Kategori: Dergi Büroları Dosyası

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

Ali Güney – Bizim Hikayemiz

“mahalle mektebine”

Cumartesi. Kışın cama vuran güneş, perdeyi ‘tül’ halinde bıraktırmış. Şehir uyanmakla uyanmamak arası yatağında oynaşan çocuk gibi. Saçları dağınık, bulutlu. Güneş, şehrin tepesine doğru dikilmekte, uyansın diye.

Kadın, kahvaltıyı hazırlamaya koyuldu. Çocuk­lardan büyüğü yatakta hala. Akşam geç yattı ta­bii. Küçük, çizgi filmin başında. Kadın küçüğün yanına gelip ‘babanı uyandıracaksın, kıs şunu’ diyor. Küçük, başına gelebilecek bir hafta sonu cezasından tedirgin, söyleneni yapıyor. Kadın, ekmeğe bakıyor, azsa büyüğü uyandıracak. Ek­mek var, ‘azıcık’ daha yatsınlar, hem bugün cu­martesi.

Adam bir bardak çay içip kalkıyor. Acelesi var. Büroda işler malum. Hem bugün Ankara’dan ünlü yazar gelecek. Akşam da onunla ilgilenme­li. Merak etmeyin akşama, yani.

Kapıdan çıkarken arabayı alsam mı, diye düşün­dü. Bir dünya yol, tek başına zaten, ne gerek! Şimdi gelir “(87)TAŞRA-KARAÇAY” otobüsü. Bin­diği otobüsün ismi ‘taşra’, ne güzel.

Otobüste giderken başını cama yasladığı gün­leri anımsadı. Sakal bırakıp, cigara içtiği günler. Okuduğu, okuduğu yıllar. Şimdi ağrıyor gözler. Yine de devam etmek güzel, diyor içinde hala ölmeyen bir yer. Devam etmek deyince apart­mandaki karşı komşunun sözleri geliyor hatrına: “Başını belaya sokmanın bin bir türlü yolu var­dır, serserilerin yaptıkları aklınıza gelebilir he­men. Ya okumuşların işleri? Maaşı alıp çıtır çıtır yemek varken, sen kalk dergi mergi uğraş dur!” Matbaalarda ömrünü geçirmiş ‘emekli’ karşı komşunun on(lar)a destek cümleleri bunlar.

Parfümü otobüsü dolduran gençler biniyor, sı­kışıklığı çoğaltarak. İnsanlar o otururken ondan yer vermelerini beklemiyor artık. Kızla oğlan, ül­kenin meşhur dizilerinden birindeki öpüşme sahnesini konuşuyorlar. Kız; yaa, yaaa, yaaa diye cevaplıyor anlatılanı. Oğlan, kızın kulağına fısıl­dıyor sonra, “aşkımmmm” diye ünlüyor kız. Sarı­lıyorlar.

Mahremin sınırlarının kalmaması hüzünlendiri­yor onu. Niye?

Erken iniyor otobüsten, yürümek istiyor. Açıl­sın içi.

Büroyu açtığında bir küf kokusu iniyor ciğerle­rine. Pencereyi açıyor. Sağı, solu toplamalı. Gü­lümsüyor. Bütün ülkenin derdi bu değil mi? Sağı, solu toplamak.

Masayı, sehpayı silmeli. Koliler çok dağınık, karşı duvara almalı. Şu rafları düzenlemeli…

Yarım saate kalmıyor küf kokusu. Çay söylüyor. Bu insanı terletmeyen yorgunluğu, caddeyi gö­ren pencereden insanları izleyerek azaltmak gü­zel. Derken;

Çoğalıyor sesler, sarılmalar.

Hocam yazı ne zamana yetişir? Alicim bu sayı öykün yok mu? Sizin doçentlik tezi basıldı mı hocam? Haa aldım o kitabı. Öykü ödülü alan yazarla kim görüşür? Vay hocam siz buralara uğrar mıydınız? Kırşehir miydi sizin görev yeri? Öyle mi geldiniz demek, hayırlı olsun. Düğün ne zaman?

Çay içelim çay, Alicim canım çay söyle.

Önümüzdeki sayı dosya konusu belli gibi ho­cam. Siz ne dersiniz? Bizim çocuğu diyorum bi okula göndersek, özel, nasıl olur, pahalı mı ge­lir? Efendim, Tanzimat’ta böyle değildi inanın? Tarih bir yorumlama bilimidir ama bunu ağzı olan herkes yapmalı mıdır? Vay uzun ve fiyakalı cümle. O yazıda anlatılan öyle değildi ama, evet bende okudum …

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Arkadaşlar, lütfen yazıları yetiştirelim. Benim araba geçen hararet yaptı, bayağı masraf ettik sormayın. Sanatta başarının ölçütü olmayabilir bence. Ama bizim şube müdürüne gel de anlat, laf dinlemiyor ki, raporda imza eksikmiş. Sen bu kitabı okudun mu? Hocam o modeller çok tut­maz, bizim arkadaşta ikibinbeş modeli var, ona bakalım. Ama o kooperatife girmek lazım. Mev­kii süper. Takım o geldi güçlendi ya, Feneri eli­mizden kaçırdık bak geçen hafta. Ne oldu senin doktora işi, dili hallet bi an önce. Bildiğimiz bi kurs var bak. Doğru, doğru.

Çay içelim çay çay, Alicim çay söyle…

Olur, oluverir.

Tezlik kipinde çekimlenir akmak fiili zaman için­de. Sesler azalır. Öğleden sonra gelecek yazar, telefonla ulaşır, gelemeyecektir.

Alışılmıştır, çünkü Konya ‘merkeze’ yakın olduğu için hep uzaktır.

Bürodan çıkarken ikindi akşama yaklaşmıştır. Işıklar söndürülür. Kapı kilitlenir. Adam ve yanın­da iki arkadaşı “çizgi kitabevi”ne doğru yürürler.

İş Bankası’nın önünde poşetleri kitap dolu oto­büs bekleyen üç arkadaş, onları gerçek hikayesi­ne götürecek otobüslerini bekler…

Adam otobüsten iner. Bir hikâye vardır kafasın­da. Gidince muhakkak yazmalıdır. Şu yeni roma­nı da bitirmeli. Otobüste başladığı kitap ne gü­zelmiş öyle, bu gece bitirmeli. Oturduğu site­ye “az kalmışken” telefonu çalar. Kadındı arayan, kadını. Akşam, dedi, annemler geliyor, ekmekle yoğurt alsana.

O an çıkıverdi aklından hikâyesi. O roman, şimdi burada zamanını versek neye yarar, okunamadı, bitmedi. Adam markete yürüyordu.

Eve girdiğinde akşamı kaçırmamak telaşıyla bı­raktı elindekileri.

Adamın büyük oğlu telefonla konuşuyor. Odası­nın kapısı kilitli. “Babam büroda olunca çıkama­dım çarşıya aşkım, annemle pazara gittik, yarın görüşürüz artık üzülme…” dedi.

“Bugün cumartesi bi kere, devlet daireleri kapa­lı olur, ne bürosu hem, avukat mı baban, kan­dırma beni!” dedi kız arkadaşı. “Aşkım öyle büro değil, babam öğretmen benim, ama yazar aynı zamanda. Dergi çıkarıyorlar. Cumartesileri dergi bürosunda olur.”

“Aaa, yazar mı senin baban?”

“Evet aşkım!”

“Ne yani ben şimdi bir yazar çocuğuyla mı çıkı­yorum, ayy çok heycanlıı, Ben hemen Bennu’yu aramalıyım, haber etmeliyim ona, ararım seni birazdan aşkımm.”

Çocuk telefonu kapattığında mutluydu. “afe­rin be baba, yazarlığın işe yarıyor bazen” cümlesi geçti içinden.

Kurallı bileşik fiil çekimi hızında akan zaman, in­sanı yalnızlaştıran bir şubat akşamı kılığına bü­rünerek, Konya’yı sarmaya başlamıştı.

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

Abdullah Harmancı – Dergi Bürolarında

1996 idi. İstanbul’dayız. Abim Mehmet Harmancı, Ertuğrul Fındık ve ben. Dergâh’a gittik. Mustafa Kutlu biraz yorgundu sanırım. Bizimle ilgilendi. Konya’yla ilgili bazı sorular sordu. İsmet Özel, Süleyman Çobanoğlu’nun henüz yayımlanan şiir kitabı hakkında bir yazı yazmıştı. Dergâh’ın prova baskısında kapakta o yazı vardı. Heyhat! diyordu. Bir tarafta harıl harıl çalışan birileri vardı. Birileri yemek hazırlıyordu. İnsanın içini ısıtan bir neşe ama insanın ruhunu acıtan bir hüzün. Kutlu’nun önündeki masaya hafifçe vurup şu kadar senedir şu masada oturuyorum, dediğini hatırlıyorum. Bir eseflenme gibi.

2003 müydü? Ankara’daydım. Hece’ye çıktım. Kapıyı Hüseyin Su açtı. Uzun boynu, endamlı, ağır başlı bir adam. Kendimi tanıttım. İçeri geç­tik. Her zaman olduğu gibi bir konu bulmak­ta zorluk çektim. Susuldu. Olsun ama. Hece bu­rası. “Sükut”un başkentliğini yapmış bir dergi­nin ardılı. Hece. Susulacak elbet. Muntazam bir şekilde istiflenmiş kitaplar, uzayıp giden edebi­yat dergileri. İçimi ısıtmıştı. Kendimi iyi hisset­miştim. Ama gene belirsiz bir hüzün. Yitiklik, fa­nilik duygusu.

1992 yazıydı. Konya İmam Hatip lisesi hocala­rından Hüseyin Yaylalı bizi Murat Kapkıner’e gö­türdü. Daha doğrusu Varide’ye. Şimdiki terziler iş hanındaydı Varide’nin bürosu. Üçüncü ya da dördüncü kat. İçeriye girdik. Murat Güzel’miş. Murat Güzel olduğunu sonradan öğrenecektim. Sigara içiyor ve kitap okuyordu. Murat abiyi sor­duk. Hastaneye gitmiş. Gelir, dediler. Bekledik. Geldi. Durmadan sigara ve çay içen bir şair. Kırk­lı yaşlarında. Varide’nin sade ve küçük bir bü­rosu vardı. Dolaplardaki Mavera ciltleri dikkati­mi çekti. Alıp bakmak istedim. Cesaret edeme­dim. Gıcır gıcır ciltler içime bir serinlik veriyordu. Mavi silme kapak üzerine yazılmış sarı yaldızlı harfler. Murat abiye o zaman bir dergide çıkmış şiirlerim verildi. Okundu. Konuşuldu. İçeriye gi­ren kişinin Bülent Sönmez olduğunu sonradan öğrenecektim.

1996 idi. Aşiyan dergisinin bürosu bugün hala TYB Konya şubesinin evi olan binanın ilk katın­daki girişte, sağdaki odaydı. Genellikle Bülent Sönmez dururdu. Hasan Hüseyin Kozak, Murat Kayacan orda rastladığım isimlerden. Derginin bürosunun sonradan Muhtarlar İş hanı denen yere taşındığını hatırlıyorum. Orada da Hasan Hüseyin Kozak’la çokça oturduğumuzu hatırlı­yorum. Murat Güzel’le. Başka arkadaşlarla. Sade. Sessiz. Küçük yerlerdi. Tenha. Evet aradığım keli­me bu işte. Tenha.

Abim Mehmet Harmancı’nın çıkardığı Metafor dergisinin bürosunu da unutmayalım. Uzaktan gördüğüm bu büronun içine girmedim. Önün­den geçtiğim ama içine girmediğim bir büro olarak o da içimdeki yerini aldı.

2014’te Ocak ayında, Edebiyat Ortamı dergisinin bürosundaydık arkadaşlarla. Daha birkaç hafta önce. Mustafa Aydoğan beyle derin bir sohbe­te daldık. Normal büyüklükte bir dairenin küçük bir odasındaydık. Çaylar geldi. Mustafa Aydo­ğan tam bir sohbet adamı. Sizi dikkatle dinliyor ve kolay kolay sizi onaylamıyor. İyice aklına yat­ması lazım. Düşüncenizi sorguluyor. Bu da size bir değer katıyor. Her şeye itiraz edenlerle her şeyi onaylayanların bizi aynı çaresizliğe sürük­lediği ortada. Bu yazıya malzeme bulmak üze­re büroda göz gezdiriyorum. Bir dergi bürosun­dan beklediğimiz her ne ise işte onlar var bura­da. Üst üste yığılmış dergi balyalarından kasvetli kitap dolaplarına kadar.

Yaş ilerledikçe mazi bir pişmanlığa evriliyor. Daha iyi yaşasaydım, daha güzel yaşasaydım, daha doğru yaşasaydım, daha dolu dolu yaşa­saydım, daha yavaş yaşasaydım… diye diye acı­tıyorsunuz kalbinizi. Şimdi bu yazıyı yazmak da beni çok yaraladı. Yazmayaydım iyiydi.

Lütfü Şehsuvaroğlu – Hasret ve Divan Günleri

Lütfü Şehsuvaroğlu – Hasret ve Divan Günleri

Etimesgut Büyük Ülkü Derneği başkanı oldum. 18 yaşıma yeni girmiştim. Hemen bir hamle yapmalıydık. Etimesgut’un Sesi adıyla bir dergi çıkardık. Liseyi bitirmiş Ziraat Fakültesi birinci sınıfında okuyordum. Yazları Şeker Şirketi’nin Vagon Kantarında muvakkat işçi olarak çalışıyordum. Gececiydim. Akşam yedi sabah yedi mesaisi. 12 saat. Gecenin yarısına kadar fabrikaya giren pancar yüklü vagonları tartardım, sabaha doğru da çıkan melas ve küspe vagonlarını… Sonra kömür sobasının yanına kıvrılıp uyuklar sabah altıda kalkar tartıların icmalini yapar günlük icmali de yedide Pancar Şefliğine bırakırdım. O gecelerde edebiyat ve fikir meseleleri ufkumuzu sarardı. Selahattin adında Atsız hayranı bir hemşehrim ile mülahazalar geliştirirdik. O sırada Atsız’ın Ötüken mecmuasını getirtir ve dağıtırdık.Sonra Hareket ve Nurettin Topçu, sonra Hisar dergisi ve Mehmet Çınarlı… Hisar’da Cemil Meriç okumaları…

Derken genel merkeze giriş… Bülten yazıları… Bildiriler… Kararlı ve sert demeçler…

Hasret dergisi Ankara İmam Hatiplileri olarak çı­karılıyordu ve genel merkeze alınmıştı. Orada yazarken aynı zamanda Türk Milliyetçiliğinin Ta­rihi adlı metin Millet gazetesinde tefrika edili­yordu. Bu metin İstanbul’da açılan bir yarışma­da ikincilik ödülü almıştı. Birinci de o zamanlar asistan olan rahmetli Erol Güngör’dü.

Hasret dergisinde yazarken birden ekibe da­hil oldum. Dergi aynı zamanda ocağın de­rin karargâhı idi. Muhsin Yazıcıoğlu, Musta­fa Mit, Yılmaz Şenyüz, Burhan Kavuncu, Sefa ağabey(daha sonra rahmetli oldu) hem dergi çı­karırlar, hem ocağın istihbarat işlerini koordine ederlerdi. Giderek derginin baş sorumlusu ol­maya başladık Burhan’la beraber… Okuyor, ça­lışıyor, yazıyor, tartışıyorduk. Derginin hamaliye­sinden yazı işlerine; sonra matbaalardaki basım ve ardından dağıtım işlerine kadar her şeyini Burhan’la ikimiz yapardık. Bizden evvel Bahattin Ergezer, Nurullah Özcan, Osman Oğuz, Ali Bat­man, Ruhi Özbilgiç ve Şefik Kantar gibi arkadaş­lar da emek vermişler. Fakat biz kendimizi faz­la adamıştık. Neyse ki sonradan ekibe aldığımız arkadaşlar yükümüzü hafiflettiler. Naci Bostancı, Kemal Görmez, Mustafa Çalık, Mümtazer Türkö­ne, Nihat Genç, Nuri Gedik, Yaşar Ateşsoy, Sami Uluçay, Muhlis Özturhan, Ozan Cengiz, Yusuf Taşçı, ve daha niceleri…

İstanbul’da çıkan Genç Arkadaş isimli dergi­yi Türkeş Bey yasaklama kararı aldığında dergi­yi yasaklayıp arkadaşları üzeceğimize Ankara’ya genel merkeze alalım dedik ve işimiz daha da arttı.

Bir de Divan maceramız var. Yüksek Öğretmen’de arkadaşlar çok güzel bir dergi çı­karıyorlardı. Edebiyat dergisiydi: Ülkü Pınarı…

Ayvaz Gökdemir’in hamiliğinde, Yılmaz Terzi’nin yöneticiliğinde, Ali Akbaş’ın ağabeyliğinde, Ce­mal Kurnaz, Ayhan Pala, Namık Açıkgöz, Abdul­lah Postallı(Yağmur Tunalı), Ahmet Nezihi Turan gibi arkadaşların gönüllerini koydukları bir der­gi…

Bu dergiden de parti rahatsız olmuştu. Zaten Üniversiteliler Kültür Derneği’nin ittifak gibi ka­tılımı baştan beri lideri rahatsız etmişti. Galip Er­dem, Nevzat Kösoğlu, Sadi Somuncuoğlu, Nuri Gürgür, Acar Okan ve Ayvaz ağabeylere karşı her zaman bir mesafe koyan Türkeş, onları sev­diğimizi bildiğinden topluca Mitçi suçlaması­nı da yapmaz ama ara sıra birkaçı için ihsas et­tirirdi.

Ülkü Pınarı’nın kapatılma kararını benim bildir­mem gerekiyordu. Ben de toplantılarına gittim. Ali Akbaş abim durumu anlamıştı. Sanat edebi­yat konuştuk. Aslında bana düşen ‘bugünden itibaren bu dergi kapatılmıştır’ demekten iba­retti. Böyle emirde robot uygulamalarının yan­lışlığını idrak ettiğimden kendi irademi kullan­dım ve derginin genel merkeze alınmasıyla bel­ki daha çok okuyucuya erişebileceğine dair in­citmeden görüşler ileri sürdüm. Elbette ki oca­ğın kudretinden taviz vermeden hani…

Adı da değişti ve bir dergi daha kapatma yanlışı­na düşmeden tıpkı Genç Arkadaş’ta olduğu gibi hizip meydana getirmeden Ülkü Pınarı’ndaki kadroyu da alarak daha geniş bir kadroyla Di­van dergisini çıkardık. Derginin başına Genel Ya­yın Müdürü olarak Beşir Ayvazoğlu’nu getirdik. Ahmet Turan Alkan da Genç Arkadaş’a yardım­cı olacaktı. Ahmet Turan alkan daha sonra bunu kendisi yazdı ve ilk maaşıyla hanımına bilezik aldığını da ekledi. Her iki isim de Sivaslıydı ve Muhsin Başkan önermişti.

Divan’ın matbaadaki basımına kadar Beşir Beyle birlikte ilgilendik.

İlk sayıda biraz amatörlük oldu. Aslında ressam arkadaşımız Coşkun Karakaya’nın(12 Eylül ol­madan rahmetli oldu) tasarımı tuğra biçiminde bir Divan başlığını beğenmiştik. Fakat orada Be­şir Bey inisiyatif kullandı ve basit bir DİVAN hafif italik kapital bir karaktere karar verdik. Aslında Beşir Beyi kıramazdım. Dışarıdan bakılınca ken­dini beğenmiş, fedakârlık edemez, nazenin bir şairdi. Daha doğrusu hemen bütün ülkücüler öyle görürdü. Ben de ne kadar sağlam bir ülkü­cü olduğunu, aynı zamanda hareketimizin Yah­ya Kemal’i oluğunu ileri sürer arkadaşlarda sem­pati oluşturmaya çalışırdım.

Divan çıktı. On bin bastık ve sattı. İyi gidiyordu.

Yayın Kuruluna Ülkü Pınarı’ndaki arkadaşla­ra ilaveten Ali ağabey Musa Beyi de aldı. Çok iyi hikâyeler yazardı. Sadık Kemal Tural da gir­di. Bizim dergi bürosunda (Dörtyol’da Yapıcıoğ­lu Apartmanında) Divan toplantıları da yapma­ya başladık.

Bir ara Hergün gazetesinin bulunduğu binanın yedinci katını tuttum. Oradaki odamı siyaha bo­yattım. Bir inziva odası gibi…

Büyük salonu çalışma odam yapacaktı çocuklar; hayır dedim. Ben bu küçük odada çalışacağım.

Zaman zaman Umay Hanım, Emine Işınsu Ah­met Bican Ercilasun ve İskender Öksüz gibi hocalar da katılırdı. Altıncı sayıda Sadık Bey Türkeş’e gidip bir operasyonla dergiye el koydu. Beşir Beyi küstürdüler. Sadık hoca Yağmur’u dü­şünüyordu, ama Mehmet Önal dergiyi omuzla­dı sonra…

Divan böylece iki dönemli bir dergi oldu. Beşir Beyin dönemi ve Sadık Beyin dönemi…

Kendinden kapaklı, tantanasız, nümayişsiz der­gi hasbi ve estetik bir dünya görüşünü paylaştı. Elli bin yüz bin basan dava dergilerinin yanında edebiyat ortamı stresimizi alırdı. ‘Üç parçalı bi­riydim üç ayrı kafeste’ mısraı olan bir şiirim var­dı; ondaki gibi gerek 12 Eylül’den evvel gerek 12 Eylül’den sonra üç ayrı hayatı yaşadım. Edebi­yatçı kimliğim, ocak başkanlığı ve adanmış kim­liğim ve bir de bunlardan müstağni kendim…

İnsan bazen maziden izlere dönünce onları ye­niden kurgulamayı haslet ediniyor; çoğunlukla farkında olmadan…

Hani bilerek yapanlar da yok değil…

Ülkü Pınarı’ndaki ekipte olan Yağmur da Divan’daki konumunu biraz hayatına anlam kat­mak için abartmış. Şöyle yazmış Kavga Günler adlı kitabında:

“Biz Yüksek Öğretmen Okulu’nun edebiyatse­verleri ve edebiyatın da dergiciliğin de amatö­rüydük. Gücümüz, merakımızın ve dille verilen eserlerden aldığımız tadın bizi esir alacak kadar güçlü olmasındaydı. Yoksa, o şartlarda, Don Ki­şotluğu aşan bir işe girişmiştik. Pek çok kimse de, bu can pazarında, bu tip bir derginin gerek­liliğine inanmıyor, bunu açıkça söylüyor ve pek azı da söylemese de aynı kanaati paylaşıyordu.

Ülkü Ocakları üst yöneticilerinde de bu hal se­zilirdi. Onlarda başka bir şey daha vardı: Her ba­şarılmış işi merkezin adıyla sunmak isterlerdi. Bi­zim dergi, neticede oraya bağlı bir öğrenci der­neği tarafından çıkarılıyordu. Az çok başarılı ol­muş ve kabullenilmişti, devamı daha güçlü şe­kilde gelebilecek haldeydi. Zor bir yol geçilmişti. Yeni isimler aramıza katılıyor, eskiler de kısa za­manda olgunlaşıyorlardı.

Genel Merkez, bu işe el koymak İhtiyacını duy­makta gecikmedi. Muhsin Yazıcıoğlu Genel Başkan’dı. Lütfü Şehsuvaroğlu da yedek Genel Başkan’dı. Anarşi yıllarında, öğrenci, gençlik ve fikir dernekleri sıkça kapatıldığı için, tedbir ola­rak, hazır bir dernek, hemen devreye sokulabi­lecek halde tutulurdu.

Lütfi, Muhsin Başkan’ın yönetim kurulu üyesi ve stajda bir genel başkan adayı gibiydi. Edebiya­ta merakı vardı. Gelip gittikçe, “Dergiyi merke­ze alacağız!” diyordu. Hepimiz, derginin başka yere nakledilmesinin, yetişmiş bir ağacı kökün­den söküp başka yere dikmek kadar riskli ola­cağını anlatmaya çalıştık. Günlerce, bu derginin Yüksek Öğretmen çatısı altında çıkarılmaya de­vam ettirilmesini konuştuk. Ne dedik, ne ettikse anlatamadık.

Tabii ki Lütfi’nin dediği oldu ve bizim dergi mer­keze alındı.

Merkeze alındı ve battı. O yıllardan bu yana Lütfi’ye” dergi katili” diye takılırım. Bu sıfatı hak etmese de, yavrusunu kaybeden bir ebeveyn ıs­tırabı duyarak, böyle takılmamı mazur görür.” (Yağmur Tunalı, Kavga Günleri, s. 165)

Sevgili Yağmur, bizim Mümtaz gibi tarihi yeni­den ama kendi merkezli yazmaya kalkmış anla­şılan. Edebiyata meraklı birisi olarak hakkını tes­lim etmeliyim. Evet, iyi edebiyat yapmış.

Fakat anlattıklarının gerçekle ne kadar ilgisi ol­duğunu yine edebiyat ve yine edep çerçevesin­de, düzeltmeye çalışayım.

Benzer bir maziyi yeniden inşa rahmetli Nevzat ağabey tarafından yapılmıştı da ben de vefatın­dan evvel hatırlattığımda itiraf etmişti. Umulur ki bu hatırlatmamdan sonra Yağmur da Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın kaseti, Ülkü Pınarı ve Di­van hakkındaki kurgularını kabul eder.

Osman Çakır’ın yaptığı nehir söyleşinin bir ye­rinde bizden bahsederken şöyle diyor. “Ni­hat Genç ile Lütfü Şehsuvaroğlu –ki o da içer­de yattı- yayınevi kuracaklarmış. Alaattin’e git­mişler. O da onlara demiş ki çok kazanmak isti­yorsanız Nevzat abinin kitaplarını basın.” San­ki o zaman Nevzat ağabeyin kitabı var? Nevzat Kösoğlu’nun ilk kitabını ben bastım. Neden? Ce­zaevinde ve Mamak mahkeme salonunda örnek direnişi yüzünden.. Allah rahmet eylesin. Gönlü­müze taht kurdu. Ben de Nihat’a dedim ki –Ni­hat çok hızlı ve iyi bir dizgiciydi de- Nevzat ağa­beyin işte Söğüt ve Ocak dergisindeki yazıla­rı. Bunları diz eksik kalırsa Alaattin beyden veya Nevzat ağabeydeki dergilerden tamamla. Kü­çük bir kitapçık düşündük ama kitap yazılar gel­dikçe büyüdü hatta kapağını altın yaldızlı bas­tık. Kitap Şuuru. Nevzat Beyin ilk kitabı ondan önce kitabı yok. Şimdi çok ama… Demek ki in­sanlar bugünden bakıp maziyi yeniden kurulu­yorlar. 5000 kitabı da % 55 indirimle ANDA’ya verdim. Sonra da ANDA yandı dediler. O kitap­lar da gitti…

Yağmur da meşhur kasetimiz, Ülkü Pınarı ve Di­van macerasındaki yerini kurgulamış sonradan.

Bazı şeyleri bilmediğinden de olabilir, kendisi­nin mazideki yerini yeniden tayin arzusundan da… Keşke ben öldükten sonra yazsaydı. Mese­la Muhsin Başkanla ilgili yazdıkları gibi… Yine de takılma faslındaki sevecenliğine hayranım. Eskiden de kimi zaman aruz denemelerini bize getirip okuduğunda veya birlikte TÖMFED’de kurduğumuz tiyatro hülyalarındaki hayranlığım gibi… Şimdi sevgili arkadaşımın yanlışlarını dü­zelteyim.

Yağmur maalesef, ‘Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın’ adlı kasetin yapımında o zamanki TÖM­FED başkanı Haşim Akten’i ve emeğini hiç yâd etmemiş. Haşim projeyi getirdiğinde Ocağa – zira ocak faaliyetleri öyle dışarıdan empozele­re hiçbir zaman açık değildi- zaten o vakitler bü­tün bir kitlece benimsenen ve benim 1977 Ko­nak Sinemasındaki Ülkü Ocakları Kurultayında sunduğum sloganlardan olan Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın başlığının kasete verileceği baştan belli idi. Yağmur bu başlığı beğenmemiş olabi­lir ama yapacağı bir şey yoktu ve o zaman hiçbi­rimize bu görüşünü söylememişti. Böyle bir şey de takdir edersiniz ki imkân dahilinde değildi. Fakat belli ki yıllar sonra yani 12 Eylül’den çok sonra, Muhsin Başkan içerden çıkıp da vakıf ve sonrasındaki parti yıllarında kendisiyle karşılaş­masında bu görüşünü dile getirmiş…

Ülkü Pınarı Yüksek Öğretmende çıkan bir der­giydi. Doğrudur, Yağmur da vardı. Ayvaz Gökde­mir himayesinde Yılmaz Terzi’nin başkanlığında Ali Akbaş’ın ağabeyliğinde çıkıyordu. Dümdüz bir kapağı vardı. Ülkü Pınarı… 500 adet basılı­yordu. Heyette Cemal Kurnaz, Ayhan Pala, Ah­met Nezihi, Namık Açıkgöz de yer alıyordu. Bu küçük, kendi halendeki dergiden Başbuğ rahat­sız olmuş, kapatılmasına karar vermişti. İşte Yağ­mur bunu bilmiyor demek ki… Genel merkez ya her başarılı girişimi uhdesine alırmış yahut kapatırmış hikâyesi doğru değil yani. Genç Arka­daş da Ülkü Pınarı da başbuğun kapatılmasına karar verdiği dergilerdi. Ama genel merkez ola­rak bizler emri o zamanlar olduğu gibi uygula­ma yerine arkadaşları küstürmeyelim diye ken­dimize göre uyguladık. Ne yaptık? Tıpkı Genç Ar­kadaş da olduğu gibi Genel Merkeze alacağımı­zı ve daha özenle, daha büyük tirajla çıkaraca­ğımızı vaat ettik. Aslında bunların hiçbirine ge­rek yoktu. Emri olduğu gibi uygulamalı ve kendi adımıza dergi çıkarmalıydık demek ki… Ama ne olurdu o zaman? Gerek İstanbul’daki arkadaşlar gerek Yüksek Öğretmen’deki arkadaşlar başbu­ğa küsmüş olacaklardı. Ya da hizip olacaklardı. Olumlu düşünme bizi dergileri genel merkez hi­mayesine almaya itti. Divan dergisi adına iki ka­pak hazırlandı. Birkaç toplantı yapıldı, tuğra gibi yazım sitili ile Divan adına bir dergi de hazırlan­dı ama basılmadı. Sonunda Beşir Ayvazoğlu ile ikimiz kafa kafaya verip sade DİVAN yazısı ile kendinden kapak dergi çıkarmaya karar verdik. İlk sayının mavi tramlı başyazısı –ki Beşir Bey yazmıştı- benim seçtiğim kalın noktalı tram yü­zünden okunamaz biçimde çıkmıştı. Altı sayı ka­dar Beşir Ayvazoğlu’nun genel yayın yönetmen­liğinde benim yani genel merkezin himayesin­de çıktı dergi. Yağmur parayı nereden bulmuş da Divan’ı çıkarmış doğrusu hayret edilecek bir nokta. Ali Akbaş’a yahut heyetteki diğer arka­daşlara, Beşir beye, Cemal Kurnaz’a sorsa öğre­necek ama öyle yapmamış tarihi yeniden kur­gulamış ve kendisini yayın sorumlusu hatta der­ginin sahibi yapmış. Fakat matbaa, mürekkep ve kâğıt kokularını güzel yazmış. Her halde sonraki hevesleri anlatıyor. “Merkeze alındı ve battı” di­yor. Oysaki beş yüz adet basılan Ülkü Pınarı’nın yerine Divan dergisi on bin bastı ve sattı. Bu na­sıl batma imiş? Ali Akbaş da Cemal Kurnaz da o günleri çok iyi anlatıyorlar. Genel merkez adına benim nasıl bir emirle geldiğimi az çok tahmin etmiş olmalılar ki “bu dergi kapatılmıştır” deme­min yeteceğini biliyorlar. Onları ikna edici ça­balarımı ve emri değiştirip inisiyatif kullanarak dergiyi merkeze alma kararımı yine takdirle an­latırlar. Ben de âdeta evlatlarının kucaklarından sökülüp alınması gibi duygu içinde oldukları­nı biliyor ve duygularını paylaşıyordum. Bu yüz­den hepsiyle güzel ve sağlam bir arkadaşlığımız oldu. Yağmur’la da öyle olduğunu sanıyordum ve bazı teşkilatçı arkadaşların onun hakkında yaptıkları suçlamaları göğüslüyordum.

Divan altıncı sayıdan sonra Sadık Kemal Tural’ın kontrolünde ve Mehmet Ünal’ın yayın sorumlu­luğunda çıktı. O zaman Sadık Kemal beyle yakın teşriki mesai içindeydi Yağmur. Bazıları bu ope­rasyonda parmağı olduğunu düşünüyorlardı ama belli ki Sadık Tural hoca Türkeş’e gidip Beşir beyin alınıp emanetin kendisine tevdi edilmesi­ni sağlamış. 12 Eylül’den sonra çıkardığımız Mil­let gazetesinde de ben kültür ve sanat sayfasını yönetirken Sadık Bey yine benzer atraksiyonlar­da bulunmuştu. Bana bir gün “Esat bey de Tür­keş gibi yapıyor bir işi iki kişiye veriyor” demiş­ti de ben ona “Sadık abi istiyorsan sayfanın so­rumluluğunu sen al, zaten gazete çıkarmak baş­lı başına yorucu” diye cevap vermiştim. Yağ­mur da hep yanındaydı. Yani 12 Eylül’den sonra da hep yanındaydı. Divan dergisinde Beşir bey­den alınıp kendisine verilmesi hususunda yaptı­ğı itirazlardan haberim yok. Eğer doğruysa afe­rin. Demek ki görev Mehmet Ünal’a verilmiş. Fa­kat Ülkü Pınarı dergisinin başbuğ emriyle ka­patılması yerine genel merkez himayesine alın­ması ve Divan adında daha çok tirajlı ve bütün Türkiye’ye ulaştırılacak bir dergi yapılması kararı bendenize yani genel merkeze aittir diyebiliriz. Yağmur bana, Ali Akbaş’a, Cemal Kurnaz’a so­rup öğrense iyi olurdu. Kavga Günleri’ndeki Sa­dık Kemal Tural ile Türkeş Beyin makamına gi­dip gelmeleri bilmiyorum. Eğer 12 Eylül’den ev­vel hep birlikte olduğu Sadık Bey ona böyle bir oyun oynamışsa sonraki dönemde 1982’lerde­ki beraberliğe ne demeli? Kitabının satır arala­rında kendisinden ajan diye şüphelenildiğini ima ediyor sevgili Yağmur. Fakat bir elin, teşkilat içinde bir elin kendisini koruduğunu demek ki o zamanlar anlamamış…

VELHASIL, onlarca dergi çıkardım. Yedi sekiz derneğin başkanlığını yaptım. Bürokraside de en üst makamlara kadar geldim bu arada. Hiç­birini benimsemedim. Kendimi adadığım hatta kaybettiğim gecemi gündüzümü verdiğim va­zifelerde bile… Her zaman bir üçüncü ben var­dı. Yaptığım işlerin hiçbirini önemsemedim. Hep biz yaptık dedim. Fakat bazı arkadaşların küçü­cük mesailerini bile kutsaması karşısında yahu aslı şöyleydi demek lüzumu var ama sadece o kadar, fazlasını zul sayarım.

Üstadın dediği gibi: ‘Bakmayın gezdiğime meş­hur Babıali’de/ Bulmuşum hayatımı bende bir tesellide…’

Mustafa Aydoğan – Gmk Bulvarı 24/7 Kızılay

Mustafa Aydoğan – Gmk Bulvarı 24/7 Kızılay

Ben kendi dergi büromuzu anlatayım. Edebiyat Ortamı’nın bürosunu…

Yani, en bildiğim yerden konuşa­yım.

Dergimizin bürosu GMK Bulvarı üzerinde. 24/7. Kızılay. Ankara. Kızılay’dan Maltepe tarafına doğru giderken Necatibey köprüsüne varma­dan hemen bir bina önce, sağda. 24 numara­lı binanın dördüncü katında. Bu binanın altıncı katında şair Ahmet Muhip Dıranas oturmuş yıl­larca. Devlet buradaki daireyi kayd-ı hayat şar­tıyla Dıranas’a vermiş. Geçen yıl eşi Münire ha­nım vefat edince daire tekrar Maliye’ye intikal etti.

Cumartesi günleri mutlaka 24/7’de oluyorum. Bir de derginin çıktığı günler bürodayımdır. Ede­biyat Ortamı mutlaka ama mutlaka zamanında çıkar ve hemen matbaadan büroya gelir. Dergi­nin çıktığı gün de bürodayımdır.

Dördüncü katta iki daire var. İlk yıllarda karşı da­iredeydik. 8 numarada. “Edebiyat Ortamı” yazılı tabela hâlâ bu odanın bulunduğu dairenin giri­şindedir. Girişte, hemen sağdaki küçük oda der­giye aitti. Server Vakfı’nın başkanlık odasıydı bu­rası. M. Ali Bulut da başkandı. Mekan darlığı yü­zünden başkanlık odası dergiye verilmiş oldu. Ne ki gelen misafirlerin çoğu ayakta kalırdı. An­cak 4-5 kişiyi alacak bir odaydı. Gelenler bu sayı­dan fazla olduğunda işler karışırdı biraz. Bazıla­rı kapıdan ancak kafasını uzatacak yer bulur, ba­zısı ayakta muhabbete katılırdı. Çay geldiğinde çaycıya girecek yer yok yani. İlk sayıyı bu oda­da çıkardık: 2008’in Mart ayı. 1 Mart. Sarı ve kır­mızı renklerin hakim olduğu soyut bir resim var kapakta. Kime ait olduğunu bir türlü öğrenme­diğimiz bir resim. Kapak tasarımını yapan arka­daş internetten indirmiş ama kime ait olduğunu not almamış. Sonraları, İspanyol ressam Miro’ya ait olabileceğine kanaat getirdim. Kapaklarımı­za Miro’dan çok resim kullandık çünkü. Miro’nun resimlerine epey aşina oldum. Sevdim Miro’yu. Okur da sevdi galiba. Kapak resimlerimizle ilgili genelde olumlu tepki aldık. Miro’yu işte bu bü­roda tanıdım.

İkinci yılın sonunda karşı daireye taşındık. 7 nu­maraya. Dipteki odayı dergiye ayırmışlar. Karan­lık ve soğuk. Önceki odamızdan biraz daha bü­yük sayılır. Bu oda 7-8 kişiyi alabiliyor. Tabi gelen sayısı fazla olunca yine kapı girişinde birikmeler oluyor. Ayakta muhabbete katılıyorlar. Böyle du­rumlarda mahcup olduğumu ifade etmeliyim.

Derginin günü Cumartesidir. Sadece o günler uğrayabiliyorum çünkü. Zamanla, gelip giden­ler de bu rutine alıştılar. Cumartesi günü saat 15’den itibaren dergide oluyorum. Muhabbet ve çay faslı başlıyor. Çay faslı derken biraz çeki­niyorum çünkü çaycımız İbrahim abi diğer oda­lara çay taşımaktan bize yetişmekte zorlanır çoğu kez. Bu nedenle çayın gelmesi ayrı bir tö­rendir. Mutlu bir durumdur. Bu eksikliği bazen genç arkadaşlar kapatırlar. Sağ olsunlar karşı da­ireden çayları doldurup getirirler.

Odamızda sadece masa ve sandalyeler değil, dergiler ve kitaplar da yer bulmak zorundadır. İade dergiler ve dağıtıma hazır kitaplar dört bir tarafta öylece beklemektedir. Zamanım olduğu sürece bir düzen vermeye çalışsam da dağınıklı­ğa çare bulmak kolay olmuyor. Yani, dergi ve ki­taplarla iç içe bir oda. Keyifli bir tarafı da var el­bette bu durumun. Kalabalık olsa da kötü bir görüntü oluşturmuyor. En azından herkes için.

İhsan Solmaz, Edebiyat dergisi müdavimlerin­den bir abimiz. Nuri Pakdil’in öğrencilerinden yani. Bir gün ziyaretimize geldi. Odamızdaki dergi ve kitap kalabalığını görünce biraz duygu­landı. Küçük bir oda, masa, sandalyeler, dergiler, kitaplar… “Edebiyat dergisinin bürosu da aynen böyleydi” dedi, “ne kadar da benziyor!”.

Biraz da odanın düzeninden bahsedeyim. Der­gimizin odasındaki düzen şöyledir: Kapıdan gi­rildiğinde karşı sağ çaprazda bir masa, masa­nın hemen solunda bir bilgisayar masası var. Bil­gisayar masası diğer masaya göre biraz daire­vidir. Yani koltuğa oturduğunuzda sizi çevrele­yen bir biçim vardır. Oturma masasının karşısın­da üçlü bir koltuk, masanın önünde ise iki kol­tuk ve bir sehpa vardır. Masaya göre soldaki ve sağdaki duvarlarda dolaplar vardır. Geriye kalan alan boş alandır. Tahmin edileceği üzere boşluk­ların çoğu dergilerle doludur. Bahsettiğim söz konusu masa editör masası olarak kabullenil­miş olduğundan hep ben otururum. Doğal ola­rak en geniş alanı ben kaplarım. Ne ki pek hoş­nut olduğum söylenemez bu durumdan. İster­dim ki odada masa falan olmasın, sadece koltuk veya sandalyeler olsun, ortada da bir sehpa ve hep beraber bir çember oluşturarak oturalım. Eski hava yani.

Dergi büroları, bir okul mudur, bir sohbet mer­kezi midir, bir buluşma yeri midir? Belki hep­si, belki de hiç biri. Bu tür tanımlamalar biraz da dergilerin okur ve yazarlar üzerindeki etki bi­çimlerinin belirlediği ve çerçevelediği tanımla­malardır. Eski dergiler hakkında yapılan bu tür tanımlamaların efsanevi tarafları olduğunu sa­nıyorum. Gerçekle buluştukları yerler vardır, bu­luşamadıkları yerler vardır. Sevdiklerimizin üze­rimizde etkisinin olduğunu düşünürüz, sevme­diklerimizin de hiç bir katkılarının olmadığını zannederiz. Oysa gerçekler bambaşka olabilir. Hayat insanı sadece hoşa giden yanlarıyla de­ğil, hoşa gitmeyen, zorladığı yanlarıyla da eğitir. Hatta zorladığı yanlarıyla daha fazla eğitmiş ola­bilir. Sevmek ya da sevmemek, kendine ait öl­çülere çoğu zaman sahip değildir. Sevme bilin­ci diye bir şey var gibi geliyor bana. Sevmek bir yetenektir. Hoşumuza gittiği için, dahası, kendi­liğinden mevcut, hazır bir sevme ilişkisinde çü­rük yerler çok olur. Sevilen şeyin ne için sevildi­ği çoğu kere unutulur gider. Ya da sevdiğimiz bir durumu en küçük hatasında yerlere çalabi­liriz. Bu tür sevgi halleri, bir “bilinçle” kavuşul­muş sevgi olmadığının kanıtıdır. Ne demek is­tediğimi küçük bir hatıra ile izah etmeye çalışa­yım. Şöyle ki; Cahit Zarifoğlu’nun Mavera dergi­sinin son sayfalarında yer verdiği ve hâlâ bahis­lere konu olan, övgüyle söz edilen “Okuyucular­la” bölümünü herkesin takdir ettiğini sanırdım. (Bu bölümde, dergiye gelen okur mektuplarına cevap verilir, mektup içindeki yazı, öykü ve şiir­ler eleştirilirdi. Eleştiriler bazen ‘ağır’ hükümler içerirdi çünkü Zarifoğlu şu ilkeye inandığını yaz­mıştı bir defasında: Sanatta merhamet olmaz.) Bir gün, gerçeğin böyle olmadığını gördüm. Öteden beri tanıştığımız ve zaman zaman da şi­irler yazan, yaşı benden biraz büyükçe bir arka­daşımızla, söz konusu “Okuyucularla” bölümü­nü konuşmak istedim. Çünkü konu oraya gel­mişti. Arkadaşım yüzünü buruşturdu ve o mek­tupları doğru ve hakkaniyetli bulmadığını söy­leyiverdi. Arkadaşıma göre Cahit Zarifoğlu’nun okur mektuplarına verdiği o cevaplar, dikkatsiz ve inciticiydi. Zarifoğlu, eğitici değil, sert ve kırı­cıydı. Hayretler içinde kaldım. Arkadaşımın ne­den böyle bir tepki gösterdiğini bir türlü anlaya­mamıştım. İşin ilginç yanı, ilk defa böyle bir yo­rumla karşılaşıyordum. O gün konuştuklarımız aklımda öylesine yer etmiş ki yıllar sonra bir gün Mavera dergilerini karıştırırken arkadaşımın söz­leri geldi aklıma. Verilen cevaplar içinde ister is­temez arkadaşımın adını aramaya başladım. Ve buldum. Heyecanla okumaya başladım. Zarifoğ­lu, arkadaşımın şiirleri hakkında hiç de iyi şey­ler söylemiyordu. Hatta şiir yazmayı bırakması­nı söylüyordu. O gün anladım ki, ‘iyi’ ya da kötü’ şeklindeki tespitleri arkasını-önünü araştırma­dan dikkate almak tehlikeli bir şeydir. Söz konu­su tespiti yapan arkadaşınız olsa bile…

Böyle işte.

Dergilerin ifade ettiği anlam, herkes için aynı anlam olmuyor.

Dergiler iyidir.

Bir ilkesi, bir iddiası olan dergiler daha iyidir.

Hem gözlere hem kalplere hem zihinlere hitap eden dergiler daha da iyidir.

Böylesi dergilerin bürolarına uğramak bir se­vinçtir.

Orada birileri ile tanışmak bir mutluluktur.

O dergiye yazı/şiir yazarak ve aboneler bularak katkı sağlamak ise güzellik içinde güzelliktir.

Selçuk Küpçük – Kapanmış Dergiler Antolojisi : İpek Dili -80 Kuşağı’nın Son Toplanma Merkezi-

Selçuk Küpçük – Kapanmış Dergiler Antolojisi : İpek Dili -80 Kuşağı’nın Son Toplanma Merkezi-

Ipek Dili, Bursa’da 1995 ve 1999 yılları arasında şair İhsan Deniz tarafından çıkartılan bir şiir dergisi idi. Salt şiir dergisi olarak hazırlanan bir yayın her zaman edebiyat ortamı için özel’dir. Günümüzden geriye doğru bir hat çizsek, yüzlerce edebiyat dergisinin varlığına rağmen salt şiir ve şiir üzerine poetik metinlerin yer aldığı dergi sayısının bir hayli az olduğu görülecektir. Yine de anmak gerekirse mesela Ludingirra, Sombahar, Geniş Zamanlar, Göçebe, Bürde, Şiir Atı, Poetika, Broy, Yusufçuk, Papirüs’ün ilk dönemi, Şiir Sanatı, Yaprak gibi dergiler sadece şiir ve şiir üzerine yazıların yayınlandığı oluşumlardı. Hatta yeri gelmişken şunu da ekleyelim ki, 1980 öncesinde bu anlamda salt şiir yayınlayan dergilerin sayısı oldukça azdır. Ancak, bu anlamda 80 sonrası hızlı bir artış ortaya çıkıyor.

İpek Dili de, ismini andığımız bu şiir dergile­ri arasında önemli bir yere sahip. Derginin dü­zenli yayın periyodu olmamasına karşın, top­lam 15 sayılık bir birikimden bahsediyoruz. Bu, aynı zamanda Türkiye’de 90’ların ikinci yarısına denk gelen bir zaman dilimidir ve İpek Dili, ter­cih ettiği poetik duruşu bakımından 1980’ler­den 2000’lere ulaşan şiir anlayışının adeta son taşıyıcılarından birisidir. Bahsettiğimiz şiir anla­yışının 1980’den itibaren hangi dergi çevrele­ri ve şairler tarafından temsil edilmeye çalışıldı­ğına ve İpek Dili’ni incelemeye geçmeden evvel, Bursa’da edebiyat dergiciliğinin yakın dönem tarihsel geçmişi hakkında kısa bir giriş yapmak gerekli. Lakin bu girizgahı yaparken İpek Dili’nin Bursa ile ilişkisinin organik bir zeminden yapı­lanmadığını ve çıkış, varoluş gerekçelerinin şe­hir ile bir bağının bulunmadığını hemen belir­telim. Herşeyden evvel İpek Dili bütün nitelikle­ri bakımından bir “merkez” dergisidir. Bir bakı­ma 90’lı yıllar sadece Bursa’da değil Türkiye’nin “merkez” dışındaki birçok ilinde edebiyat der­giciliğimiz adına önemli değişimlerin yaşandı­ğı tarihlere denk düşer. Bu “denk düşme” aynı zamanda merkez dışında oluşum haline ge­len entelektüel birikimin de yansımasıdır. Bel­ki bu birikimin öncü izlerini Nisan 1985 tarihin­de Kahramanmaraş’ın Andırın ilçesinde çıkmaya başlayan İkindiYazıları’na kadar götürmek müm­kün. İpek Dili’nin bir merkez dergisi olduğunun en büyük göstergesi ise hiç kuşkusuz burada ürün yayınlayanların isimleri, mesele edindiği poetik temalar ve şiir üzerine vurgu yaptığı es­tetik seçiciliğidir.

Bursa’da İpek Dili’nden evvel ve sonra yayınla­nan bazı dergilerden bahsetmeye başladığımız­da bu birikimi 9 Aralık 1886-16 Eylül 1891 tarih­ lerini arasında Vali Ahmed Vefik Paşa tarafından çıkartılan Nilüfer(1) dergisine kadar çekilebiliyo­ruz.. Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ile hepsi­nin kapatıldığı, Cumhuriyet Halk Partisi ile orga­nik ilişkiler içerisinde çalışan, birbirinden fark­lı isimler verilerek birçok şehirde yapılandırılan Halkevlerinin, Bursa şubesi tarafından çıkartılan Uludağ (İkincikanun 1935-Mayıs/Haziran 1950 tarihleri arasında, toplam 102 sayı), Cumhuri­yet döneminin ilk önemli yayını. Dr. İsmail Mus­tafa Kulen başta olmak üzere farklı isimler tara­fından hazırlanan Uludağ, benzerlerinin izinden giderek ulus-devlet inşasının ideolojik konumu­na yaslanan, yerel folklor ve dil araştırmaları ya­pan bir dergidir. Kemal Karpat “Osmanlı’dan Gü­nümüze Kimlik ve İdeoloji” adlı kitabının Ekler Bölümünde, Halkevlerinin çıkardığı dergileri sı­ralarken Bursa’da Türkün(2) isimli bir dergiden daha bahsediyor. Ancak hangi yıllar arasında ve kaç sayı yayınlandığına yönelik bir bilgi yok. Ben araştırmalarım neticesinde Türkün’ün 1936 yılın­dan itibaren yayınlandığını ve Uludağ dergisinin isim değiştirmiş hali olduğunu öğrendim.

Demet(3) isimli dergi 1943-1946 yılları arasın­da Dr. Münir Halil Erem tarafından 21 sayı, Elif isimli dergi İnegöl’de, Kasım 1961-Ekim 1964 ta­rihleri arasında toplam 36 sayı olarak yayınlanı­yor. Yaşar Faruk İnal, Rauf Usal, Yavuz Gürgözü isimleri tarafından.. Çatı dergisi Ocak 1963-Ara­lık 1964 tarihleri arasında toplam 24 sayı, Asım Konaklı ve Bedia Özkan tarafından, Alkım dergi­si 15 Nisan 1968-15 Şubat 1976 tarihleri arasın­da Bursa Eğitim Enstitüsü’nün yayını olarak Tu­ran Birinci yönetiminde 61 sayı çıkıyor. 1970’li yıllarda ise şair Mücahid Koca tarafından ha­zırlanan Sur dergisini görüyoruz. 1972-73 ta­rihleri arasında.. Yine şehirde Marmara gazete­sinin Sanat eki olarak hazırlanan Bursa’da Sa­nat Edebiyat’ı da anmak gerekli. Bugün edebi­yat dünyamızın önemli isimleri haline gelen Be­şir Ayvazoğlu, Osman Bayraktar, Ali Sali, Müca­hid Koca, Adem Turan, Hasan Aycın gibi başlıca isimlerin 1978’den 1983’e kadar verilen bu ekte çoğunun ilk ürünlerini yayınladığını hemen be­lirtelim. 1986-1987 yılları arasında şair Metin Önal Mengüşoğlu’nun çıkardığı Kelime dergi­sinden bahsedebiliriz. Kelime’nin baskı işlerinin Konya ve İstanbul’da gerçekleşmesine rağmen, hazırlığı Mengüşoğlu tarafından Bursa yapılır­dı. Kelime’de de çok önemli isimler çıkar karşı­mıza. Mustafa Kutlu, Murat Kapkıner, Cahit Koy­tak, Süleyman Çelik, Cevdet Karal, Nurettin Dur­man, Dücane Cündioğlu, Adem Turan, Ali K. Me­tin gibi isimler..

Nahit Kayabaşı’nın hazırladığı Biçem, Nisan 1990-Şubat 1993 tarihleri arasında 12 sayı ya­yınlanıyor. 1991 ve 93 yılları arasında ise Eks­pres Sanat isimli bir dergi var. Ayhan Uzoğuz ve Nuri Kolaylı tarafından yayınlanıyor. Biçem’in ka­panışı ardından Nahit Kayabaşı bu sefer Ma­yıs 1993 tarihinde 72 sayı boyunca sürdürülen Yeni Biçem’i çıkartmaya başlıyor. İlk sayısı Eylül 1995 tarihini taşıyan İnsan Saati isimli derginin, Kahramanmaraş’a taşınmadan evvel ilk 7 sayı­sının da Bursa’dan hazırlandığını belirtelim. İn­san Saati’nin sahipliğini Ziya Aksakal, yazı işle­ri sorumluluğunu Rasim Demirtaş, yayın yönet­menliğini ise Bünyamin Küçükkürtül yapıyor­du. Türkiye Yazarlar Birliğinin Bursa şubesi 1996 yılında İnkaya Çınarı adlı bir dergi çıkartır. Yine 1996 yılında Erguvan isimli bir dergiye rastlı­yoruz. 1997’de H.Kemal Sevinç Mozaik’i yayın­lar. Aynı yıl Düşlem, Nahit Kayabaşı, Nuri Demir­ci, Ali Aksoy, Haluk Cengiz tarafından çıkarılıyor. 1998 yılında Feridun Yılmaz, Mustafa Efe, Meh­met Aydemir, Şenol Karagüze, Hasan Karayıl­maz, H. Ufuk Aktaşlı, Ali Kamış gibi isimler tara­fından hazırlanan Yolcular isimli dergi var. İlk sa­yısı Nisan 1998 tarihinde Kırıkkale’de Cevat Ak­kanat tarafından sunulan Lika isimli derginin de 33. sayıdan itibaren Bursa’dan hazırlandığını ek­leyelim. 1999’da Bursa Defteri dergisi… 2000 yılında ise Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin dergisi Çığrık, Bursa İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği adı­na yayın yapan Kalemberk isimli dergi yayınlanı­yor. Kalemberk’te tanınmış yazar ve şairlere rast­lıyoruz. Nihat Nasır, Mustafa Muharrem, Musta­fa Kara, Gökhan Özcan gibi mesela.. Günümüz­de de yayınını sürdüren ve Ramis Dara tarafın­dan hazırlanan Akatalpa da 2000 (Ocak) yılında çıkmaya başlayan dergilerden. 2002 yılında ise Ülfet Yıldız, Hamza Meral, Nihat Palaz, Hasan Yıl­maz tarafından hazırlanan Vivo, Şenol Yazıcı ta­rafından hazırlanan KimseSiz dergilerini anabi­liriz. Yine 2002 yılında Nilüfer, Tahta Kalem ve Uludağ Üniversitesi Felsefe Topluluğunun yayı­nı olan Kaygı isimli dergiler çıkıyor. 2003 yılın­da Bursa Araştırmaları, Topal Karınca, Mavi Ada.. 2006 yılında Onaltıkırkbeş, 2007 yılında Kuşluk, 2009 yılında Hilmi Haşal’ın yayınlamaya baş­ladığı Eliz ve en son olarak 2010 yılında çıkan Hüdâvendigâr isimli dergiden bu anlamda bah­setmek mümkün. İpek Dili’ni, İhsan Deniz’in de zaman zaman ge­rek kendi dergisinde ima ettikleri, gerekse baş­ka dergilerin özel sayıları(4) ve bir dönem yaz­dığı Yeni Şafak gazetesindeki ilgili makalele­rinde(5) atıfta bulunduğu “80 Kuşağı”na bağla­yarak ele almak daha doğru olur. 1980 sonra­sı Türk şiirinde ortaya çıkan ve ilk izlerini açıkça Ebubekir Eroğlu’nun yayınladığı Yönelişler der­gisinde görmeye başladığımız estetik anlayışa eklemlenen İpek Dili’nin de içerisinde yer aldı­ğı tarihsel bir hat kurmaya çalışırsak karşımızda şöyle bir çizgi buluruz :

Yönelişler (Nisan 1981) – Üç Çiçek (Mayıs 1983) – Poetika (1984) – Şiir Atı (Mart 1986) – Defter (Ekim 1987) – Geniş Zamanlar (Haziran 1990) – Sombahar (Eylül 1990) – Bürde (Nisan 1991) – Düşler (Haziran 1991) ve İpek Dili (Nisan 1995)…

1980’ler Türkiye’nin salt sosyolojik, siyasal, eko­nomik ve kültürel ortamını etkilemedi. Geç­miş 10 yılı dikkate aldığımızda 1970’lerde ade­ta büyük basınç ile tahakküm kuran kaba sos­yalist gerçekçi şiir algısının ürettiği şiirsel arıza­lar ile hesaplaşıldığı bir zaman dilimini de arala­dı ayrıca. Kuşkusuz 70’lerin şiddet, sokak, ölüm­ler ve ağıtlar ile geçen uzun bir 10 yılını Türk şi­irinin görmezden gelemeyeceğini iddia edebi­liriz. Ancak mesele bununla kalmamış, şiir algı­sı bütünüyle ideolojik tasarımların nesnesi hali­ne indirgenmiştir. Bunun merkez yapılanması­nı belki Militan’dan Halkın Dostları dergisine ka­dar götürebiliriz. Şiirin ideolojiden yana koydu­ğu tercihinin kötü örnekleri ile çoğalan bu algı karşısında sahih metin örneklerinin görmezden gelindiğini ve hatta küçümsendiğini, mesela İl­han Berk’in yeterince sosyalist bulunmayıp şi­irinin bazı dergilerden geri çevrildiğini biliyo­ruz. İşte bu ve benzeri gerekçeleri üst üste koy­duğumuzda Türk şiiri adına 1980’den sonra çok önemli bir kırılma yaşandı. Birincisi metne yük­lenilmeye çalışılan ideolojik nosyon anlayışı terk edildi. Şiir metninin ele alınmasında, bu anlayı­şın ürettiği basıncın ortadan kalktığını söylemek mümkün. Dolayısı ile bütünüyle estetik kavrayış öncelenmeye başlandı. Geçmiş on yıllar ile kıyas olamayacak biçimde Türk şiiri adına yeni zen­ginleşimlerin kapısının aralandığı zamanlar ola­rak ele alabiliriz 80’leri..

İkincisi, Yönelişler ve Üç Çiçek dergilerinin ön­cülük ettiği bir ilk deneyim yaşandı. O da, dü­şünsel gelenek bakımından birbirinden fark­lı kaynaklardan beslenen şairlerin aynı dergi­lerde ürünler yayınlamaya başlamasıdır. Yani Adnan Özer başta olmak üzere sosyalist gele­nekten gelen genç kuşak şairlerin çıkardığı Üç Çiçek’te mesela, Cahit Zarifoğlu şiir yayınladı. Ya da Ebubekir Eroğlu’nun dergisi Yönelişler’de Ad­nan Özer, Oktay Taftalı gibi isimlerin ürünleri­ne rastladık. Mehmet Ocaktan’ın vakti ile yaptı­ğı “80 sonrası şairleri, gerisinde duran 70’li yılla­rın olumsuzluklarına düşmeden, daha geniş bir alanda kendi sesini ve insanını aradı. Bu arayış, 80’li yıllar şairlerini, her biri farklı ‘kök’lerden ve şiir yataklarından besleniyor olsalar bile, şiirsel potansiyellerini sürekli genişleterek daha içsel ve yer yer ‘mistik’ bir şiirsel gövdeyle bütünleş­meye yöneltti(6)” değerlendirmesini anabiliriz burada. Hatta 80’leri çözümlediği bir yazısında Haydar Ergülen şu sözleri ile İslamcı gelenekten gelen şairlerin hakkını teslim eder : “Bu dergiler­den herhangi birinde modern söyleşiyle, mu­halif şeyler söyleyen şairlerden önemli bir bölü­mün İslamcı çizgideki arkadaşlar olduğunu söy­leyebilirim. Eğer şu kötü ‘Gerici/İlerici’ kavramla­rını kullanmak gerekirse, bu şiirin ‘ilerici’ olduğu­nu da söyleyebilirim. Yani 80’li yıllarda, hâlâ bir kısım şair, erkek söyleyişli, karabıyıklı şiirler ya­zarken, öbür tarafta, bütün bunların uzağında zeka düzeyi yüksek, kalitesi yukarıda, eskiyi ve yeniyi izlediği belli olan çok iyi şiirler yazıldı(7)”.

Çizmiş olduğumuz bu tarihsel hat içerisinde Yö­nelişler ve İpek Dili’nin, beslendiği kaynaklar ba­kımından diğer dergi çevrelerinden ayrı ele alın­ması gerektiği iddia edilebilir. Bunu da İhsan Deniz’in hem 3. sayıda hem de 4. sayıdaki, der­giler üzerine ortaya koyduğu yazılarda okumak mümkün. İki yazıda da Deniz, Necip Fazıl’ın Bü­yük Doğu’sundan başlayıp, Sezai Karakoç’un Diriliş’ine, oradan Nuri Pakdil’in Edebiyat’ına ve nihayetinde de Ebubekir Eroğlu’nun Yönelişler dergisine uzanan bir koridor aralıyor. Hatta bas­kı tarihi 31 Eylül 1995 olan 3.sayıdaki makalede Yönelişler dergisine özel atıf yapmaktadır. “Yöne­lişler Türk şiirindeki en son gelişim, atılım ve sıç­rama sürecinin ana kaynağı olmuştur(s.1)” denir.

Aslında Deniz’in, İpek Dili’ni de bağladığı ve edebiyat dergiciliğimiz açısından Türkiye’de dü­şünce alanında “İslamcı” geleneği temsil eden ana hattan bahsederken Mavera’yı anmadığını hemen fark edeceksinizdir. Oysa genel algı ba­kımından bu tarihsel hat içerisinde Mavera der­gisi de sürekli vurgu yapılan bir yere sahip. Bu belki ayrı bir yazı, tartışma konusu olmakla be­raber Deniz’in, Türk şiirine katkısı bakımından Mavera’yı yeterli bulmadığı fikrine sahip oldu­ğunu belirtip geçelim. Bu açıdan sıralamada Edebiyat dergisinden sonra Mavera’ya ulaşılma­sı gerekirken ve genel olarak başka makalelerde böyle bir sıralama yapılırken Deniz, bu dergiyi atlayıp doğrudan Yönelişler’e uzanmakta. Zaten İpek Dili dergisinde Yönelişler’i çıkartan isim ola­rak şair Ebubekir Eroğlu’na özel bir önem yük­lendiği hemen anlaşılacaktır. Daha derginin bi­rinci sayısında (baskı tarihi 31 Mart 1995) ilk say­fadan yayınlanan “Tam Yanında Bir Soru” başlıklı şiirini mesela Osman Konuk, Ebubekir Eroğlu’na adamıştır. Yukarıda bahsettiğimiz 4. sayıda (bas­kı tarihi 30 Kasım 1995) İhsan Deniz’in kaleme aldığı “Özürlü Dergiler İftiharla Sunar: Şairsiz­lik Kaderimiz” başlıklı metnin sonundaki dipnot­ta da şu ifadeler okunur : “Keza Diriliş okulunun 80’lerdeki gözde şubesi saymakla güçlük çek­meyeceğimiz Yönelişler dergisi, Ebubekir Eroğ­lu gibi Türk şiirinin dünü ve bugününü iyi bilip hazmetmiş usta bir şairin ufuk açıcı tutumunun işlevselliği dolayımında, şiire yeni isimler, yeni verimler, yeni tatlar kazandırmıştır(s.3)”. Aralık 1997 tarihli 11. sayıda ise Eroğlu’nun “Modern Türk Şiirinin Doğası” isimli kitabı üzerine Coş­kun Ağra’nın uzun bir inceleme yazısını buluruz. 8.sayıda Alim Kahraman’ın “Bir Portre : Ebubekir Eroğlu” başlıklı yazısı yayınlanır. Ayrıca Üç Nok­ta dergisinin edebiyat birikimimiz adına önem­li toplamlara imza attığı çalışmalardan “80’ler” özel sayısında Cenk Gündoğdu’nun Deniz ile yaptığı söyleşideki şu ifadelerini de ekleyebiliriz : “Kendimi ‘Yönelişler’ şairi olarak görüyorum… Bu bağlamda gerek şiir dünyamın oluşmasında, gerek poetik beslenişlerimde ve gerekse tabiri caizse ‘dergi terbiyesi/disiplini/tecrübesi’ kazan­mamda Ebubekir Eroğlu’nun emeği ve katkısı­nı unutmam mümkün değildir… İşte Ebubekir Eroğlu, 80 döneminin ‘ruh mimarları’ndan biri ve en önde gelenidir(8)”.

Burada Necat Çavuş tarafından çıkartılan ve ha­zırlanış sürecinde İhsan Deniz’in de bulundu­ğu Bürde isimli dergiden de bahsetmek gerek­li. Nisan 1991 tarihinde çıkan ve toplam 4 sayı kadar yayın yapabilen dergide ürün yayınlayan çoğu ismin birkaç yıl sonra yeniden İpek Dili’nde bir araya geldiklerini görürüz. Dolayısı ile as­lında biraz evvel 1980 sonrası bazı şiir dergile­rinin birbirini takip eden tarihsel hatları içeri­sinde yer alan ama kendi paralel çizgisini koru­yan bir başka boylam çıkıyor karşımıza. O da Yö­nelişler Bürde İpek Dili hattı.. Mesela bir kısmı Yönelişler’de de ürünler yayınlayan İhsan Deniz, Necat Çavuş, Kamil Eşfak Berki, Mehmet Ocak­tan, Hüseyin Atlansoy, Ali Kamış, Cevdet Karal, Hasan Selami Binay gibi isimler hem Bürde’de, hem de ondan sonra yayınlanan İpek Dili’nde çı­kar karşımıza.

İpek Dili, Yönelişler dergisinden Bürde’ye ve ora­dan kendisine uzanan ve 1980 sonrası ortamın­da deneyimlenen bu tecrübenin izleğinde top­lam 15 sayı boyunca yayın yaptı. Tabloid boyda ve 4 sayfa olarak tasarlanan dergi küçük hacmi­ne rağmen önemli poetik metinler ortaya koy­du. Derginin 31 Mart 1995 tarihli birinci sayı­sında kapaktan yayınlanan ve sunuş metni ola­rak değerlendirebileceğimiz “İlk Söz…” başlık­lı yazı, İpek Dili’nin toplam 15 sayı boyunca şiir karşısında tutunacağı tavrını anlamak bakımın­dan önemli. Orada şöyle diyor Deniz : “Bugün Türkiye’nin (sözde) kültür ve sanat hayatı, ne ya­zık ki, diğer alanlarından pek de farklılık arz et­miyor: Kısır, cılız, düzeysiz, derinliksiz ve inkar­cı.. Özellikle son yıllarda önüne gelenin, büyük bir kolaycılıkla o albenili sözcük ‘sanatçı’ yaftası­na sarılıp sahiplendiği oranda da, bayağı.. Bizce, bu hafif tutumun kırılabilmesinin öncelikli yol­larından en başta geleni, tüm bu çirkin yapıp et­melere karşı, ‘has eserler’ oluşturmaktan, mese­la bu yayın faaliyeti bağlamında ‘has şiir’i öne çı­karmaktan ve buna imkan verebilecek kulvarları yeniden tanzim etmekten geçiyor… Söylemem bile fazla: Kalabalıkları hedeflemiyoruz! Ön yar­gısız, ön kabulsüz, tabulardan arınmış, rafine duygularla ‘estetik bir dünya’nın o zarif bünye­sinde soluk almak isteyenler, bize komşu ola­caklar. İpek Dili, estetik beğenileri gelişmiş, me­sela şiir için poetik bir arka plan oluşturmuş ya da bir şiir metninin iç çeperlerine nüfuz edebi­lecek duyarlılıklara sahip bir donanımı haiz in­sanlarla akrabalık kuracak, yalnızca. Bu bakım­dan, ‘kapımız herkese açıktır’ türünden popülist yaklaşım ve tutumları elinin tersiyle itiyor, İpek Dili. Zira, seçme ve seçmeci olacak!.. Aylık edebi­yat dergilerinin çoğunda gördüğümüz gibi, şii­rin ya da şiir üzerine bir denemenin dergi sayfa­larını kaplayan bir dolgu malzemesi olarak kul­lanılması türünden acıklı durumlarla karşılaşma­mak okuyucunun en tabi hakkı; elbet buna say­gı duyacak İpek Dili..”. Derginin bu ilk sayısından sonra logo, ikinci sayıda Onur Bayiç’in katkıları ile yenilendi ve doğrusunu söylemek gerekirse daha özgün bir kimliğe sahip oldu. Hem logo, hem de tasarımın, ikinci sayıdan son sayıya ka­dar bu çerçevede sürdüğünü belirtelim.

Aslında oldukça sade, abartısız bir tasarımdır bu. Görsel malzeme hiç kullanılmaz. Söylemek gerekirse, bir anlamda, şiirin ontolojik biçim­de öncelendiği, mevcut tasarım üzerinden oku­ra her açıdan hissettirilmeye çalışılmıştır. Dola­yısı ile ivmesi hiç düşmeyecek şekilde son sayı­ya kadar poetik metinlerin, şiir sorunları üzeri­ne çözümleyici yazıların yoğunluğu söz konu­sudur. –Yönelişler, Şiir Atı ve Bürde gibi dergile­rin içerisinde bulunmuş ve şimdi İpek Dili’nde yer alan bu isimleri dikkate aldığımızda-, 80’le­rin birikiminin farkında, bu birikimin meydana getirdiği istikameti bilen, şiirlerinin nereye git­mesi gerektiği hususlarında yerleşik kanaat ge­liştiren tutum ile öz, net, retorikten uzak, abartı­sız metinler sunduklarını da söyleyebiliriz. Şunu da eklemek mümkün.. 80 sonrası ismini saydığı­mız bu ana koridor dergilerde geçmiş on yıllar­da çok nadir görülecek düzeyde şiir metni üze­rine yoğun düşünme pratiği ile karşı karşıya ol­duğumuz görülecektir. Özellikle İhsan Deniz’in de içerisinde zaman zaman ürünleri ile yer al­dığı ve hatta bizatihi şiir kitabının basıldığı Şiir Atı dergisini bu açıdan anmadan geçmek müm­kün değil. Kanaatimce Şiir Atı, geriye çok önem­li bir birikim ve külliyat bıraktı. Dolayısı ile bütün bu dergi pratiğini yaşamış isimler, yeniden İpek Dili’nde toplandıkları vakit kendilerinden ev­vel ortaya konmuş eleştirel ve poetik eşiği dik­kate almadan yeni metin üretemeyeceklerinin mutlaka farkındadırlar. Bu yüzden çıktığı döne­mi dikkate alırsak İpek Dili’nin kendisi ile yakın zaman diliminde yayına başlamış çoğu dergi­den şiir ve poetik metin bağlamında daha ciddi adımlar attığını söyleyebiliriz.

Anmak gerekirse, derginin değişik sayılarında yayınlanan poetik metinler şunlardır: Ruhu Kol­layan Şiir (İhsan Deniz, Sayı 1), Şairin Hayatı/Şi­irin Hayatı (İhsan Deniz, Sayı 2), Şiir, Şair ve Ki­bir (İhsan Deniz, Sayı 3), Şiirin Aradığı,Şiirde Bu­lunan (İhsan Deniz, Sayı 4), Şiirimizin Kutsal Metinleri (Nevzat Çalıkuşu, Sayı 4), Poetikala­rın Anlatamadığı (Yılmaz Taşçıoğlu, Sayı 5), Şiir­sel Esinlenme (Edward D. Snyder, Çev: Cem Ya­vuz, Sayı 5), Şiirde Ses (Kamil Eşfak Berki, Sayı 6), Şiir Aktı Determine Edilebilir mi? (İhsan Deniz, Sayı 6), Şairin Yüzü (İhsan Deniz, Sayı 7), Şiir Dili ve Büyük Şiir Teraneleri Üzerine Birkaç Açıkla­ma (Ali Günvar, Sayı 7), Şiirin Beklediği/Şairden Beklenen (İhsan Deniz, Sayı 8), Anlamlılık ve Anlaşılırlık’a Doğru (İhsan Deniz, Sayı 9), Teori­de Günümüz Türk Şiirine Giriş (Alper Çeker, Sayı 9-10-11), Kendiliğindenlik, Orijin, Poetika, İçten­lik (Hüseyin Atlansoy, Sayı 10), Dilsel Bir Vicdan Olarak Şiir (Mustafa Muharrem, Sayı 11), Şiir ve Gerçeklik (Mustafa Muharrem, Sayı 12), Şiir, Di­lin Perçemine Takılmamak İçin (Mustafa Muhar­rem, Sayı 13), Son Elli Yıla Kuşbakışı (Nevzat Çalı­kuşu, Sayı 13), Çağcıl-Simülatif Şairin Kaz Olarak Portresi Ya Da Ağaç Nerede? (Cahit Irmak, Sayı 14), İmge ve İrkilme (Mustafa Muharrem, Sayı 14), Şiirde Dış Gerçeklik ve Metafizik Sorunu (Mehmet Ocaktan, Sayı 15), Dil İçin Bir Özgürlük Denemesi: Şiir (Halil Güney, Sayı 15)… Sıralama­sını verdiğimiz bu metin başlıklarının dışında da kısa poetik değinilerin yine değişik isimlerce za­man zaman yapıldığını ekleyelim. Ancak dergiyi taşıyan temel metinler bunlardır.

Salt, şiirin özüne yönelik bu kuramsal metinle­rin yanında yine çoğunu İhsan Deniz’in yazdı­ğı, mevcut şiir, edebiyat ve dergicilik ortamına ilişkin kendi durduğu yerden getirilen eleştirile­rin yer aldığı metinlerinden de bahsetmek ge­rekli. Bu eleştirilerin çoğunu son sayfada süre­li olarak yer alan “Şiir Muhiti” ve hemen dergi­nin ilk sayfasında yayınlanan “Söz” başlığı altın­da dile getirse de, kimi zaman bağımsız metin­ler şeklinde de okuruz. O yıllarda dergiyi takip eden genç bir isim olarak bu eleştiri metinleri katılıp-katılmadığım yönleri ile ilgimi çekse de, yıllar sonra kendime “İpek Dili’nde sana katkı su­nan metinler hangileridir” diye sorsam, yukarıda ilk sayıdan 15. sayıya kadar sıralamasını verdi­ğim kuramsal yazıları anarım hiç kuşkusuz. Ama yine de tarihe not düşülmesi bakımından bahsi geçen eleştiri metinleri şöyledir : Şiir, Dergiler, Köylülük vs. (İhsan Deniz, Sayı 3), Özürlü Dergi­ler İftiharla Sunar (İhsan Deniz, Sayı 4), Şiir Mu­hiti : Dikkat Yaz Geliyor, Şair Panayırları Başlıyor (İhsan Deniz, Sayı 6), Şiir Muhiti : Zencilere Has­ta, Beyazlara Düşman, Sarışınlara Mahkum (İh­san Deniz, Sayı 7), Şiir Muhiti : His Tacirliği (İh­san Deniz, Sayı 10), Köylülük Bir İdeolojidir (İh­san Deniz, Sayı 12), Şiir Muhiti : Şiir Kitabı Yayın­cılığının Görünmez Halleri (İhsan Deniz, Sayı12), Şiir Muhiti : Profesyonelliğin Sapma Noktasına Dair (Yasin Doğru, Sayı 14)… Bu yazıların birka­çına karşı eleştiriler geldi. Arşivimde konu ile il­gili iki kaynak mevcut. Birincisi Ülke dergisinde Osman Özbahçe(9)’nin, diğeri de Kırağı(10) şiir dergisinin karşı metni. Kırağı imzasıyla iki sayfa­lık bir yazı ile oluşturulan bu karşı metnin yanın­da, derginin 15 Ocak 1996-29 Şubat 1996 tarihli 16. sayısında Cevat Akkanat imzasıyla ikinci bir karşı metin daha yayınlandı.

Yazının girişinde de belirttiğimiz gibi İpek Dili’nin düzenli bir yayın periyodu olmadı. Kün­yede yer alan basım tarihlerini izleyerek han­gi sayının hangi tarihi taşıdığına ulaşılabilmek mümkündü ancak. Mesela 5. sayı Ocak 1996 ta­rihini taşırken sonraki 6. sayının aylar sonra Ma­yıs 1996 tarihinde çıktığını görüyoruz. 7. sayı ise hemen takip eden Haziran ayında yayınlanıyor. Kuşkusuz bir dergi için yayın periyodunun dü­zenliliği önemli. Bu hem okuru açısından, hem de dergiye yayınlanması amacıyla ürün gönde­ren şairler açısından haklı bir beklenti. Ancak ilk sayıdan, Ekim 1999 tarihinde basılan son 15. sa­yıya kadar İpek Dili böylesi bir düzenli çıkışı ger­çekleştiremedi. Gerçi birinci sayıdaki sunuş met­ninde Deniz “Yayın periyodu konusunda söy­leyeceğimiz şey, İpek Dili’nin kendini zamanın hapsedici ve zorlayıcı sınırlarıyla çevrelemeye­cek olmasıdır. Yani haftalık, aylık, iki-üç-dört (…) aylık, mevsimlik, yıllık değiliz. İpek Dili’nin yeni bir sayısının okuyucu(su) karşısına çıkması, her zaman ve daima bir olgunluk ve ortak paydala­rın oluşarak dile geleceği ışıklı dönemlerin ar­dından gerçekleşecek. Mesela, bir şiir veya de­neme gerçekten yayınlanması gerekiyorsa, ba­sılacak İpek Dili” dese de yerleşik algı, bir der­gi için her vakit belirli bir yayın periyodunun va­rolması gerektiği biçimindedir. Aşağıda ilk sayı­dan son sayısına kadar derginin basım tarihleri­ni veriyorum :

1. sayı 31 Mart 1995, 2. sayı Mayıs 1995, 3. sayı, 31 Eylül 1995, 4. Sayı 30 Kasım 1995, 5. sayı 31 Ocak 1996, 6. sayı Mayıs 1996, 7. sayı Hazi­ran 1996, 8. sayı Ekim 1996, 9. sayı Mayıs 1997, 10. sayı Ekim 1997, 11. sayı Aralık 1997, 12. sayı Mart 1998, 13. sayı Eylül 1998, 14. sayı Haziran 1999 ve 15. sayı Ekim 1999 tarihlerini taşır.

İpek Dili’ne şiirleri ve poetik metinleri ile katkı sunan başlıca isimler ise şunlardır : Osman Ko­nuk, Necat Çavuş, Mahmut Kanık, Hüseyin At­lansoy, Cem Yavuz, Nevzat Çalıkuşu, Mehtap Ça­lıkuşu, Kamil Eşfak Berki, Yılmaz Taşçıoğlu, Ali Kamış, Seyhan Arslan, Mustafa Efe, Adem Turan, V.B.Bayrıl, Mustafa Ruhi Şirin, Alper Çeker, Ali Günvar, Serap Ural, Hasan Hüseyin Kozak, Me­tin Güven, İsmail Aykanat, Mustafa Muharrem, Halil Güney, Cevdet Karal, Coşkun Ağra, Ali Bars­kanmay, Ethem Erdoğan, Hasan Selami Binay, Ali Doğru, Mehmet Ocaktan, Sedat Umran, Şa­fak Güzelyurt, Kemal Yanar… Basım tarihi Ekim 1999’u gösteren 15. sayıdan sonra dergi artık çıkmadı. Dolayısı ile mevcut yayınlanmış son toplam olan 15. Sayıda, kapanışa ilişkin ya da yayının durdurulduğuna yönelik bir not bulmak mümkün değil. Bu açıdan İpek Dili de, uzun so­luklu koşu amaçlayan çoğu dergi gibi kendi içi­ne dönük çeşitli gerekçelerle sessiz sedasız bir şekilde şiir, edebiyat ortamını 1990’lı yılların so­nunda terk etti.

Dipnotlar :

* Ka p a nmı ş D e rg i l e r An to l o j i s i , Ayraç Kitap Tahlili d e rg i s i n d e b a ş l a d ı ğ ım b i r ya z ı d i z i s i i d i . Ara l a r ı n d a Üç Çi­çek, Şiir Atı, Geniş Zamanlar, Kırağı, İnsan Saati, Poetika g i b i ö n eml i ya y ı n l a r ı n b u l u n d u ğ u to p ­l am 8 ka p a nmı ş d e rg i y i i n ce l e d im. B u ama ç l a ya z ı d i z i s i ­n i n b i r u za n t ı s ı b i ç imi n d e d ü ş ü n d ü ğ üm İpek Dili d e rg i ­s i i n ce l eme s i n i 9 i l e numa ra l a n d ı rd ım. B i r k i t a p p ro j e s i o l a ­ra k t a s a r l a d ı ğ ım b u i n ce l eme l e r i n d e vam e d e ce ğ i n i b e l i r t ­me k i s te r im. . ( S . K . )

1 – B u r s a’d a e d e b i ya t d e rg i c i l i ğ i n k ı s a t a r i h çe s i n e g i rd i ğ i m b u ra d a , teme l ya ra r l a nma ka y n a k l a r ım, İ l ya s D i r i n t a ra f ı n ­d a n h a z ı r l a n a n ve Yeni Türk Edebiyatı Araştırma­ları d e rg i s i n i n ( Tü r k Ed e b i ya t ı Va k f ı , O ca k-Ha z i ra n 2 0 0 9 ) 1 . s a y ı s ı n d a ve r i l e n “ Kü l t ü r-S a n a t – Ed e b i ya t -Ti ya t ro -Mu s ı k i ve Fo l k l o r D e rg i l e r i ( 1 9 2 9 – 1 9 9 0 ) ” a d l ı öze l ça l ı şma , Ce va t Ak ka n a t ’ı n 1 4 . B u r s a Ed e b i ya t G ü n l e r i çe rçe ve s i n d e s u nmu ş o l d u ğ u “ B u r s a’d a n Yo l a Çı ka n D e rg i l e r ” b a ş l ı k l ı te b l i ğ ve ke n d i k i ş i s e l a r ş i v imd i r.

2 – Kema l Ka r p a t, Osma n l ı ’d a n G ü nümü ze K iml i k ve İ d e o l o j i , Tima ş Ya y ı n l a r ı , 1 . B a s k ı , Ma y ı s 2 0 0 9 , İ s t a n b u l, Ek l e r B ö l ü ­mü n d e k i 2 . Ek ( s. 3 5 2 )

3 – Erd a l D o ğ a n , Ed e b i ya t ımı zd a D e rg i l e r, B a ğ l am Ya y ı n l a r ı , 1 . B a s ım, Ek im 1 9 9 7 , İ s t a n b u l, s. 2 0 9

4 – İ h s a n D e n i z , Üç No k t a , Öze l S a y ı : 8 0 ’ l e r, Ce n k G ü n d o ğ d u’nu n ke n d i s i i l e ya p t ı ğ ı s ö y l e ş i , B a h a r 2 0 0 7 , S a y ı 8 , s. 1 3 – 1 8

5 – İ h s a n D e n i z . S o n 2 0 Yı l ı n Mü h r ü. Ye n i Ş a f a k . 2 5 . 6 . 2 0 0 1

6 -Me hme t O ca k t a n . Yönelişler, Ma y ı s 1 9 9 0 , S a y ı 4 6 , s. 5

7 -Ha yd a r Erg ü l e n . 8 0 ’ l i Yı l l a r Ş i i r i ve Ş a i r l e r i Üze r i n e On İ d d i a . D e f te r. K ı ş 1 9 9 2 . S a y ı 1 9 . s. 6 0

8 – İ h s a n D e n i z . Üç Nokta. Öze l S a y ı : 8 0 ’ l e r. B a h a r 2 0 0 7 . S a y ı 8 . Ce n k G ü n d o ğ d u’nu n ke n d i s i i l e ya p t ı ğ ı s ö y l e ş i . B a ­h a r 2 0 0 7 . S a y ı 8 . s. 1 4

9 – Osma n Öz b a h çe, Ş i i r Ce n n e t i , Ülke, 2 1 Temmu z 1 9 9 6 , S a y ı 7 , s. 2 3

1 0 -Kırağı, 3 0 Ka s ım 1 9 9 5 – 1 5 O ca k 1 9 9 6 , S a y ı 1 5 , s. 2 – 3

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Köksal Alver – Hece’nin Mekânı

Hece dergisi, Türk edebiyatının köklü ve etkili dergileri arasında yer almaktadır. 1997’de yayın hayatına dahil olan dergi, kısa ömrüne rağmen uzun soluklu ve yankılı ürünler ortaya koymuş, Türk edebiyatının yapı taşlarını belirleme adına önemli çalışmalar yapmıştır. Gerek ürünleri gerekse dili, bakışı, dünya görüşü, edebiyat ve sanat algısı, medeniyet ve kültür ufku ile belirleyici bir konuma, merkeze yerleşmiştir. Kendini İslamî dünya görüşüne ve bu görüşün zengin geleneğine dayandıran dergi, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerle kendi var oluşunu irtibatlandırmaktadır. Edebiyat, sanat, düşünce ve yazı olgularına böylesi bir açıdan yaklaşmaktadır.

Hece dergisi, Ankara’da yayınlanmaktadır. Ya­yıncılığının daim merkezi olan İstanbul’un dı­şında, Ankara’da, dergi, yeni bir mekân ve mu­hit meydana getirmektedir. Hece, ortaya koydu­ğu düşünce, sanat ve edebiyat algısının yanın­da mekânsal bir var oluşun, bir yer edinmenin simgesidir. Yazarlar, edebiyatçılar ve okurlar için uğrak noktası ve özel bir çevredir. Yeni yazanlar için hep tüten bir ocak olan dergi, usta yazarlar açısından da vaz geçilmez bir mekândır.

Hece, Ankara’nın kalbi olan Kızılay’dadır. Konur Sokak, Haseki Apartmanı derginin mekânıdır. Burası tamamı büro olan bir apartmandır. Al­tında bildik bir kahvehane vardır; gürültülü-patırtılı, oyunlu, heyecanlı bir kahvehane. Kah­vehanede ise bildik tipler. Apartmanın önünde ise emektar ayakkabı boyacısı oturmaktadır: za­man zaman dergiye uğrayan, yardım eden, ki­tap ve dergi taşıyan, misafirlerin ayakkabılarını itinayla boyayan Hüseyin amca. Derginin mekânsal muhiti hayli kalabalık ve çe­şitlidir. Kocatepe Camii bir-iki sokak arkadadır. Etrafta ise sayısız dükkân yer almaktadır. Ko­nur Sokak ise hep canlı, kalabalık ve seslidir. Ya­yınevleri, lokantalar, cafeler, oyun salonları, si­nemalar, değişik mağazalar bu bölgeyi can­lı tutmaktadır. Hece, böyle bir ortamda ken­di mekânsal duruşunu ortaya koymakta, soka­ğın üretkenliğini entelektüel alana taşımaktadır. Hece, bu sokağın entelektüel haritasında müm­taz yerini almakta ve sokağa kendince anlam katmaktadır.

Odalar ve Yüzler

Hece dergisi, başlangıçta tek bir dairede hizmet vermektedir. Şimdilerde yan daire de Hece’ye katılmış durumdadır. Büro büyümüş, odalar art­mıştır. Şu an altı oda, iki salon, iki depo, bir mut­fak, iki lavabodan oluşan büyük bir büroda harıl harıl iki dergi hazırlanmakta, bir yayınevinin çı­tası yükseltilmektedir. İki salondan biri yayın yö­netmeni Hüseyin Su’nun odasıdır. Diğeri ise bir toplantı salonudur. Abdurrahim Karadeniz, Bü­lent Güler ve Nuriye Dağcı’nın da kendilerine ait birer odaları bulunmaktadır. Bunların dışında­ki üç oda ise değişik zamanlarda değişik işlere ev sahipliği yapmaktadır. Depoların biri kitapla­ra, diğeri ise dergilere ayrılmıştır. Mutfak ise sü­rekli çayın demlendiği, her öğle yemeklerin ya­pıldığı mutena ve özel bir köşedir. Her odanın kendine özgü bir grameri, kendine ait bir havası bulunmaktadır. Bu gramer ve hava hem odanın sahibinden hem de odanın işlevlerinden kay­naklanmaktadır. İşler ve işlevler, bütün bir dergi mekânını belirlediği gibi odaların da yönelimini belirlemektedir.

Hüseyin Su’nun odasında biri kendisine ait ol­mak üzere iki masa mevcuttur. Misafirler için koltuklar ve sandalyeler odaya yayılmaktadır. Masaların arkalarında tabandan tavana kitaplık­lar. Duvarlarda Hece’nin kişi özel sayılarının çer­çevelenmiş kapakları. Duvarları daha bir kişilik­li hale getiren yüzler: Mehmet Akif, Necip Fa­zıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet ve diğerleri. Ayrıca Hece ve Hece Öykü’nün çerçevelenmiş ilk sayıları. Gene çerçe­ve içinde hatlar; besmele, Fatiha, Hece yazıları. Girişte solda büyük bir etajer, üstünde dergile­rin uzayıp giden ciltleri. Yanında antika bir rad­yo, her daim türkü ve şarkı çalan bir radyo. Rad­yonun üstünde plaklar. Birkaç çiçek cam kena­rında. Pencere önündeki masada antika birkaç eşya.

Bu oda esasen derginin beynidir. Hece’nin bü­rosuna anlam veren bir odadır burası. Hece’nin maddi ve manevi haritasını belirleyen bir oda­dır. Gelenler hep bu odaya uğrarlar. Orada soh­bet edilir, dertleşilir, tartışılır, kaynaşılır, görü­şülür. Yazarlar, okurlar, yayıncılar, misafirler ge­nelde burada ağırlanır. Derginin ve yayınevinin tüm işlemleri öncelikle bu odada kotarılır. Dos­yalar, yazılar, konular, yazarlar, kitaplar, yayınla­nacak eserler, dergi ve yayınevinin yayın süreci ve politikaları önce bu odada konuşulur. Bu oda derginin karar merciidir. Burada alınan kararlar diğer odalara yönlendirilir ve işler böylece yü­rütülür. Kimi zaman derginin diğer işleri de bu­rada gözden geçirilir: düzeltiler yapılır, dergiye gönderilen yazılar gözden geçirilir ve tasniflenir. Oda uğrak bir yerdir ve uğrayanlarla kendi hari­tasının çizgilerini oluşturur.

Odanın kendine has bir havası ve ruhu vardır, o hava ve ruh içeride oturanı sarıp sarmalar. Oda da tıpkı editör gibi ağır bir odadır, müzikler de genelde ağırdır. Bir asude köşedir aynı zaman­da. Sakin, dingin, derin, sessiz, nümayişsiz, şata­fattan uzak bir oda. Çılgınlıklara, aşırılıklara hat­ta uçarılıklara izin vermez bu oda. Gelen ağır ağır, usul usul, efendi efendi koltuğa ilişip otu­rur. İçin için bu odanın retoriğine itiraz edilebi­lir, havası fazla ağır bulunabilir. Ancak ciddi ve uzun soluklu bir iş için, bir yürüyüş, duyuş, du­ruş ve bakış için bu gereklidir. Belki yıllar sonra anlaşılacak bir gereklilik. Bir boşluk oluştuğun­da yakıcı bir şekilde anlaşılacak bir gereklilik ve duyarlılık.

Abdurrahim Karadeniz’in odası derginin takip merkezidir. Büyükçe bir masa, bilgisayar sehpa­sı, birkaç misafir koltuğu ve duvarları süsleyen tabloları ihtiva eden bu oda, abonelik işlemleri, kitap basımı, kitap kapakları, faturalama, kâğıt alımı, tahsilat işleri, yayın ve matbaa takipleri ile uğraşır. Şehir dışındaki okurlarla bu oda iletişim kurar. Bu ve benzeri işler odanın, derginin ge­nel rutini için ürettiği işlerdir. Dergi arka planda pek çok iş üretmek, işleri takip etmek zorunda­dır. Bu oda o işlerin bir bölümünü üstlenmiştir. Fakat bir de bu odanın havasından söz etmek icap eder. Diğer odanın aksine burası daha fark­lı bir hava üretir. Tütün ve çayın eksik olmadığı bu oda biraz daha esnek ve espritüeldir. Abdur­rahim Karadeniz’in ilgileri, merakları ve muhab­beti odanın havasını belirler bir bakıma. Hemen her konunun konuşulduğu odada başat mevzu­lar ise futbol, balık, güvercin ve baldır. A. Kara­deniz, ayrıntılı, heyecanlı ve iştahlı üslubu ile ko­nulara farklı tonlar verir.

Bülent Güler’in odası ise işlerin kotarıldığı, der­gilerin ve kitapların hazırlandığı, dizgilerinin ya­pıldığı, baskıya hazırlandığı odadır. Aynı zaman­da derginin hafızasını ihtiva eden büyük bir bil­gisayar masada yerini almıştır. Yanında yazı­cı. Sehpada küçük biblolar. Duvara dayalı bir ki­taplık. Panolarda ise takibi yapılan işler ve kimi resimler. Bülent Güler, soyadı gibi güleç biri­dir, cevvaldir, pek çok işi kotarır. Derginin yükü­ne ortak olur. Derginin gerçek mutfağıdır den­se yeridir. Derginin ve kitapların matbaaya gön­derildiği son nokta burasıdır. Aynı zamanda ya­zarların uğrak noktasıdır bir bakıma. Yazarın ki­tabının ilk halini gördüğü oda burasıdır. Kitap­ların ve derginin ilk okuyucusu Bülent Güler’dir, bu oda ilk okuma odasıdır.

Toplantı salonu Hece’nin bürosu açısından kay­da değer bir yerdir. Büyük oval bir toplantı ma­sasının etrafına dizili koltukların, onların ara­sında ise duvara dayalı diğer koltuk ve seh­palar yer almaktadır. Duvarlarda çeşitli tablo­lar bulunmaktadır. Bu salon büyük toplantılara, yazar-okur buluşmalarına, özel okuma grupları­nın aktivitelerine, seminerlere, öğrenci toplantı­larına, kitap okuma gruplarına ev sahipliği yap­maktadır.

Dergi işlerinde en çok öne çıkan husus, derginin ve kitapların paketlenmesi, kargoya ve posta­ya gönderilmesi yahut kitapçılara dağıtılmasıdır. Dolayısıyla böylesi işlerin yürütüldüğü bölümler dergi bürolarının can alıcı odaklarıdır. Hece’nin sekreterlik odası bu işlevleri yürütmektedir. Bir büyük masa, bir bilgisayar masası ve bir de ki­taplığın bulunduğu oda, dergilerin ve kitapların paketlenme işlerini içerir. Dergi paketlemek esa­sen bir derginin mutfak işlerini özetler: dergi, kendi mutfağına girecek yakınlıkta kişilerce ya­hut kendini dergiye yakın hissedenlerce paket­lenir. Dergi paketlemek, çok özel bir iştir bu yüz­den. Aynı zamanda bir okurluk ve yazarlık basa­mağı sayılır. Hatta bir terbiye işi olarak da görül­düğü olur çoğu zaman. Dergi paketlemeyi ken­dine yediremeyen, bu yolda tökezlemiş sayı­lır. Dergi paketlemek, yazarlığın, okurluğun, ya­zının insana verdiği kibri kısmen alır. Başka açı­dan ise onu özel bir insan kılar. Herkes dergi pa­ketleyemez çünkü, her yazara dergi paketlemek de nasip olmaz ayrıca. O bakımdan bu oda bel­ki Hece’nin bürosu için çok daha farklı açılardan değerlendirilmesi gereken bir odadır.

Bir de mutfaktan söz etmek gerekir. Hece’nin mutfağı özeldir. Her an sıcak ve taze çay bulu­nur. Arada bir sunulan kahveleri de anmak ge­rekir. Öğlen mutlaka yemek çıkar. İnsanları do­yuran bir mutfaktır. Mutfağın sahibi ise Nuriye hanımdır. Leziz yemekleri misafirleri tarafından beğenilir. Yemeği yenir, çayı içilir biridir.

Hüseyin Su

Hece, yaslandığı geleneğin etkili dergile­ri olan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat’tan ayrılır. Mavera’ya benzetilebilir. İlk üç dergi belirgin bir şekilde bir üstad/usta etrafında kimliklenir. O üstadın nefesi derginin her yanına yayılır; nefe­sin imkânlarını ve imkânsızlıklarını birlikte bü­tün sayfalarında gösterir. Hece belirgin bir üsta­dın ön ayak olduğu, çekip çevirdiği, her şeyi be­lirlediği bir dergi olmamıştır. Dergiyi tasarlayan çekirdek halka hemen hemen birbirine denk­tir; yaş, tecrübe, ürün ve etki bakımından arala­rında uçurumlar yoktur. Belki ağabeylik derece­sinde bir ayrışma olabilir ancak bu üstadlık ya­hut ustalık derecesi değildir kesinlikle. İlişki­ler bu çerçevede başlamış ve yürümüştür. Eleş­tiriler rahatlıkla ağabeylerin yüzüne söylene­bilmiştir. Dergiden kopuşlar hemen başlayabil­miştir. Gençler ağabeylere kafa tutabilmiş, on­lara naz yapabilmiş, kimi zaman küsebilmişler­dir. Bütün bunlar Hece’nin esnek bir yapı arzetti­ğini gösterir.

Hüseyin Su, derginin başından itibaren editö­rü ve yayın yönetmenidir. Ama o aynı zamanda bir editör ve yayın yönetmeninden daha fazla, daha başka biridir; bildik bir editör değildir. İlk sayı kadrosunda yer alan diğer ağabeylerle bir­likte dergiyi tasarlamış ve yayın hayatına dahil etmiştir. Ne ki zaman Hüseyin Su’yu diğer ağa­beylerden daha öne çıkarmıştır. Bu husus he­men her dergide rastlanılan kaderimsi bir du­rumdur: dergi zamanla kendi içinden birini öne çıkarır yahut biri dergiyi daha fazla üstlenmek, sahiplenmek zorunda kalır. Hüseyin Su, bu zo­runluluğun ortaya çıkardığı ama derginin bütün yükünü omuzlayan gerçek bir ağabeydir. Bugün gelinen noktada derginin adıyla eşleşmiş bir ki­şiliktir.

Hece dergisi’ni konuşmak Hüseyin Su’yu konuş­mak demektir bir bakıma. O bunu hak etmek­tedir öncelikle. Adeta kişiliği ile Hece ile bütün­leşmiş biridir. Dergiyle içselleşmiş, dergiyi bü­yük bir tutku, heyecan ve ideal olarak kavramış­tır. Benliğinden bir parça yapmıştır dergiyi. O bir usta veya üstad mıdır? Diriliş, Edebiyat ve Büyük Doğu gibi bir dergi mi olmuştur Hece? Hüseyin Su, bu dergilerin yapısı gereği sahip olduğu bir usta mıdır? Hâlâ o dergilere benzemeyen yönle­ri çoktur Hece’nin, aynı zamanda Hüseyin Su da hâlâ o eski editörler gibi değildir. Ancak bir be­lirginleşme, bir otorite olma yönü de yok değil­dir. O bakımdan Hece kısmen Hüseyin Su’dur; onun emeği, gölgesi, nefesi, canı, gönlü, haya­li ve düşüdür. Editördür ve otoritedir, bu kesin. Ama otoriter midir; yani her şeyin kendi sözle­ri ve niyetlerince belirlendiği bir otoriter midir, bu tartışılır. Etkilidir, belirleyicidir ama aynı za­manda kişiyi, yazarı kendi yoluna bırakandır. Dergi sayıları, dosyaları onun merkezde olması­na karşın gücü paylaşan, ortak işlere gönül bağ­layan, ortaklıktan hoşlanan, ‘arkadaşlar’ huku­kuna bağlı olan biri olduğunu gösterir. Hüseyin Su, ne kadar disiplin, titizlik, samimiyet, dirayet, ısrar, takip, otorite, karizma ise bir o kadar da ar­kadaş, yoldaş ve dava eridir. O büyük bir itinayla arkadaşlık halesini önemseyen, sıcak tutan, sağ­lam tutan biridir.

Hece, on sekiz yıldır hep ayın başında çıkmak­tadır. Alışılmış olan bu husus, esasen Hüseyin Su’nun meseleye nasıl baktığının, onun nasıl bir imge olduğunun temel referansıdır: o her işi­ni böyle algılar çünkü. Dergi ayın birinde çıkma­lı, şaşmaz bir şekilde o gün raflarda yerini alma­lıdır. Ve hep böyle olagelmiştir. Bu baştan beri Hece’nin ontolojisini belirleyen bir ayrıntıdır. Dolayısıyla Hece, ayın birinde çıkmak demektir; yani belli bir doğrultuda, sapmadan idealler ve ülküler için yürümektir. Hüseyin Su, bunu imge­ler, bunu söyler. Dergi bürosunun temel taşıdır. Hece’nin, mekânının sahibidir.

Gidenler ve Gelenler

Hece’nin bürosu, onlarca yazar, onlarca okur, on­larca kişi görmüş, bu yüzlerden renkler ve esin­tiler almıştır. Bahsi geçen odalara ne kadar yüz bakmıştır acaba? Kaç acemi yazar geçmiştir bu bürodan ve kaçı usta yazar olmuştur? Kaç usta yazar konaklamış masalarında ve sonra yeri­ni yeni yazarlara bırakarak başka diyarlara yel­ken açmıştır? Ya, Ankara dışı için bu büro ne ifa­de etmiştir acaba? Başka şehirlerden Ankara’ya gelenlerin uğrak noktası olmamış mıdır? Böy­le olmuştur. Yayınevleri ve dergiler, gelenler için bir uğrak noktasıdır her zaman. Oraya uğramak, orada soluklanmak, orada halleşmek adetten­dir.

Her derginin kaderi gidenler ve gelenlerle belir­lenir. Mekân, biraz da gelenler ve gidenlerle şe­killenir, anlam bulur, kimlik kazanır. Kuşkusuz Hece’nin mekânsal izdüşümünde onca yüz ve bakış yer almaktadır. Dergi onlarca yüzü ağırla­mış olmasının yanında hep çekirdek ekibin de­ğiştiğine tanık olmuştur. Ama bütün dergi bü­roları gibi Hece’nin bürosu da edebiyatın haya­ti hususlarını kendi yüzünde temsil etmiş, büro­nun ne denli katmanlı, etkili ve çoğul bir aktör olduğunu belgelemiştir. Görülmektedir ki, bir dergi bürosu, edebiyat tarihin en ilginç ayrıntı­larından biridir. Dergi bürosu edebiyat ilişkileri­nin karmaşık yönlerini kendi bünyesinde tem­sil eder ve bunu örnekler. Edebiyatın adeta giz­li çekmecesidir dergi büroları. Hece’nin mekânı tüm yönleri ve açılımlarıyla bu çekmecede yeri­ni almıştır. Yüzlerce dergi bürosunun örnekledi­ği pratiği, kendi dili, bakış açısı ve yaklaşımı ile yeni zamanlarda sürdürmektedir.

Osman Bayraktar –  Yedi İklim

Osman Bayraktar –  Yedi İklim

Birlik olmak; birlikte olmak; birlikte olgunlaşmak.

Yedi İklim’in varoluş amacını her­halde en güzel yukarıdaki cümle açıklıyor diye düşündüm. Sürekli yenilenen, devingen bir içerik tanımı.

Farklı da olabilirdi, ama böyle oldu. Aldığımız eğitim, eklendiğimiz gelenek bir arada olarak olgunlaşmayı öğretti bize. Sanat gibi bireysel yeteneğin öne geçtiği, insanın bu yeteneğiy­le varoluşunu kanıtlamaya çalıştığı bir ortamda öyle kolay bir birliktelik değildir bu.

İnsanlar niye katılır bir dergiye? Birinci etken yazmak tutkusu elbette. Yeteneğin kendini orta­ya koyma arzusu, bir arayış sürecidir de. Kendini değiştirmeden, özgün ve özgür kalarak var ola­bileceği bir ortam arayışı.

Arayış sadece teknik düzeyde ise, artık profes­yonel yazarlık okulları var şimdilerde. Doğrudur; genç yazar, yeteneğini nasıl parlatacağını öğre­nir bu ortamlarda. Düzgün cümleler; plastik ku­sursuzluk. Koyu bir yalnızlıktır gerisi. Daha iyim­ser olasılıkla kendi yeteneğinin sınırlarına hap­solmak.

Bir dergiye katılmak tercihi ise bir topluluğa ka­tılmaktır. Birlik olmaya, birlikte olmaya, birlik­te olgunlaşmaya. Doğrudur; profesyonel bir yazarlık okulunda olduğu kadar biçimsel katkı yoktur burada. “Nasıl”ından çok “niçin” üzerinde konuşulur bu ortamlarda. Niçin yazdığınızın ce­vabını bulmuşsanız, nasıl yazacağınızı keşfeder­siniz. Paylaşarak, konuşarak derinleşirsiniz. Orta­ma eklemlenir, ortamı zenginleştirirsiniz. Sürekli yenilenen bir devingenlik içinde.

Birkaç şeyi iyi biliyoruz: eklendiğimiz/kavrama­ ya çalıştığımız geleneğin niteliği, gitmek istedi­ğimiz yolun ufku.

Gelenekten kastımız bir birikimdir; düşünme bi­çimi, hayata bakış ve yorumlama yeteneği. Var olanı özümseme; saygıyla; dondurmadan. Za­manı bir bütün kabul ederek, geçmişin biriki­miyle ânı kavrama, daha çok da geleceğe bakış.

Konuşarak derinleşmek. Kavrayışları, düşünüşle­ri, sezgileri birbirine ekleyerek. Belki çağrışımlar­la. Uzlaşmayı arzu ederek; bazı kereler aynı var­sayımlardan hareketle çok ayrı kanaatlere ulaşa­rak. Sonraki günlerde ayrı kanaatlerin bir bere­ket olarak ortaya çıkması.

Konuşmak, anlamlı, yüreklendirici, doğurgan konuşmalar üretmek, sanıldığından daha zor­dur. Soru sorma cesareti, dinleme sabrı, aykırı­lıklara tahammül: olgunlaştırıcı bereket bura­dan doğuyor.

Bazen yazı ile hiç ilgisi olamayan konuların gün­demi doldurması.

Yazı ile ilgili olmayan konu var mı gerçekten?

Başlığının altında, edebiyattan başka, “mede­niyet, kültür, sanat” tanımlamaları yer alsa da Yedi İklim ağırlıklı olarak bir edebiyat dergisi. Ya­zarlarının Türk edebiyatına kattıkları eserleri­nin dökümü çıkarıldığında bu nitelik çok belir­gin. Yaşayan edebiyatın birçok alanında Yedi İk­lim çıkışlı yazarların varlığını tespit etmek müm­kün. Bir zaaf olarak mı almalı bu yaygınlaşmayı bir zenginlik olarak mı? Her ikisi de söylenebilir. Belki ağacı gölgesi herkesi altında alacak kadar hızlı büyümüyor. Ama herhalde en doğru sapta­yım, dergi ortamının keşfedici, yetiştirici, ön açı­cı dinamizmi.

Dinamizm ve yenilenme için dergi ortamındaki yaş farkı, daha doğrusu yaş ortalaması kritiktir. Yaş ortalamasının azaldığı dönemler ya bir dur­gunluk; coşkusuz bir estetik ya da her an çığırın­dan çıkmaya hazır yüksek bir hareketlilik olarak belirginleşir.

Yedi İklim’in yaşını belirgin kılan da bu hareket­liliktir. Hareketlilik, bir gençlik ya da daha doğru bir ifade ile bir dinçlik iksiridir.

Bu bağlamda Yedi İklim’deki bayan yazar ağırlı­ğını da özellikle kaydetmek gerekir.

Dergi bir ekip işidir. Ancak bütün hareketler­de olduğu gibi sorumluluğu üstlenen, son sözü söyleme kudretine sahip birisi yoksa eylem yü­rümüyor. Ürünlerle görünür hale gelse de, bir dergiyi asıl var eden, anlamlı kılan ilişkilerdir. İbda ve öğrenmenin niteliği, ilişkilerin niteliği­ne bağlıdır.

Yedi İklim’de ilişkileri kolaylaştıran, dolayısıyla eylemi mümkün kılan Ali Haydar Haksal’dır.

Yedi İklim ortamı için vurgulanmazsa eksik ka­lan, Ali Haydar Haksal’ın kütüphanesinin varlığı­dır. İnsanlarla kitapların, zorunlu olarak ziyade­siyle iç içe olduğu bir ilişki biçimi. Çaylar dört bir yanı kitaplarla kaplı ortamda içilir.

Sohbetler burada demlenir.

Kimisi şiir olarak geri döner bu sohbetlerin, ki­misi öykü, kimisi deneme olarak.

Halit Özdüzen – Dergicilikte Mavera Mektebi

Halit Özdüzen – Dergicilikte Mavera Mektebi

Mavera dergisinin, mutfağını oluşturan ofisine geçmeden önce derginin çıkışında beslendiği kaynaklar ve yayın politikasına kısaca değinmemizde yarar bulunmaktadır.

Sebül’lül Reşat’la başlayan İslami dergicilik an­layışı, Büyükdoğu, Serdengeçti ve Diriliş dergile­ri ile aksiyoner yayınlarını sürdürmeye devam ettirirler. 1969 yılında onların çizgisinde, fakat edebiyat alanının daha geniş yelpazesini kap­sama iddiası taşıyan “Edebiyat” dergisi yayın ha­yatına başlamıştır. Nuri Pakdil’in yönetiminde­ki Edebiyat dergisinin yazar kadro çekirdeği­ni Maraş ekolü sayılabilecek yeni edebiyatçılar oluşturmaktaydı. Gerçi önemli yazarları arasın­da Urfa mektebinden yetişmiş Akif İnan gibi bir yazar olmasına rağmen. Lise yıllarından itiba­ren onunla da Maraş’ta birlikte oldukları düşü­nüldüğünde tamamını Maraş ekolü olarak nite­lemek mümkündür. Ancak yine de İnan’ın Urfa ekolünün hamasi, aruz ve lirik normunu yazım yaşamının sonuna kadar koruduğunu söyleye­biliriz. İnan daha sonra büyük bir memur sendi­kasının genel başkanı olacaktır.

Nuri Pakdil diğerlerinden birkaç yaş daha bü­yük olduğu için onların ağabeyi konumunda ve edebiyatta örnek aldıkları önemli bir idolleriydi. İstanbul’daki üniversite yıllarında ve Ankara’daki çalışma yaşamlarında birliktelikleri hep devem etmiştir. Bu birliktelik edebiyat sohbet arkadaşlı­ğı yanında, aralarında önemli bir grup dinamiz­mi oluşmasını da sağlamıştır. Grubun Pakdil’in dışında, iki ağabeyleri daha vardı ki, sadece on­ların değil İstanbul’da üniversite eğitimi almış veya Marmara Kıraathanesi çevresinde bulun­muş, belirli bir kesimin tamamının ağabeyleriy­di. Bunlar Türk düşünce yaşamında oldukça bü­yük etkisi bulunan iki dost, Fethi Gemuhluoğ­lu ve Sezai Karakoç’tur. Büyük bir düşünsel güç, değerli bir sohbet adamı ve hatip olan Gemuh­luoğlu sanat ve edebiyat çevrelerinde üzülerek söylemek gerekirse fazlaca tanınmamaktadır.

O, bütün bu güzel özelliklerinin yanında, 1950 ve 60’lı yıllarda İstanbul Üniversite gençliğinin önderi olarak pek çok eylem ve öğrenci hareke­tine katılmıştır. 1960’lı yıllarda İstanbul’da Üni­versite okuyan Nuri Pakdil ve diğer genç edebi­yatçı Maraş grubu ondan ve Sezai Karakoç’tan oldukça yaralanmışlardır. Gemuhluoğlu daha sonraki Ankara yıllarında da onlarla beraber ol­muştu. Beraberliklerinde sabahlara kadar süren sohbetleri, edebiyat ağırlıklı olmak üzere Sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi gündemin tamamı kapsamaktaymış!

Nuri Pakdil, “Bağlanma” adlı eserinde onunla olan dostluğunu anlatmaya çalışır. Kitabın ba­şında İstanbul`da bulunduğu 1964 yılında, yurt­dışında bulunan Fethi Gemuhluoğlu’ndan aldı­ğı bir mektuptan bahseder, “Onurlandığım mek­tuplarının birinde, bir sanat dergisi çıkartma­mı, birtakım arkadaşlarla bu derginin çevresin­de toplanmamızı buyuruyordu (Edebiyat der­gisinin tohumu belki de 1964`lerde düşmüş oldu içime).” der. O yıllarda Diriliş dergisi yayı­nına ara vermiştir. Fakat Pakdil’in bu arzusu­nu gerçekleştirmesi sosyo-ekonomik nedenler­le Ankara’da bulunduğu yıllara sarkacaktır. Yine “Bağlanma”da, “Gemuhluoğlu kişi düştüğü yer­den ayağa kalkar, derdi bana, sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma, gene sanatla atıla­cak yurt dışına.” der ve ekler, “Sanatla kalkacağız ayağa.” (s.25)

Sonunda Maraş grubu, Diriliş dergisinin yayı­nına ara verdiği dönemlerinin birinde araların­da tartışarak, Edebiyat dergisini çıkarmaya karar verirler. Bize göre Türk dergicilik yaşamında bir kavşak noktası olan Nuri Pakdil’in Edebiyat der­gisi, önemli işlevler yüklenmiştir. Yazının forma­tını aşacağından, o konuya burada girmeyece­ğiz. Ancak şunu belirtmemizde yarar var. Diriliş dergisi yazarlarının baba ocağı, Edebiyat dergisi de kaba bir benzetmeyle Mavera dergisinin ana rahmi olarak tanımlanabilir.

Tekrar başa dönecek olursak, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, birbiri içlerinden doğmuştur. Ondan sonraki yayın yaşamına gi­ren yeni kuşak dergilerde de Mavera’nın genle­rini görmek mümkün. Ancak kesin yargıyı, iler­de karar verecek edebiyat tarihçilerine bırak­mak en doğru yöntem olacaktır.

Mavera Dergisinin Doğuşu ve Akabe Kitaplığı

Edebiyat dergisi de aynı misyondaki kendisin­den önceki dergiler gibi tek-elden yönetilen dergilerdendi. Pakdil’in arzusu ve ilkelerine göre yayımlanırdı. Bu nedenle yayın yaşamı çoğun­lukla ekonomik bazen siyasi konjonktür, bazen de bilinmeyen nedenlerle son bulurdu. Bu ko­num okuyucu üzerinde olumsuz etkiler bırakır, -deyim yerindeyse- okuru boşluğa düşürürdü. Okuyucu bundan şikâyetçi olduğu gibi konu­yu karşılaştıkları yazarlara da aksettirmekteydi. Şikâyetler çoğalıp Ankara dışından da mektup­lar gelmeye başlayınca yazarların yeni arayışlara girmeleri kaçınılmaz olur.

İşte böyle bir süreçte Rasim Özdenören, Akif İnan, Erdem Bayazıt ve yazar olmayıp Maraş gu­rubunun sohbet arkadaşları olan Hasan Seyit­hanoğlu bir araya gelerek konuyu tartışırlar. Bir­kaç görüşmeden sonra yeni bir dergi çıkarma konusunda görüş birliğine varırlar. Askerlik dö­nüşü İstanbul’a geçerken Ankara’ya kendilerini ziyarete gelen Maraş Lisesinden arkadaşları şair Cahit Zarifoğlu’na açtıklarında o da bu girişimi memnuniyetle karşılar. Böylece üniversite yılla­rında dağılmış olan Maraş grubu, yeniden bir­leşmiş olur. Yazarlar hazır olmasına hazırdır ama dergiyi çıkarabilmek için gereken finansma­nı memur bütçeleriyle nasıl karşılayacakladır? Geceler boyu bunu düşünmeye başlarlar. Gru­bun niyetini Rasim Özdenören’in DPT’den arka­daşları Bahri Zengin ve Ersin Gürdoğan’a açtı­ğında onlar da memnuniyetle karşılarlar. Acele­ce Cahit Zarifoğlu’nu Ankara’da tutabilmek için Kamu’da bir iş bulunur.

Haftalar boyu grup üyeleri parayı bulmak için çabalar, fakat bulamazlar… Bir akşam, buluştuk­larında Cahit Zarifoğlu “Derginin idare yeri için bir mekân buldum.” cümlesi ile söze başlayınca, arkadaşlarının yüzünü sevinçle hüzün arası bir ifade kaplar. Zarifoğlu eş dost yardımıyla, Kızı­lay Bayındır Sokak’ta bir yer bulmuş, anahtarı da eline almıştır. Mekânı gördüklerinde, büyük bir sevinç yaşamaya başlarlar. Sağdan soldan topla­nan masa ve sandalyelerle büro döşenir. “Bir nal bulunmuştur, sıra gelir üç nal ve bir at bulma­ya…” Sonunda pamuk eller ceplere atılır, küçük küçük birikimler toplanarak mütevazı fakat be­reketli bir miktara erişirler.

Artık bir mekânları vardır, orada toplanarak planlama yapmaya başlarlar. İlk görüştükleri konu derginin isminin ne olacağıdır. Uzun mü­zakereler sonunda, Rasim Özdenören’in teklifi olan “Mavera” ismi kabul edilir. Yayınevi ismi ola­rak da “Akabe” öne çıkar. İslam kültüründe her iki isim de önemli simge konumundadır. Bu ne­denle büyük ve iddialı mesajlar taşımaktadırlar. Kurucuların amacı o mesajların toplumsal bel­lekte yer etmesini sağlamaktır. Ankara’da ve dı­şında bulunan bütün tanıklarına durumu anla­tan mektuplar yazarlar. Gelen cevaplar olumlu olunca rahat nefes alacaklardır.

Şirket kurulduktan sonra Mavera 1 Aralık 1976 tarihinde ilk sayısı ile okuyucuyla buluşur, ilgi beklenenden fazla olur. Bu durum dergi yöneti­mine büyük cesaret verecektir. Yönetici dedim­se yazarlar aynı zamanda derginin hem yaza­rı hem de yöneticisidir. Erdem Bayazıt Muhase­be işleri ile meşgul olurken Cahit Zarifoğlu so­rumlu Müdürdür. Rasim Özdenören de editör­lük ve yazı toplama işlerini yürütmektedir. Der­gide sahip yönetici egemenliği bulunmadığın­dan kararlar demokratik yöntem ve ikna sonu­cu alınmaktadır.

Dergi kurucuları gerek yazdıkları yazılardan ge­rekse Akabe’de yayınlanan kitaplardan gelir beklemedikleri gibi, ortaya çıkan acil masrafları, çoğu zaman çoluk-çocuklarının ekmeklerinden kestikleri paralarla karşılarlar. Kar amacı gütme­den sonuna kadar tüm mesailerini vererek ama­törce çalışmayı da kendilerine ilke edinmişlerdi. Bu nedenle Cahit Zarifoğlu’nun yazdığı Yedi Gü­zel Adam şiiri, yedi kurucunun üzerine tam otur­muştur.

Dergi dizini şiirle başlayıp, öykü ve denemey­le devam ediyor, son bölümünde de serbest ya­zılar yer alıyordu. Okuyucudan gelen mektup, şiir ve öyküler çoğalınca 1978 yılında Cahit Za­rifoğlu dört yıl sürecek Okuyucuyla dizisini oluş­turarak derginin okuyucuya daha yakın olması­ nı sağlamıştır.

1979 yılına kadar künyesindeki “Aylık Edebiyat ve Düşünce Dergisi” kimliğini koruyan dergi, bu tarihte Yazar Erdem Bayazıt’ın gerçekleştirdiği İran, Pakistan ve işgal güçlerine karşı gerilla sa­vaşının verildiği Afganistan gezisi sonrası, yeni bir misyon yüklenecektir. Dergi değişen kon­septiyle Afgan Mücahitleri başta olmak üzere İs­lam coğrafyasındaki kanayan yaralara parmak basacak o bölgelerle ilgili özel dosyalar yayımla­yacaktır. Bununla da yetinmeyerek Afgan Müca­hit liderlerini davet ederek Mavera okuyucusu, ve diğer cemaatlerle tanışmalarını sağlayacaktır. Ayrıca Adapazarı’nda Müslüman halkların daya­nışmasını sağlamayı amaçlayan uluslararası “Sa­karya Mitingi”ne Yazar Akif İnan aktif görev üst­lenerek konuşmacı olarak katılacaktır.

Akabe Kitaplığına gelince, o yıla kadar kendi ya­zarlarının kitaplarını yayımlayan Akabe Yayınevi, yeni konseptle pek çok Müslüman âlim ve yaza­rın önemli eserlerini yayımlamaya başlamıştır. O güzide eserlerle Akabe kitaplığı oluşmuştur.

Maveranın Mutfak ve Ofisinin Özgün Yapısı

Mavera dergisi ile tanışmam 1977 yılının ilk aylarında sanırım 4. sayı ile olmuştu. O yıl İstanbul’da B.Ü son sınıftaydım. Dergiyi üniver­site kütüphanesinin “süreli yayınlar” bölümünde gördüm. Elime alarak incelediğimde yazarların pek çoğunun Edebiyat dergisi yazarı olması, zih­nimde Edebiyat Yayınlarının yan ürünü olduğu hissini uyandırdı. İncelemeye koyulduğumda yeni bir dergi olduğunu anlayarak sevinç duy­dum. Okul sonrası Adıyaman’daki görevimin yo­ğunluğu nedeniyle kitap ve dergi okuma fırsa­tı bulamadım.

1979 sonlarında Eskişehir’e atanınca iş arkadaş­larından bir grup beni Mavera mektebinin Eski­şehir ekolüne yaklaştırdı. İşyerindeki arkadaşla­rın birinin elinde dergiyi görünce, oldukça se­vinmiştim. Onlar da eski bir Mavera okuyucusu bulduklarına sevinmiş olmalılar. Edebiyat üze­rine başlayan o günkü sohbetimiz, akşam me­sai bitimi Akabe Kitabevinde noktalandı. (İsmi daha sonra teknik nedenlerle Evs ve Hazrec ola­caktı.) Kitapçı dükkânı Eskişehir’in merkezinde­ki Yediler Parkı’nın karşısındaydı. Dükkânda Ma­vera ve diğer edebiyat dergileri yanında pek çok İslami yayınevinin çıkardığı yerli ve tercüme eserler pazarlanmaktaydı. Üniversite gençliği ve aydınların önemli bir uğrak yeri ve ayaküstü sohbet yaptıkları bir mekândı. O günden son­ra Akabe Kitabevi pek çok iş çıkışı ve hafta sonu uğrak yerim oldu.

Mekânın sürekli müdavimlerinden birisi de, Ma­vera yazarlarından Atasoy Müftüoğlu idi. Soh­betlerin çoğu onun çevresinde gerçekleşirdi. Mekân kalabalıklaşınca karşıdaki çay bahçesi­ne ( Yediler Kafe) geçilerek orada sohbete de­vam edilirdi. Müftüoğlu saf, doğal, ipek gibi, bir insandı. Edebiyat ve pek çok İslami konuda kendini yetiştirmiş bir ağabeyimizdi. Ankara’da oturan Mavera yazarlarından pek çoğu ile o mekânda tanışarak sohbet etme fırsatı buldum. Daha sonra Afgan mücahit liderleri Eskişehir’i ziyaret ettiklerinde de yanlarında Mavera yazar­ları bulunuyordu. Daha doğru bir ifadeyle kon­ferans ve sohbet toplantılarını Mavera ekibi dü­zenlemekteydi. Daha sonra 1 Nisan 1980’de dü­zenlenen “Sakarya Mitingi”nin de, düzenleyici­si ve konuşmacıları arasında Mavera dergisi ya­zarları bulunmaktaydı. Oldukça büyük bir katı­lım sağlanan mitinge, biz de Eskişehir’den bir­kaç otobüslük grupla katılmıştık.

Ankara’ya gelişlerimde fırsat buldukça Mavera’nın yönetim merkezine de uğrardım. Eskişehir’den geldiğimi söylediğimde söz Ata­soy Müftüoğlu’ndan açılırdı. Yazarından, oku­yucusuna herkes Müftüoğlu’nu yakından tanı­yordu. Uğradığım kısıtlı süreler genellikle öğ­len arasına denk geldiğinden büroda adım ata­cak yer bulunmazdı. Yine de bir sandalye bula­rak oturmama özen gösterirlerdi.

Yazarlar o kadar tevazu içerisindeydi ki dışarı­dan gelen birisi eğer onları tanımıyorsa kimin yazar, kimin ziyaretçi, kimin çaycı olduğunu an­lamakta zorlanırdı. Bazen hararetli tartışmala­ra tanık olacağınız gibi bazen de orada bulu­nan herkesi kahkahalara boğan şaka ve espriler yapılırdı. O küçücük bürodan reisicumhur, baş­bakanlar, milletvekilleri, bürokrat ve teknokrat­lar gelip geçti. Sayılarını tespit etmek oldukça zor. Bu nedenle oraya dergi bürosu demek yan­lış olur. O dergide yetişen yazarlar o kadar çok ki bugün, TYB ve diğer yazar vakıflarında kiminle karşılaşsanız ya o büroda fahri olarak çalışmış ya da sohbetlere katılmıştır. Yahut Mavera ve Aka­be Kitaplığı okuyucusudur. O nedenle Mavera dergisi İslamî kesimin yaşamında önemli bir dö­nüm noktası olmuştur.

Ali Ulvi Temel – Edebiyat Dergisi Yönetimevi

Ali Ulvi Temel – Edebiyat Dergisi Yönetimevi

1970’li yıllarda taşradan Ankara’ya gelenlere Edebiyat dergisinin yönetimevi şöyle tarif edilirdi: Garajda otobüsten inince çıkış yönünü izleyin, garajdan çıkışta göreceğiniz belediye otobüs durağına varıp Yenimahalle-Bakanlıklar otobüsüne binin, ilk ve son durak olan Batı sinemasının önündeki durakta inin, inince sağa dönüp yürüyün, Tarım Bakanlığı’nın köşesinden sola dönüp yukarıya doğru yolunuza devam edin, Akay yokuşunun ortasında, solda Demirler Pasajı’nı göreceksiniz. Merdivenleri çıkınca soldaki kapıları birer birer geçin, köşede, soldaki son kapı Edebiyat dergisi yönetimevinin kapısıdır. O yıllarda, pasaja girişte, sağ duvarda, siyah zemin üzerine Edebiyat yazılı levhayı görürdünüz.

Edebiyat dergisinin Mayıs 1973 sayısının son sayfasında adres şöyle yazılıdır: “Esat Caddesi, Demirler pasajı No: 7, Küçükesat-Ankara”. Yer iki bölmedir. Kapıdan girildiğinde sağda, pencere tarafındaki köşeye dayalı bir masa ve sandalye vardı. Sandalyenin arkasına gelen duvardaki pa­noda Picasso’nun Guernica tablosu bulunuyor­du. Masanın karşısında koltuklar, pencere önün­de bir koltuk, masanın yanında bir koltuk, dipte, pencere kenarında büyük bir saksıda çiçek, ga­liba kılıç çiçeğiydi, masanın karşısında, sol köşe­de, giriş kapısının yanındaki duvarda bulunan panoda tabancayı anıştıran bir yazı, galiba Ede­biyat ya da Edebiyat Dergisi Yayınları yazıyordu. Kapısız geçilen arka bölmede, bir ahşap kere­vet/sedir, üzerinde minder bulunuyordu. Yan ta­rafta kitaplar ve dergiler için dolap ve raflar var­dı. Ayrıca bir lavabo, köşede bir masa, masanın üzerinde çay bardakları, çay tepsisi, çay-şeker, yerde küçük bir tüp bulunuyordu. Büroya gelen konuklara burada demlenen çay ikram edilir­di. Zaman zaman pasaj içindeki Raşit Bey’in çay ocağından da çay getirtildiği olurdu.

Ben ilk kez 1974 yılının bahar aylarında gel­dim Edebiyat’ın yönetimevine. Aynı yılın Ağus­tos ayıydı galiba, İbrahim Demirci Konya’dan gelmişti, birlikte dergiye geldiğimizde Nuri Pak­dil içerideydi, biraz konuştuktan sonra, kendi­sinin çıkması gerektiğini, bizim oturabileceği­mizi, belki Rasim Özdenören’in geleceğini, gel­mezse anahtarı ertesi gün Meşrutiyet Cadde­sindeki Devlet Planlama Teşkilatında çalışan Ra­sim Özdenören’e götürüp vermemizi istemiş­ti. O günlerde yönetimevinin anahtarı birkaç ki­şide bulunuyordu. Benim hatırladıklarım: Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören’den başka, İsma­il Kıllıoğlu, Osman Sarı, Ahmet Bayazıt ve Os­man Nalbant’tı. Kapı besmeleyle açılır ve kapatı­lırdı. Çıkarken, son kez su musluğunun ve tüpün kapalı olup olmadığı, yine ışıkların ve pencere­nin kapalı olup olmadığı kontrol edilir, kapalı ol­duklarından emin olunduktan sonra kapı kilit­lenirdi. Ayrıca çıkmadan mutlaka çöpler, özellik­ le sigara izmaritlerinin içeride kalıp tehlike arz etmemesi için dışarı çıkarılıp atılır, ondan son­ra bürodan ayrılınırdı. Bunları ayrıntılı olarak an­latıyorum, çünkü Edebiyat’ta her iş ciddiyet ve özenle yapılırdı, baştan savma işe asla izin veril­mezdi.

Masada Nuri Pakdil’in bir ajandası, defteri var­dı. Kendisi büroda bulunuyorsa özellikle ilk kez gelenlerin adını, soyadını deftere saati ve daki­kasıyla yazardı. Şu anda, evde de aynı geleneği sürdürüyor Nuri Pakdil. Gelenleri, telefonla ara­yanları, kısaca konuştuklarını günü, saati, daki­kasıyla kaydediyor. Büroya ikinci kez geldiklerin­de, o kişilere ilk geldikleri gün, saat ve dakika­sıyla anımsatılır, o sırada orada hazır bulunanla­rın adları sayılır, muhatapların dikkatleri ölçülür­dü. Gelenlere, âdeta, ancak bu dikkat, titizlik ve ciddiyetle önemli işler yapılabileceği, insan ol­manın sorumluluğunun ancak böyle yerine ge­tirilebileceği bir kez daha anımsatılırdı. O yıllar­da, dergilere, düşünce hareketlerine, yazarlara ilgi daha canlı ve daha yoğundu sanki. Edebiyat dergisinin saygın, düzeyli bir yeri vardı insanlar nezdinde. Bugüne göre, daha az dergi ve daha az yazar vardı o zamanlar.

Yönetimevinde dergi aboneliği ve kitap satışı karşılığında para alışverişi olmazdı: Dergi abo­nelik paralarının posta çeki hesabına yatırılma­sı önerilir, kitaplar için de gelenler kitabevleri­ne yönlendirilirdi. Bununla insanların kitapla, ki­tabeviyle ilişkisine bir ciddiyet, sağlıklı bir ilişki tarzı getirilmeye çalışılırdı.

1974 yılı sonbaharında Mustafa Sarıçiçek, Zira­at Fakültesini bitirip Erzurum’dan Ankara’ya gel­mişti. Artık Edebiyat yönetimevini her gün o açı­yordu. O yıllarda Erzurum’da öğrenci olan arka­daşım İbrahim Demirci aracılığıyla Mustafa Sarı­çiçek ağabeyle gıyaben tanışıyor, selâm alıp ve­riyorduk. Onun Ankara’ya gelişiyle, onun yürek­ten çağrılarıyla Edebiyat’a daha sık gelip gitme­ye başladım. Birlikteyken öğle yemeğimiz, çoğu zaman çay, zeytin, peynir, helva olurdu. Duydu­ğum sıcaklığı, heyecanı, tadı hâlâ özlemle hatır­lıyorum: Masumiyet vardı, samimiyet vardı, coş­ku vardı, özgürce tutku vardı, arkadaşlık vardı, dostluk vardı, dünyalar bizimdi.

1975 yılı sonlarıydı galiba, Edebiyat dergisinin ve Edebiyat Dergisi Yayınları’nın Ankara içi dağı­tımını, Osman Nalbant’tan devralarak ben yap­maya başladım. Zafer çarşısındaki Toplum Ki­tabevinin sahibi Remzi İnanç’a, her ay dergiyi ya da yeni çıkan kitapları götürdüğümde Nuri Pakdil’in selâmlarını söylerdim, o da, Nuri Bey’in hâlini hatırını sorar ve selâm gönderirdi. O yıllar­da sosyalist bir kitapçıyla Müslüman, İslâmcı ol­makla tanınan bir yazarın böyle saygıyla selâm alıp vermesi pek rastlanabilecek bir durum de­ğildi. Benzer bir selâmlaşma Cumhuriyet gaze­tesi Ankara bürosunda, ilân işlerine bakan Sofu Tuğrul ile de olurdu. Hemen her ay Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmak üzere hazırlanan ilânı Cumhuriyet Ankara bürosuna ben götürürdüm. Gele gide Sofu Bey’le tanışıklığımız ilerleyince, oturur bir çayını da içerdim. Sandalyesinin ar­kasındaki duvarda Fatma Girik’in bir fotoğrafı asılıydı, odaya girip çıkanlar Fatma Girik’le ilgili Sofu Bey’e takılırlardı.

Nuri Pakdil, Remzi İnanç’la tanışıklığını şöyle an­latmıştı: Edebiyat’ın basıldığı basımevinde, Rem­zi İnanç da sahibi olduğu Toplum Yayınevi adı­na bir kitap bastırmıştır. Nuri Abi’nin Edebiyat’ın basımı için basımevine uğradığı bir gün, Rem­zi Bey bastırdığı bir kitabı basımevinden götür­mek üzere dışarıya taşımaktadır, Nuri Abi de bir paket alıp dışarıya taşımakta Remzi Bey’e yar­dımcı olmak ister ve “Remzi Bey, bu kültürel bir dayanışmadır.” der, bu davranış Remzi Bey’i çok etkiler, o gün bugündür Remzi Bey, Nuri Pakdil’e her zaman saygılarını, selâmlarını sunar.

1976 yılı Mart ayından itibaren derginin ve ki­tapların dizgi, düzelti, baskı, basımevi işlerini Şaban Özdemir’le birlikte yürütmeye başladık. Edebiyat dergisinin Mart 1976 sayısında; “Bu sa­yının teknik hazırlayıcısı: Şaban Özdemir” notu, Nisan 1976 sayısında bu notun altında; “Düzelti: Ali Ulvi Temel” notu da yer almaya başladı.

1976 yılı temmuz ayında, Edebiyat dergisi yö­netimevi aynı pasajda 5 numaraya taşındı. Böy­lece Edebiyat’ın Ağustos 1976 sayısından itiba­ren künyede derginin adresi: “Akay caddesi 15/5 Ankara” olarak yer almaya başladı. Yeni büro tek bölmeden ibaret bir yerdi. Lavabosu, suyu ol­madığı için artık çaylar hep pasaj içindeki Ra­şit Bey’in çay ocağından geliyordu. Raşit Bey’in çayı da güzel olurdu. Su olmadığından namaz kılmak için dışarı çıkmak gerekiyordu. O yıllar­da Kocatepe Camii henüz inşaat halindeydi, biz ona Fetih Camii derdik. Edebiyat sırtını âdeta Fetih Camiine yaslardı. Pasajın merdivenlerin­den inip başınızı sağa çevirdiğinizde de Millet Meclisi’ni görürdünüz. Edebiyat dergisi yöneti­mevinin yerine bu iki mekânı işaret ederek bir anlam yüklenebilirdi.

Nuri Pakdil ilkeli duruş ve konumlanış insanı­dır. Her adımın, her sözün, her duruşun bir an­lamı vardır onun için. Çevresinde bulunan her­kes bir anlam yüküyle, bir sorumluluk ateşiy­le kuşatılır, kucaklanır, sarmalanır. Yönetimevi­ne derginin yazarları, şairleri, Ankara’daki okur­ları, sevenleri dışında, özellikle yarıyıl tatilinde ve yaz tatilinde dergi ve kitap okurlarından öğ­retmen ve öğrenciler gelirdi. Benim düzenli git­tiğim, bulunduğum 1974-1981 yılları arasında, dergide yazanlar dışında, Hasan Seyithanoğlu, Baysal Seyithanoğlu, Ahmet Bayazıt, Mehmet Soyak, Kemal Kelleci, Mustafa Karakaya, Nuri Şa­hin, Aziz Kekeç, Mahmut Özbay, Zahit Sezer, Ah­met Özalp, Recep Duran, Veli Urhan, Mehmet Durak, Ali Özdemir gelip giderdi büroya. Bir ke­zinde Fethi Gemuhluoğlu’nun geldiği söylendi, ben yoktum. Ergun Göze’nin geldiğini anımsı­yorum. Devlet Bakanı iken Hasan Aksay, yeğeni Ahmet Aksay’la birlikte gelmişti. Nuri Pakdil’in Fransızca öğretmeni Vahit Bey gelmişti bir ke­zinde. Yine Musa Çağıl’ın, Reşat Aksoy’un birkaç kez geldiğini anımsıyorum. Ayrıca öykücü İsmet Tokgöz de bir iki kez gelmişti.

Nuri Pakdil bir defasında, İspanyol diktatör Fran­ko ile Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün bir karşılaşmasını anlatmıştı. İki devlet adamı kar­şılıklı oturup kahvelerini yudumlarken, kar­şılıklı hâl hatır sormadan sonra De Gaulle’ün Franko’ya hitaben: “Sen general Franko’sun, ben de general De Gaulle’üm!” dediğini, yarım sa­atlik bu buluşmadaki tek konuşmanın bu oldu­ğunu söylemişti. İçeriksiz, anlamsız, boş sözden hoşlanmaz Nuri Pakdil. Buna örnek olsun diye söz ettim bu anıdan.

Yönetimevi, derginin yeni sayısının basımevin­den alınıp getirildiği gün tam bir şölen yerine dönerdi, yeni kitaplar geldiğinde de öyle olur­du. Bir gün önceden derginin gideceği adresler ve abonelerin adresleri hazır, yazılı hâle getirilir­di. Dergilerin konulacağı naylon poşetler Ulus’ta Modern Çarşı’dan bolca alınır, yine paketler için ip, bant hazır edilirdi.

Dergiler basımevinden alınıp yönetimevine ge­tirilir, hızla kontrolleri yapılır, Ankara dağıtımı için yeteri kadar dergi alınarak hızla kitapçılara yönelinirdi. Büroda kalanlar ise bir yandan ba­sımevinden gelen dergileri kontrol eder, bozuk olanları ayırır, bir yandan da paketler yapılırdı. Paketlerin bol gazeteyle beslenmesi, sağlam ol­ması esastır. Aboneler için dergiler naylon po­şetlere konur, bir yandan adres kâğıtları dergi­lerin içine konmak üzere o günün tarihiyle mü­hürlenirdi. Dergilerin konulduğu poşetler bant­lanarak bir kenara yığılırdı. İçerisi karınca yuva­sı gibidir, hummalı bir çalışma gözlenirdi. Dergi­lerin, yeni kitapların basımevinden geldiği gün­lerde Nuri Pakdil de mutlaka bulunurdu büro­da. O bir yandan yapılan işlere nezaret eder, bir yandan da basımevinden yeni gelen dergi ya da kitaba göz atardı. O koşuşturma içerisinde bolca sigara ve çay içilir, iş arasında zaman zaman da muhabbet koyulaşırdı.

İşlemler bitince paketler, poşetler bir taksiye atı­lır; Mithat Paşa Caddesindeki Yenişehir Postane­sine götürülüp postaya verilirdi. Dergide kalan arkadaşlar ise ortalıktaki çeri çöpü toplar, kaba­ca büronun temizliğini yaparlardı. Vakit uygun­sa temizlik sonrası kontrolü yapılmayan dergile­rin kontrolleri yapılmak üzere tekrar işe koyulu­nurdu. Çay, peynir, ekmekle açlık bastırılırdı.

Dergiye gelen yazı, şiir ve çevirileri Nuri Pak­dil okur, gerekli uyarıları yapardı.1978 yılından itibaren Arif Ay, Turan Koç, Şaban Özdemir ve bana da gelen yazıları, şiirleri okutup düşün­celerimizi alırdı. Derginin basımevinden geldi­ği günlerde Mustafa Sarıçiçek de mutlaka büro­da bulunurdu. O da o sayıda yer alan, beğendi­ği bir şiiri, bir yazıyı, bir öyküyü okur, yazan ar­kadaşları özendirir, gönüllerini alırdı. Büroda iş­ler gönülden, severek, coşkuyla, elbirliğiyle ya­pılırdı.

Nuri Pakdil benim ve aynı dönemde yazdığı­mız, birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın elle­rinden, elimizden tuttu, inancın ilkelerini; dü­şüncenin, eylemin ciddiyetini, yazarlığın incelik­lerini, insanın zarafet ve yüceliğini, dayanışma­yı gösterdi, öğretti bizlere. Ona olan saygımı ifa­de ederken kelimelerin kifayetsiz kaldığını his­sediyorum. O, bizim için gerçek bir öncü, öğre­tici ve abidir. O yüzden yazıda geçen bütün Nuri Pakdil’leri Nuri Abi olarak okuyabilirsiniz. Ede­biyat dergisi bir dönemin kalıcı iz bırakmış, en önemli okuluydu.

Nizamettin Yıldız – Düşünce, Edebiyat ve Siyaset Dergisi; Diriliş

Nizamettin Yıldız – Düşünce, Edebiyat ve Siyaset Dergisi; Diriliş

Geçmişten günümüze dergilerin toplum hayatımızda önemli bir yeri vardır. Özellikle Büyük Doğu ve Diriliş dergileri, bir dergiden de öte büyük bir misyon ve ideal üstlenmişlerdir.

Sezai Karakoç’un öncülüğünde çıkan “Diriliş” dergisi ile ilgili değerlendirmelerimize geçme­den önce Sezai Karakoç ile ilgili kısa bir bilgilen­dirme yapmak istiyoruz.

Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır’ın Erga­ni ilçesinde doğmuştur. İlkokulu Ergani’de, orta­okulu Maraş’ta, liseyi de Gaziantep’te okumuş­tur. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bil­giler Fakültesinin Maliye ve İktisat Bölümünü bi­tirmiştir. Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde Mali­ye Bakanlığı’na bağlı olarak gelirler kontrolörlü­ğü görevinde bulunmuştur. Daha sonra memu­riyetten ayrılarak fikirle uğraşmış, dergi çıkarmış ve kitaplar yazmıştır. Bugüne kadar toplam 56 kitabı yayınlanmıştır.1990 yılında kurulan Diri­liş Partisinin genel başkanlığını yapmış, bu parti 1997’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıl­mıştır. Parti 2007 yılında Yüce Diriliş Partisi adıy­la yeniden kurulmuştur. Sezai Karakoç, faaliye­tini sürdüren bu partinin internet sitesinde her cumartesi günü ülkemiz ve İslam dünyasının so­runlarıyla ilgili konuşmalar yapmaktadır.

Diriliş, mütevazi imkânlar ve olağanüstü çalış­malar sonucu ortaya çıkan bir dergi olmasının yanında İslam davasını omuzlayan, Müslüman­ların uyanması, birliklerini kurması, İslam me­deniyetinin yeniden gerçekleşmesi için her tür­lü çileyi ve zorlukları göze alan bir hakikat akı­mıdır.

Sezai Karakoç yedinci dönem haftalık Diriliş der­gilerinde yayımladığı hatıralarında anlattığına göre gerek ortaokulda gerekse lisede yoğun bir kitap okuma süreci geçirmiştir. Bazı dergilerde şiir ve yazıları yayımlanmış, 1955 yılında Şiir Sa­natı adlı bir dergi çıkarmış, bu dergi iki sayı çıka­bilmiştir.

Diriliş dergisi, 1960-1992 yılları arasında farklı zaman aralıklarında toplam 7 dönem olarak çık­mıştır. Hece dergisinin Sezai Karakoç özel sayı­sında, Necip Tosun şunları söyler: “Güçlü bir şair olmasının yanında büyük bir fikir ve ideal ada­mı olan Sezai Karakoç tüm eserlerinde inandı­ğı kültür ve medeniyet davasını insanlara aktar­mak peşinde olmuştur. Bütün bunları da tarihi ve sosyolojik görüş olarak “Diriliş” düşüncesi et­rafında şekillendirmiştir.”

  1. DÖNEM (Nisan 1960, Mayıs 1960, 2 sayı)

Diriliş’in bu ilk sayılarında Diriliş başlığı altında “ayda bir çıkar; siyasi, fikri, edebi dergi” ifadele­ri vardır.

Bu dönemle ilgili olarak Sezai Karakoç, hatırala­rında şunları söyler: “1960 Ocak, Şubat ve Mart ayları benim Diriliş’i aylık bir dergi olarak çıkar­mayı düşünme, karar verme ve hazırlıklarını yapma aylarımdır.(… ) Yeni bir nesil gelmişti. Or­tam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Dü­şünüşte bir tazelenmeye ve yenilenmeye ihti­yaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir sü­redir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş.(…) Basubadelmevt’in kar­şılığı olarak “Diriliş”i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamına. Tabii ki, sadace metafizik an­lamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kulla­nıyordum.”

Diriliş dergisi, bu dönemde ancak iki sayı çıkar ve toplam 45 abonesi vardır. Sezai Karakoç ma­liye bakanlığındaki görevi nedeniyle başka il ve ilçelere gider. Derginin üçüncü sayısını hazırlar ancak 27 Mayıs ihtilali olur. Arkadaşları, dergi­nin yayın hayatına devam etmesini uygun bul­mazlar.

  1. DÖNEM (1966-1967, toplam 12 sayı)

Diriliş dergisi gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sa­yıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir. Bu dönem­le ilgili olarak hatıralarında şunlar yazılıyor: “Ar­kadaşlar çevresinde bir hareket, umut ve yeni düşünceler kaynağı oldu Diriliş. Yetenekli olup da yazmaya yatkın olmayan arkadaşlarımı zor­ladım. Kimilerine yazı yazdırdım, kimilerine çe­viri yaptırttım.(…) Bir kadro doğurmak için bü­yük çaba sarfettim. Genç-yaşlı diye bir ayrım yapmadım. Gençlere de büyük güvenle yer ver­dim. Zaten geceleri geç vakitlere kadar kahvede gençlerle oturup konuştuğumdan onlar belli bir etki içinde idiler.”

Dergi, çıkışının üzerinden bir yıl geçtikten sonra maddi sebeblerle, 16.000 lira da borç bırakarak kapanmak durumunda kalır.

İnsanları aydınlatmak, toplumun geleceği için gece gündüz demeden çalışıp yazmak, dergi çı­karmak sonunda da bu kadar borçla baş başa kalmak… Acaba günümüzde böyle bir fedakar­lığı, feragati gösterecek kaç kişi vardır?..

Üstad Sezai Karakoç, Diriliş’in çıkmadığı zaman­larda da başta “Büyük Doğu” olmak üzere bazı yayın organlarında yazarak toplumu aydınlatma görevini sürdürmüştür.

Yazılan yazılarda, şiir ve hikâyelerde kullanı­lan dil konusu da hep tartışılmıştır. Halen günü­müzde de tartışılmaktadır. Sezai Karakoç bu ko­nuda şunları söyler: “Yeni nesil de okusun diye uydurma dille değil de yeni bir dille ve üslupla yazıyordum. Bu gerçekten gençlik üzerinde et­kili oluyordu. Yaşlılar istiyordu ki kendileri mek­tepte hangi terimleri görmüş ve okumuşlarsa şimdi o dille yazsınlar. Oysa okullarda, gazete­lerde dil değişmişti. Maksatlı veya maksatsız di­lin değişmesi için çok şeyler yapılmıştı. Yeni ne­sil ile eski neslin arası dil sebebiyle açılmıştı.(…) “Eski nesil “cemiyet “diyor, yeni nesil “toplum” di­yordu. Biz hangisini kullanacaktık? Eskiler, dilin bozulmaması için eskide ısrar etmemizi istiyor­lardı. Ama böyle yaparsanız yazınızı sadece yaş­lılar okuyacaktı. Yeni nesille bağınız kopacaktı. Tam bir çıkmaz içindeydik.”

“Doğru yol bir nevi orta yoldu. Yeni nesle yeni bir dillef seslenmek şarttı. Ama mümkün mer­tebe uydurma kelimelerden kaçınmak lazımdı. Vazgeçilmez terimlerimizi de korumalıydık ta­bii ki. Benim görüşüm ve tutumum buydu. Fa­kat en ufak bir değişiklik ve yeniliğe tahammü­lü olmayanlar, kenarda köşede aleyhimde pro­paganda yapıyorlardı, uydurma dilci diye. Oysa dikkatli olanlar uydurma dilci, Ataç’çı olmadığı­mızı görebiliyorlardı.”

  1. DÖNEM (1969, 70, 71, toplam 16 sayı)

Bu dönemde Avrupa’da görülen siyasi çalkan­tı ve gösterilerin etkisi ülkemizde de görülmeye başlar. Gösteriler, öğrenci hareketleri, 12 Mart muhtırasıyla sonuçlanacak olaylar baş gösterir. Üstad Sezai Karakoç ve Diriliş kimseyle polemi­ ğe girmez. Büyük nehirler gibi sessiz ve derin­den akar. Aydın yetiştirecek veya aydınlara yö­nelik yazılar, Doğu ve Batı’dan çeviriler ve tasav­vuf metinleri, bu dönemin sayılarında yer alır. Yıllar önce yazdığı şiirde dediği gibi:

“Fakat bir gün gelecek
Çağırmasını bilirsen gelecektir
Doğu’yu Batı’yı bilen gelecek.”

( Taha’nın Kitabı)

Bu dönemle ilgili yine hatıralarında şunlar var: “Üçüncü kez, 1969 Ekim’inde başlayıp aylık ola­rak 16 sayı çıkardığım Diriliş, 1971 Ocak ayında artık çıktığı yokuşu tırmanılamayacak derecede dik bulmağa başlamıştı. Evet, bizde fikir ve ede­biyat dergisi çıkarma, bir dağa tırmanmaya ben­zer. Önce uçar gibi hızla yol alırsınız. Fakat gide­rek yol dikleşir, en sonunda da bir yerde durur kalırsınız.”

  1. DÖNEM (1974-1976, 18 sayı, 6 Mayıs 1976-3 Ağustos 1978’e kadar 42 sayı, toplam 60 sayı)

5. sayıdan itibaren gazete tipinde ve haftada iki gün çıkmak suretiyle yayınını sürdürür. Diri­liş başlığının altında “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün in­sanlığı diriltmiş gibidir.” (Kur’an-ı Kerim’den) ifa­desi yer alır.

O günler, sokak gösterilerinin yapıldığı, anar­şi ve terör olaylarının arttığı, her gün onlarca in­sanın öldürüldüğü günlerdir. Bunun için Kuran-ı Kerim’den bu alıntı manidardır. Yine Hatıralar­da okuduğuma göre ve üstatla yüz yüze görüş­melerimden edindiğime göre, bazı insanlar “bu devletin üniversitelerinde okunmaz, bu devlet­te memurluk yapılmaz.” vb. sözlerle gençleri et­kilemeye çalışıyorlar ama Sezai Bey, ziyaretine gelenlere, sağduyulu olmaları gerektiğini, öğre­nimlerini tamamlamalarının önemli olduğunu tavsiye ediyor.

Diriliş dergisinin 24 Mayıs 1976 sayısında, “Ey­lemler Karşısında Gerçek Diriliş Aksiyonu” baş­lıklı haber- yorum yazısında şu satırlar yer alıyor:

“Gerçek aksiyon, meydanlarda yapılan şamata­lar, bağırışlar, yürüyüşler, duvarlara ve yerlere yazılar yazmalar ve daha kötüsü tabanca patlat­malar, kavga döğüşler değildir. Gerçek aksiyon, inanç, ahlak, düşünce, bilim ve sanat planında ortaya konan uzun çalışmaların ve sürekli sabır­ların yemişi eserler, durumlar ve oluşumlardır. Yeni bir insan tipini doğurmaktır. Asıl aksiyon, çok bilinçli, bilgiyle yüklü, kültürle güçlenmiş, disiplinli ve uzak görüşlü davranışlardan doğar.”

Bu dönemle ilgili hatıralarında da şunlar yazılı­dır: “1974’te Diriliş’i yeniden çıkarmağa, bir ta­raftan da eserlerimi Diriliş Yayınları adı altında yayınlamağa başlamıştım. Yeni bir nesil yetiş­tirmek, bunun için fikri mevzuları yeni baştan ele almak gerekiyordu. Kendi geçmişimiz, çağ­daş eserlerimiz, Batı kültür ve edebiyatı, özgün bir sentezle dergide genç yetenekleri yoğuru­yordu.”

  1. DÖNEM (Ekim 1979- Eylül 1980, toplam 12 sayı) Bu dönem 4. dönemin devamı olarak dü­şünülmüş olacak ki 61. sayı ile başlamaktadır.

Düşünce hayatımızın önemli yapı taşlarından olan Diriliş dergisinin bu sayısında da nitelik­li yazılar yer alır. Üstat Sezai Karakoç birçok ya­zısında, Batı karşısında ancak kendi medeniye­timizle ayakta durabileceğimizi, aydın kadro ye­tişmeden de medeniyetimizin canlanmasının mümkün olmadığını belirtir.

Ekim 1979, 61. sayıda, “Yeniden Çıkış” başlığı al­tında şunlar yer alır:

Diriliş bir yılı aşkın bir aradan sonra, tekrar ya­yın alanına giriyor. Böylece bir kere daha bir ölüm kalım savaşında varlığını ispat ediyor. Bu düşüş kalkış dünyasında bir kez daha ayağa kal­kıyor. Seslendiği toplum, çağırdığı insanlık teş­rih ve şifa masasına yatırmağa çalıştığı çağ gibi, kimi zaman ölüm sularına erip tarihe karışacak gibi olduktan sonra, umutsuzlukların en kabarık anında esen ilahi bir lütuf rüzgârı, onun, yeni­den görünüşler âleminde zuhuruna imkân ba­ğışlıyor.”

  1. DÖNEM (7 Ocak 1983-16, 17 Haziran 1983, 161 sayı, günlük gazete)

Diriliş, yaklaşık iki buçuk yıllık bir aradan son­ra günlük gazete olarak yayın hayatına devam eder. Bu dönemin ilk sayısı olan 73. Sayı 7 Ocak 1983 tarihini taşımaktadır. Tek yaprak olarak çı­kan gazetenin ön yüzünde “Gün Saati” başlık­lı sütunda Sezai Karakoç’un yazıları yer alır. Yine zaman zaman Başyazı başlığı altında Diriliş im­zalı, Sezai Karakoç tarafından yazıldığı tahmin edilen yazılar bulunur. Ayrıca Anadolu Ajansı ’na ait haberler yer alır. Bu haberlerin daha çok dış politikayla alakalı olduğu görülür. Arka sayfasın­da da yine haberlerin yanı sıra çeşitli yazı, çeviri ve şiirler bulunur.

12 Eylül askeri darbesinin üzerinden üç yıl geç­miş, ülkemiz hâlâ askerler tarafından yönetil­mektedir. Tekrar sivil yönetime geçme çalışma­ları vardır. Diriliş, böyle bir zamanda çıkmakla adeta tarihi bir görev üstlenmiştir. Önceki dö­nemlerin daha teorik olmasına karşılık bu döne­min daha aktüel konulara eğildiğini görüyoruz.

Bu dönemin ilk sayısında (73. Sayı) yer alan Diri­liş imzalı, “Diriliş Günlük Olarak Çıkarken” başlıklı yazıda şu ifadeler yer alır: “Diriliş bugünden iti­baren günlük gazete olmuş bulunuyor.

Bu ihtiyaç ani bir kararın sonucu olmayıp 1960’ta başlayan ve bugüne kadar birçok saf­hadan geçen gelişiminin zaruri bir açılımından doğmuştur.”(…)

“1960’tan bugüne kadar, diriliş düşüncesi de ay­lık dergi ve kitaplarla daha çok teorik planda, iç birikimini yapmış fakat aktüel olandan da büs­bütün kopuk ve uzak durmamıştır.”(…)

Diriliş günlük olarak çıkmak ve kaçınılmaz ola­rak politik hayatı gözlemlemek, bu alanda de­ğerlendirmeler yapmak hali içinde de, eski ama­cından ayrılmış bulunmayacak, onu hayat ve toplum içinde, zaman karşısında pekiştirmiş olacaktır.”

Bu dönemdeki sayılarda “Siyasi Partiler Kanunu”nun seri olarak yayımlandığını ayrıca parti konusunda Sezai Karakoç’un birçok yazısı­nı görürüz. Sezai Karakoç, bu yazılarında parti­lerin kuruluş aşamalarında nelere dikkat etme­leri gerektiği hakkında tavsiyelerde bulunur. Ör­neğin, partilerin şahıslardan çok fikirlere dayan­ması gerektiğini söyler. Yine “Gün Saati” adlı sü­tunda, zaman zaman, diğer gazetelerde pek görmediğimiz, Sezai Karakoç’a ait şiirlerin oldu­ğunu görürüz. O şiirlerden Diriliş başlığını taşı­yan şiirden bir bölüm:

“ Yeniden başlamak yazma sanatına
Kat kat olup açılmak gök katına
İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini
Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına”

Sezai Karakoç bu dönemin sonuna doğru “gaze­te” başlıklı yazılar yazar. Bu yazılarda gazetenin önemi, gazete çıkarmanın güçlüklerinden, “En­tegre Basın Sanayii”nden söz ederek basındaki ve dağıtımdaki tekelleşmeye dikkat çeker. 16-17 Haziran 1983 tarihli ve 233. Sayıda “Ara Veriş” başlıklı yazıda şunları söyler: “Diriliş, bilen bilir ki, ticari bir maksatla çıkmadı.”(…) “Aslında ben ne gazeteciyim, ne iş adamı.”

“Birtakım düşüncelerini söylemek isteyen biri olarak, kitap da yazdım, dergi de çıkardım. İmkânlar hangisine elverirse, hangisini o an için yararlı görürsem onu yaparım. Benim için, kitap, dergi, gazete araçtır, amaç değil.”(…)

“Şimdilik bu kadar. En yakın sürede ve hayırlı­sıyla tekrar buluşmak üzere.” diyerek bu döne­mi sonlandırır.

7.DÖNEM (23 Temmuz 1988-5 Şubat 1992, 133 sayı)

Bu dönemde Diriliş dergisi haftalık olarak yayın­lanır. Derginin en uzun dönemi ve en çok yazı­nın yayımlandığı dönem olarak kabul edilebilir. Dikkat çekici yazı ve yorumların yanı sıra seri ya­zılara da yer verilir. Özellikle Sezai Karakoç’un İs­lam dünyasının içine düştüğü ölüm uykusun­dan uyanması için yazdıkları, İslam milleti, İslam ülkesi, İslam devleti, İslam medeniyeti gibi kav­ramlar üzerinde ısrarla durması, derginin karak­teri hakkında bize net fikirler verir. Çok önemli olan bu fikirlere gazete, televizyon gibi yayın or­ganları ilgi göstermez.

Sezai Karakoç’a ait bazı yazılar üzerinde dur­mak istiyoruz:

Hatıralar: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Sezai Karakoç derginin bu döneminde hatıralarından bir kısmını yayınlar. Yakın zamanımızın bir nevi siyasî, fikrî, edebî tarihi özelliğini taşır.

Bir Siyasi Portre: Turgut Özal: 13 sayı boyunca devam eden bu seri yazıda özellikle Menderes, Demirel ve Özal dönemleriyle ilgili farklı analiz­ler vardır.

Enflasyon: Önce Sezai Karakoç’un asıl mesleği­nin maliye olduğunu bir kez daha hatırlatalım. 4 sayı boyunca enflasyon(pahalılık), ekonomi vb. konularda açıklamalar ve çözüm önerileri vardır.

Devlet: 10 sayı boyunca devlet konusu enine boyuna irdeleniyor.

Kurumlar: Üniversiteler, Devlet Başkanlığı, Tele­vizyon, Sinema hakkındaki düşüncelerini açık­lıyor.

Medeniyetimizin Büyük Krizi: İslam Medeni­yetinin büyük krizi ve bu krizi aşma konusunda­ki tespitleri 17 sayı boyunca belirtiliyor.

Mevlana: Mevlana kitabını oluşturan yazılar il­kin bu dönemde yayımlanıyor.

Devlet Adamı: 7 sayı boyunca devlet adamın­da bulunması gereken özellikler hakkında bilgi­ler ve tarihten örnekler veriliyor.

Kader: Öte dünya, Peygamber, Kur’an vb. meta­fizik konularda farklı yorumlar.

Diriliş Partisi Programı: Bu dönem dergileri çı­karken 1990 yılında Diriliş Partisi kurulur. Parti­nin programı ve kurucular listesi dergide yayım­lanır.

Diriliş Partisinin kuruluşu bazılarınca sürpriz olarak görülür. Maalesef bazı çevreler, Sezai Karakoç’un Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu ol­duğunu, 1960’tan itibaren çıkardığı Diriliş dergi­lerindeki “siyasi, fikri, edebi” ibarelerini göremi­yor veya görmek istemiyorlar.

Bildiğimiz kadarıyla, Türkiye’nin başkan­lık sistemi’ne geçmesi gerektiğini ilk ola­rak savunan ve parti programına koyan Sezai Karakoç’tur.

Diriliş dergisinin çeşitli dönemlerinde şiirle­ri, yazıları ve çevirileri ile yer alan isimler şun­lardır: Sezai Karakoç ve ayrıca müstear isimler­le ( Diriliş, Zülküf Canyüce, Mehmet Yasin, Sait Yeni, İmzasız, S.K, Mehmed Yasinoğlu, D. ), Şev­ket Eygi, Erol Güngör, Ziya Nur, Mehmet Genç, Rami Ayas, Sait Mutlu, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Gökalp, İhsan Babalı, A. Buğra, Cevat Ülger, Ab­dullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şakir Diclehan, Ebubekir Eroğlu, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özde­nören, Alâeddin Özdenören, Halil İbrahim Kay­mak, Mustafa Ruhi Şirin, Kâmil Eşfak Berki, M. Cahit Atasoy, M. Güleçyüz, Kâmil Öztürk, Yük­sel Peker, Sedat Umran, Halim Uğurlu, Said Çek­megil, Bahri Zengin, İsmail Kıllıoğlu, Cahit Koy­tak, Osman Sarı, İhsan Sezal, Mahmut Kanık, Durali Yılmaz, Ahmet Yücel, Mehmet Çavuşoğlu, Turan Koç, Nuri Pakdil, Ahmet Kot, İsmet Özel, Ömer Öztürkmen, Kemal Özyurt, Arif Soylu, Ha­mit Can, Necat Çavuş, Olcay Avcı, Cafer Barlas, Bülent Timur Demirgil, M.Ertuğrul Düzdağ, Me­sut Güvenli, Göksel Korkmaz, Süleyman Porta­kal, Hüseyin Atlansoy, Mevlüt Ceylan, Muzaffer Budak, Kâmil Doruk, Ömer Erdem, Haydar Mu­rat Hepsev, Mevlâna İdris, Ahmet İşler, Yüksel Kanar, Cevdet Karal, Mustafa Kirenci, Erdem Ba­yazıt, Yener Sonuşen, Yusuf Yazar, Rıdvan Memi, Tahir Yücel, Ali Özkavaf, Turgut Akman, Türkay Gültekin, Rıza Akçay, Murat Fırat, İsmail Atabek.

Diriliş dergisi 5 Şubat 1992’de son sayısını (133. sayı) çıkardıktan sonra kapanır. Ama bize göre Diriliş, bir dergi veya gazete formatında olmasa da çıkmaya devam ediyor dersek sanırım yan­lış olmaz. Çünkü derginin Cağaloğlu’ndaki ya­zıhanesi hâlâ açık. Birçok kimse Sezai Bey’i ziya­rete geliyor. Bu ziyaretçiler arasında Üniversite öğrencileri, yazarlar, milletvekilleri, bakanlar vb. görmek mümkün. Ülkemiz ve İslam dünyasının meseleleri konuşuluyor, bildiriler yayımlanıyor. Ayrıca kitapları buradan temin edilebilir.

Sezai Karakoç, Yüce Diriliş Partisinin İstanbul il merkezinde de kalabalık bir kitlenin dinlediği haftalık konuşmalar yapıyor. Bu konuşmalar in­ternet üzerinden canlı olarak veya banttan izle­nebilir. Bu konuşmalarında da Müslümanların uyanması, İslam milleti, İslam devleti, İslam Me­deniyeti vb. konuların üzerinde ısrarla duruyor. Allah imkân verirse Diriliş’i günlük gazete şeklin­de, Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce hatta bütün dillerde yayımlayacaklarını belirtiyor. Aynı şe­kilde televizyon yayınları da yapacaklarını söy­lüyor.

Son söz: Diriliş kapanmadı, sözünü söylemeye devam ediyor…

—————————————————————-

Not: Bu Yazının hazırlanmasında Diriliş külli­yatından ve Yedi İklim dergisinin Kasım-Aralık 1993 Sezai Karakoç Özel sayısındaki A.Turan Karataş’ın “Sezai Karakoç’un Dergiciliği” adlı ya­zısından yararlanılmıştır.