gidilir,kalınacaksa birlikte kalınırdı. Mecbur olmadıkça babaannemin evde yaptığı yemekten başkasını yemediğini bile söyleyebilirim. Onun babaanneme bağlılığı farklı bir bağlılıktır.Hayatım boyunca, çok sevdiği babaannemle ellerini bir arada gördüğüm tek yer bir fotoğraf karesidir. Vefatından yakın zaman önce hastane bahçesinde mahcubiyet dolu bakışlarla çekilmiş fotoğraf. Etrafı torunlarıyla dolu babaannem vefatı ardından onca zaman geçse de hala onun boşluğunu bir nebze dolduramamıştır içinde. Aksi takdirde yanında her an çocukları ve torunları bulunan birinin sürekli yalnızlığını dile getirmesi açıklanabilir bir durum değildir.Onların birbirine olan bağlılığı eksilenin yerinin doldurulamayacağı bir şahsiyet birlikteliğidir.

Hastalık

Çocukluk günlerimin Maltepe sigarasıdır büyükbabam. Sobanın yanı başındaki minderine oturur, Maltepe dumanları arasında konuşur, haber izler… Atlara olan sevgisini çocukluğumun Pazar sabahlarında yayınlanan kovboy filmlerine olan iltifatından öğrenmişimdir.Ömrünün uzunca bir döneminde dumanından keyif aldığı sigara, son nefesine kadar acı çektirmiştir büyükbabama. Vefatından yirmi yıl önce bir hac dönüşü bıraksa da,sigaranın tahribatı bırakmamıştır yakasını.Ömrünün belki de en güzel geçmesi gereken yıllarında hastalıktan muzdarip, her gün yüzünde kırışıklıkları artan bir ihtiyardır büyükbabam. Hayatta kalabilmiş altı erkek evladın babasıdır büyükbabam. Altı uslanmaz Bozkır delikanlısı.Her biri bir dünya… Her biri onun yüzündeki bir kırışıktır belki de. Bu kırışıklara bir yedincisini bu satırların sahibi eklemiştir. Ona da babalık yapmıştır. O yüzden dede değildir sadece,büyükbabadır. Borcu ödenmez, boşluğu doldurulmaz, bilinir. Merhametine ve imanına şahitlik edilir.

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Mahmut Atay – Dedeler ve Torunlar 

Hayatın kıyılarında iki insan. Biri hayatının başlangıcında, diğeri hayat tecrübesinin doruğunda. Bir dede, diğeri torun. Dede bir anlamda sevgi, saygı, edep öğretmeni. Bir tecrübe deryası. Torunlar ve evlatlar için irfan kaynağı, insanlık hafızası.

Dedem, Hacı Ömer. Hacı Ömer Atay. 1900 Kırım doğumlu. Vefat tarihi 1968. Kırım göçmenlerinden. Babası Mahmut Dede ile birlikte göç yollarına dizilmiş beş-altı yaşlarında. Göç esnasında ağabeyini, amcalarını kaybetmiş. Göçün zorluğunu, meşakkatini ilk o zaman hissetmiş, yakinen duymuş. Göç ki, çetin ve meşakkatli bir coğrafya değiştirmenin adı. Kırım’da bir Ortodoks Papaz, göç ederlerken ‘eğer yerleşeceğiniz toprağa bir daha düşman ayağı basmasın istiyorsanız, gidin Konya toprağına yerleşin’ demiş. Onlar da kendilerine teklif edilen Çatalca, İstanbul, Bursa’yı değil Konya’yı tercih etmişler. Eski isimleri Ma’murat’ul Aziz ve Kaha olan Köklüce köyüne yerleşmişler. Geldikleri yer ne kadar yeşil ve verimli ise yeni yerleri o denli verimsiz ve bozkırdır. Ama kısa sürede yeni köylerini imar etmişler. Bereketli mahsuller ve atlar yetiştirmişler.

Dedem ata çok iyi biner, atları çok severdi. Zamanında on bir atımız vardı. Sonra traktör devri başladı. İlk traktörü dedem 1953 yılında almış. İkincisini 1963’te. Atların sayıları da giderek azalmış böylece. Ben ilkokul üçüncü sınıfta iken atlanın son çiftini de sattılar. Satın alan adam atları götürürken arkalarından ağladım. Onlarla ilgili hatıralarım vardır. Son satılan atlardan biri torbasını takarken omzumu ısırmıştır, izi hâlâ bellidir. Bana ömür boyu unutmayacağım bir iz bırakarak gitmişti. Dedem kendi binek atını satmadı, sattırmadı. Ölmeden önce de atını satmamalarını, ölünceye kadar ata bakmalarını vasiyet etti. Vasiyeti aynen yerine getirildi. Çok güzel bir Kırım atı olan Çakal, satılmadı ve ahırda öldü.

Dedem, ciddi, ağırbaşlı, herkesin saygı duyduğu otorite bir insandı. Kendisine danışılan, köyde ve civarda sözü geçen biriydi. Köy meydanına çıktığında insanlar kendilerin toplarlar, saygı ile ona selam verirler, hal-hatırını sual ederler, hayır duasını isterlerdi. Fakirlere karşı merhametli ve cömertti. Ölümünden sonra babam, dedemin kapısından hiçbir ihtiyaç sahibini boş geri göndermediğini söylemiştir. Dedem komşu hakkını gözetir, kamu malına ‘tüyü bitmedik yetimin hakkı var’ diye özen gösterirdi. Ondan en fazla işittiğim şeylerden biri de ‘Allah size hayvan hakkı sormasın inşaallah’ sözüydü. Atlar, inekler, koyunlar, keçiler yani pek çok hayvanımız vardı. Onlara karşı merhametli olmamızı, onlara nimet gözüyle bakmamızı isterdi. Onlara ne derece iyi bakarsak, bereketin de o derece artacağını vurgulardı.

Yine ölümünden sonra kalçasında Kurtuluş Savaşı’ndan kalan bir kurşunla toprağa verildiğini babamdan duymuştum. Ben dedemin ilk torunu, ilk gözağrısı idim, adım da onun babasının adını taşıyordu. Bana gazi olduğun neden hiç söylemedi? Bunu anlamış değilim. Demirel hükümeti, 1965 veya 1966 yıllarında Gaziler için yeni bir kanun yahut kararname hazırlayarak onlara madalya vererek gazilik maaşı bağlamış. Babam da dedeme kanundan bahsedip madalya ve maaş alabileceğini söylemiş. Dedem bu teklif üzerine müthiş hiddetlenerek ‘ben madalya ya da para için savaşmadım. Ben Allah rızası için savaştım. Bir daha teklif edersen seni evden kovarım’ diye çıkışmış babama. O bir gazi idi. Orgeneral Ali İhsan Sabis’ten sitayişle bahseder, ‘çok dindar bir adamdı’ derdi.

Henüz ilkokula başlamadığım zamanlarda ninemin ağabeyi ile Kırım hakkında sohbet ettiklerini hatırlarım. Sohbetlerinde geçen bir kelime hiç unutmamışım: Gasprinsky. Kimdi bu Gansprinsky? İsmail Gaspıralı beye neden Gansprinsky dediklerini, neden onu sevmediklerini anlamam için üniversite yıllarımı beklemem gerekecekti. Dedem katıksız bir Osmanlı idi. Cumhuriyet’e de soğuktu bu yüzden, Cumhuriyetçilere de. İlkokulda ezberlediğim şiirleri kendisine okurken gösterdiği tepki bunun en aşikar nişanesiydi.

Kırım’dan göç ederken yakınlarını kaybetmenin üzüntüsünü ömür boyu taşıdı. Hem Yassıada mahkemelerini dinlemek hem de kaybettiği yakınlarından haber alma ümidiyle 1960’ta radyo almıştı. Kayıp ilanlarını dinleyerek onlara kavuşma ümidini hep canlı tuttu. Ta ki hastalanıncaya kadar.

Ben babaannemi görmedim. Ben doğmadan önce ölmüş. Bir baba ve en küçüğü üç yaşında dört oğulla kalakalmış. Çok çile çekmişler, çok zor günler geçirmişler. Babamı Ortaokul’dan sonra okutmamış dedem. Ama babamın küçük kardeşini medreseye, beni de İmam-Hatip’e göndermiş.

Çok istememe rağmen hâlâ Kırım’a gidebilmiş değilim. Kırım’la ilgili bilgilerimi ise biraz dedemden ama en çok da babaannemin annesinden aldım. O yaşlı nine bizim eve geldikçe bana Kırım’ı, oradaki evlerini, bahçelerini, atlarını, düğünlerini, zenginliklerini anlatırdı. Ayrıca köydeki yaşlı kadın ve erkeklerden göç ve Kırım’la ilgili bilgiler derledim üniversite yıllarında. Bir ara özellikle kadınlar tarafından söylenen şınları ve manileri deftere kaydettim, ama ne yazık ki, o defteri kaybettim. Üniversite yıllarında bir yandan Emel Dergisi’nde Emine Edige Kırımal’ın makalelerini bir yandan da Cengiz Dağcı’nın romanlarını okumak suretiyle Kırım düşüncelerimi geliştirmeyi denedim. Kitaplardaki bilgilerle yaşlılardan duyduklarımı birleştirmeye gayret ettim.

Dedemim babasının adını taşıyordum. Güzel bir ilişkimiz vardı. Hayatın iki kıyısındaki iki insan olarak birbirimizi çok seviyorduk. O hoşsohbet, mütevazı, dürüst, dindar bir insandı.Heybetli bir duruşu vardı. Kahkahalarla güldüğünü görmedim, hafif bir tebessümle gülerdi. Dişlerini göremezdiniz. Olayları fazlaabartmazdı. Ciddi bir insandı. Tatillerde heponun evinde kalırdım. Geniş bir ailemiz vardı,otorite düzenini gözlemleyerek büyüdüm.Dayaktan kaçıp dedeme sığınırdım. Obenim sığınağım ve koruyucumdu. Kabahatişlediğimde ona sığınırdım. ‘Benim oğlumyapmaz’ derdi ve ben aynı şeyi bir dahayapmazdım. Otorite düzenine göre oturulan sofralarda ben otorite düzenini ihlal eder,hemen dedemin yanı başında yerimi alırdım.Dedem güven demekti. Ailede torunların sayısıartınca dedemin yanındaki ayrıcalıklı yeriminkaybolacağını zannettim. Ama öyle olmadı.Çünkü ben ilk olmanın avantajını onun sağlığıboyunca yaşadım. O rahmete gittiğinde benİmam-Hatip’in üçüncü sınıfındaydım. Ölümünü duyduğumda Akşehir’deydim. Köylülerimizdenbiri ‘başın sağolsun’ deyince önce bir boşluğadüşer gibi oldum. Hiçbir şey düşünemedim vehiç konuşamadım. Çünkü dedemin öleceğinihiç düşünmemiştim. O rahmete gittikten sonradolabında kıymetli evraklar arasında sakladığı karnelerimi ve başarı belgelerimi bana verdiler.Demek ki o da beni çok sevmişti.

Dedemin çok güzel bir yaylı arabası vardı.İkindiye doğru atları o arabaya koşar ekinleri dolaşmaya gider, iki tarla arasındaki sınırdan hayvanlar için biraz ot biçer, güneş batmadan yine köye dönerdik. İkindi üzeri genelde birrüzgar çıkar, benim boyumu aşan buğdaylarıdalgalı bir yeşil denize dönüştürürdü. Dedem ikindi namazını bu sınırda kılar, sonra bana‘bunlarla beraber rüku, bunlarla beraber secde edeceksin, bundan aldığın tadı başka hiçbirşeyde bulamazsın’ derdi. Yıllar sonra ben deaynı şeyi denedim; gerçekten alınan tadın vehuzurun başka olduğunu kavradım.

Tarlaya gittiğimizde dedem mutlaka dualar okurdu. Daha yıkın geçmişte amcamdan hahgi duaları okuduğunu sorduğumda ‘Hud suresinin baş tarafından altı ayet’ diye cevapladı. Dedem hasat zamanı biçerdöver daha tarladan ayrılmadan iki rekat namaz kılardı. Bana da aynısını yapmamı tembihlediğinde hangi namazı hangi duayı okuyacağımı sormuştum.İki rekat şükür namazı kılıp ‘Allah’ım, beni topraktan yarattın sana şükürler olsun. Yarabbi benim rızkımı da topraktan yarattın, sana şükürler olsun. Ey toprak, seni yaratan ve benim emrime veren Rabbime şükürler olsun’ diye dua etmemi ve arkasından Fatiha’yı okumamı öğütlemişti. O zamanlar müthiş bir bereketvardı. Şimdi onun çocukları ve torunları onunhasat ettiğinin belki elli katından fazlasını hasat ediyorlar ama bereket konusu açık uçluolarak kalıyor. Aynı şükür namazını kılıp aynı duayı okuyorlar mı bilmiyorum. Ancak ‘kaçton verir?’ türü seküler bir duayı dillerinden düşürmediklerini biliyorum.

O nesil güzel insanlardı. Belki mütevazı birhayat sürdüler, ama güzel bir şekilde rahmete gittiler. Torunlar dedelerinin değerini, nasıl birhazine kaybettiklerini yıllar sonra anlıyorlar. Bende şimdi daha iyi anlıyorum. Kendi torunumZeynep, ‘dedem bana kıyamaz’ dediğinde çokhoşuma gidiyor. Aynı duyguyu diğer torunumAli’nin bakışlarında da gözlüyorum. Kendikendime dedem de bana kıyamazdı diyorum.Şimdi ne zaman Kırım’la ilgili bir belgeselyahut program izlesem hemen dedemi ve onun neslini hatırlıyorum. Bazen dedemin Kırım türkülerini duyulur-duyulmaz bir seslemırıldadığını anımsıyorum. Ama onlar neydi,ne anlam ifade ediyordu bilmiyorum. Bunları sormama zaman kalmadan o nesil gitti.

Vefa Aydın – Dedem

Vefa Aydın – Dedem

Dedem güzel bir insandı… Anadolu’nun yaşlı çınarlarına benziyordu. Yüzü ıstıraplarla derinleşmiş çizgilerle doluydu. Tebessüm ettiğinde bile yüzündeki hüzün eksilmezdi. Kaşları ormanlar gibi gür, sakalları bir dağa düşmüş kırağı gibiydi. Zemheri ayında buz gibi suyla abdest alırken izlemiştim onu, suyu ısıtan bir alev taşıyordu içinde sanki.

Dedem güzel bir insandı… Yaz tatillerini fırsat bilip köye gittiğimizde bize büyük bir şefkatle kendi elleriyle büyüttüğü salata, kapuz, kavun ikram ederdi. Daha bostana varmadan mis gibi kokan salatalar, karpuzlar ve kavunların göz mesafesine vardığımızda aslan yavruları gibi yeşil yaprakların arasından göz kırptıklarını hissederdik. Cebinden çıkardığı kemik çakısıyla avucuna sığdırdığı kocaman karpuzu yarımay şeklinde hiç koparmadan tek seferde soyardı.

Dedem güzel bir insandı… Fazla konuşmaz, hayatın omuzlarına yüklediği ağır yükün altından kalkabilmek için çaba gösterirdi. Bostan eker, tarla biçer, hayvan beslerdi. Yazın en kavurucu sıcağında üflesen yanacak hale gelmiş buğday balyalarını çatallı dirgeniyle bir çırpıda kağnının üzerine koyarkenki gücünü büyük bir hayranlıkla izlerdim. Alnından boncuk boncuk damlayan terleri ceketinin koluyla silerken, yağmurla birlikte onların da rahmet damlacıkları olduğunu sonradan öğrenecektim.

Dedem güzel bir insandı… Mektep, medrese okumamıştı. Filozofların, bilgelerin, ariflerin ve hikmet ehli kimselerin yolundan giden bir ümmiydi. Çok konuşmanın zararlarını İmam Gazali’den, Erdem’li insan olmanın niteliklerini Sokrat’tan, Zikirle güzelleşen kalbin marifetlerini Abdulkadir Geylani’den, İman hakikatlerini Bediüzzaman’dan okumamış olsa da onların tedrisatlarından geçmiş gibi bir irfan sahibiydi. Güzel bakar, güzel düşünürdü. Kimsenin malında gözü olmazdı, kanaat sahibiydi. Katıksız kuru bir ekmeği dahi olsa onu paylaşmasını bilirdi. Merhametin, cesaretin, adaletin timsaliydi.

Dedem güzel bir insandı… Seferberlik zamanlarında çok yoksulluk çekmiş, nenemle o yılların muhaciriyken evlenmişti. Toprak bir damın altında melekler gibi huzurlu bir aile olmanın ne demek olduğunu insanlara göstermişti. Kuru ekmeğe çökeleği katık yapıp yerken bu nimetleri bulamayan insanların varlığını düşünerek şükrederdi. Çok sayıda oğul ve kız yetiştirmişti. Nebinin izinden giden oğullarını ve Hz. Fatıma’nın yolundan giden kızlarını Rabbinin rızasına uygun yetiştirmişti. Hepsi Kur’an-ı Kerim’i öğrenmiş, onun emirlerine göre yaşamayı şiar edinmişlerdi. Dedemin huyu oğullarına, nenemin huyu ise kızlarına geçmişti.

Dedem güzel bir insandı… Evimize teşrif ettiğinde o kendine has kokusu her yere sinerdi. Elini öptüğümüzde kocaman avuçlarını başımızda gezdirirken gök kubbenin bizi koruma altına aldığı gibi bir güven duygusu kaplardı içimizi. Sohbeti kısa ve özdü. O konuşurken herkes susardı, sanki ağzından bal damlıyor, dinleyenlerin dudakları tatlılaşıyordu. Yüzüne bakarken güvenli bir gemide sahilsiz ummana açıldığımızı hissederdik.

Dedem güzel bir insandı… Şimdi köyümüzün suyu kuruyan ırmağına bakarken, dedemin yaşadığı dönemlerinde çağıldayan su sesi akıyor gözümün önünden. Bereket hızla göğe çekilen bir buhar gibi kaydı ellerimizden. Köyün tepesine çıkmış torunlarını bekleyen ne nenem var şimdi ne de kucağını açmış bekleyen dağ gibi adam dedem…

Dedem güzel bir insandı…

Nur içinde yatsın.

Ömer Korkmaz – Dedesizlik

Ömer Korkmaz – Dedesizlik

Dedelerle dolu dünyada dedesizlik nasıl bir duygudur acaba? Dedesizliğime ne demeli? Yıllarca az çok hissettiğim fakat üzerinde durmadığım bazen kaçtığım, görmediğim bu eksikliğimi, yoksunluğumu şimdi açık açık sorgulamaktayım. Nasıl olduğunu biliyor olsam da ne olabilirdi dedesizlik?

Hatıralarımda bir dede olmadığı için, aileme danışmak ihtiyacı hissettim. Fakat ne annem ne de babam dedelerini görmüşlerdi. Onlar da benim gibi dedesizdiler yani. Şu halde dedesizliği yazarken onları ve bu büyük nimetten mahrum her kimseyi de anmış olacağım.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, dedesiz olmak aynı zamanda torun olmayı tatmamış olmak manasına geliyor. Bir ninenin varlığı tek başına bir çocuğun torunluğunu kesinleştirmiyor, dedesiz bir çocuğun torunluğu da muhakkak nakıs oluyor.

Dedesizliğin anlaşılabilmesi için insanın çocukluktan biraz uzaklaşması, belki ilk gençlik çağına yaklaşması gerekiyor. Galiba bende de tastamam böyle oldu. Bir şeyin varlığından habersizseniz yokluğunun sizi kavrayıp kuşatması gibi bir şey söz konusu olmuyor. Bir dedeye sahip olmanın verdiği ayrıcalıkları gözlemlemek için yaşadığım sosyal çevrede bana tesir edecek, gözüme batacak bir şey olmamıştı ve dedesizliğimi hissedememiştim. Ancak, yaşım ilerleyip yeni bir takım çevrelerle hemhal olmaya başlayınca ve yeni hayatlar görünce dede olgusunu hissetmeye başladım. İlkokul yıllarım aynı zamanda ilk verileri topladığım zamanlar olmuştu.

İtiraf etmeliyim ki dede ile ilgili öğrendiğim ilk şey, onun en iyi harçlığı veren akraba olduğuydu. Sonraları bunun da değişken olduğunu, fakir fakat hikmet dolu dedelerin varlığını öğrenecektim.

Dedelerin yalnız dede diye anıldığını onların birer isminin olmadığını düşünürdüm. Bu hususta da yanıldığımı anlayacaktım. Dedelerin birer isimleri vardı ve çocuklar, çokluk bunu bilmezdi. Çünkü çocuk için dede ancak -kostümünü hiç çıkarmayan- bir süper kahramandı. Yine ölümü tanımamış olan çocuk için dede sonsuz bir hayatı yaşıyordu, o hep var olacaktı. Oysa “sırası gelen gidiyor” dendiğinde gözlerin aradığı ilk kişinin dedeler olduğunu görecektim.

Hepimizin hatırlayabileceği ilkokul sıralarından bir hikâyede de rastlamıştım dedeye. Yanılmıyorsam “Tahta Çanaklar” isimli bir hikâyeydi. Hani çocuğun anne ve babasının yaşlılık dönemleri için tahta çanak yonttuğu hikâye. Bende derin iz bırakmamıştı o vakit. İlerleyen dönemlerde kavrayabilecektim anlamını. Dedelerin modern zamanlarda, şehir hayatına adapte olamayışlarını görerek üzülecektim. Bütün bir yüzyılın inceliklerini yaşamış, hiç değilse yaşamış olan insan ve hayata dair tecrübe cevheri dedenin istenmeyen birey, hatta yük olarak addedildiğini görecektim.

Daha sonraları kavrayabildiğim başka şeyler de vardı elbet. Ataerkilliğin baskın olarak yaşandığı bir coğrafyanın çocuğu olarak, dedesizliğin ilk etkisiyle aile hayatında karşılaşmıştım. Evin müstakil bir köşesinde (bu köşe ağırlık ve saygınlık ifadesidir) bir dedenin varlığı; evvelen, baskın baba imajını kaldıracak, tüm kararlar dededen geçecek, babanın inisiyatif cüretine ket vurulmuş olacaktı. Dakiken, baba alelade şeylere kızamayacak kızgın olsa dahi bunu fiili olarak gösteremeyecek, saniyen, toplayıcı ve kuşatıcı bir rol oynayacak, aile bireyleri bu sarsılmaz otoriteye tabii olduklarından, şahsi halleri bütüne aksi tesir edemeyecekti. Bir dedeniz yoksa bunları ancak yirminizden sonra öğrenebilirdiniz.

Şunları da;

* Bir dedeniz yoksa, “Sübhaneke’yi” bir başkasından öğrenirsiniz. (İnsan “Sübhaneke’yi” neden bir başkasından öğrensin ki?)

* Bir dedeniz yoksa, öğüt pınarınız kurumuş demektir. (Dünyanın bütün garabetini görmüş bir adamın öğüdünden âlâ öğüt, ondan daha hayırlı bir öğüt verici bulunabilir mi?)

* Bir dedeniz yoksa, tatbik edilerek yanlışları görülmüş ve silkelenmiş, aşırılıkları törpülenmiş bir öğretme metodu ile yetiştirilme ihtimaliniz çok zayıftır. (Çocuklarında yaptığı tüm hataları görmüş ve bertaraf etmiş bir adam olarak dede, torununu yetiştirirken aynı hataları yapmamaya azami gayret göstermeyecek mi? Bu suretle torun kadim kültürün mirasını sindirmiş, hayata dair bakışı henüz çocukken hikmetle yoğrulmuş bir fert olmaz mı?)

* Bir dedeniz yoksa, size bir muhtar çakmağı, bir kehribar tespih, bir hırka bırakacak kimseniz yok demektir.

* Bir dedeniz yoksa, yaramazlık yaptığınızda koynuna atlayacağınız, paçalarına yapışacağınız, ondan alıyor olduğunuz güç ve cesaret neticesinde babanıza dahi parmak sallayabileceğiniz bir duruma gelemezsiniz. (Türk ananesinde hiyerarşi katı bir disiplindir ve baba bu sıralamada dedenin altındadır. Çocukluğunuzu doyunca yaşayabilmek dahi bir dedenin varlığına, onun hayatınızı şekillendirmesine, düzenlemesine hatta tavzih ve tashih etmesine bağlıdır.)

* Bir dedeniz yoksa, bir dedenin sakalıyla oynamak ne demektir bilemezsiniz. (Türk dedesi sakallı olur ya, öyle zannediyorum ki bir çocuğun en büyük zevklerindendir dedesinin sakallarını karıştırmak.)

* Bir dedeniz yoksa, bütün sakallılar sizin dedenizdir. (Büyüklere olan aşırı bağımdan, bütün dedelere kendi dedem nazarı ile baktım. Hepsini böyle sevdim. Eteklerinde oturmaktan büyük zevk aldım.)

Geç anladığım şeyler işte bunlar, görülmemiş bir dedenin üzerime yıktığı ağır şeyler. Anlatmaya çalışsam da yalnız etrafından dolanabileceğim şeyler. Hayatımın büyük bir boşluğuna el uzatmak, kurcalayarak onu anlamaya çalışmak gibi.

Dedem bana bir miras bırakmış oluyordu yokluğuyla. Terekesi böyle intikal ediyordu.Ve, toruncağızım; işte şu anlayamadığın şeyler hep “Sübhaneke’yi” başkalarından öğrenmenden, bir kez dizimde oturmamış kucağıma tırmanmamış bir kez sakalımı okşamamış, dünyada yalnız bir dedede bulunabilecek o nazik o büyüğe kesif, toruna can kokuyu içine çekmemiş olmaktan diyordu. Dedemle bir fotoğrafım yok değil, dedemin bir fotoğrafı yok. Dede ile fotoğraf çektirememiş olmak yakınılacak bir şeyken dedeme ait tek bir fotoğraf dahi yok. Dedemin bir fotoğrafının olmaması onu yalnız ninemin tarifleriyle bir hayal olarak yaşatıyor. Beni ancak bu hayal oyalıyor.

Elli yıl önce bu topraklarda aileler, dedeler hürmetine ayakta durabiliyordu. Bugün şifalı ellerinin yuvalarımızdan çekilmesiyle geldiğimiz noktayı açıkça görebiliyoruz. Yine yaşamak zorunda olan dedelerimiz ise bir kuytuya terkedilmiş olmaklığın acısını taa içlerinde yaşıyor. Y kuşağının ancak benim gibi bakabildiği dedeye, Z kuşağı nasıl bakıyor bilemiyorum. Ancak korktuğum bir şey de yok değil: Ya bizlerin dedeliği?

M. Zeki Saka – Dedemin Saati

M. Zeki Saka – Dedemin Saati

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…”
A. Hamdi Tanpınar

Yaşanmış Zaman Numunesi: Alet ve Eşya”

Her neslin bir icadı olur. Bu icat bir numunedir önce, belki müzelik. Sonra numunenin adedi çok geçmez kendiliğinden çoğalır. Hep yeniyi değilse de her yeniyi isteyen muhakkak vardır. Miktarı, kim oldukları az çok bellidir. Geçer bir kabule göre ilk kullanıcılar, evvela muktedirler, yüksek devlet erkânı, kendi muhitinin güçlü eşrafı olacaktır. Geride kalanlar için biraz merak konusu; “acayip bir şey”, biraz imrenme; “bizi bulmaz ki”, biraz da “ne gerek var, lüzumsuz bir şey” meselesidir. Gâvur icatlığı… O başka mesele. El yakacaktır, ateş pahasıdır. Sonra usul usul yaygınlaşacaktır. Nasıl yaygınlaştığı iktisadın, içtimaiyatın meselesi, tafsilatı gereksizdir. Çeşitleri çıkmıştır çünkü, her keseye uygun olanları vardır. Günü gelmiş, artık zaruret olmuştur. İnsanın hayatına yerleşmiş ve mukim olmuştur. Bundan sonra icat değil belki bir makine ama en çok da eşyadır. Ve insan bir kez daha asrını yakalamıştır.

Saat de böyledir. Benzer bir hikâyeden geçmiştir. Düzeltmeliyim, saat, hikâyeyi geçirmiştir. Kendini hep bilmiştir. Varsa eşyada izzet-i nefis, o saat için geçerlidir. O, olup bitene, her şeye tanıklık etmiştir. Yüzyıllardır vardır çünkü. Ama vaktini beklemiştir. Çünkü, demini kolladığı vakit, sıra ona gelince ağır işlemiştir. Zaman, değil mecazi, kelimenin her anlamıyla ağır işlemiştir. Her şeyden her nesneden farkını kendi belirlemiştir. Kendi vaktini beklerken, kaydını kendi tutmuştur. Bu yönüyle saat, kendi günlüğünü, kendi tarihini yazmış bir vakanüvisttir. Her makine dedik ya eşya, insan bir defa çalışmakla, hep çalışmak hünerini belki en çok saatte görmüştür.

İşte saat, büyük dedemin kendi zamanıyla kurduğu bağdır. Daha ötesi yoktur. Ötesine imkânı da eşya çeşidinde ihtimal de yoktur. Vakıa saat, devrinin icadı değildi. Ama dedem için o devirde yaşamanın belki de alamet-i farikasıydı.

Saat dedemin. Dedem dediğim, büyük dedem, babamın dedesi. Kaç yılında verildiği belli olmayan “Nüfus Hüviyet Cüzdanı”nda, dedemin siyah beyaz fotoğrafından başka kendine ait hiçbir bilgi yoktur. İsmi dahi yazılmamıştır. İç sayfasında, “İş bu cüzdan otuz iki sayfadır” diye belirtilen nüfus hüviyet cüzdanı, küçük bir kitap, risale görünümündedir. Fotoğrafın olduğu sayfada, nüfus müdürlüğüne ait iki mühürden ve el yazısı ile yazılmış il ibaresinden başka bir de iki rakam vardır. Rakamlar dosya ya da kayıt numaraları olmalıdır. Dolma kalemle yazılmışlardır. Mürekkep izi gözle seçilebilmektedir.1

(Dedem Halil SAKA’ ya ait Nüfus Hüviyet Cüzdanı’nın İç Kısmı )

Devletin vatandaşı ile kurduğu bağın her veçhesini bu cüzdanda görmek mümkündür. Devlet bir erkekten beklentilerinin ve ona ait bilgilerin hemen hepsini bu cüzdana sığdırmış gibidir. “Medeni ve şahsi ahvalindeki tebeddülat”, “Yer değiştirme vak’alarının yazılacak yeri” “İlk yoklama sütunu”, ”Son yoklama sütunu”, “Celbi sevk ve bedeli nakti hanesi”, “Muvazzaflık devrine”, “Zat maaşı kaydı”, her birinin ayrı sayfası ve kayıt sütunları düşünülmüştür. Adının soyadının bile yazılmadığı adam belli ki fotoğrafından tanınacaktır.

Babam kendi dedesinden ötesini ismen bilir ancak. Babası da öyle. Babamın yine görüp elini öptüğü bir dedesi var. Dedemin o da yok. Seferberlik2 yıllarıdır çünkü. Savaş gideni geri göndermemiştir. Dönenlerse ciğerinde bir hastalıkla geri dönmüştür. Tifüs, kolera, sıtma, verem, veba3… Daha doğrusu hep veba. En çok onun adı duyulur, en çok ondan korkulurmuş. Yaşına, boyuna bakmadan eli silah tutan her erkeği gözünü kestiren seferberlik, bütün erkekleri kendinde toplarmış. Ne ki öksürük artar, hırıltılar duyulur olur, ter boncuk olur alından dökülürmüş ya, işte o vakit adamı geri gönderirlermiş. Sanki giden yedeğinde götürmüştür hastalığı. Sanki geri döndüğünde iyileşecekmiş gibi. İnsandan başka malzemesi olmayan bir ordu belki de kendi sıhhatini böyle koruyordur. Yapılmış mıdır muhasebesi? Yoksa ölüm soluyan adamı namlunun ucuna sürmekten daha kolay ne var! Seferberlik zaten ölmeye gidilen yer, gideni kim geri gelir diye beklemiş4.

Benim hem babamın hem annemin dede ve babaanneleriyle beraber büyümek gibi bir talihim oldu. Birçok insan için bırakın talih olmayı, hiçbir ehemmiyet kesbetmeyecek bu durum ancak yaşanıldıktan çok sonra takdir edilebilecek bir haldir. Her halin taşınamaz ve devredilemez hususiyetleri vardır. Bende o halden ne gibi hususiyetler vardır bilemem. İnsan yaşarken demi, her şeyden anı anına bir tecrübe damıtamıyor. Çok az şeyi o anda gerçekleştiği vadide devşirebiliyoruz. Belki deha, bunu hallediyordur.

Zaman, onlarca hadisenin, insanın, ilişkinin ve onlara ait isimlerin, silüetlerin, gölgelerin ve hislerin geçtiği bir sahne, bir haritadır. Bu haritada asıl olan, olup biten her şeyin onda tecessüm etmiş olmasıdır. Herkese yetiyor olmakla bu sahne bir mucizedir. Herkesi kendi uhdesinde toplayan bu sahne yine herkesi kendi bir aradalığında ama kendi dünyasında yaşatır. O yüzden aynı anda bir sürü zaman vardır. Ben, büyük dedelerimle yaşarken bunu az çok duyumsardım. Aynı yaşıyorduk evet, yaş farkımız çoktu. Ama bir aradaydık. Benim çocuk halimle geçen zaman onlara nasıl değerdi. Yaşamak kabil oldu ama sormak bu günlere kaldı.

Dedim ya ben, hem babamın hem de annemin dedesini ve babaannesini gördüm. Babamın anne tarafından dedesi ile üvey anneannesini de gördüm. Görmek dediğim, beraber yaşamak. Otursam anlatacağım anılarım var. Çok değil belki. Çok olması da mümkün değil zaten. Hemen her günü birbirini tamamlayan bu insanlar, her günü ayrı bir macera olarak yaşamaz, her lahzaya farklı bir haleti ruhiye düşürmezler. Bu insanlar için yaşamak zaruretlerle örülü bir kanaviçedir. Vazifedir. Hakkıyla yerine getirilmesi gereken, hesabı olan bir vazifedir. Yaşamak vazifesinin, desenlerini Takdiri ilahinin ördüğü bu kanaviçenin, rengi de rengin tonu da az çok bellidir. Çünkü kendini atiye taşımanın gerekçesini bu günde aramıştır. Bu günün hakkını vermek evvela bir tekrar, sonra o tekrarda gayret ve en çok da sabırdır. Desenlere rengini verecek olan zamandır. Her bir desen kendi rengini, kendi kıvamını zamanla bulacaktır. En nihayetinde zaman, Allah’ındır.

III.

Dedem saatini üzerinden hiç eksik etmezdi. Kıyafetine göre taşıma şekli değişse de hep yanında bulundururdu. Cepken yelek giydiğinde, saatin zincirini göğüs hizasına yakın bir düğmeye iliştirir, saati yeleğinin sağ cebinde taşırdı. Bu kullanım şekli herkeste aynıydı. Cepken yelek giymediği günlerde saat mütemadiyen kılıfıyla sağ cebinde olurdu. Beline, pantolonunun kemer kulpuna iliştirir miydi, hatırlamıyorum. Ama eşyaya ne olursa olsun ehemmiyet veren bu insanlar saati öyle başıboş pantolon cebine salmayacaklardır.

Altın ziynet bilinip ancak kadınlar tarafından kola takıldığı günlerde, saat, münasip bir zincirle soldan sağa doğru takılırdı. Saat taşımak erkek işiydi. Kadınlar için gereksiz değildi. Lakin günün her demini kıymetli bilen bu kadınlar için zaman idrak düzleminde iyi bilinir, güneşin en küçük hareketinden kolaylıkla tahmin edilirdi. Günün her anını, zamanın her dilimini bir işle sonra başka bir işle ören bu kadınlar için saatin kaç olduğunu bilmek mesele değildi. Asıl olan vaktin geçmemesiydi. Tahmin edilen süreden daha uzun süren bir işin, ön öngörülmemiş bir gecikmenin ya da küçük bir talihsizliğin, ihmalin koca bir günü nereye savuracağını bilirlerdi. Kadınlar saat gibi işlerdi. Vaktin kıymetini bilmek saatin kaç dediğini bilmekten yeğdi.

Saat taşımak, zamanı saatten bilmek evet bir gereklilikti. Lakin bir de temkin ve tedbirdi. Zamanı, güneşe bakıp da tahmin etmek kadın erkek fark etmez, bu insanlar için zor değildi. Güneşe bakarlar, aldığı şekli, kat ettiği mesafeyi görürler ve beş on dakikalık farkla saati tahmin ederlerdi. Gece herkesin kendinindi, en çok o izafiydi. Zamanı değil vakti kollarlardı. Zamanı, namaz vakitleri belirlerdi. “Vakit girdi” ya da “Vakit çıktı” diyen bu insanlar ezan sesini aramazlardı. Ezanı duymak sonraların âdeti olacaktı. Omurgasını ibadetin belirlediği bir günün bereketi en çok yokluk günlerinde bilinirdi. Önce semaya bakıp, sonra saate bakan bu insanlar biraz da kendilerini teyit ederlerdi. Temkin teyidin gerekçesi, tedbir her şeyin sebebiydi. Zira zaman çabuk geçerdi.

Dedem gibi adamlar saate bakacak olduklarında, usulca sağ elin üç parmağı diklemesine sağ cebe sokulur, elindeki cımbızıyla bir yaranın kabuğunu kanatmamak üzere tutan bir cerrahın hassasiyetiyle saat, kılıfıyla beraber yukarıya doğru çekilirdi. Sağ elin parmakları üzerinde yatay duran saat, yine sağ elin parmakları marifetiyle hafifçe yoklanır ve duyumsanırdı. Dışarıdan gören biri için henüz yapıldığı vehmedilen bu fiil sanki ilk defa gerçekleştiriyormuş gibi yapılırdı. Varlığını bildiği, bir eşyası değil de bir organı addettiği bu yuvarlak metal gövdeyi, Karadeniz’in eski insanı, sürurun zirvesindeyken bile sahip olduğu vakarla, dünyalık bir nesneye sahip olmanın verdiği, varsa huzurla ama en çok şükür ve minnetle, bir kadife saç misali yeniden okşardı. Kurma kulpundan zarifçe tutulan saatin kılıfı, sol ele emanet edilirken, sağ elin içine, avuç ayasına iyice yerleştirilirdi. Avuç hafif yumuk tutulur, ele kavis verilir, saatin düşmemesi için çevresine etten set çekilirdi. Saat hakikaten kıymetliydi. Yabancısı olmadığı bu elde saat, bir iki kımıldamayla sahip olduğu yeri kolay bulurdu. Acelesiz ama çabuk yerleşirdi. Komik görünür, fıkralık manzaradır, avuç içindeki saate başı eğmek suretiyle bakılırdı. Mahrem mesafenin de yakınından bakılan saate, bir de baş ve saatin bu sefer karşılıklı bir ayrılmanın neticesinde tekrar bakılırdı. Bu saate bakmak mıdır, saatle bakışmak mıdır, kestirilemez. Saat sahibi saate, ait olduğu elden, sahibinden yani bizzat kendinden rızasını sorar gibidir. Eşyanın hakkını bilmek burada başlar layık-ı veçhile kullanmakla devam eder. Sonra bir kaçamak bakış daha atılır saate. Helaline bile uzun uzun bakmanın çok hususi anlarda mümkün olduğu bu memlekette, ne olursa olsun her hangi bir şeye bakarken müddeti kaçırmak evvela ar meselesidir. Sonrası görgü. Saatin kurma kulpu, baş ve işaret parmaklarıyla, müşfik bir babanın hatta daha çok bir öğretmenin sırf merhametinden, alacağını bu kadarıyla da alır bildiği bir çocuğun kulak memesini tutuşu gibi tutulurdu. Elindekini bilmek, kendini de bildirmek için tutulan kulp, sağdan sola, soldan sağa kısa bir istikamet çizer ve bu durum en çok güvercin doyurmak için parmak uçlarında nimet ufalamaya benzerdi. Vakti, periyodu pek olmayan bu işlemde ne ki metal çarklar tamam olur, kulp hafif yollu direnir, işte o vakit saat kurulmuş olurdu. Kurulmuş saat hiç tekletmediği, fasıla vermeksizin devam ettiği vazifesine bu küçük müdahale ile daha bir coşarak devam ederdi. En büyük desteği, teşviklerin en yücesini birinci elden almıştır. Kendini ilk andan itibaren saran eller şimdi onu dikkatin ve rikkatin alışılmış ama boşa çıkmamış haliyle kılıfına yerleştirecektir. Saat, kundağından memnun her bebek gibi girdiği kılıfın içine girecek, kendini yerine koyan elin bir de cebi dışından yoklamasını bekleyecektir. Alışkanlıklarında bile ihtimam sahibi olan bu eski adamlar sanki saatin bekleyişini duyumsar gibi davranırlar ve kılıfıyla beraber sağ ceplerine yerleştirdikleri saatlerini bir de cebin dışından dokunmakla, belki okşamakla yoklama ihtiyacı hissederlerdi. Sahip olunan eşya, o eşya ile kurulan hukuk ve yine o eşyaya ilişkin şekillenen alışkanlıklar demeti her iki taraf için bir sadakat duygusu oluştururdu. Belki biraz da bu sadakatin gereği, çok sonraları bile bu adamlar kol saati takma gereğini hiç duymamışlardır.

Dedemin saatine ilişkin hatırladığım son şey, vefatından sonra saatin nereye saklandığıydı. Saklandı kelimesi mübalağa hatta yakışıksız oldu. Koydukları yer desem kâfi gelir, hakkını teslim etmiş olurum. Fakat aradan geçen onca yıla rağmen görmemişken, bırak sağını solunu kurcalamayı yerinde mi değil mi diye şöyle bir bakıp yoklamamışken bile hafızamdaki yerinde ve bırakıldığı şekliyle bulunmasını nasıl anlayabilirim. Saklanmış olmasını unutulmuş olmasına tercih ederim. Geçen yıl biraderime5 söylemiştim yerini;

“ Köydeki evde, misafir odasında, büfenin sağ üst çekmecesinde. Aynı çekmecede birkaç tane siyah beyaz fotoğraf, düğün fotoğrafları, bir iki tane de asker mektubu vardır. Onlar kalsın, ilişme” diye de tembihlemiştim. Abisinin türlü meraklarına alışkındır biraderim, sağ olsun hallediverdi.

Büfe ahşap kaplama, rengi devrinin modası, desenli sarı. Camları kırılacakmış gibi titrer, titremekten öte sallanır. Titremek ve sallanmak sanki büfenin vazifesidir. Hiçbir hamleyi dahası kıpırtıyı ihmal etmez. Hep bir hareket bekler gibi nöbettedir. Kendisine değmeyecek rüzgârı bile hisseder. Temelinden çatısına, dökmelerinden çubuğuna6, döşemesinden camlarına, lazım eşyasından süsleme nakışına, istisnasız her noktasına ter damlamış, nefes bulaşmış bu Karadeniz evinde bir bu eşya “alınmış”tır. Alındığıyla da kalmıştır. Sağlı sollu dört küçük çekmecesi, altındaki orta halli üç kapaklı dolap olmasa bir işe yaradığına tesadüf edilemez. Bir de üstte, cam gövdede muhafaza buyurduğu çıtkırıldım bardaklar. Kim içindir ne içindir bilinmez. Ne işi yaradığını kabil olsa da sorsanız eminim kendisi de cevap veremez.

Her odası üç aşağı beş yukarı bir birine denk olan bu Karadeniz evinin misafir odası evvela büyüklüğü ile diğerlerinden ayrılır. Sonra ahşap duvarları yağlı boyadır ve odanın bir köşesi makatla7 çevrilmiştir. Oralı değilseniz yerini mümkün değil anlamayacağınız misafir banyosu, makatın altına gizlenmiştir. Sonrası hep aynıdır; bir divan, fındık sobası8 ve kilim. Kâfi gelmemiş olacak ki büfe, sonradan alınmıştır. Alınmıştır alınmasına da göz göz odaları ile o koca ahşap gövde, kendisiyle aynı maddeden mamul zannedilen bu eşyayı kendi çehresinde bir fazlalık görmüş, kabullenmemiştir. Olmamış yetmemiştir, hasislik edip gelenin gidenin, misafirlerin hâsılı bütün hane sakinlerinin gözüne sokmayı da becermiştir. Büfe, alındığı günden bu güne, karşısına oturduğu her misafiri buyur etmiş, görülmeyi dilemiş, olmadı dillenmiş, nafile görülmemiş, nihayet kendini gizlemiştir. Onlar giderken geri de kalmanın ezikliğini hep hissetmiş, titremeyi çareyi değilse de teselli bilmiştir. Lakin bütün varlığına, kendini var eden zamana ve ustasına lanet etmek durumunda kalmış bu garip eşya, eşya olmanın hakkını vermiş, nankörlük nedir bilmemiş, dedemin emanetini ciğerinde beklemiştir.

Saatin Tamir Sonrası Değişen Parçası

Saat, biraderin marifeti ve maharetiyle bana ulaştığında dikkatimi çeken ilk şey markası oldu. Rahmetli büyük dedemle farkında olmaksızın aynı marka saat kullanıyormuşum. Saatin markası Nacar’dı. Dedemin döneminin meşhur beş saat markasından biridir Nacar. Diğerleri söylendikleri şekliyle Loncin, Serkisof, Zenit ve Zetina’dır.9 Loncin İngiliz, Serkisof Alman malıdır. Bu markaların içinde en makbul olanı, sağlamlığı ve şıklığı, geri kalmaması, ileri gitmemesi ile namlı, İngiliz malı olmakla meşhur Loncin’dir.9

Her eşyadan daha çok saat, bir insanın her halini gösterir. Saatine bakıp da bir insanın halini vaktini, mevkiini, mali gücünün nispetini bilmek mümkün, sosyalitesini tahmin etmek olasıdır. Zinciri olmasa bir adamın saatinin olup olmadığını tahmin etmek için kişinin zaruret olup saatini çıkarıp bakması ya da göstermek için gayret göstermesi beklenir. Yani yarı yarıya gizli hatta saklı bir vaziyeti olan eşyanın gösterişi öyle kolay yapılmaz. Şüphesiz Loncinlerin kendi aralarında yarıştırıldığı ya da Serkisof’la kıyas edildiği anlar olmuştur. Ama bu yarış her hangi iki saat arasında değil birbirine muadil olabilecek saatler arasında olmuştur. Orada bile bir seviye güdülmüş, saatler akranlarıyla kıyas edilmişlerdir. Fiyatın konuşulmadığı, ederi üzerine hesabın pek işe karıştırılmadı mukayeseler daha çok saatin nasıl çalıştığı ile ilgilidir. En mühimi saatin, geri mi kalıyor yoksa ileri mi gidiyor olduğudur. İleri gitmesi geri kalmasından yeğdir. Bir de sesi, tıkır tıkır işleyişi. Ses saatin en büyük albe

Saatin Tamir Edilmiş Yeni Hali

nisidir, peçenin altındaki görünmez ruhudur. Zarafeti, işçiliği, görünür hali sonraki meseledir. Görgüsüzlük de ezilmek de bu inceliği anlamayanların payına düşmüştür.

 

 

Saat, hayatı boyunca yaptığı her işle, sahip olduğu her eşyayla uyumu yakalamış dedemin küçük bir numunesidir. Gayet mütevazı bir görünümü olan bu saat, dedemi her mana da temsil eder. Devrinin en makbul saatleri gövdesinden, arka kapak süsüne, zincirine kadar gümüşken dedemin saati işlenmiş metaldir. O saatler, kadife keselerde taşınırken benim dedem saatini bir ömür el örgüsü kılıfta taşımıştır. Arka kapağındaki zarif süslemesiyle kendince bir estetiği ancak yakalamış bu saat, dedemin belki de en kıymetli eşyasıdır.

Saatin İşlemeli Arka Yüzü

Dedem, o dönemlerde herkes gibi kendi payına düşen yokluğun nöbetini bu saatle tutmuştur. Saatler belki hep tik tak sesi çıkarıyordur. Ama dedemin saati o sesi, daha çok “ç” harfiyle   çıkarıyor gibi. Birbirini tamamlayan iki sesi aynı anda tek hamleyle veriyor saat. İki sesin arasındaki mesafeyi zaman değil kulak ölçebilir. Bir koşuşturmayı hatta kovalamacayı andırıyor bu sesler. Birbirini tamamlayan bu iki ses peş peşeymiş gibi gelse de insana, esasında iki varlığın sırayla birbirinin üzerinden atlamakla ya da yuvarlanmakla devam eden devinimleridir. Bu sahneyi anlayabilmeniz için çapraz bacaklarından bir birine bağlı iki kamburu yan yana düşünebilmeniz lazım.Evet kambur, çünkü zaman, kiminin boynunu kiminin belini büker. İki ayaklı bir varlığın sahip olabileceği bütün denge bir bacağının kudreti nispetindedir. Biri diğerine hep yedek olan iki bacak ancak kendine diğerini yedek aldığında ayakta durur. İki bacak havaya kalktığında bir beden diğer beden üzerine yumulur düşecek gibi olur “çit”, düşmeyi kontrol eder kurtulur “çat”. Sonra biri diğerinin ezberini tekrar eder “çit”, havalanmış iki ayak inerken diğer iki ayağı buyur eder “çat”. Özünde ikili, birbirini tamamladığında dörtlü olan bu devinim, ısrarlı tekrarlarla öyle bir hale gelir ki iyice mekanikleşir. Biri olmadan kendini hep eksik hissedecek bu sesler kendi bekasını bir diğerinin varlığında görür. Bütün bu devinime, birbirini takip eden ısrarlı hareketlere çit çıtlar koro olur. İşte o zaman kendince çalışan mekanizma insicama kavuşur ve kendi ruhunu bulur.

Saatin El Örgüsü Kılıfı

Saati yıllar sonra elime aldığımda el örgüsü bir kılıfın içinde, metal bir dış mahfaza içindeydi. Mahfazası yer yer paslanmıştı. Tahmin edileceği üzere saat çalışır vaziyette de değildi. Saat sağlam olsa bile kurmalı bir saatin onca yıldır kendi kendine çalışması beklenemezdi. Bakımdan geçmesi, tamir edilmesi, bazı parçalarının değişmesi gerekti.

Ama evvela dilinden anlayacak ustayı bulmak meseleydi… İlahi kader bütün bunları nihayet altı ayda lütfetti. Tepeden tırnağa bakımdan geçen, zillete düşmeden yenilenen saat, daha şimdiden kendi vaktine dönme itiyadı gösteriyor.

 

1 Saatin sahibi büyük dedemin adı Halik Saka’dır.Nüfus kayıt bilgilerine göre Halil Saka Hicri 1327/Miladi 1911 de doğmuş,1992 yılında vefat etmiştir.Baba adı Şakir (H./1292-M./1876)ana adı Hatice’dir.

2 Seferberlik kelimesi metnin geçtiği Ordu/Çaybaşı’nda “seferberlik” olarak  telaffuz edilir. Metinde geçen  bazı kelimelerdeki bariz telaffuz farklılıkları ya da farklı,özgün kelimeler dipnotlarda gösterilmiştir.Ordu/Çaybaşı’na ait özgün ya da günlük yaşamda görece sıklıkla kullanılan kelimeler bir sözlük  çerçevesinde tarafımızdan hazırlanmaktadır. Diğer dipnotlara bu kayıt düşülmeyecek,kelimenin bilinen anlamı verilecektir.

3 Veba kelimesi yörede ”davun” olarak telaffuz edilmekte ve bilinmektedir.Bu kelimenin etrafında bugün için ciddi bir folklorik malzeme oluşmuştur.Davun kelimesi günlük yaşamdaki konuşmalara ve beddualara kadar sirayet etmiştir.Günlük yaşamda  beddua olarak geçen “davunye”,”davunçıksın” gibi sözler yaygın kullanımın misalleridir.Detaylı bilgi için bkz.(Demir,2006:8-12)  

4 İfade edilen yerlerin geçtiği yerin adı tarihi o döneminde Çilader/Çileder olarak geçmektedir. Kayıtlarda “Der karye-i Çilader”olarak geçen Çaybaşı o dönemlerde Ünye‘ye bağlı bir köydür(Bacacı,Dağdelen,Doğan,2011:52).Çilader/Çileder ismi peşpeşe gelen  savaşlar ve uzun süren salgın hastalıklar nedeniyle çekilen çileleri ifade etmek için verilmiştir.Uzun yıllar kullanılan Çilader/Çileder ismi 1960 yılında Çaybaşı olarak değiştirilmiştir.(Siyambaş,1998:23-24).

5Dedemizin saatine ulaşmada ve bu metnin oluşmasında biraderim M.Emin Saka’nın ciddi katkısı ve emeği vardır. Bu vesile ile  kendisine  burada tekrar teşekkür etmeliyim.

6 Dökme:Ahşap Karadeniz evinin duvarlarının yaslandığı güçlü,dikey  vaziyette kullanıan ahşap  elemanlardır.Dik vaziyette kullanıldığı için dökme olrak adlandırılmıştır. “Dikme”den gelmiş olmalıdır,Bugünkü kullanımda işlev ve mana itibari ile kolono denk gelmektedir.

7 Çubul:Döşeme tahtalarının üzerine çakıldığı güçlü kalaslardır.Döşeme evin her katında kullanıldığı için çubuklar kalıncadır.Gerek dökme gerek çubuk  malzemesi olarak güçlü,sağlam ve uzun ömürlü olduğu için  kestane ağacı tercih edilir.

Makat:Sedir.

8 Fındık Sobası:Kömür yakmaya müsait olmayan saçtan mamul küçük soba.Yörede daha çok fındık odunu  tüketildiği için bu isimle anılır olmuştur.

9 Metin adları söylendikleri şekli ile yazılan saat markalarının doğru yazılışlarıda telaffuzları ile aynıdır.

REFERANSLAR

BACACI S.,DAĞDELEN İ.,DOĞAN O.(2011),”Ünye Nüfus Defteri 1834”,İstanbul:Ünder Yayınları.

DEMİ RN. ( 2006 ), “Ordu Yöres i Tarihinin Kaynakları  I X , Efsaneler,Masallar, Maniler ve Etnografik Malzemler“, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları

SİYAMBAŞ B.(1998),”Dünü ve Bugünü ile Çaybaşı”,Çaybaşı Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği Yayını:1

Hasan Harmancı – Dedeliğe Övgü

Hasan Harmancı – Dedeliğe Övgü

Adamların oturmuş bir bakış açısı var. Raydan çıkmıyorlar yani. Muhabbetlerindeki ritim bozulmuyor. Onlar konuşurken fonda bir müzik çalıyor. Ve şarkının sonu geldiğinde sessizlik girmeden araya, hemen şarkının başına sarıyorlar. Büyük bir ihtimalle yalnızca yaşlı olanların bilebildiği, hayat yolunda yolu şaşırmamak için yapılan bir eylem bu. Bir zorluğa muhatap kalsalar bile, hayatlarının önceki evrelerinde karşılaştıkları ve buna binaen vardıkları sonuçlar, kendilerini kıymetli bir itidale yönlendiriyor.

Nihai kararın mutedillik olduğu bu uzun yolun sonunda; yaşlı zâtın, karşısına genç biri geçtiği zaman onun nasıl bir adım attığını, atabileceğini, ne gibi planlar yaptığını biliyor. Bir dedenin karşısındayken, yazarının karşısına geçmiş hikâye kahramanı gibi oluyor insan. Karşıdaki genç bir şey söylemese de, halinden, tavrından içinden geçeni tahmin ediyor dede. Söze başlasan cümlenin devamını getiriyor. Cümleyi sonlandırdığında ise, söyleyeceğin bir sonraki cümleyi. Muhatabı olduğun dedeye yalan söylemekse, yapılacak en saçma iş oluyor.

Adamlara ne anlatsan tebessüm ediyorlar. Hikâyen ne kadar can sıkıcı, ne kadar acıtıcı, ne kadar trajik olursa olsun; seni üzmeden, incitmeden ve karşı koyamayacağın bir şekilde gülümsüyorlar anlattıklarına.

– Dedem, hanımla papaz olduk!

– Fena borca girdim, dedem.

– Hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı.

– Çocuklar laf dinlemiyor, gençler ahlaksız; bu gidiş nereye dede?

Cevap; mütebessim bir surat. İçinde bulunduğumuz o kötü ruh hali ile başka bir kişinin böyle bir karşılık vermesi durumunda hemen çıkışabilecekken, ağzımız açılmıyor, bir şey diyemiyoruz dedeye. İşin özünü bilelim ya da bilmeyelim; muhatabımız olan dedenin, bizim bilmediğimiz bir şeyleri bildiği kanaati oluşuyor kafamızda. Açık bir şekilde olmasa da bilincimizin derinliklerinden gelen bir duygu, bir düşünce karşımızdaki yaşlı kişi ile münakaşa etmememiz gerektiğini söylüyor. Sonuçta ne yaparsak yapalım; üzerimize mıhlanmış bu manidar gülüşü durduramayacağımıza inanıyoruz. Ardından dede konuşmaya başlıyor: Sabret diyor. Boş ver, diyor dede. Olur, gider, diyor. Olsa da olur, olmasa da, diyor. Dede aslında bir anlamda; olması gerekenin o kadar da önemli olmadığını söylüyor.

Hüküm belli; içimizde en tecrübeli olanlarımız dedeler. Dedelerimizin bizden çok önceleri, hanımlarıyla, çocuklarıyla, parayla yani dünyayla sorunları olmuş. Hayata karşı yaşadıkları hırs, ihtiras, bu muhterislik hali acı veya tatlı aksetmiş bakış açılarına. İşlenen onca günaha veya sevaba paralel olarak yıllar sonra yaşanan pişmanlık veya şükür kalmış elde. İçinde bulunulan bu halle birlikte ifrat-tefrit arasında durağan bir sonuca varmışlar zannımca. Olması gereken de böyle bir şey belki de. Değilse onca dert-tasa hikâyesine nasıl tebessümle karşılık verilir?

Dedelikle alakalı olması hasebiyle bahsedilmesi gereken bir konu da; “yeni” olan her şeyi delicesine savunan kitlenin; artık gençlerin yaşlılardan değil, yaşlıların gençlerden bir şeyler öğrendiği tezi. Çoluk çocuğun; televizyon kumandası, cep telefonu, bilgisayar vb. aletlerin kullanımında, yaşlılara göre daha mahir olmalarına binaen tarihin tersine döndüğü iddiası, çocukça bir safdillikle açıklanabilir sonuç olarak.

İbrahim Demirci – Dede Demek Ne Demek

İbrahim Demirci – Dede Demek Ne Demek

Ba ba ba’dan baba’ya ulaşan bebe, de de de’den dede’ye varmış olmalı.

Dede de aslında bir baba, hem annenin babası hem babanın. Amca ile dayıyı, hala ile teyzeyi ayıran Türkçe, dedeleri ve nineleri ayırmamış ama ninelerin “anneanne” ve “babaanne” olarak belirlenmeleri yine de bir ayrıcalık sayılabilir. “Babababa”mız, “annebaba”mız yok; dedelerimizi karıştırmamak için, “annemin babası”, “babamın babası” dememiz gerekiyor. Buna da şükür! Fransızlar gibi “dede” yerine “büyük+baba”, “nine” yerine “büyük+anne” demek zorunda kalabilirdik. Hoş, “dede”nin ve “nine”nin varlığına rağmen “büyükanne” ve “büyükbaba” diyenlerimiz de oldu. Olabilirdi. Oldu. Olsun!

(Geçen gün belediye otobüsünde telefonla konuşan bir kadının son söz olarak “Kendinize iyi bakın, Allah’a emanet olun!” dediğini işittim. Yana yakıla, söve saya “kib” düşmanlığı edenler de benim işittiğimi işitseler yakınmalarını ve sövgülerini geri alırlar mıydı?)

Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in Türk Lügati’ne bakılırsa “dede”, büyük büyük baba imiş, yani babanın babasının babası! Öte yandan Azeri Türkçesinde dede, baba anlamında da kullanılıyormuş. Türkiye’de de yüz yıl önce nine sözcüğü, anne anlamında da kullanılıyordu. Arapçada ced dede, cedde nine anlamına geliyor. Ecdad kelimesi, sanki bireylerin değil de toplumun dedelerini karşılıyor. “Ceddin, deden, neslin, baban…”

Biz Arapçadan ceddi ve ecdadı almışız ama onlar da bizden “dede”yi almışlar ve kullanıyorlar. İranlılar da “dede”yi benimsemişler. “Dadyâ” Urdu dilinde “dedeyle ilgili, dede akrabası” anlamına geliyormuş ve Hint kökenliymiş. Ne hoş!

Türkçede bir de “ata” var; hem babanın hem dedenin yerini tutuyor. Dede Korkut’a Korkut Ata da deniyor. Dedem Korkut, sözüne kulak verilmesi, dualarına amin denilmesi gereken saygın bir atadır.

Misalli Büyük Türkçe Sözlük’te “dede”nin üçüncü anlamı şöyle verilmiş: “Yaşı çok ilerlemiş ihtiyar erkek: Kendi muhtâc-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede (…)” Keşke “kendi” yerine “kendisi” yazılmış olsaydı. Ölçü tamam olurdu: Fâilâtün fâilâtün fâilün. Sahibi bilinmeyen bu güzel beytin ikinci mısraı Hüseyin Kâzım Kadri Bey’in lügatinde “Kande kaldı gayriye imdâd ede” şeklinde verilmiş.

Mevlevilikte dede olmak için yaşın çok ilerlemesi gerekmiyor; çilesini dolduran derviş, dede oluyor. Şeyh Galip Yenikapı Mevlevihanesi’nde dede olduğunda otuz yaşındadır. Pek sevdiği dostu, “yâr-i vefâ-dârı” Esrar Dede, Galata Mevlevihanesi’nde göçtüğünde elli yaşını bulmamıştır. Mevlevi dedeleri “dedegân” diye de anılmıştır. Alevîlikte herhangi bir ocaktan gelen, seyyidlik vasfına sahip kişiler, dede sayılmışlar, saygı görmüşlerdir. Bektaşi mürşitleri de “dede” namıyla anılırmış. XIX. Yüzyıl başından sonra “baba” öne geçmiş amma Kırşehir’deki pir postuna oturan büyük baba efendi “dedebaba” unvanıyla anılır olmuş.

Dedelerimizin torunlarıyız. Dede torununu çocuğundan daha çok severmiş. Çünkü çocuk sermaye ise torun kâr imiş; kâr sermayeden daha tatlıymış. Bunu anlayabiliyorum ama tam olarak benimsediğimi söyleyemem. Bir insanın baba/anne, oğul/kız, dede/nine ve torun olması, “kişi” olmasını gölgeler mi acaba? Bu soruya kolayca evet cevabının verilebileceğini düşünüyorum ve bu durum bana üzüntü veriyor.

Torun sözcüğünün dilimize Ermeniceden geldiğini öğrenince hiç şaşmadım da, bunu öğrenmekte gecikmiş olmama azıcık hayıflandım.

“Dedesi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış.” Bu atasözüne olumsuz yaklaşmak, yanlışların, hataların er geç ortaya çıkacağına yormak, sık rastlanan bir durum ve bu durum bana çok tuhaf geliyor. Koruk yemek de üzüm yemek kadar zevkli ve heyecan verici olamaz mı? Bu atasözü geleceğe iyimser bakmamızı ve yüreklerimizin umutla dolmasını sağlayabilir. Dedelerimizin yediği koruklar, dişlerimizi kamaştırmakla kalmıyor, tükürük bezlerimizi bile harekete geçiriyor.

Mustafa Aydın – Dedeye Bir Bakış

Mustafa Aydın – Dedeye Bir Bakış

Toplumumuzda önemli bir yere sahip olan dedeye, ailesel, dini, toplumsal gibi farklı açılardan bakılabilir. Hatta bu bakış, bulunduğunuz yere göre de değişebilir. Mesela bir dede iseniz ortada fiili bir durum var demektir ve bu beraberinde daha farklı bakışlar getirebilir. Tabii ki bu son nokta ailesel bir bakıştır. Onun için de işe önce aile açısından bakılabilir. Gerçi toplumumuzda dedenin yaşa bağlı olarak olgun, tecrübeli adam anlamında da bir kullanımı vardır.

Aile ve Dede

Dede her şeyden önce ailesel bir kavramdır. Eski dilde ced, ata, ana veya baba tarafından büyük baba, olarak kullanılmaktadır. Tabi her halükarda bir kuşak aşağıda yer alan torunu olan erkek, aile büyüğü demektir. İlk bakışta he ne kadar torun sonradan geliyor ve dedeye göre var oluyor ise de tüm sosyal ilişkilerdeki rol edinim sürecinde olduğu gibi dede de torununa göre vardır, ona göre dededir. Yani torunu olmayan hiç kimse dede rolüne sahip değildir.

Dedenin ailesel rollerinin en önemlilerinden birisi şüphesiz dede-torun ilişkisidir. Onun için bir parantez açıp dede-torun ilişkisi üzerinde durmamak mümkün değildir. Ailenin en büyüğü dede ile en küçüğü torun arasında gerçekten önemli bir yakınlık vardır. Şüphesiz torunlar da dedelerini severler ama dedeler daha çok severler ki burada “torun sevgisi” özel bir anlam taşımaktadır. Torunun dede sevgisini açıklamak çok daha kolaydır. Bir kere dede toruna karşı daha hoşgörülü davranmaktadır. Gerçekten de biz dedeler torunlarımıza karşı kendi çocuklarımıza göstermediğimiz toleransı göstermekteyiz. Çocuklarımız bazen bize bu gerçeği hatırlatmakta, haklı olarak “Baba bizi bu kadar sevmiyordunuz” demektedirler.

Dedenin torun sevgisi için bazı gerekçeler ileri sürülmüştür ki bunlardan birisi bu olgunluk ve hatta ileri yaşlarımızda daha bir yufka yürekli hale gelmiş ve dolayısıyla da çocuk sevmeyi daha bir öğrenmiş olmamızdır. Tabi bu tezi destekleyecek ikinci türden argümanlar yok değildir. Mesela “torunların külfetini anne ve babası çekiyor, bize de sevmek kalıyor” ifadesi bu noktada hatırlanacak anlamlı açıklamalardan birisidir. Bizden daha yaşlı ve dolayısıyla tecrübeli bir büyüğümüzün torunları için “gelip sevindirirler, gider dinlendirirler” sözünün bu söz konusu külfete ince bir göndermesi vardır.

Sonuç olarak dede, ailenin büyüğü, torunun dedesidir. Buna bağlı olarak da ailesel bir role sahiptir. Toplumumuzda genel olarak aileye büyük bir önem atfedildiği ve dolayısıyla da tarihsel olarak bir başat kurum rolü üstlene geldiği için diğer pek çok kurumsal ilişkiler de ailesel rollerle ifade edile gelmiştir. Buna göre mesela tarih boyunca çok sevdiğimiz anlaşılan devlet, bir ikincil ilişki alanı olmasına rağmen anamızdır, babamızdır. Sosyal hayatta ilişki içinde bulunduğumuz insanlara, yaş ve cinsiyet durumlarına göre, ağabey, abla, dayı, teyze, diye hitap ederiz. Bu bağlamda ve bu genel nitelemelerin yanında dede, sosyal hayatın değişik yerlerinde, özellikle birincil ilişki ifade eden yerlerde kullanılagelmiştir ki din alanı bize bunun dikkat çekici örneklerini vermektedir. Dedeye aile açısından bakınca bana hemen görünüverenler bunlar.

Din Bağlamında Dede

Kültürümüzde dedenin en çok kullanıldığı yerlerden birisi din alanıdır. Tabi burada anladığımız kadarıyla dede ailesel rolü aşan anlama da sahiptir. Mesela tarihi belgelerden anladığımıza göre eski Türklerde efsane kahramanlara dede denmekteydi. Muhtemelen birincil ilişki alanının unsurlarından birisi olarak dede, İslâm öncesinde kahraman, İslâm döneminde ise manevi mürşit özelliğiyle kullanılmıştır. Yani bu söz konusu süreçte artık dede, torun sahibi olmasının ötesinde mürid sahibi şeyh, efendi, mürşittir. Dedenin din bağlamındaki bu kullanımını da genel olarak Mevlevilik, Bektaşilik ve Alevilikte görmekteyiz. Hemen hatırlatalım bazı tarikatlarda bu, bir başka ailesel kavram olan baba olarak da kullanılmıştır ki, Ortaçağ Anadolu’sunda Babailik bunun tipik bir örneğidir.

Mevlevilikte dede, 1001 günlük çilesini bitirmiş, şeyh icazeti almış kimse demektir. Mevlevi Dedesi’ndeki bu dede nitelemesi, daha sonra Bektaşilik ve Alevilikte de devam etti. Alevilikteki dede kurumu, aynı zamanda, kandaş, cemaat ve aşiretin hem dini hem de dünyevi başkanı konumundaydı. Cumhuriyet döneminde 1925 tarih ve 677 sayılı yasa ile dedelik kaldırılıp köy ve mahallelerde bunun yerine muhtarlık ikame edildi. Muhtar veya eski dilde ihtiyar, yaşlı kişi anlamına geldiği gibi, Arapça hayır kökünden, iyi olması nedeniyle seçilmiş kişi anlamına da gelmektedir. Belki bu sözlük anlamıyla muhtarın, kısmi de olsa dede manası taşıdığı söylenebilirdi, ama sonuç öyle olmadı.

Cumhuriyet döneminde ortaya konan bu muhtar kelimesi hiçbir aşkın anlam taşımamaktadır. Esasen orada muhtar, bir dini temsilci veya bir sosyal kanaat önderi olmaktan öte bir siyasi temsilcidir. Ne var ki alevi vatandaşlarımız laik Cumhuriyetin, aşkın içerikli dedeliği kaldırıp yerine ikame edilen bu olgusal değişikliğe hiç de dikkat etmemişler, tabii ki dünden bugüne bir tepkide de bulunmamışlardır. İlgi çekicidir ki, günümüzde taşrada kendiliğinden ortaya çıkmış ve çevresindeki insanların da saygı duyduğu Alevi Dedelerini bir kenara bırakırsak, büyük kent merkezlerinde yaşayan ve kendilerini dede olarak takdim eden kişilerin çoğu, aldığı seküler bilim eğitiminin dışında manevi bir donanıma sahip olmayan ve laikliği ile övünen kişilerdir. Bunlar söz geçirebildikleri Alevi kitlesini, tarihsel olarak dedeliği esaslı bir erozyona uğratan ve günümüzde de hiçbir katkısı ve gelecek için bir vaadi ve planı olmayan bir partinin seçmen kitlesi olarak tutmaya çalışmaktadırlar.

Bir zamanların Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar’da Bektaşi dedeliğinin daha canlı olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bunda buralarda yaşayan Müslümanların dedeliği, demografik yoğunluğu hangi düzeyde olursa olsun taşıdıkları bir azınlık duygusuyla kendilerini var kılma çabasına dayanak yapmasının önemli bir yeri vardır. Bugün Mevlevi dedeliği ise bildiğim kadarıyla sembolik olarak, icra edilen törenlerde yer alan bir unsur durumundadır. Bu belirlemeler, din ve din sosyolojisi açısından dedeye ilişkin ilk elde söylenebilecek hususlardır.

Bir Sosyal Unsur Olarak Dede

Şüphesiz bir kesim için değil, bütün bir toplum için dedenin en önemli boyutu onun sosyal niteliğidir. Bu söz konusu edeceğimiz önemli nitelik, ailesel ve dini yönlerini de içine alsa da daha kapsamlı bir anlam taşır. Bu çerçevede hemen akla gelen, onun seçkin tarafı, tecrübesidir. Dede gün görmüş, devran sürmüştür, tecrübe sahibidir. Yani sahip olduğu bilgi hemen kitapların yazıverdiği bir bilgi değildir. O tecrübi bilgi zaman örsünde dövülmüş bir bilgidir. Bu bilginin önemini anlatmak için kullanılan yaygın bir deyim vardır: “O, sakalını değirmen damında ağartmamıştır.” Bu sözkonusu ak sakal ve ak saç da, dedenin sözünün dinlenmesi gerektiğinin bir gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Öyle ya bu yaş, insan ömrünün bu çağı, sözünün olgunlaştığı, duasının daha bir kabul olabileceği bir dönemdir. Bu özelliklerinden dolayıdır ki tarihi akışı içinde geleneksel toplumlarda sırf aile değil, klan, kabile, aşiret ve site toplumlarında, tespit edebildiğimiz kadarıyla yöneticilik, genelde dedelerin işiydi. Kişisel veya grupsal yönetici seçilebilmenin öncelikli şartlarından birisi (topluluğun ihtiyarının sebebi) belli bir yaşın üzerinde bir dede olmaktı. Ne var ki günümüz toplumlarında hemen her şey gibi dede de büyük bir dönüşüm yaşamaktadır. Biraz önce açıklamada kullandığımız bizzat dedenin

kendisi başta olmak üzere o ünlü sakalı da, o tecrübi bilgisi de baş döndürücü bir değişim geçirmektedir.

Önce sakaldan başlayabiliriz. Sakal, dini, estetik farklı duygularla gençler arasında yaygınlaşıyor, ama dedelerin büyük bir kısmı, eskiden beri dedenin alamet-i farikası sayıla gelen sakaldan uzaktır. Yani sakalın nerede ağardığını tartışmamıza gerek kalmadı, çünkü tabir caizse bizzat sakalın kendisi sırra kadem bastı. Anlayacağınız sözün dinlenebilirliğinin gerekçesi de kayboldu. Ruh çağırma seanslarında masanın üstündeki bardağın kayboluşu gibi.

Şüphesiz bundan daha önemlisi yukarıda değindiğimiz ve altını çizdiğimiz tecrübi bilgide de ciddi bir değişiklik meydana gelmiş olmasıdır. Yaygınlaşan ve her şeyin kendisine indirgendiği teknik bilgi, tecrübi bilgiyi yerinden etti. Günümüz insanı köklü ve ömürlü bilgilerle değil, günübirlik zihni kırıntılarla meşgul. Bir düşünürün dediği gibi, “çağımızda bilgi çok önemli, ama çok dayanaksız bir tüketim maddesidir. Manavdan aldığımız bir domates kadar ömrü vardır.” Tüm bilgilerimizi bu günübirlik söylentilere bırakınca da dedelerin zaman içinden süzülüp gelen o güzelim tecrübi bilgilerinin de bir anlamı kalmamış oluyor. Bir dede olan benim, kullandığım bilgisayarda bir aksama gördüğüm zaman “dedem, babam hayatta olsaydı da onlara şunu bir sorsaydım” demiyorum, (torunlarım henüz müdahale edecek durumda olmadıkları için) çocuklarıma sesleniyorum “yahu çocuklar şuna bir bakın bir problem var” diyorum. Tabi söylememe bile gerek yok, çocuklar da haklı olarak bu işler için ben tecrübeli babalarını çağırmıyorlar.

Unutulmamalıdır ki insani bilgi, amaçsal düşünce değer yüklü tecrübi bilgilerdir. Bu amaçsal bilgiler teknik araçsal bilgilere indirgendiği zaman ortaya çıkan sonucu yeni nesillere anlatmak bile zor olmaktadır. Yani sorun, dedelerin teknik bilgi konusunu çocuk ve torunlarına sorarken, onların insan eksenli tecrübi bilgilere gerek duymamaları, bunu babalarından dedelerinden karşılama yoluna gitmemeleri, bu ihtiyacı duymamalarıdır.

Gerçi burada sorunlu hale gelen, dedelerin sırf bilgileri değildir. Dedelerin bizzat kendileri de bir dönüşüm süreci içinde erozyona uğramaktadır. Tanınmış psikologlarımızdan Kemal Sayar’ın bir sempozyumdaki konuşmasında dinlemiştim. Psikologumuz özetle şöyle diyordu: “Bir internet ortamında yaşlanan ve dedeleşen insanlar, yeterince dede olamamaktadırlar. Belli siteler arasında dolaşan, oraya buraya laf yetiştiren ve dolayısıyla hiçbir ağırlığı olmayan bu dedeler, (bazı durumlarda çocuklar için kullanılan fazlaca büyümüş çocuğa karşılık) fazlaca çocuk kalmış yaşlılardır. Dolayısıyla da buradan bilgi birikimiyle bilgeliğe yükselmiş, saygınlık için de ekstra bir şeyler yapması gerekmeyen, yani duruşu saygı telkin eden yaşlılar çıkmamaktadır.” Bu dönüşüm sürecinin sonunda dedeler kendilerinden beklenen tarihsel sosyal işlevlerini yerine getirmekte zorlanmaktadırlar.

Görülmesi Gereken Gerçek

Tabii ki bunları dede çağının bittiğini ilan etmek için söylüyor değiliz. Esasen söylediklerimiz, dedenin bittiği değil, ciddi bir dönüşüm yaşadmedeniyet verilerinden ve mesela teknikle ilişkimizden en önemli farkı da budur. Teknik, insan hayatında tabir caizse kendiliğinden akıveren bir olgudur. Farkında olsanız da olmasanız da o sizi kendisine uyarlar. Din, sanat, aile ve dedelik gibi bunların altlarındaki tüm insani oluşumlar, iradi bir kabulü gerektirirler ve insanlaşma da buna bağlıdır. İfade bir hayli katı gözükse de gerçek şudur: İnsan kendisini araçsallığa ne kadar kaptırırsa insanlaşmaktan o kadar uzaklaşır ve yalnızca daha donanımlı bir hayvan haline gelir.

Sözün kısası dedeler ve torunlar gerçek yerlerini bulabilirlerse, bu gerçeği dedeler söyleyecekler, torunlar da bunu rahatlıkla anlayabileceklerdir. Dedeye hangi açıdan bakarsak bakalım görülmesi gereken gerçek herhalde budur.