Kategori: Düşünce

Düşünce bölümümüze ait tüm içeriklere bu bölümden ulaşabilirsiniz.

Mektep Konuşmaları – 3

“Konu: Sosyal medyanın sınırları nedir? Nerede başlar, nerede biter?”

Abdullah KASAY: Chris Jenks’in Altkültür adlı eserinde, “Aynı toplum içinde yaşarken bizi birleştiren nedir?” sorusuna esaslı bir cevap aranır. Postmodern çağda, modern toplum biçimine ye­niden sınırların çizildiğine ve bu sınırların da kendi karmaşasında imha edildiğine tanık oluyoruz. El­bette bunun topluma yansıması birçok kanaldan, birden fazla yolla oluyor. Bu kanalların biri de el­bette, hatta en büyüğü, çoğalarak karşımıza gelen ve canlı bir organizma gibi büyümekte olan sosyal medya ve sosyal medyanın “dünyası”. Sosyal med­yanın “birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde”, bize ne gibi bir katkısı olduğunu ko­nuşmadan önce; bir hikâye ile sözlerime başlamak istiyorum. İngiliz matematikçi Charles Babbage; 1 Nisan sabahı, Cambridge Üniversitesi’ndeki ça­lışma odasına girer. Foursquare’de yer bildirimini yaptıktan sonra, düzenleyeceği etkinliğe kaç kişi­nin geleceğini facebook hesabından kontrol eder. Ders verdiği öğrencileri için açtığı facebook gru­bundaki paylaşımları kontrol eder. Ders saati­ne kadar twitter hesabından “Son Zaman Azizler Kilisesi”nin önümüzdeki günlerde yapılacak açılı­şı için duygu ve düşüncelerini paylaşır. Mühendis­lik sınıfındaki dersinden sonra öğrencileriyle sel­fie çekimi yaptıktan sonra bunu instagram hesa­bından paylaşır. Günlerdir heyecanla duyurmayı beklediği icadı için düzenlenen etkinliğin saati gel­miştir. Üniversite binasındaki konferans salonu­na girdiğinde onu bekleyen kalabalıktan önce bir alkış, sonra akıllı telefonlardan flaş tufanı kopar. Babbage konuşmasını yaptıktan sonra bugün mo­dern bilgisayarların atası sayılan icadı “Çözümle­yici Hesap Makinesinin” tanıtımını yapar. Bu olay o gün ve günlerce twitterda “trending topic” olur. Evet, gerçekten de bu hesap makinesinin icadı bü­yük bir olaydır, bilgisayarın icadının ilk aşaması­dır ve bu hikâyede telaffuz ettiğim sosyal medya terimlerinin nasıl da hayatımıza girdiğinin tarihi­dir. Elbette bahsi geçen icadın yapıldığı 1830 yılın­da insanlar böyle bir dünyada yaşamıyordu. Peki, ne oldu da bizler eskiden kurduğumuz “eller gör­se ne der?” sorusunu bırakıp sosyal medyada “el­ler görse de paylaşımlarımızı beğense” cümlesini kuran insanlara dönüştük? Gittiğimiz yerleri, yap­tığımız şeyleri bile sırf sosyal medyada paylaşmak için yaşıyor ve yapıyoruz. Artık her gün ya da her gün değil her saat, üyesi olduğumuz hesaplardan tanıdığımız tanımadığımız yüzlerce suretin ne de­diğini, ne konuştuğunu, ne yaşadığını görüyoruz. Sosyal medyayı daha doğrusu internetin kendi­sini, belki de ateş ve tekerlekten sonra en büyük icat gören insanlar olarak, bizim bu mecrada ne­rede durduğumuzu, ne yapmaya çalıştığımızı, bu­nunla ilgili “ne düşündüğümüzü” bile yine sosyal medyanın kendisinden duyurmaya çalışan hayatla­rımız var artık. Sosyal medyayı kullanmayan insan­ları asosyal olarak eleştiren, elde paylaşılacak bir şeyimiz kalmadığında, “özelimizi” ifşaya çıkarma­ya başladığımız bir simülatif dünyanın içindeyiz. Tabi daha da sayabileceğimiz onca olumsuz geti­risine karşın; bir taraftan da sosyal medyanın “al­gıları değiştiren”, hiç tanınmayan yerleri, insanla­rı keşfe yol açan, ilginç deneyimlerin paylaşıldığı belki de gerçek arkadaşlıklara yol açan bir dünya­sının da olduğu gerçeği var. Walter Benjamin, “Sa­nat yapıtının teknik yolla yeniden üretimi olgusu, eserin yapısında ve mülkiyet ilişkilerinde değişim­lere sebep olmuştur” diyor. Ben, Benjamin’in bu sözlerini sosyal medyada paylaşılan “fotoğraflar, durumlar, yerler vb.” için yeniden yorumlamak is­tiyorum. Sosyal medya gerçekten de çoğaltılma­ya müsait dünyası içinde, ister genel ister özel her ne olursa olsun yapılan tüm “paylaşımların” özünün­ yitirildiği, o olgunun kendi yapısını değiştiren, yok eden, silen ve plastik bir tat bırakan durumlar mı yaratıyor? Bu durumlar içinde sanal bir dünya­da yaşayan insanlar gittikçe bir yalnızlaşma mı ya­şıyor? Ya da bu kadar yalnızlaştığımız için mi o ka­dar sosyal medyanın içindeyiz?

Mustafa Alperen MERCAN: Sezai Karakoç, “Kav” isimli şiirinde “Ben bir köprü parmaklığı­na dayalı bekliyorum/Bir piknik dönüşü gelip bu köprüden geçersin diye bekliyorum” diyor. Acaba o dizeler şimdilerde yazılsaydı, bizler bu şiiri şöy­le mi okuyacaktık: “Ben bir Starbucks sandalye­sine bağlı bekliyorum/ Check-in yapmışsın bura­da/ Bir alışveriş çıkışı tekrar gelirsin”?

Evet, sosyal medyanın insanları yalnızlaştırdı­ğı ve bu paylaşmanın bir sınırının olmadığı gibi bir gerçekle karşı karşıyayız. Arkadaşlarımızla veya ai­lemizle bir yere (çay bahçesi, restoran, otel…) git­tiğimizde, görevli kişiye sorulan ilk soru şu olu­yor: “Wi-Fi şifreniz nedir acaba?”. Ya da bir akra­ba ziyaretinde, önce hâl hatır sormak yerine, “İn­ternet şifrenizi öğrenebilir miyim?” sorusunu sor­makla sohbetimize başlıyoruz. Sonra zaten susu­yoruz. Algı dünyamızın; akıllı telefonumuzun ek­ranının boyutuyla, olayları takip hızımızın inter­netimizin hızıyla, takipçi sayımızla, takip ettiğimiz kişi sayısıyla, attığımız tweet sayısıyla, yer bildiri­minde bulunduğumuz yerin yemek menüsüyle pa­ralel olduğunu düşünüyorum. “Sosyalleşmek” fii­lini yanlış yerden yakaladığımızı, büyüklerimizin: “Kalk şu bilgisayarın başından çık dışarı, biraz in­san gör” cümlesini sürekli tekrarlamasından anla­yabiliriz. Fakat bize bu cümleyi sarf eden anneleri­mizin, pirinç ayıklarken televizyon başından kalk­maması ise kuşakların paradoksudur diyebiliriz (ayıkla pirincin tweetini!) X kuşağının (1960-79) en büyük eğlencesi televizyondu. Günümüzdey­se televizyon boyutu küçülerek, tablet ya da akıl­lı telefon olarak karşımıza çıktı. Buna bağlı ola­rak Y kuşağının (1980-99) en büyük eğlencesi ve meşgalesi akıllı telefonlar ve sosyal medya oldu. X kuşağı bireyinin işten yorgun geldiğinde istedi­ği tek şey, kumandasına karışılmamasıydı. Ayakla­rını uzatıp saatlerce televizyon izleyebilirdi. Şim­diyse, işten bunalan kişiler daha işten çıkmadan, telefonları aracılığıyla “kim ne yapmış, nereye git­miş, akşam neredeymiş, öğle yemeğinde attığı fo­toğraf kaç beğeni almış” gibi soruları cevaplaya­biliyor. Kaçırdığı diziyi saatler sonra telefonundan izleyebiliyor. Yukarıda Abdullah ağabey’in belirt­tiği gibi “Eller ne der”, “Aman başkası görmesin, ayıp olur. Canları çekmesin” diye düşünen; yaptığı yemeğin kokusu komşusuna gittiğini bilip, bir ta­bak da ona götüren bizler, akşam yemeğinin fo­toğrafını Facebook’a yükleyip, yüzlerce kişinin gö­züne sokar hale geldik. “Mustafa (…) Pizzacısın­da”, “Alperen mangal keyfinde” şeklinde yer bil­diriminde bulunmak da işin cabası.

Peki, bunları gösteriş için mi yapıyoruz ya da bu eylemlerimizi insanlık vazifesinden mi sayıyo­ruz? Sosyal medyaya mütevazi bir katkı mı bu yap­tığımız yoksa bireysel tatminlerimiz mi ön planda? Tıbbi bir tanılaması yapılmışsa da böylesi bir plat­formda adına “Beğenilme Hastalığı” diyeceğimiz bir gerçekliğin içindeyiz. Ve bu beğenilme hasta­lığının bir sonucu olarak mahrem olan alanı top­luma açtık. Mahrem olan alan açıldığı gibi sokak­ta, pazarda gördüğümüz tanımadığımız ve top­luma mal olmayan kişilerin fotoğrafını sırf daha fazla beğeni almak adına teşhir ediyoruz. İnterne­ti ve sosyal medyayı temel tüketim malzemesi ha­line getirip, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini tek maddeye indiriyoruz: Wi-Fi.

Wi-Fi olduğu sürece sosyal çevremiz ile sürekli iletişimde kalabiliyor; ülkede ve dünyada olup bi­tenler hakkında en ufak bir bilgimiz olmadan olay­lara yorum yapabiliyoruz. Tuhaf olan ise bu du­rumdan şikâyetçi olmamamız. Ülke gündemimiz “trending topic” gibi sürekli değişirken, olayla­rı yorumlamaktan yorulmamamız ve sürekli tartı­şacak veyahut tüketecek bir şey buluyor olmamız dikkat çekici. Müslüm Gürses, “Hangimiz Sevme­dik” isimli şarkısında “Herkesten bir anı saklar bu yollar” diyordu. Sosyal medyanın gelişi ile birlik­te, yaklaşık altı yıldır profillerimizde ne anılar sak­ladık, saklamaya devam ediyoruz. Deli gibi paylaş­mak ruhumuzda var belki?

Ebuzer ŞAMİL: Başlamadan önce bir anı: Ülke gündemini belirleyen meseleleri çay ocağı­na oturup konuştuğumuz günlerde bir arkadaş­la tanıştık. Uzun bir sohbetten sonra ayrılma fas­lına geçildiğinde numaralarımızı birbirimize ver­dik ve “elbette” onun facebook adresini sordum. “Facebook’um yok!” deyince şaşırdım. Nedeni­ni sorduğumda “ihtiyacım yok” dedi. Sosyal med­yanın sınırlarına girmeden önce “ihtiyaç” kelime­si üzerinde duralım. Mağara duvarlarına resim çi­zen insanlar neden bu işi yapma ihtiyacı duy­du? 18 Aralık 1994 tarihinde keşfedilen Chauvet Mağarası’nda, 30- 32 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen bulgulara rastlandığını okuduğumda çok şaşırmıştım. Aynı zamanda bu mağara, bilinen en eski -mağara resmi- örneklerini barındırıyordu. Muhtemelen bu resimleri internetten tarayacak olanlar şunu merak edeceklerdir: “Bu kadar eski olduğu halde bu çizimler üzerinde zarif gölgele­meler ve perspektif nasıl bu kadar ustaca kullanıl­mış?”. Hatta çok daha önemli bir soru: “Bu resim­ler neden mağaranın en derin yerlerine çizilmiş?”. Mağara duvarına resim yapan insanın bulunduğu çağ, zaman olarak geride kalmasına rağmen anlam olarak zamanın üzerine çıkmıştır. Zamanın üzeri­ne çıkarken kullandığı merdiven “ihtiyaç” kelime­sidir. İnsan -ihtiyaç- içerisinden dışarıya çıkarken bir mağaraya giriyor. O zamanın şartlarında yaşa­yan insanlar bu ihtiyaçlarını gidermek için Chau­vet Mağarası’nın derinliklerine dalarken bugünün insanları “Sosyal Medya Mağarası”nın derinlikleri­ne dalıyor. Bu mağaranın kendi içinde çoğaltılma­ya müsait katmanları var: Facebook, Twitter, İns­tagram, Foursquare vs. Fakat bu katmanların iş­galine uğrayan insan algısı, genel veya özel yaptığı her paylaşımda anlık doyurucu tatlar peşinde ko­şabiliyor. Belki şu an bu yorumları benim de sos­yal medya hesaplarım olduğu için rahatça yapabi­liyorum. Fakat paylaş butonuna basmakla eyleme geçmek arasında yer alan o uçurum tüm paylaşım­ların özünün yitirilmesine neden oluyor. Sorulma­sı gereken soru şu olabilir mi: Paylaş butonuna tık­lamakla insan sınırsız bir düşüş için zemin hazırlar mı? Akıllı telefonlarımızın ekranı kadar bir zemin mesela? Bu düşüş hızı internetimizin hızıyla oran­tılı olabilir mi? Zemin meselesinde akıllı telefon­larımızın kapladığı alanın bizim sınırlarımızı çiz­mede görevi nedir? Ekranının boyutu küçüldükçe kendisinin de küçüldüğünü hisseden insanın ek­ranın boyutunu büyültme tutkusu, eşyanın insanı araçsallaştırmasında mutlak zafer ilanına benziyor. Mağara örneğine tekrar dönecek olursak çizilen resimlerin mağaranın en dip en kuytu kesimleri­ne, duvarların üst kısımlarında tavana yakın yerle­re yapılmış olması dikkat çekicidir. İç yerler karan­lık olduğu için birinin ışık tutması gerekmektedir. Tavana yakın yerlerde yapıldığı için de tırmanmak gerekmiştir. Sosyal medyanın derinliklerine gö­mülerek sosyalleşiyor olmak ve sosyal olmayan in­sanları asosyallikle eleştiriyor olmak, insanın kendi yalnızlığını, asosyal ama yalnız olmayan üzerinden kutsamasıdır. Mesela bireyin, hayatın içinde yer al­mamasına rağmen hayata dair yazılar ve paylaşım­lar yayınlaması, onu sosyal medya dediğimiz ma­ğaranın en dip ve en kuytu yerine atmaktadır. Böy­le bir insanın sanal dünyanın içerisinde gittikçe de­rinleşen bir yalnızlık bilinciyle pasifleşmesi, insa­nın sanal üretimle kendisini reel tüketimidir ve in­san tüketimin tadını kaybetmemek için sanal üre­time devam edebileceği sosyal medyaya daha da fazla bağlanmaktadır. Bu bağlanma esnasında bi­reyin “Bakın ben de yaşıyorum, ben de haya­tın içindeyim!” sözlerini hatırlatacak şekilde yer bildirimleri yapması, tweetler ve yorumlar atması, kendisini bu şekilde “fav”layarak, retweet yaparak, beğen butonuna basarak “Evet, sen yaşıyorsun bak ben de beğeniyorum, sen de aynısını ya­parsam beni beğen” diyen öbür tarafın, bu tara­fa bunları demekle birbirlerini tatmin ediyor olma­ları mütevâzi bir katkıdan daha çok medyatik bir hazdır. Bu medyatik haz olumlu insanî gelişimlere zemin hazırlayacağı gibi çoğu kez kötü amaç­la kullanılabiliyor. Medyatik hazzın en önemli un­suru bu aşamada aslında somutlaşıyor. Muhabbet ortamlarında bugün şunu paylaştım şu kadar be­ğeni geldi veya resmime şu kadar beğeni geldi, yo­rum geldi tarzında başlayan konuşmalar ve bu ko­nuşmaların harekete geçirdiği telefonlar, sosyal medyaya düşecek bir gönderi hazırlıyorlar. Bu dü­şüş bazen hayatla insanın arasına sanal bir perde çekiyor. Kim bilir sosyal medyayı kullandığını söy­leyerek duvarlarında özelini ve genelini konuşan insanlar olarak bizler ile mağaranın en derinlerine girerek mağara duvarlarına resim yapan ve -ma­ğara resim sanatını- başlatan insanlar arasında bir fark yoktur veya bu farkı çizen bir sınır vardır. Ya da var mıdır ve varsa o sınır nereye uzanmaktadır?

Zeynep TENEKECİ:

“Gel, gel ne olursan ol, gel                                                                                    
İster face kullan ister twitter, gel                                                                      
Bizim internetimiz kotalı değildir,                                                                             
Yüz tane hesabın olsa da yine gel.”

Mevlana’ya atfedilen bu rubainin aslında ne kadar onun olduğunu tartışmayı aklımıza bile ge­tirmeden, bu rubaiye, “Bu kadar yürekten çağır­ma beni / Bir gece ansızın gelebilirim” şeklinde cevaplar vermenin, kişiyi zeki ve “pop” yaptığı bir ortamdan bahsediyoruz, öncelikle. Bunun espri yüklü ve zekice bir cevap olduğu kabul edilebilir. Ancak böyle bir cevap sonrasında, Mevlana’nın -yahut sözün sahibi kimse onun- aslında ne de­mek istediği ile kimsenin ilgilenmediği, özü kav­ramaya yönelik bir arayışın bulunmadığı, gelip ge­çici hazlar peşinde koşulduğu söylenebilir. Fakat bu durumda, sosyal medya kullanıcılarının, san­ki bütün gün ve gecelerini Kur’an ve Mesnevi ile geçirdikleri -böylelikle yeri geldikçe hemen ora­lardan bir ayet, bir beyit paylaşıverdikleri-, kalan zamanlarda ise muhakkak modern şiir okudukla­rı, sıkı edebiyat takipçisi oldukları, din, tıp, siya­set ve sosyoloji gibi alanlara hâkim oldukları, bun­ların yanı sıra bütün esprileri, en taze karikatürle­ri, buğusu üzerinde capsleri de bildikleri, sonuç­ta çok etkin ve yetkin oldukları gerçeğini nere­ye koyacağız? Burada iki temel problem var sanı­yorum. Birincisi gerçekten sosyal medyadaki biz, ­reeldeki bizle aynı mı? Eğer öyle ise, her gün en “baba” kitaplardan paylaşımda bulunan kimsele­ri neden o kitapları okurken hiç görmüyoruz? -İs­tatistiklere göre sosyal medya, insanı özgüven sa­hibi yapıyor-. Diğer sorun ise “multitasking” kav­ramı. Bu kadar çok işe aynı anda yetişiyor oluşu­muz, her birini çok iyi biliyor ve yapıyor oluşumuz yani. Peki, aslında herhangi bir şey yapmış oluyor muyuz? Özü kaçırmak mevzusuna tekrar dönecek olursak, şunu sormalıyız belki de öze temas ettiği­miz ne var, bu yeni yaşam alanımızda özü yakala­dığımız da oluyor mu? Mesela dil bilgisi kuralla­rı gereği işteş olan paylaşmak kavramının işteşlik­ten uzak bir hal aldığını görüyoruz artık. Bir tabak sarmayı komşumuza ikram ettiğimiz günler geride kalırken Maharet abla Ev Yemekleri’nde yediğimiz bir tabak sarmayı bütün sosyal medya arkadaşla­rımızla cömertçe “paylaşıyoruz”. Bu, ancak plas­tik ve sanal bir tat bırakabilir fakat bu plastik ta­dın aslında başka bir şeye evrildiğine de şahit olu­yoruz. “Online Cemaat”, “Cemaat Online”na dö­nüşebiliyor artık. Örnek olarak, İ.E. isimli bir din kültürü öğretmeninin, alanına yönelik paylaşımlar için kurduğu bir facebook grubunda zaman içeri­sinde katılımcı sayısının artmasıyla pek çok mater­yal paylaşılmış, sanal çalıştay yapılmış ve hatta “7 Bölgeye 7 Sandalye” kampanyası ile engelli vatan­daşlar hakkında bir duyarlılık geliştirilmiş ve onla­ra yardım yapılmıştır. Yahut Arap Baharı’nda sos­yal medyanın rolünü incelediğimizde, bazı şeylerin sadece sanalda kalmayabileceklerini de görüyoruz.

Alperen beğenilme hastalığından bahsetti. Şu var ki böyle bir hastalık için doktora gittiğimizde onu da paylaşıyoruz. Sanıyorum “Kapıldım gidi­yorum sosyal medyanın rüzgârına” diyoruz, hep birlikte. Bu rüzgâr ne yandan eserse o yana dö­nüp devam ediyoruz. Bu noktada değinmek iste­diğim diğer bir husus “mahrem alan” konusu. İn­sanlar ancak eşlerine söyleyecekleri çok özel şeyle­ri dahi fütursuzca buralardan paylaşabiliyor. Face­book sayfamıza bakarken “Aşkım seni çok seviyo­rum. Allah bizi hiç ayırmasın.” ibaresiyle karşılaşıp önce bir irkilip sonra mesajın bizimle ilgisi olma­dığını fark edebiliyoruz. Bize değil, aşkına da değil peki kime bu mesaj?

Ebuzer’in mağara örneğine farklı bir açıdan bakmak istiyorum. İnsanlar bu resimleri, ruhla­rındaki açlığı, sanat ihtiyacını gidermek için yani bilinme, görülme kaygısından uzak oldukları için mağaranın en dibine yaptılar belki de. Belki bir za­manlar “Sanat, sanat için”di, şimdi “Yaşam, bildi­rim için.”!

Abdullah KASAY (2): Hemen yukarda bah­sedilen bu “öz” üzerine; TV ile başlayan masal­sı dilin, sosyal medyada yeni ninniler söylemeye devam ettiği ile sözlerimi sürdüreyim. Ses ve gö­rüntü ile bezenen, aslında gerçek hayatta hiç te­mas edemeyeceğimiz durumların, ekran ile hayat­larımız arasına ince bir gergef dokuduğu ve bizi derinden etkileyecek trajik olayların bile bu masal­sılıktan, kolektif eğlenceden (mainstreaming) ken­dini sıyıramadığını görüyoruz. Bu noktada aklıma gelen “Simülakrlar ve Simülasyon” kitabında, Jean Baudrillard’ın “simülasyon her zaman gerçekten daha etkilidir” ifadesi; TV’nin “tek taraflı” yapı­sından farklı olarak, sosyal medyanın ana akımla­rının başında gelen interaktifliği, popa yaslanma­yı, yalana yatkınlığı ve elbette bu gerçek dışı ya­pıyı açılımlıyor. TV’den web’e geçişte de bu nü­mayişin katlanarak büyümesinin bu simülasyonu net olarak hipergerçekliğe dönüştürdüğünü görü­yoruz. Ağır bir kapitalizm eleştirisi olan “Göste­ri Toplumu”nda Guy Debord, bireyleri; amblaj­lar, gösterişler, tüketim ve medya sahnelemeleri ile sersemletilmiş olarak tanımlamıştı 1967’de. Bu sahnelemeler günümüzde sosyal medyada “insan­ların birbirini gözetlemesi” üzerinden devam edi­yor. Gözetleme gösteriyi büyüttükçe, “içerik üre­timi” sıkıntısı yaşamaya başlayan bireyler; mahre­miyetlerini, gelmelerini, gitmelerini ve elbette ye­dikleri Mevlana şekerini bile evet Zeynep’in dedi­ği fütursuzca “paylaşım meta”sına dönüştürüyor. Bu şekilde beğeni, retweet vb. üzerinden “kendile­rini tanımlamaya, farkındalık yaratmaya çalışan bi­reyler” sayısal kişiliklere dönüşüp, kapital düzlem­de “gözetleyici/ gözetlenen” formatında win-win oyunu oynuyor. Adeta ritüelle beslenen bu göste­rinin “doyum eşiği” gelmediği için de “süreklilik” devam ediyor. Hızlanan süreklilik sosyal medyada hayatımıza dair en önemli paylaşımı bile en faz­la birkaç saat “askıda” tutuyor. Yeni şeyler askı­ya çıkarmak, Ebuzer’in söylediği mağara resim­lerini günümüze uyarlıyor. Sadık Güneş “Enfor­masyon Toplumunun Putları” kitabında, bireyin tepki (fedback) ihtiyacının, modernleşmeyle bera­ber kamu ve özel alan sınırlarını “iç içe” geçirdi­ğinden bahsediyor. Sosyal medya bağımlılığı da bu ihtiyaçlarla beraber, gerçek/sanal ayrımında; bi­reyin hâlihazırdaki sosyal ilişkileri ile olmasını di­lediği ilişkileri arasındaki farkı algılaması ile orta­ya çıkıyor. Tabiri caizse püritenist eğilimler, sos­yal medya ile tavan yapıyor. Bunu facebook kuru­cusu Mark Zuckerberg kendi ağzı ile şöyle söylü­yor: “Sıradan insanlar kendileri ile ilgili daha faz­la mahrem bilgiyi paylaşmaya hevesli”. Sıradan in­sanların aslında sıradan olmadığını kanıtlama ça­bası milenyumla bize dayatılan “be different” slo­ganın tezahürü olarak karşımızda. Ya da evet “deli gibi paylaşmak ruhumuzda var”. Tabi bunlar so­nuç olarak karşımızdayken es geçmememiz gere­ken diğer hususları da konuşmak gerek. Hepimi­zin artık “elinde” duran internet; iletişim disiplin­sizliği ve sivil itaatsizlik gibi durumları “yumruk” yaptı. Toplumsal hareketleri, büyük organizasyon­ları, katılımcı odaklı etkinlikleri “organize” etmeye başlayan sosyal medya bir “örgütlenme” alanı ola­rak da karşımıza çıktı. İsviçreli yazar Alain de Bot­ton bu durumu: “Bana göre sosyal medya, kalaba­lıklara cesaret vermesi açısından önemli. Demok­rasinin vaat ettiklerini yeni bir alana taşıyor” sözle­ri ile yorumluyor. Pirincin twitini ayıklarken karşı­mıza çıkan “hashtag”ler bu örgütlenmenin önem­li bir argümanı. Yukarda bahsedilen “Arap Baha­rı” ya da “Occuyp Wall Street” gibi toplumsal ha­reketlere kaşık atarken bir taraftan da yenilenme­si düşünülen ehliyetlerin fiyatını 101 liradan 15 li­raya (tatlı niyetine) düşüren bir örgütlenme plat­formundan bahsediyoruz. Ya da geleneksel med­ya sistemi içinde pek adlarını duyuramayacak “si­vil toplum kuruluşları” sosyal medyada daha işlev­sel hale dönüştürüyor kendini. Bu durumda Hal Niedzviecki’nin “Dikizleme Kültürü”nde sosyal medya için bahsettiği: “Birbirine yabancı insan­ların karanlık odalarda oturup çaresizce içtenlik araması”ndan kurtarır mı bizi bu olumlu yanlar? Ya da Manuel Castells’in “İnternete bağlı olma­mak bir anlamda toplum dışında kalmak ve dış­lanmak anlamına gelmektedir” sözlerine kulak mı vereceğiz? İletişim gereksinimlerini kolay, hızlı ve ücretsiz bir şekilde bu ortamlarda karşılayıp, yüz yüze iletişimi tercih etmeyen bir topluma evrilmiş­ken biz kendi askımıza neleri asmaya devam ede­ceğiz? Bu konu için bunun gibi sorular uzuyor el­bette. Varoş kültürün “kendi varlığını” arabeskle bulduğu yıllardan, apartman binalarına sıkışıp ka­lan çocukların yalnız büyüdüğü günümüzde han­gi şarkıları çalmaya devam edeceğiz? Artık önemli olanın “söz değil, ne söylediğimiz ya da nasıl söy­lediğimiz değil, söylerken nasıl göründüğümüz” olduğu bir zamanda Vural Kaya’nın dayısının ölü­mü üzerine yazdığı, Mahalle Mektebi’nin 10. sayı­sında yayınlanan “Çocukluğum da Öldü Dayım­la” şiirinden birkaç mısra ile ben burada sözleri­mi bitiriyorum:

“Dayım öldü fakat dayım facebook’ta yaşıyor hala                                          
Dayım aslında talihli adam, talihi nereden geliyor                                        
Derseniz onu ben de bilmiyorum”

Mustafa Alperen MERCAN (2): Yukarda sorular uzamışken konuya dair, konunun içeriği­ne dair değinmemiz gerekenler de çoğalıyor. Yu­karda Abdullah ağabey’in bahsettiği gözetlemeyi Anthony Giddens: “modern toplum gözetleyen­dir” sözleriyle yorumluyor. Tabi bu gözetleme­nin sonuçlarından en dikkat çekici olan durumla­rın başında, bana göre modern toplumun şiddet eğilimleri geliyor. Siberzorbalık olarak tanımlanan bu durum; sürekli mesaj gönderme, rahatsız edici şekilde paylaşımda bulunma, cinsel içerikli metalar yayma olarak kendini göstermekte. Sosyal medya­yı büyük bir mahalleye benzetecek olursam, evi­mize gitmek için sokaktan geçerken her an yukar­dan başımıza birileri bir şeyler atacak gibi duruyor. Yapılan araştırmalara göre de bu tip siberzorbala­rın genelde evden çıkmayan, eve kapanan kişilik­lerden oluştuğu tespit ediliyor. Bir de şunu da söy­lemem gerekir ki şiddet sosyal medyada normalle­şiyor. En ağır hakaretler bile, bir “sil/ düzenle” tu­şuna bakıyor. Yukardan kafamıza atılan taşlar bir ipe bağlı gibi. Hemen yukarı geri çekilip “suç ale­ti” ortadan kaldırılıyor. Bu da “güvenlik” endişesi doğuruyor. Daha doğrusu güvensiz ortamda “hak arama” kısıtlaması yaratıyor. Siber suçlarla müca­dele gibi birimlerin oluşturulması ve bu tip suçla­rın bertaraf edilmesi çabaları ise yetersiz kalıyor. Çünkü taş atılan eve çıkıp hakkımızı aramaya kalk­tığımızda çoğu zaman taşı atan o insan o evde ol­muyor. Mesela bu durum en bariz şekilde kendini “başkasının adına hesap açmak” olarak gösteriyor. Kolay bir şekilde başkası adına paylaşımda bulu­nup “adı kötüye çıkarıyoruz”. Bir de “hesabı ele geçirme” suçları var. Bu şiddet göstergesinin bo­yutları ise çok farklı. Kişisel mesajların okunma­sı, o kişinin arkadaşlarından para talebinde bulu­nulması gibi durumlar… Fakat tüm bu risklere rağ­men, sosyal medyanın cazibesinin her şeyin önüne geçtiğini görüyoruz. Çünkü eşlerin birbirine sos­yal medya hesaplarının şifrelerini vererek bir “sa­dakat” göstergesi sunduğu bir platform var kar­şımızda. Birbirimize bağlılığımızın yolu bile ora­dan geçiyor. Sözlükte anlamı en derin kelimeleri bile sosyal medya ile yeniden tanımlıyoruz. Sev­ginin göstergesi, sevdiğimizin her şeyini beğen­mekten geçiyor. Sevmediğimiz insanları hesapla­rını “takibi bırak” tuşu ile Allah’a havale ediyoruz. Martin Lüther King “Şiddet, ahlak dışıdır. Çünkü sevgi yerine nefret üzerinde yol alır, toplumu yı­kar ve kardeşliği olanaksızlaştırır.” diyordu. Sos­yal medya her gün içinden geçip evimize gittiği­miz bir mahalle ise bu yol Lüther King’in nefret için bahsettiği yola çıkıyor. David Trend “Med­yada Şiddet Efsanesi” kitabında bunca “şiddete karşı duyarlılığımız olmasına rağmen” neden ha­len şiddetin bu platformda çoğaldığını sorguluyor. İlk cevabımda tuhaf olanın bu durumlardan kim­senin şikâyetçi olmaması olduğundan bahsetmiş­tim. Acaba şiddete karşı durur gibiyken içimizdeki şiddetin oraya yansımasından haz mı duyuyoruz? Bu hazzı taşıyanlar bir taraftan da kardeşine, eşine, yakın çevresine “hesaplarını kapatması yönünde” baskı da kurabiliyor. Her şeyin neden bu şekilde iç içe geçtiği sorusunun cevabını da, aslında yukar­daki metinlerde de neden soruların çoğalıp durdu­ğunu, konuya dair söylenmesi gerekenlerin aslın­da bitmediği üzerinden değerlendirebiliriz. Çünkü hepimiz halen sosyal medyanın içindeyiz ve evet “gösteri süreci” devam ediyor.

Yıllar geçtikçe sosyal medyanın içinde bulun­duğu kabın şeklini alıyoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Yıllar geçtikçe sosyal medyada tanıdığı­mız, takip ettiğimiz insanları hayatımızın içine alı­yoruz, olumlu ve olumsuz yönleriyle. Çocukken her sabah erkenden uyanıp çizgi filmleri bekledi­ğimiz gibi hakkımızda atılan bir tweeti, bir beğeni­yi görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Ferdi Tay­fur ise “Hatıran Yeter” şarkısında “Bir gün gitsen bile hatıran yeter” diyordu. Sosyal medyada yaşa­dıklarımızın da -iyi ya da kötü- hatırası bize epey yetecek gibi.

Ebuzer ŞAMİL (2): Abdullah ağabey’in yazı­sında belirttiği ve “gözetleyici/ gözetlenen” duru­munda sahnede olan insanın sürdürdüğü bu gös­terinin sürekliliğin doyum eşiğinin gelmiyor olma­sı sürekli bir kimlik krizine neden oluyor. Buradan hareketle Zeynep abla’nın bahsettiği “sanal ve reel ayrımında -biz-“ sorusuna dönebiliriz. Ben burada “biz” kelimesini tekil şahısın kendisini bölüştür­düğü kişilikler olarak tanımlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum. “Farklı ol/ Be different” sloganını kendini kanıtlama çabası olarak düşü­nürsek bu şekilde sosyal medyada paylaşılan her türlü materyal bölüştürülmüş kişilikleri bir araya getirerek “biz” dediğimiz bütünü oluşturur. Olu­şan bu kimliğin sağlıklı olduğu ve insana çok şey katarak onu bir seviyeye getirdiği görünürde doğ­rudur. Fakat böyle bir kimliğin geçici hazların pe­şinde koşması/ koşturulması inkâr edilemeyecek derecede gerçektir. Sosyal medyada her gün de­ğişen gündemlerin ve hatta en ufak olayların bile “Sosyal Medyayı Salladı” şeklinde haberler yapıla­rak abartılması ve servis edilmesi öze dair yakla­şım ve algılayışımızın rahatsız ve taciz edilmesi bir anlamıyla siber zorbalıktır. Kendisini bu siber zor­balık ve gündem dediğimiz kara delikten kurtaran ve öze bir şekilde temas eden insan, kitlenin hare­ kete geçirilmesinde sosyal medyayı etkin bir şekil­de kullanabiliyor. Arap Baharında sosyal medya­nın etkisi yadsınamaz veya toplumsal bir tepki ola­rak kitlenin harekete geçirilmesi ve gündem oluş­turulmasında sosyal medya bazen Firavun’un bü­yücüleri bazen de Musa’nın asası olabiliyor. “Söy­lerken nasıl göründüğümüzün önemli olması” di­yerek başlayan yazısında Abdullah ağabey’e katılı­yorum çünkü sosyal medyada İslami içerik paylaş­manın kişiyi Müslüman yapmayacağı gerçeği ama tatmin noktasında kişinin bu içeriklerle kişiliğini ortaya koyması belli başlı sorunlarımızdan bir ta­nesidir. Bu sorunu biraz daha açar ve net bir şekil­de ortaya koyarsak şöyle diyebilirim: “Sosyal med­ya, bireylerin kendi fıtratları ile baş başa kalma­sı ve boşluğa düşmeleri nedeniyle ortaya çıkarıl­mış modern bir mağaradır”. Bireyler bu mağarada yalnız kalmamak ve yaşanılan hayat şartlarına iti­raz etmek için sosyal medya kullanıcılarının katıl­dığı büyük organizasyonlara ve büyük etkinlikle­re davet ediliyorlar. Aslında kendilerinin düzen­lemediği, kendilerine teklif edilen fakat kendile­ri olmadan bir anlam ifade etmeyecek ve dünya dengelerini değiştirecek hareketlere zemin hazır­layan bu örgütlenme sıradan insanların sıra dışı iş­ler yapmasına neden oluyor. Kitlelerinin hareke­te geçirilmesinde bu yöntem çoğunlukla başarılı fakat sosyal medya üzerinden yürütülen psikolo­jik savaşlara da bakmak gerekiyor. Düşman olarak lanse edilen hedef kitlenin arkasında yer alan halk desteğini etkilemek ve düşünceleri üzerinde ope­rasyon yapmak için sosyal medyanın içerisine atı­lan materyallerle çok büyük casusluk olayları yapı­labilmekte. Dünya genelinde sosyal medyanın bu kadar önem kazanması, sadece kişilerin bunalımı veya boşluğu değil aynı zamanda kitleyi kontrol et­mek isteyen egemen güçlerin savaş meydanı olma­sıdır. Müslüman her ferdin bir sosyal medya he­sabı olması bu savaşı ne destekler ne de engeller. Ferdin Müslümanlığını belirleyen ilahî kitap, haya­tına dair bir yaşam çizgisi çıkardığı gibi bu, onun sosyal medyadan uzak durmasını gerektirmez. Çünkü evrensel düşünce sistemi olan İslam’ın ve takipçilerinin sosyal medyadan uzak kalması düşü­nülemez. Aksine Müslüman, sosyal medyada uy­gulanan stratejik savaşın bilincinde olarak bu sa­vaşın algı yönetiminde etkin bir güç olmak duru­mundadırlar. Bu algı yönetiminde etkin bir güç ha­line gelen ve Arap Baharı’nı ortaya çıkaran sosyal medya kullanıcıları bu stratejik savaşın bilincinde olarak kitleleri harekete geçirdiler. Sosyal medya gibi geniş bir konuda konuşulacak, gündeme ge­tirilecek çok şey var. Fakat sosyal medyanın gün­cellenebilir ve hayat şartlarına alternatif bir dünya gibi öne çıkartılmaya müsait olması kimin elinde­dir veya bu iş kimler vasıtasıyla yapılır, burası, sos­yal medyanın karanlık yüzüdür.

Zeynep TENEKECİ (2): Sosyal medyayı ne kadar konuşsak da işin içinden çıkamıyoruz aslın­da. Ya da Baudrillard’ın ifadesi ile “Gerçeğin ya­lanlarla mücadele edecek gücü kalmadı.” Aslında gerçek kavramını da Alperen’in bahsettiği pek çok kavram gibi sosyal medya üzerinden bir kez daha tanımlamaya ihtiyacımız var. Tam da burada Bel­çikalı ressam René Magritte’nin “İmgelerin İha­neti” tablosunu hatırlamak yerinde olacaktır. Pi­ponun gerçekliği, iyi bir taklidi olan iki boyutlu bu piponun altındaki “bu bir pipo değildir” yazısıyla ilk anda çelişir gibidir. Ancak modern birey, ger­çekliği görünür olana indirgemekle ve bir nokta­da neo-paganist bir yaşam biçimi kurmasıyla böy­le bir uyarıya olan ihtiyacını dile getirmiş kabul edilebilir. Foucault’un belirttiği nesnenin gerçek­liği ile onu gösteren görüntünün gerçekliği arasın­daki ontolojik ayrım, modern dönemde gerçeğin ontolojisinden çok görünürlüğünün ön plana çık­masına doğru evrilmiştir. Gerçekliğimizi göster­mek adına yapıp ettiğimiz her şeyi ve hatta mahre­mimizi sergilemeyi, “gösteri toplumu” içinde artık şaşırtıcı bulmasak da etik düzlemde bunun tartışıl­masına ihtiyaç duymaktayız. Sosyal medyanın gös­teriye ve görsel teşhire dayalı dünyası bir yandan görünürlüğü artırırken diğer taraftan mahremiyet haklarını ihlal etmektedir. İsveç’in Göteborg şeh­rinde Aralık 2012’de bazı öğrencilerin, arkadaşları tarafından, fotoğraflarının ahlaksızca yakıştırma­lar ile sosyal ağlarda paylaşıldığı gerekçesi ile dü­zenlediği protestolar giderek büyümüş ve taşlı so­palı saldırılara dönüşmüştür. Hem ahlaki hem de hukuki zafiyet açıkça görünmektedir. Bu noktada belki de en büyük görevi üstlenmesi beklenen sos­yal medya kurucuları/yöneticileri ise “mahremiyetin modası geçti” ya da “saklayacak şeyiniz var­sa paylaşmayın” diyecek kadar sorumsuzca dav­ranabilmektedir. Marx’ın teknolojinin düalist ya­pısına ilişkin, insanı özgürleştirebilir ama serma­yenin elinde köleleştirir dediği yer tam da burası gibi. O halde kapitalist koşullar içinde insanın düş­manı addedilebilecek teknoloji neden onu kendi­ne bağımlı kılar sorusuna cevap aramak gereke­cektir. “Sosyal” medya ile paradoks oluşturacak şekilde bireyin yalnızlığını ele aldığımızda Peplau ve Perlman’ın yalnızlığı, tek başınalık şeklinde de­ğil, sahip olunan sosyal ilişkiler ile olunması arzu­lanan ilişkilerin farklı olduğunun algılanması ola­rak tanımladıklarını hatırlamak yerinde olacaktır. Bunu sosyal ilişkilerden “ideal ben”e doğru genel­lemek de mümkündür. Sosyal medyanın gerçek­liği, bireyin istediği gibi olmasına, “be different” çağrısına cevap vermesine mükemmel bir zemin hazırlamıştır, nasılsa. Descartes varlığını düşünü­yor olmakla anlamlı kılmışsa da Sartre “ünlü in­sanlarda” varoluşun özden önce geldiğini söyle­miştir. Siber dünyadaki her birey ünlü olduğuna göre, Ebuzer’in temas ettiği gibi istediği kimliği ile istediği sosyal medya hesabında var olmasına kim ne diyebilir ki? Tocqueville’in demokratik eşitliğin bireyi kendine döndürdüğü ve en sonunda onu ta­mamen kendi yüreğinin yalnızlığına kapama teh­likesi taşıdığını söylemesi durumun grift yapısını daha iyi açıklamaktadır. Her birey sosyal medya­nın paylaşımcı yapısına ortak olarak demokrasi­ye mütevazi katkılarda bulunabilmekte fakat yine bu medyanın yapısı -belki de silinebilir/düzenle­nebilir oluşu- demokrasi ile anarşi, düzen ile kaos arasındaki ince çizgiye vurgu yapılmasını gerektir­mekte, özellikle kitle kültürü içinde bu geçişlerin çok kolay olduğu, iradi ve vicdani kontrolden uzak bir hal alabileceği görülmektedir. Kapitalizm, mo­dernizm ve kentleşme ile öne çıkan birey kavramı ve birey olabilmek için genişletilen mahrem alan, en değerli paylaşım argümanı olarak bedenin teş­hirini gündeme getirmiş ve beden adeta bir pro­je olarak mahremiyeti dönüştürmüştür. Baudril­lard bu durumu, bin yıllık bir püritanizm çağından sonra fiziksel ve cinsel özgürleşme biçiminde be­denin yeniden keşfinin, ahlaki ve ideolojik işlerde tam anlamıyla ruhun yerini alması olarak açıkla­maktadır. Aslında bu durum 1800’lerden itibaren sansasyonel gazeteciliğin yayılması ve mahremiye­tin ifşası ile başlamış, radyo, sinema ve televizyon ile mahremiyetin bir meta ahaline dönüşmesinin kapsamı genişlemiş ve ulaşılabilirliği artmış, sosyal medyada ise paylaşıldıkça değeri artan bir piyasa malzemesine dönüşmüştür. Sosyal medyanın ger­çekten bilgi sağlayıp sağlamadığı sorgulandığında, “Halk enformasyondan çok eğlenceye düşkün­dür” anlayışının geldiği nokta ile bilgiye özgürce ulaşılabilen platformun çıktığı yerin aynı yer oldu­ğu görülmektedir. Ya da Bacon’un “Bilgi güçtür” ifadesi hem daha anlamlı hem de anlamını tama­men kaybetmesi söz konusu.

Sonuç olarak sanal ve gerçeklik karışmakta ve mekân daralmaktadır. Her seferinde Eyfel Ku­lesinden nefret ettiğini söyleyen yazar Guy de Maupassant’ın, neden öğle yemeklerini kulede­ki restoranda yediği sorulduğunda “Çünkü bura­sı Paris’te kulenin görünmediği tek yer” cevabı­nı vermesi bizim bugün sosyal medyanın içinde­ki durumumuzu özetler mahiyettedir. Sosyal med­yanın bizatihi kendisi, sosyal medya gerçeğinin(!) görünmediği tek yer. Hayatlarımıza geri dönüşü olmayan şekilde dâhil olan sosyal medyaya karşı nasıl davranacağımızı, bizden bir önceki neslin te­levizyonla imtihanını referans alarak öğrenmemiz gerektiğini söylemek mümkün fakat kolay değildir. Zira sosyal medya, çocukluk dönemindeki tüm se­vimliliği ve şımarıklığı ile karşımızdadır. Ergenli­ğinde bizi yüz yüze getireceği birtakım hukuki ve ahlaki problemler -ki yavaş yavaş bunun sinyalleri­ni veriyor- bizi, ona karşı daha rasyonalist davran­maya itecektir. Ancak bu da elbette tek başına ye­terli değildir. Modernizmin bireyciliğe yaptığı vur­gu, benliği aşan dini, ahlaki, siyasi meseleleri dışla­mayı salık vermiştir. Oysa bu “görecilik” anlayışı ahlakı -neredeyse- saf dışı bırakmıştır. Etik (içsel) ve deontik (dışsal) ahlak ayrımına girmeden bire­yin evrensel ahlaka ulaşması ve bunun sadece bilgi düzeyinde değil ahlaki duyarlılık gibi görünür un­surlar üzerinden gitmesi, bizi bu yeni dünyamız­da olduğumuz gibi var kılacaktır. Düşünülen ahlak ile yaşanılan ahlakın eşitlenmesi, bizleri her açıdan pozitif ve negatif manada daha imkânlı kılan sos­yal medyada, Kant’ın ahlaklı davranmak ile ahlaka uygun davranmak noktasındaki ayrımında belirt­tiği “mış gibi” ile “ahlaklı” duruş arasında kendi­mizi “ahlaklı” olanda konumlandırabilmemiz için gerekmektedir. Web 1.0 ile başlayıp 2.0 ile gelişen siber hayatımız muhtemeldir ki giyilebilir teknoloji olarak da adlandırılan Web 3.0 ve CBDP (bağlam temelli karar tavsiye sistemi) gibi sistemlerle de­vam edecek. Hayatlarımız her adımda biraz daha reality showa dönerken bilmemiz gereken şey, bu­rada “Truman” çıkışı olmadığıdır. O halde Orhan Veli’nin septik şiiriyle bir daha düşünelim sosyal medyayı:

“Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?                                                             
Her zaman güzel mi bu kadar,                                                                           
Bu eşya, bu pencere?                                                                                           
Değil,                                                                                                                                
Vallahi değil;                                                                                                     
Bir iş var bu işin içinde.”

Mektep Konuşmaları – 1

MEKTEP KONUŞMALARI

“Sanat” hayatımızda nereye denk düşer, “Din” ile ilişkisi nedir?

Ertuğrul RAST: Malumdur ki, Tevrat’ın ‘Yaratı­lış Bölümü’ trajedi ile başlar. Âdem ile Havva’nın yasak meyveden yemesi üzerine, insanlık ‘Aden Bahçesi’nden kovulmuştur. Tanrı şöyle demiş­tir Âdem’e: “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacak­sın.” İnsanoğlu bu lanet üzerine trajedisiyle bir­likte dünyadadır artık, ta ki toprağa dönünce­ye dek. Şimdi buradan Kafka’nın ‘Dönüşüm’üne geçelim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düş­lerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…” diye başlı­yor ‘Dönüşüm’. Ben ciddi bir bağ görüyorum Tevrat’ın ‘Yaratılış Bölümü’yle ‘Dönüşüm’ arasın­da. Kafka inancını tam olarak yansıtıyor, Gregor Samsa’nın sabah uyandığındaki hâlinde müthiş bir çıkmazı, trajediyi, böceklik durumunu (evcil ve yabanıl hayvanlık) ve uyanışıyla birlikte ken­dini ‘Aden Bahçesi’nin ötesinde bulmasını an­latıyor. Öte yandan “trajedi” yoktur bizde diyor Ömer Lekesiz. İslam’a inanan birçok yazarın Kaf­kaesk öyküler, romanlar yazdığını biliyoruz, oysa Allah yarattığı için güzeldir her şey ve biz asla yalnız değilizdir, çünkü Allah bize şah damarı­mızdan daha yakındır, İslam inancı böyle diyor. Yani İslam’a inanan bir yazar veya öykücü Kaf­kaesk bir bunalımı, trajediyi yazdığında bu du­rumda yazar için “inancını bir başka tarafa koyu­yor ve öyle yazıyor” mu demeliyiz?

Abdullah KASAY: Ben inancın sadece trajedi husule gelince değil, herhangi epistemik bir du­rum karşısında da kolayca bir kenara bırakabi­leceğini iddia ediyorum. Sanatın dinle ilişkisi­ni yorumlarken öncelikle inanç ve iman ilişkisi­ne, bundan ziyade farkına bakmamız gerekiyor. Nurettin Topçu’ya göre: “iman, tek başına ru­hun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerleri­ni bastırarak veya az-çok onları gözden düşüre­rek gelişen bir inançtır”. Buradan hareketle; ima­nı, kalbi iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayış olarak tanımlarsak denebilir ki iman, insana dı­şardan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. Yani teslimiyettir. İnanç ise ilk ve ba­sit anlamı ile bir düşünceye bağlı olmaktır. Ak­lın ürettiğini akıl ile yorumlayıştır. Aklın ürettiği­ni akıl ile yorumlayan Yunanlılar, ilk tiyatroların­da trajedi ve komedi sergilemişlerdir. Bu ironik bir ifade olsa da kendi adıma; buna geçerli bir sebep olarak trajedilerde içeriğin, insanın Tanrı ile çatışmasından beslenmesini gösterebilirim. İslam geleneğine bakacak olursak eğer sana­tın, güzelliği yansıtış biçimi olarak ortaya çıktığı­nı görürüz. Bu güzellik ekseriyetle maddi ve ma­nevi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Maddi güzelli­ği, örneğin İmâm-ı Gazâli gibi İslam düşünürleri, antikite filozoflarından farklı olarak insan bede­ni ile sınırlamamış, daha geniş bir çerçevede bü­tün varlık alanını kapsayarak yorumlamışlardır. Nitekim bunun karşılığı olarak da eşyada gözle­nen güzelliği, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının (ma­nevi güzelliğin) tecellisi ile irtibatlandırmışlardır. Burada ben estetik-etik-tevhid üçgeni içerisinde yorumlamak istiyorum biraz sanatı. Bu nedenle sanatın işlevinin sadece estetik bir haz uyandır­mak değil, etik bir haz da ortaya çıkarmak oldu­ğuna inanıyorum. Manevî güzellik olan etik haz da, ruhumuzun kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmasına yani katharsis’e hizmet edecek­tir. Tabi bir şeyi vurgulamam gerekirse; burada­ki etik, Aristotelyen etiğe karşılık gelmemekte­dir. Bunu, tenzîlî (vahiy) ve tekvînî ayetler çerçe­vesinde yorumlamak istiyorum biraz da. Vahyin anlaşılması, yani hayatımızda yer edinebilmesi için tenzîlî ayetin karşılığı olan tecellilerin de id­raki gerekmektedir. Tekvinî ayetin özü ve özeti ise; Kalem Suresi 4. ayette Allah tarafından “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” kelamı ile nite­lenen, Hz. Peygamber’dir. Aynı zamanda bu te­celliler, Allah’ın yaratma sanatının tezahürü olan kâinat ve içindekilerdir de. Allah’ın yaratma sa­natının ürünü olan insan da, sanat üretirken bu daire içerisinde yer edinmelidir. Başa dönecek olursak Kafkaesk bir bunalımı, trajediyi yazan bir yazar bence sadece yazma eylemi içerisinde bulunacaktır. Çünkü gerçek manada sanat naza­riyesi ile değerlendirirsek bu eylem güdük kala­caktır. O zaman hakikaten iman etmiş biri, inan­cını (yaptığını düşündüğü sanat için) bir kena­ra koyar mı?

Ömer KORKMAZ: Sanat herkesin hayatında aynı yere mi denk düşüyor? Estetik arayış içinde olan ve bizatihi sanat kaygısı taşıyan insanlar ile muhal farz bir politikacının, belediye işçisinin, memurun hayatında sanat aynı yerde mi duru­yor? Sanat herkes için aynı şeyi ifade etmeye­ceği gibi, herkesin hayatında da aynı yere denk düşmüyor ve aynı yoğunlukta yer almıyor. (An­cak herkesin tatmin edilmesi gereken bir estetik duygusunun olduğunu da söylemek gerek. İleride bu konuya da temas edebiliriz.)Benim hayatım­da denk düştüğü yerden sanat ise; dünyayı an­lamlandırma, yorumlama ve değiştirme gaye­siyle var. Sanat ile insanlık hazinesine ulaşılabilir, bir cevher olan “insanlık” gün yüzüne çıkarılabi­lir. Bu düşünceden hareketle sanat, şekle bürü­nerek hareket kabiliyeti kazanıyor ve yürüyen, konuşan, düşünen bir şey hâline geliyor. Eser­de tebliğe yönelmiş bir derviş oluyor. (Derviş ki, abasından bellidir! Onu konuşturmasını bilene sır­rın anahtarını vermeye muktedirdir.)

Burada “tebliğe yönelmek” deyince sorunun ikin­ci kısmına da giriş yapmış oluyoruz. Sanatın din ile bağlantısı; gayriihtiyari bir bağlantıdır. Şöy­le veya böyle, şu veya bu sanat sahasının icracısı konumundaki kişi, dininin veya dinsizliğinin öğ­retileri/öğretisizliği dairesinde sanat yapıyordur.

Şayet sanatçı dininin vaaz ettiğinden uzaklaştı­ğında içinde bir burkulmayı yaşıyor ise din dai­resinden bağışık sayılmaz. Ancak zaafiyet göste­riyordur. Zaafiyet ise onu inançsızlar dairesinde ele alamaya imkan vermez. Yani bir Müslümanın Kafka benzeri bunalımları vardır ve bunları yazı­yordur -ya da başka şeyler- bu onu dinsiz mi kı­lar? – Kuşkusuz kılmaz. (Özdenören’i Zarifoğlu’nu hatırlayalım) Burada dinin vaaz ettiklerini bile­rek ve isteyerek, salt sanat gayesiyle öteleyen, görmeyen veya reddeden kimsenin hâli de ay­rıca konuşulmalıdır. Hiçbir din dairesi kendisini inkar eden birini mensup kabul etmez. İnceliğe dikkat edelim “içinde bir sızı duyarak yapmak” ve “bilerek-isteyerek terk etmekten” bahsettik. (Bu bahis çok genişletilebilir ancak burada sınır­landırmak durumundayız.)

Gelelim bizce sanat din ilişkisine. Bizce ilişki de­ğil bir ayrılmazlık var. Dininin naslarına sıkı sı­kıya bağlı kimsenin, din/sanat ayrımı yoktur. O her hâl ve şartta dinini yaşıyordur. Yazıp çizme­sinde, oynayıp gülmesinde, su içmesinde, yürü­mesinde… Dünya ahiretin tarlasıdır ve bir takım hareketleri sanattır diyerek bu tarlaya ekilme­miş kabul edemez. Bir Müslümanın hayata ba­kışı böyledir. Şu hâlde bir Müslüman olarak be­nim söyleyeceğim şey tam da budur. “Din ile sa­nat ilişkisi gayriihtiyaridir.”

Ertuğrul RAST 2: Kişinin dinsiz diye nitelenme­si değil elbette meselemiz ve hatta haddimiz de değil. Şer’i hükümlere direkt kastı olmadığı sü­rece kişi dinden çıkmayacaktır, bize bildirilen budur. Meselemiz şairin ya da yazarın şiirini, ya­zısını üretirken inancını merkez olarak ele alıp almadığıdır. Yoğun bir bilinçsizlik devrini yaşa­maktayız, şiirini bir uyandırma -slogan değil- bi­çimi olarak kullanabilecekken İslam’a inanan sa­natçı, inançlarını bir yana bıraktığında, başka bir medeniyetten çıkmışçasına şiiri uyutma işle­vi görmektedir. Kendi adıma risk alarak, söz bize düştüyse, kendi çelişkilerimi de konunun içine dâhil ederek “Sırat-ı Müstakim”den bahsetmek istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de “Göklerde ve yer­de olan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu” ve “Peygamberlerin, Sıddıkların, Şehitle­rin ve Salihlerin yolu” olarak açıklanıyor bu yol. Şimdi intihardan imrenilecek bir şeymiş gibi bahseden, yoğun bir bunalımı, buhranı, yalnızlı­ğı (şah damarından daha yakın olma durumunu bir yana koyarak) hiç sonu yokmuş gibi bize su­nan veya pornografik unsurlar içeren bir metin, sırat-ı müstakim üzere midir? Genelde buna iti­raz şu şekilde olacaktır: “Hayattaki her şey sana­ta dâhildir.” Elbette bu sorum önce kendime ve kendini İslam inancı içinde gören sanatçılaradır. Kendime “hayattaki her şey sanata dâhildir”in arkasına sığınmayı bırakmayı önermekteyim, çünkü “Sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” diyen Kurt Schwitters’a karşı çıkıyorum. Hayat­ta olan her şeyi olduğu gibi yazmak, anlatmak eğer uygun olsaydı, İslam sanatı neden pers­pektifi bırakıp gerçekliği başka bir şekilde ele al­mayı seçti minyatürde? Ya da “hat” neden so­yut sanattı, yani olduğu gibi değildi? Lütfi Ber­gen, Erdem Bayazıt ve İsmail Kılıçarslan şiirine dair eleştiriler getirmişti B Planı dergisinin 3. sa­yısında. Çeşitli alıntılar yaparak şairlerin “okuyu­cuyu ölüme sürdüğünü” iddia etmişti ve “Bura­daki ölümden kastettiğim şey, bu metinlerdeki öz’ün İslam’ın yaşanamazlığı imasını taşımasıyla ilintilidir. Her iki şairin de metin olarak sürdüğü şiirlerin ana vurgusu, modern toplumun getir­diği sıkıntıları aşmanın çaresinin bedenen veya ruhen ölmekten başka bir seçenek bırakmadı­ğıdır. Bu dinin asırlardan beri hasen/hüsna bir dünya kurduğunu, insanlığa ihsan için geldiği­ni biliyoruz. Buna uygun bir dil üretmemiz gere­kiyor ama üretemiyoruz. Eleştiri geleneği kura­mıyoruz. O hâlde biz ne yapıyoruz?” diyerek sö­zünü bitirmişti. Son olarak konu ile ciddi bir ilgi­si olduğunu düşündüğüm için bir şey daha ek­lemek istiyorum. İslamcı edebiyatçıların yan­lış anladığı bir nokta var, sırat-ı müstakim üze­re olmayı sadece pornografik unsurlardan bah­setmemek olarak algılıyorlar, (sanki bir buhranı, bunalımı sonsuzmuşçasına aktarmak doğru bir şeymiş gibi) bu, yanlış bir ahlak bilincinin harika bir örneğidir. Benim sözlerim burada bitiyor.

Abdullah KASAY 2: Ömer’in ve senin söyledik­lerinde mutlak suretle katıldığım noktalar var Ertuğrul. İtiraz ettiklerim de. Fakat bunları yo­rumlamadan önce, yine senin sözlerinin bende çağrıştırdıkları ile başlamak istiyorum. R. Mur­ray Schafer’in, elektronikte yaşanan teknolojik gelişmeler neticesinde ses’in yapay olarak üre­tilebilir ve kontrol edilebilir hâle gelmesi ile sö­mürgecilik ve sömürgeci zihin dünyası ile bire­bir bağlantı kurduğunu okumuştum. Sesin yeni­den üretilmesi ve parçalanması neticesinde bu durumun insanları şizofreniye ittiğini iddia edi­yor Schafer. Bu tespiti önemli görüyorum. Bu şimdilik kenarda dursun. Lütfi Bergen demişken yine eski Yunan’a dönelim. Grek zihninin üret­tiği heykelleri karşımıza dizelim. Ne görüyoruz bu heykellere bakınca? Pornografi. Başka? Ben Tanrı’dan kopan, Tanrı ile kavga eden bunun ne­ticesinde de Tanrı’yı öldüren zihnin, onun yerine kusursuz formda yaratmaya çalıştığı insan’ı koy­duğunu görüyorum. Heykellerin üretim niteli­ği tam da buna karşılık gelmektedir. Yetersiz ge­len Tanrı’yı öldürüp yerine kusursuz insan formu koymaktır. Peki, geldiğimiz noktada ne oldu? Kusursuz insan formu da öldü. İnsanlık ve ha­yat öldü. Sistem çöktü. İşte “asıl trajedi” budur. Yine komik ve ironik şekilde “Eski Yunan” bunu da göremedi. Onlar adına bir kez daha trajedi… Modernliğin yıkımları karşısında, bence bede­nen ve ruhen ölümü koymuyor şu an insan gün­demine. Bunu daha üst perdeye taşıyıp “ölümü öldürmeye çalışıyor”. Bu noktada Ömer’in de­dikleri önemli: “sanat ile insanlık hazinesine tek­rar ulaşılabilir”. Fakat gayriihtiyari bir ilişki tebliğ görevini yerine getirir mi onu düşünmemiz ge­rekiyor. Çünkü sürgit bir yıkımdan bahsediyo­ruz. Bu nedenle sanat-din ilişkisinde vites yük­seltmemiz gerekiyor. Meselemiz şairin veyahut yazarın şiirini, yazısını üretirken inancını merke­ze alıp almaması ise bu noktada Schafer’in de­dikleri önemli. Yapay üretim niteliği taşıyan, öz­süz, kalbî değil zihnî olarak peydahlanan çoğu şey yıkıma yol açacaktır. Bunu açmam gerekir­se eğer: İslam sanatında birinci öncelik her za­man “ahenk” üzere olmuş, sanat bir şeyi anlat­ma ve ifade etme hüviyetinde gelişmiştir. İfade tarzının ahengi kadar, o ifade tarzından neşet eden parçalar da ahenkli olmuştur. Halılar, ki­limler, mezar taşları vb. eserlerde gördüğümüz minimal incelikler hesap ürünü değil, iptidai bil­gi ve kadim kültürün eseridir. Ahengi bozarsak, şizofreni pompalarız. Akıl çağı, anlamsızlaşma çağını doğurmuştur. Her şeyin gözlenebilir ve hesaplanabilir olduğu düşünülen bu çağda, sa­natın hayatımızdaki anlamı Yusuf Kaplan’ın ifa­desi ile “ümmîleşerek” yerini bulacaktır. Bunun üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Ve son ola­rak “ölümün bile öldürülmeye çalışıldığı bu çağ­da” ihtiyacımız olan tek şey ölümü sıkça hatırla­maktır. Hayat ve sanat o zaman yeniden hayat üretir, insan yaşatır. Ahenk ve estetik gerçek ko­numunu bulur.

Ömer KORKMAZ 2: Gayriihtiyari bir ilişki teb­liğ görevini yerine getirebilir mi sorusuna ya­nıt vererek başlayalım. Evet getirir. Burada “gay­riihtiyarilik” ile bir çeşit imkânsızlığa işaret edi­yor. İlgili dinin dairesi öylesine sağlamdır ki kişi­nin onu aşarak çıkması, dininin yasak ettiği bir­takım fiillerle örülü bir ürün ortaya koyması ihti­mali yoktur ya da olması gereken budur. Sanatçı bu daireden çıkıyorsa bu en hafif ifadesiyle za­aftır. Yani Abdullah senin deyiminle güdük bir sanat faaliyetidir.

Şimdi, sanat din ilişkisine gelince; bugün sa­natsal verimler olarak baktığımız resim, heykel, yapı, şiir ve halkın belleğinde yaşayan söylence­lerin üretim aşamasında, ilk insan toplulukların­dan itibaren dinin itici güç olduğu, bütün sanat­sal faaliyetlerin evvela dinsel doyuma ulaşma amacıyla oluşturulduğunu biliyoruz.

Buradan hareketle, gelişerek(!) günümüze ulaş­mış insanlığın; modern çağın dinden bağışık alanlar ve dinden uzak nesiller yaratma çaba­sı da göz önündeyken (ya da dini şiddetle tah­rip etmesi ) ve bunu büyük oranda başarmış­ken, sanatsal verimlerin de dinden uzaklaşı­yor olmasına şaşmamalı. “Farklı ol!” söylemleriy­le benlikleri beslenen ve tüketimi çeşitlendiri­len insanlık, ilahi olanın değil gününe belki anı­na keyif malzemesi olanın peşine takılmış du­rumda. Dini değerlerin yerine yüzlerce alaka­nın yerleştirildiği, istikametini tayin kabiliyetin­den mahrum olarak “insanın insan için ürettiği sistemlerin yönlendirmesiyle” yaşanılan bir ça­ğın içinden yetişerek, yine bu çağın insanına hi­tap eden sanatçının faaliyetlerinden ne bekle­yebiliriz? Sanatçı ve eseri ve onu talep eden ke­simin bugün dinden uzaklaşmış olduğunu, dinî değerler içerisinde yaşadığını düşünenlerin de bu duruma “sanat” gayesiyle uyduğunu görü­yoruz. Yani algıları yönlendirilmiş insan yığınla­rının içerisinde kalan sanatçı kitleyle birlikte sü­rükleniyor. (Yukarıda söylediklerimizle çelişki gö­rülebilir ancak, sanat gayesiyle buna uyan kimse zaaf göstermiş oluyor demiştik.)

Peki, durum İslam dünyasında nasıl tezahür edi­yor? Günümüzde yukarıda bahsettiğiniz gibi sa­natın tüm yönlerinde Müslüman sanatçının di­ninden neredeyse bağışık ürünlere imza attığı­nı görebiliyoruz.

Gelenekte ise sanatın amacı/işlevi benim göre­bildiğim kadarıyla;

*Resimde derinliğin reddi, hatta ve mimaride kullanılan geometrik ölçüler, musikide usul ve makamlar, şiirde soyutlama ile görünen üretim biçimi ile Allah’ın emirlerine muhalif hareket et­meden dünya üzerinde bir eser bırakma gayre­tidir. (Bırakılan bu eser hayra yol açıcı mahiyette olmalıdır ki “kim hayra bir yol açarsa arkasından gelecek olanların sevabı da kendisine ayrıca veri­lecektir” mealindeki müjdeye mazhar olunsun.)

*Niyazi Mısri’ye; “Âdeme eşyada esma görünür” dedirten, eşyanın suretinden aksedenle oyalan­ma değil özüne dokunarak onda ilahi bir teza­hürü fark edip bunun neşvesiyle aşk tazeleyen ve bu aşkı eseriyle tamamen ifşa edemeyecek olsa da sezdirmeye çalışan tasavvufi algıdır.

*Mevlana’ya büyük eseri Mesnevi-i Manevide 1221 beyitte ayet ve 745 beyitte hadise yer ver­diren öğretme/bildirme gayretidir. Yani iyiliğe sevk kötülükten men etmek arzusudur.

*Yine gelenek ümitsizliği kabul etmez ve her za­man bir çıkış yolu, bir ışık gösterir. Bu durumun en basit örneği olarak bir asa ile çöller aşan, bir post ile dünya gezen, bir dev yardımıyla cadılar yenen masal kahramanlarını gösterebiliriz. Yani sizin yukarıda onlarca kez söylediğiniz trajedi kavramını baştan öldürmek ve insanları ümide sevk etmektir.

*Tüm bunları yaparken edebi gözetmek, ilahi rı­zayı aramak, nefsi terbiye etmek ve yalnız söz ile değil bütün hareketleri ile özümseyerek üret­mektir.

Dünyanın son durağında dahi sonsuz olanı tes­pih etmek için mezar taşlarına Hüvel Baki (Baki Olan Allah’tır.) yazdıran bir geleneğin çocukla­rı olarak bugün biz ne yapmalıyız? Şunları söyle­mek mümkün:

Bugün kendisinin ve eşyanın özüne ulaşamaya­cak şekilde alakaları çoğaltılmış insanlık namı­na bir yol gösterici olamıyorsa, ürettiklerimizin hiçbir manası yoktur. Öncelikle ürünlerimizin bir mesajı taşıması gerekiyor yoksa sanat adı altın­da yapılan ürünler alakaları çoğaltmaktan öteye geçemeyecektir.

Mevlana hazretleri, “biz pergel gibiyiz bir ayağı­mız şeriatta sağlamca durur, öteki ayağımız yet­miş iki milleti dolaşır” der. Bizler de önce ayağı­mızı sağlam basmalı, sonra ulaşabileceğimiz her insana ulaşmak gayretinde olmalıyız. (Örneğin kullandığımız dil, herkese hitap edecek şekilde olmalı!) Şu hâlde üretilen sanat eserinin doygun olması ve hayra yönelmesi gerekir. Doygun ola­cak çünkü herkese ulaşmak için yaptığınız şey yapılanların en iyileri arasında olmalı, hayra yö­nelecek ki şeriata uysun.

Yaptığımız her işte ilahi rızayı gözetmeli, küfür ve küfre meyil ettirecek şeylerden sakınmalıyız. Bunalım yazılabilir ancak ulaştığı yer tatmin edi­ci bir yer olmalıdır. Dinin net olarak yasakladığı şeyleri ise yazmaktan kaçınmalıyız.

Çatışma ile kendini ortaya çıkarmayı marifet bil­meyecek, sükût ile Hakkın hakkımızda vereceği hükmün dünya halkının bir araya gelerek vere­ceği hükümden üstün olduğunu bilmeliyiz.

Ve son olarak en mühim hadise. İşte bu hadise­nin yokluğu yalnız bütün eserleri/mizi değil, bir bütün olarak insanlığımızı hayatımızı noksan bı­rakacaktır. Bu hadise de muhakkak Aşk’tır. On­suz hiç bir şey olmaya imkan yoktur. Zahiren bir şeyler mümkün gibi görünüyor olsa da as­len yoktur. Bizim bakmamız aşkla olmalı, işitme­miz aşkla, düşünmemiz aşkla, yazmamız aşk­la, ibadetlerimiz aşkla olmalıdır. Nihayet aşktan hâli hiç bir hâl düşünülemez. Kaybettiğimiz her ne idiyse dünyada, bize onu bulduracak tek şey aşktır. Umulur ki şu yazdıklarımız dahi aşkın te­zahürleri, arayışın nişaneleri olsun.

Fatih Turanalp – Büyümeye Ne Gerek Var!

Fatih Turanalp – Büyümeye Ne Gerek Var!

Günümüzde edebiyatın, büyüklerin ve küçüklerin edebiyatı olarak ayrıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Edebiyatı sınırları belli ve kendilerine özgü alanlar içine hapsetmenin pek de doğru olmadığı kanaatindeyim. Özelleştirdiğimizde adına çocuk edebiyatı diyoruz ama çocuk edebiyatı dediğimiz şey sadece çocukları hedefleyen bir yazın değil. Çocukluğun saflık, duruluk demek olduğunu düşünürsek çocuk edebiyatının da saf ve duru bir söyleyiş olduğundan bahsedebiliriz. Çocuk edebiyatı, çocuklara çocuk kalmayı öğütlerken, büyüklere de çocukluklarına geri dönmelerini, kaybettikleri değerleri, modern hayatın albenisi içerisinde gözden kaçırdıkları ayrıntıları yeniden hatırlamalarını salık veriyor.

Çocuk edebiyatını çocukların algı düzeyini kü­çümseyerek basit ifadelere ve estetik olmayan bir çerçeveye hapsetmek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Günümüzde bunun örneklerini maa­lesef çokça görmekteyiz. Çoğu sırf ticari kaygı­larla yayınlanan bu tarz ürünlerin çocuğun dün­yasına ulaşabildiklerinden o kadar da emin ol­mamak gerek. Çocuğun izlediği, takip ettiği her şeyi olduğu gibi benimsediğini düşünmek on­ları hafife almak olacaktır. Yani çocuğun daima yönlendirilebilir, seçiciliği ve seçme hakkı olma­yan zayıf bir varlık olduğunu düşünmek ona ya­pılmış büyük bir haksızlıktır. Çocuğun üstün bir estetik algısı ve kendisine yönelen, ona hitap et­meye çalışan ürünlerin kalitesini tartan bir seçi­ciliği vardır. Bu yüzden çocuklar için yapılan ça­lışmaların, ortaya konan ürünlerin büyüklerinki kadar, hatta daha fazla bir titizliği hak ettiği ger­çektir.

Çocukların benlik oluşum sürecinde öncelik­le etrafını gözlemleyip taklit ettiklerini ve çevre­leriyle bir özdeşlik kurduklarını görüyoruz. Nes­nelerin, duyguların büyüklerin koyduğu adları­nı öğrenirken, bu geçiş sürecinde çocukların ya­bancılık çektiklerini ve tuhaf telaffuzlarının ol­duğunu bile gözlemleyebiliriz. Çocuklar, büyük­lerin dünyasına hemen adapte olamıyorlar; an­cak aradan geçen zaman ve dışsal etkenler sa­yesinde büyüklerin dünyasına yaklaşıyor ve on­lar gibi olmaya başlıyorlar. Merak duygusu ise çocukların hayal dünyasını besleyen en önemli etken. Oysa insan öğrendikçe ve bildikçe ne ya­zık ki tembelleşiyor. Çocuk da büyüdükçe, bü­yükler gibi hayal kurmayı unutmaya başlıyor. Sonsuz bir hayatın bilinmezliği ortada durur­ken ve bütün dünyayı yaratan Yüce Yaratıcı ken­dini gizleyerek en büyük merak unsurunu orta­ya koymuşken, merak duygusunu öldürmek ve hayal kurmayı unutmak ne kadar acı. Bu yüzden hayal kurmayı yeniden hatırlamak ve çocukları­mıza hatırlatmak gerek.

Üzerine yazı yazılmamış bembeyaz bir kâğıt gibi olan çocuklar, adım attıkları yeni dünyada kendi öz benliğini kazanırken, büyükleri de bir sınav­dan geçiriyorlar aslında. Günümüzün büyükle­ri, aşırı kontrollü bir geleneksel ailede büyümüş­ler. Bugün ise çocuklarını kontrol etmeyi unutu­yorlar ya da buldukları ilk güvenli limana çocuk­larını teslim etme anlayışındalar. Eskinin çocu­ğuna kendi ideallerini dayatan (hayallerini de­ğil!) anne-babalar gitmiş, yerini ise günümüzde “Aman benim yaşadıklarımı yaşamasın!” diyen, serbestliği abartmış bir anne-baba profili almış durumda. Ama haklarını teslim etmek lazım, günümüzde çocukları kontrol etmek de öyle sa­nıldığı kadar kolay değil. Mesele zaten kontrol meselesi değil. Çocuğu serbest ve özgür bırak­mak da değil çözüm. Mesele çocuğu vicdanının sesiyle, kendi öz benliğiyle, yani onu tertemiz fıtratıyla yüzleştirme meselesidir. İyi insan olma, iyi insan olarak kalma ve iyi insan yetiştirme me­selesidir. Bu evrensel bir şeydir. Zamanlar üstü­dür. Geçmişte de böyleydi. Gelecekte de böyle olmaya devam edecek.

Çocuk kitapları, çocuğun benliğinin, karakteri­nin oluşumunda oldukça etkili bir araç. Günü­müz çocuğunun özellikle görsel olarak, televiz­yon ve bilgisayarla, sinema ve diğer medya un­surlarıyla kuşatıldığını ve kitapla arasına ciddi mesafeler girdiğini fark etmek artık hiç de zor değil. Kitabın sessiz, sakin ve çocuk muhayyile­sini canlandıran naif duruşunun yerini artık ışıl­tılı görsellikler ve gürültülü müzikler aldı.

Eğitim sistemiyle ilgili de sorunlarımız var. Ma­tematiksel, akla yatkın ve mantıksal şeylerle kur­gulanan bir eğitim sistemiyle büyüdük hepimiz. Uçarı şeylerden ziyade üç tarafı denizlerle çevri­li, sınırları belli bir hayal dünyasına hapsedildik. Oysa gelenekten gelen masallarımızda derin bir bilgeliğin yanında uçarılık ve gerçeküstülük yok muydu? Neden bu kadar mantıksal bir çerçeve­ye hapsolduk ki biz?

Çocuklarımız ise bugün hayale benzeyen, hayal çakması, alt metinlerinde tehlikeli pek çok me­saj barındıran albenili bir dünya ile karşı karşıya. Çocuk kitaplarında bile yoğunluklu olarak kar­maşık karakterler, karanlık dünyalar ve zihin ka­rışıklığına yol açacak temalar var. Aslında sade­liğe ihtiyacı var çocuklarımızın. Elbette büyük­lerin de…

Çizelgeli eğitim sistemi geçmişte bizim hayalle­rimize ket vururken günümüzde ise çocukların hayal kurma haklarının yine ellerinden alındığı­nı düşünüyorum. Çocuğun öz benliğini ve fıt­rattan gelen o saflığını kirleten modern çağ un­surları, kendi gri hayallerini çocuğumuza dayatı­yor ve onu masumiyetinden kopmuş bir büyük olmaya hazırlıyor ve tabiri caizse buna zorluyor. Hayaller bile “Büyüyünce ne olacaksın?” soru­suna endekslenmiş durumda. Hayal kurmak bu değil! Hayal dediğimiz şey, yazıldığında bile ha­yalden daha alt düzey bir şeye dönüşüyor. Ha­yal kurmak öyle tarifsiz bir şey.

Oysa büyümeye ne gerek var! Yaşımız ne kadar büyük olursa olsun insan olarak niteliğimiz, in­sanlık kalitemiz, yapıp ettiklerimiz, yazıp çizdik­lerimiz; çocukluğa ne kadar yakın olduğumuz­la, ne kadar saf ve temiz kaldığımızla, hayalle­rimizin peşinden ne kadar koştuğumuzla ilinti­li değil mi?

Necip Tosun – Cahit Zarifoğlu ve Çocuk Edebiyatı

Necip Tosun – Cahit Zarifoğlu ve Çocuk Edebiyatı

Çocuk hikâyeleri üç beş sayfada çocuğa bir dünya kurar ve kurduğu bu dünyada çocuğun ruhsal gelişimine katkıda bulunurken, onun heyecanlarını, coşkularını besler. Bir doğruyu, iyi hasletleri, didaktikliğe düşmeden bir masal büyüsüyle ona sunar. Bütün bunlardan onun bir zevk ve tat almasını sağlar, hayal dünyasını geliştirir, hayata hazırlar. Yani hikâye burada pedagojik bir görev üstlenir. Bilgilendirme, eğlendirme, zevk verme, çocuğu hayata hazırlama, ruhsal gelişimine yardımcı olma, merak ve heyecan duygusu verme bu edebiyatın temel ilkeleridir. Bir başka deyişle çocuk hikâyeleri, çocuğu yönlendirmek, biçimlendirmek, hayatı doğru (ya da istediğimiz gibi) algılamasını sağlamak amacıyla kurgunun (fiction) devreye sokulmasıdır.

Çocuk hikâyelerinde çıkış noktası öncellikle ma­sallar olmuştur. Masalların eğlendirici, heyecan­landırıcı, meraklandırıcı, tatlı, zarif özellikleri ço­cuk hikâyelerinin olmazsa olmazlarıdır. Çocuk hikâyeleri, masalların bu özelliklerini bünyeleri­ne katarlar. Çocuk hikâyeleri bir “ihtiyaca” bina­en yazılır ve yazar üzerinde birçok “kısıtlayıcı” et­kisi vardır. Öncelikle yazar kullandığı her kelime­de muhatabının bir çocuk olduğundan yola çı­karak, sürekli onun birikimlerini, kavrayışını, ha­yal gücünü hesaba katacaktır. Aşırı betimleme­lerden, ruh çözümlemelerinden, felsefi yakla­şımlardan, biçimsel denemelerden uzak dura­ caktır. Olabildiğince anlam açıklığı gözeterek, dolambaçlı yollardan sakınacaktır. Benzetmele­rin, imaların, esprilerin çocuğun dünyasında bir karşılığı olması gerektiğini bilecektir. Yazdıkları düşündüren, güldüren, heyecanlandıran, kavra­tan bir yapıda olacaktır.

Peki bu kadar “kısıtlayıcının” etkin olduğu bir yazı türüne sanat/edebiyat demek mümkün mü? Okuru (çocuğu) hedef alarak yazılan bir metnin, bağımsız, özgün bir üretim aşaması ol­madığı açıktır. Çünkü yazarın dili, duyarlığı, eş­yaya, hayata bakışı sınırlandırılmıştır. Hatta sa­natçının kimi kez edebiyat yapmaktan bile ka­çınması gerekir. Biçimsel denemelere girme­mesi gerekir. Zihni hep çocuğa, onun dünyası­na ayarlı olmalı, kendisini özgür bırakmamalıdır. Oysa herhangi bir sanatın gerçek anlamda sa­nat olarak adlandırılabilmesi için, ona dışarıdan dayatılan bir “kısıtlayıcı”nın olmaması gerekir. Eğer bir sanat eserine, sanatın kendi gerekleri dışında bir baskı/sınır etkili olursa, o vakit sanat olayı, gerçek anlamından çok şeyler yitirir. Hatta ortaya çıkan şeye sanat bile denemez.

Bütün bunlardan dolayı çocuk edebiyatına ço­cuğa estetik bir zevk kazandırma ve üst ede­biyata hazırlık olarak bakılması daha sağlıklı­dır. Gerçek sanat için bir köprü, ısınma çalışma­sı olarak. Bu nedenle çocuk edebiyatını “ikincil edebiyat”, “yan edebiyat” olarak tasnifleyenleri anlayışla karşılamak gerek. Çünkü çocuk edebi­yatı enikonu Lihgt edebiyattır, edebiyatın doza­jı azaltılmıştır.

Kimi kısıtlayıcıları olmakla birlikte çocuğa yö­nelik yazmak kimi kez de yazarına büyük fırsat­lar sunar. Çünkü çocuk bir yandan da özgürlük demektir. Çocuğun imgesi safiyettir, bozulma­mışlıktır. O her şeye itirazsız inanır. Bir yazar için muhatabının her şeye itirazsız inanması büyük bir imkândır. Anlatılan hiçbir şey çocuğu şaşırt­maz. Yazarın kurduğu dünyaya okurunu inan­dırması için bir çaba göstermesi gerekmez. Hay­vanlar konuşur, eşyalar konuşur, güneşe gidi­lir, görünmez olunur. Bütün bunları büyükle­re inandırmak güçtür ama çocuk bunlara hay­ret bile etmez. Çünkü muhayyilesi daha geniş­tir, sınırsızdır. Bu anlamda nitelikli edebiyattaki soyutlama, sembolik anlatımla, çocuk edebiyatı arasında bir paralellik kurulabilir. Bu yanıyla da elbette değerlendirilmesi gereken bir imkândır.

Cahit Zarifoğlu ülkemizde çocuk edebiyatının önemini kavrayan önemli yazarlardan biridir. Çocukların safiyeti ve günahsızlıkları onu cez­beder. Bu yüzden onlara söyleyeceği şeyler var­dır. Büyüyüp kirlenmeden söyleyeceklerini söy­lemek ister. Bu bağlamda Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Gülücük, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş, Yürekdede ile Padişah, Kuşların Dili kitapları­nı kaleme alır. Kitaplarda, doğru, dürüst ve kişi­likli olmayı, iyiliği öne çıkaran Cahit Zarifoğlu er­demli olmanın örneklerini hikâye eder.

Katıraslan’da tilki ile aslanın dünyasından günü­müz dünyasına masalsı gerçekleri gönderir. Ya­şadığımız âna ilişkin merak ve hayret uyandır­maya çalışır. İroni ve çarpıcılık eserin temel vur­gusudur. Yürekdede ile Padişah masalsı zengin­likleriyle insan olmanın zenginliklerini hatırlatır. Motorlu Kuş insanın kendi olma serüveninin bir fabl örneğidir. Yapay ve türedi eklentilerin saç­malığı vurgulanır. Serçekuş’ta ise av ve avcı me­taforu üzerinden hiçbir iyiliğin karşılıksız kalma­yacağı anlatılır. Ağaçkakanlar’da çocuk olmanın serüvenine bakılır.

Cahit Zarifoğlu bir bütün olarak çocuk kitapla­rında, merhameti, iyiliği ve erdemi günümüz çocuklarına hatırlatır. Sabretmeyi, varoluş bilin­cini, inancın insana kattığı yüceliği gündeme getirir. Günümüz çocuğuna bu hikmetler yanın­da şair elinden çıkma güzel Türkçeyle bir dil şö­leni de sunar. Ancak her çocuk kitabı gibi bü­tün bu masalların büyüklere de söyleyeceği çok şey vardır.

Ahmet Çelik – Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Konya Şiirleri

Ahmet Çelik – Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Konya Şiirleri

1883’de Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Alata (Balcılar) köyünde doğdu. Babası Abdülkerim Efendi’dir. Annesi Fatma Hanım’dır. İlk eğitimini köyünde Mustafa Efendi’den aldı. Hadim’de bir müddet okuduktan sonra 18 yaşında Konya’ya geldi. Konya’da Yalvaçlı Ömer Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Tahsiline devam ederken köyde tahta kaşık yapan Seydişehir’de Seyyid Harun türbedarı Mudanyalı Hacı Abdullah Efendi’den kaşıkçılık sanatını öğrendi. Ömrü boyunca bu sanatla meşgul olarak çoluk çocuğunun rızkını da bu yolda sağladı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Alata’ya dönerek eğitim öğretim faaliyetlerinde bulundu. Tekrar Konya’ya dönem Kaşıkçı Ali Rıza Efendi uzun yıllar Ahmed Dede mahallesinde imam ve hatiplik etti. Ali Rıza Efendi Konya’da evlendi; 4 erkek ve bir kızı oldu. Çocukları; Abdullah Efendi (Hattat), Mustafa Runyun (eski milletvekili), İbrahim, Ahmet Muhtar ve Nesibe Hanım’dır. Önce Seydişehirli Bostanzade adında bir Nakşî şeyhinin müridi oldu. Kırk yaşında iken çıktığı İstanbul yolculuğunda Şeyh Es’ad Erbili ile karşılaşıp ona bağlandı. Seyr-u sülükünu Şeyh Esad Erbili’den tamamladı. Ali Rıza Efendi Şeyh Esad Erbili’nin Konya halifelerindendi. Ali Rıza Efendi’nin Şeyh Esad Efendi nezdinde, büyük değeri ve itibarı vardı. Konya’da tasavvufi irşad faaliyetlerine başlayan Ali Rıza Efendi Konya ile birlikte Hadim, Alata, Çetmi, Bolay, Avşar, Aladağ köyleri ve Başyayla başta olmak üzere Ermenek civarında müritler edindi. Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Menemen hâdisesinden sonra tutuklanıp birkaç ay hapiste yattı. 1935’de bütün ailesini alarak Şam’a hicret etti.  Bir sene Şam’da oturduktan sonra Medine’ye yerleşti. Medine’de yaşadığı süre içinde yaptığı kaşıkları Hac mevsiminde satarak geçimini sağladı. Ali Rıza Efendi, âşık ve cezbeli bir zat idi. Meclislerde Kuran-ı Kerim yahut kasideler okunurken ağlar, cezbelenirdi. Şair olan Ali Rıza Efendi kaşık yaparken yanında daima kalem kâğıt bulundurur, ilham geldiği zaman şiirlerini kayda geçirirdi. Medine’ye geldikten sonra Kuran-ı Kerim’i ezberleyerek hafız oldu. O derecede ki, hatim ile teravih kıldıracak kadar hıfzını ilerletti. Yurtdışına çıktıktan sonra ara sıra köyü Alata’ya gelir çeşitli sohbetlerde bulunurdu. Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, 18 Ocak 1969 tarihinde Medine’de vefat etti. Baki kabristanına defin edildi. Eserleri şunlardır:

1. Dîvân-ı Rızâ-Necâti Yevmi’l-Haşri Ve’l-Cezâ,
2. Gülzar-ı Medine,
3. İlticaname-i Rızaiyye,
4. İmdâdü’l-Mü’minîn Akâ’idi’l-Müslimîn,
5. Necâtü’l-Mü’minin Min Ehâdîsi’l-Erbain,
6. Rahmet Damlaları

Kaşıkçı Ali Rıza Efendi’nin Osmanlıca olarak kaleme aldığı “Divan-ı Rıza” adlı eserinde Konya ile ilgili olarak:  “İş bu bahirde Konya şehri hakkında söylemiş olduğum bir tuluatı fakiranemdir” diyerek yazdığı iki şiir bir Allah dostunun gönül dünyasından kopup gelen duyguları yansıtması açısından oldukça önemlidir.

I.ŞİİR(KONYA)

Nezd-i Hak’ta gâlibâ makbûl duâsı Konya’nın,
Pes ânun çün çoktur ihvân-ı safâsı Konya’nın.

Çokdurur tullâb-ı ilmi hem meârif menba’ı,
Çünki Mevlanay-ı Rumi’dir ziyâsı Konya’nın.

Hem de âlemgîr âlimdir o fazlı Konevi,
Ruhu Rahman’dan gelir bu incilâsı Konya’nın.

Hûn o âsar-ı atikasın gören hayrân olur,
Gör Alâüddîn ile Sahip Ata’sın Konya’nın.

“Var misli gez dünyâyı seyreyle” dirler Konya’yı,
Söylemekle baş mı olur medh ü senâsı
Konya’nın

Nûr saçılmış tâ ezelden taşına toprağına,
Pür edeptir hilkat-ı şehri kazası Konya’nın.

Hâk yolunda cân fedâ âşıkları sâdıkları,
Bâb-ı Rahmân’dır demâdem ilticâsı Konya’nın.

Çehresi pür-nûr olur âlimleri gayet mehîb,
Hâk içun tedrîs ederler ulemâsı Konya’nın.

Ta ezelden aşk-ı Hâk ile kurulmuş binâsı,
Evliyânın merkezi arz u semâsı Konya’nın.

Bi-aded tekke, medâris, vakfı var Allâh için,
Zikr-i sübhân ile başlanmış binâsı Konya’nın.

Rahmet olsun bî-şumâr eslâfına, ahlâfına,
İlmi çok, hafızı çok, budur şifâsı Konya’nın.

Münkerâtı nehy iderler emr-i bi’l-ma’rûfla,
Bu sebeble bâğ-ı cennettir çezâsı Konya’nın.

Hak bilub Allah’ını Peygamberi’ni candan sever,
Çok diyânet ehlidir şâh u gedâsı Konya’nın.

Varsa da bazen içinde şerre meyyâl kimseler,
Yine dindârdır aransa sufehâsı Konya’nın.

Bak lübâb doldurur camileri genç safları,
Cümle dindârdır bütün gencü kocası Konya’nın.

Bir münevver râh-ı rûşen cadde tâkib eylemiş,
Sad-hezâr eşrâra ğâlib sulehâsı Konya’nın.

Toprağı gâyet mübârek kân ekilse cân biter,
Âlemi besler ekilse hep ovası Konya’nın.

Gerçi ekle şürbe dair, nimeti çok bolsa da,
Feyz-i Hâk ezkâr-ı Mevlâ’dır gıdası Konya’nın.

Çok güzel yer memlekettir anlamaz dıştan
bakan,
Nefhâ-ı Rahmân saçar Merâm havası Konya’nın.

Subha dek bâd-ı Gadâvet esdirir bağ-ı Merâm,
Andırır cennet bağın bâd-ı sabâsı Konya’nın.

Pür edep hem hoş melahat yüzleri huri misal,
Ehl-i perde, ehl-i namustur nisâsı Konya’nın.

Tuhfeler irsâl ider, hem her zaman imdâd ider,
Bu Medine’den Muhammed Mustafa’sı
Konya’nın.

Biz bu feyzi, aşkı, nûru andan aldık tâ ezel,
Bu Rızaî tâ ezelden âşinâsı Konya’nın.

 

II. ŞİİR (KONYA)

Gelin misli şirin ol Konya şehri,
Belalardan emîn ol Konya şehri,
Devam itsün cemaatin imamın,
Şerâfet bergüzin ol Konya şehri.

Sana benden duâ ey nurlı Konya,
Zelâzil görme hem âfât-ı dünya,
Çoğalsın ni’metin tâ misli derya,
Karargîr ol, sekîn ol, Konya şehri.

Sen ol meskeni efâzil kirâma,
Yetiştir, hem iriştir hüsn-i hâle,
Hakk’ın lütfi ile nur-i cemâle,
Cinân icre karîn ol Konya şehri.

Noras Dağı gibi âlî bülend ol,
Olasın Hazret-i Hak yanda makbûl,
Temiz tut kendini cennâta yol bul,
Meserretli zemîn ol Konya şehri.
Sana hiç değmesin dest-i haramî,
Bulasın Hak katında ihtiramı,
Ola makbûl bütün hâss-ı avamı,
Ki, her yerden şirîn ol Konya şehri.

Hezârân-ı evliya var sende gizli,
Yetişmiş sende çok âlim değerli,
Ki gâyet müşfika bir ana misli,
Ki şefkatte cenîn ol Konya şehri.

Şu âlimlerdi dünyânın çerâğı,
Boşaldı şimdi o ilmin konağı,
Mazaallâh kesilirse ayağı,
Hemen ağla, hazin ol Konya şehri.

Açıldı yol bize senden bu yâre,
Ki mecbûr olmuşuz terk-i diyâre,
Bulursak vuslat-ı Mevlâ’ya çâre,
Disünler âferin ey Konya şehri.

Tevessül eyle esbâb-ı necâta,
Ulaşmak çün makâmı âliyyâta,
Karârgâh-ı mekân-ı evliyâda,
Serilsün minderin ey Konya şehri.

Seni bir belde-i mahrûse subhân,
İdüb uzanmaya hîç dest-i düşman,
Kadın erkek sana kim olsa iskân,
Ânâ hüsn-i hasîn ol Konya şehri.

Alınma bir zamân topdan tüfekten,
Şeci’ ol korkma hiç kurttan köpekten,
Temiz tut kendini haydut köçekten,
Diyânette metîn ol Konya şehri.

Sekîm olma, aman aldatma halkı,
Demâdem müstekîm ol nûra balkı,
Bırak Hakk’a çalış belvay-ı bârkı,
Ki gâyet sâfî dîn ol Konya şehri.

Diyânet ehlinin payinda hâki ol,
Huzûr-u hazrete geldikte pâk ol,
Sana hiç bir fenâlık bulmasın yol,
Şîn olma harf-i sîn ol Konya şehri.

O Mevlânâ gibi ilm ve hikemde,
Sebâhat it Rızai bahriyemde,
Yağân yağmûr gibi bahr-i keremde,
Sehâvette derin ol Konya şehri.

 

KAYNAKLAR:
– Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, (Hazırlayanlar:Ertuğrul Düzdağ),İstanbul,2007 cilt 1 sayfa:272-295
– Hacı Ali Demirlek, Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Balcılar Dergisi Haziran 2009 sayfa 9-11
– Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, Divan-ı Rıza en-Necatü’l-Haşri ve’l-Ceza,Sayfa 302-305
– Kaşıkçı Ali Rıza, 40 Hadis, (Hazırlayanlar:Mahmut Kanık-Fatma Z. Kavukçu),Ankara,2006 sayfa 29-53A
– Kaşıkçı Ali Rıza,Rahmet Damlaları,İstanbul,1969.sayfa 5-287
– Mehmet Ali Uz, Konya Alim ve Velileri,Konya,2004 sayfa:530-532

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi 

Nizamettin Yıldız – Sezai Karakoç’un Eserlerinde Şehir Düşüncesi

 “Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen
Dağlarda şarkı söyle!”

Necip Fazıl 

Çağımızın büyük düşünür ve şairlerinden birisi de Sezai Karakoç’tur. O, sadece bir şair değil; çok yönlü eserler ortaya koymuş bir yol göstericidir. Bir dava adamıdır.

Sezai Karakoç birçok yazısında şehirden, ideal bir şehrin nasıl olması gerektiğinden söz ederek büyük İslam  şehirlerine göndermelerde bulunur. Bu konuda şehir –uygarlık ilişkisine vurgu yaparak, ”kent” başlıklı yazısında şöyle der: ”Kentlerle, uygarlıklar arasında, varoluşları ve varoluşlarına anlam veren eşyayı ve zamanı yorumlama yönünden adeta bir kan bağı vardır. Uygarlıkların, siteleri vardır mutlaka. Kentler ve sitelerse uygarlıksız olamaz. Kent, site, Medine doğurma düzeyine varmamış bir uygarlık, henüz tam bir uygarlık olamamış demektir. Kent ve uygarlık adeta özdeş düşünülmüştür eski uygarlıklarca. Onun içindir ki Medine ve medeniyet aynı kökten gelir.”(1)Doğu kenti ve Rönesans sonrası batı kenti konusunda şu değerlendirmeyi yapar: ”İşte bunun içindir ki doğunun ipek kentinin karşısına, çelikten dev gökdelenler kentini koydu batı. Nasıl ki bütün bir Asya’yı aşıp Avrupa’ya ulaşan İpek Yolu’nun yerini de demiryolları ağı aldı. Batı kentinde fabrikalar katedrallerin yanında yükseldi. Fabrikalardan yükselen dumanlar, batının sadece maddi hayatını değil, manevi ufkunu da bulandırdı.”(2) Karakoç’a göre sonraları doğu kentleri de batı kenti taklidine dönüştü.

“Ahiret ve Şehir” başlıklı yazısında gerçek şehirlerin, öteden bir iz taşıması gerektiğini vurgulayarak; çağımızda şehirlerin özellikle dünyanın büyük şehirlerinin sürekli olarak anlamlarını yitirdiğini belirtir. Şehir nüfuslarının çığ gibi artışı, onları daha fazla şehirleştirmediğini bilakis anlamlarının kaybolmasına neden olduğunu söyler. Hızlı kent yıkılışı ve çöküşünün batıdan çok doğuda gerçekleştiğini belirterek, batıda şehirlerin büyük bir nüfus akımına uğramadığını, tarihi yapıların ve tabii görünümlerin aynen korunmasına büyük önem verilmesinden dolayı ilk bakışta değişmiyor gibi görünse de değiştiklerini, Londra’nın eski Londra, Paris’in eski Paris, Tokyo ve Peki’nin, eski Tokyo ve pekin, Leningrad’ın eski Petersburg olmadığını hatırlatır.(3)

Şehirlerimiz arasında anlam ve madde olarak en büyük yıkımın İstanbul’da gerçekleştiğini belirterek şöyle der: ”Çeşmelerinin suyu akmaz, duvarlarındaki yazıları kimse okuyamaz. Öyle camileri vardır ki cami olarak kullanılmaz. Gittikçe İstanbul ile aramıza buzlu bir cam giriyor. Biz onu anlayamıyoruz, o bizi; ve görüşemiyoruz.”(4)

“Kentlerin işi ebedilikle uğraşmaktır ve bu yönde bir metafizik oluşturmaktır. Onun için kimi şehirler yeryüzünde cennet olmak iddiasında idiler, Kimi şehirlerse, cennetin habercisi, gölgesi olmak niyetinde. Kimi hep cenneti arar gibiydi, kiminin gözleri gökyüzündeydi hep, kimi şehirler uçacak gibiydiler. Kimileri taşın, mermerin ve tuğlanın, kimi ahşabın, kimi altın ve gümüşün şehirleri idiler. Şimdi de çeliğin ve çimentonun.”(5)

“Şehirlerimiz, Yeniden Şehirleştirilmeli” başlıklı yazısında; köylerden ve kasabalardan şehirlere olan büyük akışın, esas şehri adeta boğan bir gecekondu kentleşmesi haline getirdiğini, köy ve kasabalarımızdaki ev, tarla, bağ ve bahçelerin bakımsızlığa terk edilerek, buralarında anlamını kaybetmesine neden olduğunu söyler.Ayrıca şehirlerdeki anarşi ve terör olaylarının sebepleri araştırılırken, çarpık kentleşmenin de göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgular.(6)

Çeşitli yazılarında ve parti programının “şehirleşme-konutlaştırma” bölümünde, çözüm önerilerinden bazıları şöyle sıralanabilir:

-Mümkün olduğunca, insanların kendi yerleşim yerlerini terk etmemeleri için, kendi yörelerinde iş sahibi olmaları ve öğrenim görebilmelerine imkan sağlanmalı.

-Fabrikalar, büyük iş yerleri, daha çok meskun olmayan ve tarıma elverişsiz bölgelerde yapılmasına özen gösterilmeli.

-Şehirlerin dev köylere dönüşmemesi için, devletin kültür müesseselerini çoğaltması, farklı köy ve kasabalardan gelen insanların birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak kurumların oluşturulması.

-Şehirlerin temiz tutulması ve şehirli bir insanın nasıl olması gerektiği hakkında,devletin televizyon vb. kitle iletişim araçlarıyla halkı aydınlatması.

-Şehirlerin fazla betonlaşmaması ve tarihi dokunun korunması için azami gayret gösterilmesi.

-Tarihi değeri olan şehirlere mümkün olduğu ölçüde dokunulmayıp, yanında yeni şehirler kurularak ihtiyaçların giderilmesi.

Sezai Karakoç sadece ülkemizdeki şehirleri değil; İslam dünyasındaki birçok şehre de yazılarında yer verir. Örneğin ”İslamın Üç Atlısı “ yazısında İslam dünyasındaki derin uykuya dikkat çekerek uyandırmaya çalışır. Üç metafizik kamçısının olmasını dilemekte. Bu kamçılardan birini, oruç atlısının çıkması için Şam’ın sırtına, ikincisini, namaz atlısının çıkması için Bağdat’ın sırtına, üçüncüsünü de, Kutsal savaş atlısının çıkması için İstanbul’un sırtına indirirdim der. Ama İslam şehirlerinin uyanmadığını ve bir bir işgal edilmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü, dile getirir ve Bağdat için ağıt yazar.

“ Ey İmam-ı Azam, Abdülkadir Geylani,Cüneyd-i Bağdadi,Hallac-ı Mansur ve Halid-i Bağdadi şehri! Ne yaman talihin varmış!.. Şimdi yakılıp yıkılıyorsun.

Ey kutlu şehir! Alınyazın Kerbelaya komşu olman yüzünden mi bu kadar yanıktır? Ciğerin kavrulmuş gibi, birden ateşin içine, bu acı hatıra yüzünden mi düştün yoksa?Sen bindir gece masallarının şehrisin…Ruhumuza geçmiş olan ulu şehir! Maneviyat şehri, kutsallığı en derinden hisseden şehir! Sana atılan her bomba, inan ki kalbimizi en can alıcı yerinden yaralıyor. Seninle beraber yaralanıyoruz ey Bağdat! Seninle beraber ölüyoruz. Ama seninle beraber dirileceğiz.”(7)

Diğer şehirlerimizin aynı akıbete uğramaması için Allah’a dua ediyor. İslam dünyasının bir an önce uyanmasını dileyerek konuyu “Gül Muştusu” şiirinden bir bölümle tamamlamak istiyoruz.

“Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medineye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle” (8)

Nizamettin Yıldız, Sezai Karakoç’un şehir hakkındaki düşüncelerini inceleyip yazdı.

 

Kaynaklar:

1.Sezai Karakoç,İnsanlığın Dirilişi,5.baskı,S.52
2.a.g.e
3.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu,2.baskı,S.93  .
4.Sezai Karakoç,Farklar,4.baskı,S.109
5.Sezai Karakoç,Diriliş Muştusu
6.Sezai Karakoç,Çağ ve İlham IV
7.Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III,S.103
8.Gün Doğmadan,10.baskı,S.403

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Ali Akar – Bismillahirrahmanirrahim Yolu İle Allaha Yürümek

Yeryüzüne inen, indirilen Adem ve Havva bir izin peşinden yürüdüler hep… Cennetten şeytanın izini,adımlarını takip ederek çıktılar .Yeryüzüne düştüklerinde kendilerinin izinden başka bir iz yoktu arz üzerinde; ancak ya Allah’tan gelen vahyin takibinde ya da şeytanın vesvesesinin, yol ve yönteminin peşinde bir hayat süreceklerdi…

Kıssa bir izin ardında tüketilen hayat hikayesi demektir birazda..Dinleyene de okuyana da yürünecek bir yol gösterir. Kasas Suresi böylesi yürüyüşlerin gündem yapıldığı güzergahlardan bazılarını bize anlatır .Gündemindeki ana karakter Kur’an’da zikri en çok geçen Musa peygamberdir. Yolculuklar O’nun yaşadığı zaman ve mekandandır fakat bize sunduğu yol bütün zaman ve mekanlarda geçerlidir.

Yeryüzünün en kibirli,despot,zalim lideri;Kuranın ifadesiyle müstekbirlerinden olan firavun ve onun rol arkadaşları karun, haman ve orduların tanıtımıyla başlar suremiz. Onlar Mısır arazisinde ora halkını gruplara, parçalara ayırmış, aralarında özellikle Müslüman olan İsrailoğullarını iyice sömürüp, güçsüzleştiren bir uygulama başlatmışlardı. Onların erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Biliyorlardı ki onların iktidarını devirecek fikri ve imani potansiyel ancak bu halkta var. Yine de kendilerine kölelik, hizmetçilik edecek bir kesimin devamlılığı için bu öldürme işi katliama dönüşmeden nüfus kontrolü şeklinde sürdürülüyordu .Çocukların öldürülmediği yıl doğanlar için eğitim sistemi, zorlu rızık yolları, değişik aşağılama yöntemleri vardı ki bu da başka bir öldürülme biçimidir. Yiğitliklerinden, imanlarından, erkekliklerinden soyutlanacaklar böylece… Erkekleri azaltılmış bir halkın kadınları hayatlarını omuzlamakla karşı karşıyadırlar. Sokaklarda, iş ortamlarında törpülenen fıtratlar, fuhşa, edepsizliğe sürüklenmek durumunda bırakılır Müslüman kızlar..Vahyi omuzlayacak toplumun analarını da böyle tüketiyorlardı…

Fakat Yüce Allah’ın muradı daha başka. İnsanoğlu hep güncel olanın peşinde,onun büyüsüne kapılıp korku ve sevinçlerine esir.Oysa Allah yeryüzü Müslüman müstazaflarına, ezilenlerine lütuf da bulunmak, onları imam, önder ve arzın mirasına varisler yapmak istiyordu.Yürüyüşlerde bu noktada başladı…

Musa’nın anasının gönül kulağı, vahyin sesine ayarlıydı. Allahın emriyle “öldürme yılı” doğan oğlunu emzirdi, sandığa bıraktı, sandığı da nehre. İlkin suda yürüdü böylece Musa firavun sarayına doğru.Kalbi Musa’sının ardından bomboş olan annenin Allah imanına sebat vermeseydi bunu açık edecekti.Yüreklerimizin sahibi olana iman teskin etti onu..Ancak bir şeyler de yapılmalı, tevekkülün gereği pasiflik değildir. Musa’nın ablasına -ki imani bir uyanıklığa sahip idi-sandığı takip etmesini söyledi .İşte bu suremizdeki ikinci yürüyüştür. Gizlice ,akıllıca geleceğin umudu vahye ağız olacak peygamberi izleyen bir abla…

Saray sahilinde Musa’yı kucaklayan eller firavunun imanlı eşine aitti,onun yüreği ise Allah’a. Artık sarayda düşmanın yanı başındaydı Musa.Fakat süt verecek kimse yoktu ona, çünkü göklerin,yeri ve ikisi arasındakilerin sahibi Allah’ın bir isteğiydi bu.Abla ortaya çıktı ve belli etmeyen ifadelerle Musa’nın anasına kavuşmasına sebep oldu .Böylece annesinin gözü aydın oldu ,gam ve kederi bitti.Anladı ve anladık ki Allahın vaadi, sözü haktır.O yalan söylemez; ancak pek çok kişi bunu bilmez,anlamaz.

Bir başka yürüyüş Musa gençlik çağında,güçlü,ilim ve hikmetle dopdolu olduğu yıllarda gerçekleşti.Bir gün saraydan şehre doğru yürüdü ,halkın içine karıştı.Bir kavga ortamında kendisinden yardım isteyen Müslüman kardeşinin yardımına koştu,zalimin zulmünü durdurmak istedi ve firavunun adamına vurdu.Adam oracıkta ölüverdi..Net bir imtihandı bu.Hayat hepaynı şekilde devam etmez.Sanki makas değiştiren olaylar yaşarız,mevcut gidişatı değiştiriveren.Bu hadiseyle Musa’nın saraylı hali sona ermiş yeni bir denenme ve yürüyüş dönemi başlamış oldu.Bir sonraki gün firavun ve adamlarının onu öldüreceği haberini alınca şehirden çıkmak zorunda kaldı. Suremiz bize bu öldürme kararının haberini veren adamın koşarak(say ederek) geldiğini söyler,bu da sanki başka bir yürüyüştür.

Şehrin çıkışın da “Rabbim beni zalimler topluluğundan kurtar” Medyen tarafına yöneldiğinde ise “Umarım Rabbim beni yolun doğrusuna iletir.” diye dua etti..Allah karşısında acziyeti kabul edip, yolu, yöntemi ondan istemek kulluk yürüyüşünün bir gereğidir, olmazsa olmazıdır.

Zorlu bir yolculuk… Medyen kuyuları… Çobanlar ,koyunlar,develer ve hayvanlarının yanı başında bekleyen iki kız …Hayatı Allah’ın dediği gibi yaşamak isteyen kişi için her an bir salih amel fırsatıdır. Beklentisi olmaksızın onların hayvanlarını suladı. Çünkü o kızlar erkekler koyunlarını sulamadan onların arasına karışarak bu işi yapmazlardı, ancak babalarının ihtiyarlığı sebebiyle bu işi yapmak zorunda olan iffetli, edepli kızlardı. Gölgeye çekilen  Musa ‘nın dilinden dökülen yakarış belki de Kur’an’ın en acıklı ,yakıcı kelimeleridir “Rabbim doğrusu ben indireceğin her hayra fakirim, muhtacım…!” Tüm sesleri işiten bunu o kızlardan birine işittirdi, oda ihtiyar babasına.Sözü ilk duyan anlamamıştı ancak aktardığı bilgebaba bunun aç bir adamın iniltisi olduğunu kavradı ve kızını, onu davet etmek için yolladı.

Suremizin 25. Ayetinde bu kızın yürüyüşünü Yüce Allah “istihya” (utana sıkıla edepli yürüyüş) diye ifade eder.Bu da başka bir yol,yürüyüş hikayesidir öyleyse.Artık Musa için Medyen’de bir ev,aile ve çobanlık işi vardır.Yolu insan yürür ama yolun sahibi Allah’tır.

Feraset dolu bakışlar, incelikli değerlendirme ,dikkatli bir konuşma, edep dolu görünüm bununla birlikte hayanın engellemediği açıklayıcı ifadeler. Hem Musa’nın ablasında hem kuyu başında yardım edilen kızlarda ,özellikle ona babasının davetini ileten, babasına da Musa’nın ücretle tutulmasını teklif eden kızda ortaya çıkan bu özellikler onların yürüyüşleriyle de bize anlatıldı surede. Belki yıllar sonra eşi olarak Medyen’den Mısır’a dönerlerken çölde yolu kaybettikleri gece Musa’nın yanında ki hanım bu kızdı. Eşini yanında tevekkülle yürümüş, Musa Tuva Vadisinde gördüğü ışığa doğru giderken de sabırla beklemişti onun dönüşünü ‘’dur’’ dediği yerde…

Musa’nın firavun ve kavmine doğru vahiy ve belgelerle donatılarak yürütülmesi var sırada. Yıllarca kaçak, sürgünde çobanlık yapmış bir kişi şimdi en yüksek rütbe ve buna bağlı olarak güçlerle desteklenerek yeryüzünün o döneminin en zalim lider ve topluluğuna bir uyarıcı, davetçi olarak Allah tarafından gönderiliyordu. Merhameti bol olan Allah’ın tanıdığı bir imkandır bu.

Suremizin sonunda başkaca bir yürüyüş vardır. Bu güzel nezih kişilerin anlatımının ardından kibir ve azgınlık dolu necis bir yürüme gündemde.76.ayetten itibaren Karun’un hikayesi anlatılır. Musa’nın halkından birisi o. İsrailoğulların’dan,varlıkta zirve. Bu varlık onu şımartmış, firavun zulmünün saç ayağından biri yapmıştı. Uyarılara kapalı kulak ve gözler, dünya nimet ve zevklerineyse açıktı. Dünya hayatını esas kabul eden zihni; ahireti yok saymıştı ve kendi kazanımları için her türlü bozgunculuk ona göre mubahtı. Bütün elde ettiklerini kişisel zeka ve becerileriyle elde ettiğini, tecrübe ve birikimleriyle kotardığını düşünüyor, savunuyordu. Böylece rızık veren bir Yaratıcıyı da kenara itiyordu.

Karun bütün ihtişam ve debdebesiyle göründü, dünya kokan bu görünüm maddi olana meftun olanları etkiledi, onu çok şanslı buldular ve onda olanların kendilerinde de olmasını arzu ettiler .Sadece bilgilenmelerini vahiyle yapanlar  “iman ve salih amel yapanların kazanımları daha değerlidir” dediler .Sarayı, sahip oldukları yerin dibine kendisiyle birlikte geçince dün batıl değerlere göre değerlendirenler bütün gücün Allah’ta olduğunu ve nimetlerin imtihan demek olduğunu anladılar.

Hayat ve ahirete dair anlaşılması gereken her ne varsa bu ancak,  Allah’tan gelen vahyin kılavuzluğu ile olabilir .Bize nimet olan kitaba yönelip Rabbimiz’in yol göstericiliği ile yola düşmek gerek.

Gürkan Gülcemal – Mutlak Varlık: Nokta

Gürkan Gülcemal – Mutlak Varlık: Nokta

İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” Hz.Ali efendimize atfedilen bu sözde noktadan ve cahillerden kasıt acaba nedir? Kur’an- ı Kerim’de insanın cehaletiyle ilgili Ahzap Suresi’nin 72. ayeti kerimesinde, “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” buyrulmaktadır.  Görüldüğü üzre, insan cahildir, deniyor Kur’an-ı Kerim’de. Yukarıdaki sözden insanın cehaletinin baki olduğunu, bilgiyi çoğaltmanın da insanın ezeli cehaletine şifa olmadığını çıkarabiliriz. İnsan her şeyi öğrenmek istemiş ve bunun neticesinde bildikçe cahilleşmiştir, zira bildiğiyle amel etmeyen insan için bilgi kibre sebebiyet vermektedir. Bu da Kur’an-ı Kerim’de, küfür ehlinin kibirleri sebebiyle iman etmekten yüz çevirdiği, biçiminde sık sık vurgulanmıştır. Birçok bilgiye sahip olmasına rağmen Ebu’l Hakem (Yunan felsefesi bildiği rivayet edilir), Ebu Cehil olmaktan kurtulamamış, kesretteki vahdeti görememiştir. Bunun bir başka boyutu da kendisiyle amel edilmeyen bilginin insanın cehaletini daha da artırdığı gerçeğidir.

Yeniden başa yani “nokta” meselesine dönelim ve farklı disiplinler tarafından farklı biçimlerde tanımlanmış nokta kavramına biraz daha derinlikli karşılıklar arayalım. Büyük Türkçe sözlükte nokta, “çok küçük boyutlarda işaret, benek” olarak, dil biliminde “cümlenin bittiğini anlatmak için sonuna konulan küçük benek biçiminde” tanımlanmış. Geometride ise nokta, “tanımsız kavram” olarak geçmektedir. İlk iki tanıma bakıldığında noktayı derinlikli bir biçimde kavramak pek mümkün görünmüyor. Çünkü “küçük benek” biçiminde tanımlamak noktanın sadece görsel tanımı gibi. Dil biliminde de noktayı “noktalama işareti”şeklinde tanımlamak, nokta noktadır demek gibi bir şey. Zaten dil bilgisindeki nokta bir terimdir ve tanımı itibaridir. Dolayısıyla en sağlıklı ve derinlikli yaklaşımın geometride olduğunu görüyoruz. Geometride noktanın “tanımsız kavram” olduğu söylenmesi, İbn-i Arabi terminolojisindeki tecelliden ve taayyünden uzak “Zat-ı Sırf ” kavramını çağrıştırdığı gibi; noktanın tanınabilmesi için farklı bir âlemde olunması (hâl olarak)gerektiğini de çağrıştırmaktadır. Yani noktanın “boyutsuz olduğu” gerçeği vurgulanmış. Evet, nokta boyutsuzdur, boyut öncesidir. Dahası kâinatın öncesi, şimdisi ve sonrası nokta iledir. Nokta boyut öncesi ve boyut sonrasıdır, bir başka ifadeyle ezeli ve ebedidir. Noktalar (boyutsuz)doğruyu (bir boyutlu), doğrular düzlemi (iki boyutlu), düzlemler uzayı (üç boyutlu) meydana getirirken uzay sonrası da yine noktalardan oluşacak ve boyut öncesinde, boyutta ve boyut ötesinde hep var olan nokta olacaktır. Yani nokta Mutlak Varlıktır, bizim yaşadığımız ortamda (uzay)da görülemeyen ancak hâl ile kavranılabilen Hakiki Varlıktır. Yani sevgi gibidir ancak hâl ile kavranabilir. Burada Hz İsa (A. S.)’nın  “Allah muhabbettir.”sözünü de hatırlayalım. O halde kâinatta var olanlar aslında noktanın yani Mutlak Varlığın ya da sevginin tecellisidir. Mutlak Varlığın tecellisi yaşadığımız âlemde “doğru, düzlem, uzay” olarak resmedilir. Hakikatte görülenler aslında noktanın tecellisidir. Bir başka ifadeyle nokta vahdeti, uzay kesreti ifade etmektedir. Nokta dil bilimi açısından bakıldığında da aynı anlamı çağrıştırır. Noktalar satırları(doğru), satırlar sayfaları(düzlem), sayfalar kitab(uzay)ı meydana getirir. Yani nokta cahiller tarafından çoğaltılmış, dolayısıyla insanlar, kitabın ötesine geçerek anlayabilecekleri, bir başka ifadeyle ancak hakk’al-yakin ile kavrayabilecekleri olguları, ilme’l yakin ile kavramaya çalışmışlardır. Bunun neticesinde Cüneyd-i Bağdadi’nin,“Cübbemin içinde O’ndan başka bir şey yok.”, Beyazid-i Bestami’nin “Şanımı tespih ederim, ne kadar büyüktür.” yahut Hallac-ı Mansur’un “Ene’l Hak” sözlerini Mutlak Varlık(nokta)’la kavrayamamamışlar, uzay boyutunda ilme’l yakin ile kavramaya çalışmışlar, dolayısıyla bu büyük insanları küfürle itham etmişlerdir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “hâl” kavramını, Kastamonulu  Seyyid Hafız Ahmed Mahir “Hikem-i Ataiyye Şerhi”nde şöyle açıklamaktadır:

“Yaratıkların da biri başlangıç, biri mahiyet olmak üzere iki yönü vardır. İlk yöne ‘hakikat’ ve ‘rububiyet’, ikinci yöne ‘mahlukiyet’ ve ‘ubudiyet’ denir. İkinci yön imkân ve kulluk yeri olduğundan yük yükleme, nimet verme, azap etme buraya dönüktür. Tasavvuf dilinde buna ‘fark makamı’ derler. Bir kimse bu makamda ‘Ene’l Hak’ demiş olsa dinden çıkar. Birinci yön hakikat ve rablik makamı olup bir salikin  bu makamda ‘Ene’l Hak’ demesi, Hakk’ın birliğini ifade etmektedir.”

Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi Hazretleri üç tecelliye “ef ’al(uzay), sıfat(düzlem), zat(nokta)” işaret buyurarak, “Her kim halkı Allah ef ’alinin masdarı görürse kurtulur. Sıfatullah’ın mazharını görürse arif olur. Sırf yok olduğunu anlarsa vasıl-ı ilallah olur.” der. (Yaratıkların Hakk’ınfiillerinden çıktığını gören kurtulur, Hak sıfatlarından meydana geldiğini gören irfan sahibi olur, yok olduğunu anlayan Hakk’a erişir.)

Buradan hareketle tasavvufta adı geçen malum kapılar bu hallerle(makamlarla) şöyle bağdaştırılabilir:

Şeriat-gemi-ef ’al-uzay-kitap düzleminde kalırsa kurtulur.
Tarikat-deniz-sıfat-düzlem-sayfa düzlemindeyse cehd sahibi olur.
Marifet-istiridye-esma-doğru-satır düzlemindeyse ârif olur.
Hakikat-inci-zat-nokta  düzlemindeyse Hakk’a vasıl olur.

O halde söylenen sözleri söylenen hâle(makam) göre değerlendirmeliyiz. Zira algı düzeyi üç boyutla sınırlı birine cismin (Üç boyutluya cisim denir.) nokta olduğunu söylediğimizde bizi ya delilikle ya da küfürle itham edecektir. O yüzden noktaya ulaşabilmek için çalışmalı, bu çalışmanın sonuç vermesi için de o noktaya vasıl olmuş birine tutunmak gerektiğini unutmamalıyız. Yani kesrette vahdeti görebilmeliyiz, yoksa yalnızca noktanın çoğaltılmış halini biliriz ve çok şey bildiğimizi düşünebiliriz ama bu bizi yukarıda açıklamaya çalıştığımız manada bir cehaletten kurtarmaz.

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

Nergihan Yeşilyurt – İnsan Düğmesi

Başlamanın ‘Conditio Sine Qua Non’u1*

“Bu öfkeli sondacılar, herkese yönelik öldürücü tehdidin altındaki bu asık suratlı ruhsuzlar, ısrarla katı tutumlarından vazgeçmemekteler ve ayrım güdülmeksizin, sonuna kadar herkesin korkusuzca yaşayabilmesini, çalışabilmesini, karnını doyurabilmesini ve uyuyabilmesini ve onlar için bu da olmazsa olmaz bir koşul niteliğini taşıdığı için, barışın sürdürülmesinden kaynaklanan güçlüklere gelişigüzel kısmi çözümler, duygusal çözümler, uzun vadeli tehlikeli ve kısa vadeli çırpıştırma çözümler bulunmamasını isteyebilmeliler.” **2 Ingeborg Bachmann

Söze nasıl başlanır… Unutkanlığımdan hayıflanırken Pavese’den aldığı ilhamla “Başlamak mutluluktur”diyor bir dostum.***3 Modern zamanların dişlileri iyi sıkılmamış günlerinde dağılan bizim için “mutluluk”tan bahsetmek ancak bir oyuna başlarsak mümkün. Bachmann’ın bahsettiği dünyayı kotaracak “asık suratlı ruhsuzlar”** sanatın toprağını sürekli kaldıranlar değil midir oysa? Garabetlerle dolu oyunun mızıkçı oyuncuları… Boşvermişliğin kaygan zemininde kelimeyle, boyayla, notayla, vesair malzeme ve yöntemle gidemeyişe –belki bir geri dönüşe- başka başka somurtanlar sanat icracıları değil midir? O huzursuzlar, asık suratlı ?

Sanatın insan olmanın önündeki mekanikleşen varsayımlarla başa çıkabileceğine, bizi yeniden kendilik gizemine kavuşturacağına, toplu kıyımlardan düzenli yok etmelere kadar her türlü caniliğin huzursuz çanı olacağına inancım öyle büyük ki sevgili Inge’nin de dediği gibi “inanmasam yaşayamam”.  Ya da neyse…

Hiçbir kültür-sanat köşesi, bunca uzun bir alıntıyla bu denli huzursuzluğa neden olarak açılmamasına kâni olmuş olacağım ki “başlamak mutluluktur” sözünün altını çizdim. Ama öyle olmuyor, olamadı elbet.

Dağılan zihnin sürek avı, şehir insanının her günkü yıkımından sıyrılıp tiyatrolara doluşmasını, kitaplara dalıp zehir zemberek aforizmalar devşirmesini yahut bir melodinin kerpetenle söktüğü kalbî dişlerimizin (klavye düşlerimiz diye tamamladıysa da olur) yasını tutmamızı bekleyemiyor. Olmuyor. Ölümü, ölümü, ölümü göz ardı ederek olmuyor. Öldürmeyi en kötüsü de. Her gün öldürmeyi… Estetiğe yontulmuş gözlerimizin billûrunu kıyımdan temizlemek için, saf bir dil icadına, bir kalkışmaya –ancak sokakların bile kaldıramayacağı denli bir büyük kalkışmaya- varsayın kaçışa, sanatın defterinden bir sayfa ile mi başlayacağız? Ne diyemiyorum ben böyle.

Modern Çağın Hastalığı: Gizemli Hiçbir Şey Bırakmayın!

Tam da bir dizisi yapılmayan sen mi kalmıştın Leonardo demişken. Biri de çılgın Dali’ye bulaşsa da televizyon tarihi kapansa filan. Neyse haberimiz şöyle: Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının gizemini çözmeye çalışan sanat dedektifleri(!) yine iş başında… Gerçi günümüzde yalnızca Popstarların yahut film yıldızlarının magazini yapılmıyor, ölü-diri ne yaptığına vakıf olduğumuz-olmadığımız pek çok sanatçının magazin malzemesi haline getirildiğine hemen hepimiz hemfikiriz.

İtalyan araştırmacılar, Leonardo da Vinci’nin ‘Mona Lisa’sına kimin modellik yaptığını öğrenmeye adım adım yaklaştıklarını öne sürmüşler.  Kendilerini sanat tarihi hafiyesi olarak tanımlayan Silvano Vincenti ve ekibi ‘Mona Lisa’nın modelinin kim olduğunu bulmaya yönelik önemli bir adım attıklarını’ iddia etmiş. Bunun için Floransa’da şehitlerin gömüldüğü Santissima Annunziata Bazilikası’na girilmiş, orada “Mona Lisa” olduğu tahmin edilen kadının eşi ve çocuklarından alınan DNA örneği ile yüz yeniden çizilecek ve tablo ile karşılaştırılacakmış. Tabi başka başka kadınlar için de bu iddialar geçerli olabilir, bunun için ne kadar mezar varsa açılacak mı bilinmez elbet. Bilim destekli magazinin kurbanı, asırlar önce terk-i diyar eylemişlerin toprağa emanet edilmiş bedenleri. Bilim ile yapılsa bile magazinde etik aramak, sanatın algısı dışında kalıyor.

Floransalı Mona Lisa gibi müphem bir ifade takınmak da onu öyle hayal etmesi de sanatkârın, modern insanın elinde kurcalanmadan durmayacak elbet. İyi mi etti acaba da Vinci…

Satış Hilesi mi Romancıya Özgürlük mü?

Harry Potter serisi ile ünlenen Rowling, isminin ve şöhretinin baskısından mı olacak yoksa yayıncısının satış stratejisinden mi Robert Galbraith müstearı ile “The Cuckoo’s Calling” adlı bir roman kaleme aldı. Önceleri kitap, haftada sadece 43 adet satılırken, yazarın gerçek kimliğini ortaya koymasının ardından talep patlaması yaşadı ve 14-20 Haziran tarihleri arasında 17 bin 662’lik satış rakamına ulaştı. Polisiye türde kaleme alınmış kitabın konusunu merak edenler için “Afganistan’da yaralanan ve özel dedektif olan eski asker Cormoran Strike’ın, bir mankenin intiharını araştırması” üzerine kurulduğunu söylemekle yetiniyorum. (Ne kadar da Hollywood diyesi gelmiyor değil insanın…)

Bizde de işte şairler-yazarlar ölünce çok satıyor kitaplar…

Kütüphane Bağışlarına Açığım

Kütüphanemi henüz bırakmayı düşünmüyorum, mülk sevdasından korusun bizi hep koruyan. Lâkin bırakın yazarı, iyi bir okuyucu için bir müddet sonra kütüphanesi ile arasında organik bir bağ oluşuyor, anıları bir şeylere yükleme merakımız yüzünden belki de. Yine de yazarın/ okuyucunun bin bir emekle elde ettiği kitapları bağışlaması büyük bir olay olsa gerek. (Kitap verme hususunda kırk dereden su getirenler derneğindenim.)

Yazar Pınar Kür, kütüphanesindeki yaklaşık 3 bin kitabı Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Kütüphanesine bağışladı.

İlk defa kitaplarını bağışlayan Kür, bu kararında ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner’in Çanakkale Savaşlarının 100. Yılında ÇOMÜ Kütüphanesinde 1 Milyon Kitap kampanyasını etkili olduğunu belirtmiş. Kitapların yazarın vefatıyla dağılıp gitmesindense bu şekilde bağışlanarak geniş bir kesimin istifadesine açılması pek güzel elbette.

Bu haber aklıma Sanat Tarihçisi ve yaşayan en önemli Bizantologlardan biri olan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Pera Vakfı tarafından alınan, dünyada bile alanında tek ve nadide kitapları barındıran kütüphanesini getirdi. Kendisiyle çalıştığım kısa süre zarfında o kütüphanenin aynı zamanda onun zihninde de yaşadığını görmüştüm. Bizim gibi Google gençliği için bir anlamı yok belki ama matbuatın aracı olmaktan başka ne gibi işlevi olmadığının ispatı idi Semavi Eyice. Semavi hocaya uzun ömürler dilerim, Pınar Kür’e de.

Önce Leyla Erbil, ardından Ahmet Erhan… Mevsimler ne hızlı değişiyor, hep güze… Burada ölümler üzerine bir müddet susularak… Ve biraz da şiirin rüzgârından yana açtığımdan yelkenimi…

55 yaşında şiirini sonsuzluk şehrine terk eden şaire selamla:

“O zaman açıyorum
Bütün perdeleri
O zaman yakıyorum
Bütün ışıkları
Camları darmadağın ediyorum
Yüzünü avuçlarıma alıyorum
Alnını öpüyorum
Dünyayı öper gibi” Ahmet Erhan.

Bu Ara Okumak İstediklerim:

  1. Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa.
  2. Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, Walter Benjamin.
  3. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu.

 

1 Conditio Sine Qua Non:Latince,”olmazsa olmazı” anlamında bir tabir.

2 Ingeborg Bachmann,Güncesinden.

3 ”Başlamak Mutluluktur” yazısı için bakınız:www.nurdaldurmuş.com

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

Abdullah Harmancı – Tomris Uyar Poe’ya Karşı

2003 yılında yitirdiğimiz Tomris Uyar’ın “ardından” çok şeyler yazmak müm­kündü. Nitekim yazıldı da… Çevir­menliği, dil titizliği, “uyumsuz”luğu, öyküdeki ısrarı ya da başka bir deyiş­le ısrarla roman yazmayışı, ikinci yeni evlilikle­ri, medyayla olan daha doğrusu olmayan ilişkisi ya da ilişkisizliği, öyküdeki ustalığı, deneme ve günce yazarlığı ve saire…

Evet, Tomris Uyar 1941’de İstanbul’da doğmuş; Yeni Kolej’de, High School’da, Arnavutköy Ame­rikan Koleji’nde, İÜ Gazetecilik Enstitüsü’nde okumuş; ilk öyküsü “Kristin”i 1965’te Türk Dili dergisinde yayınlamış, ilk kitabı İpek ve Bakır’ı 1971’de çıkarmıştı. Ödeşmeler, Dizboyu Papatya­lar, Yürekte Bukağı, Yaz Düşleri Düş Kışları, Gece Gezen Kızlar, Yaza Yolculuk, Sekizinci Günah, Otuzların Kadını, Aramızdaki Şey ve Güzel Yazı Defteri olmak üzere on bir öykü kitabı yayınla­mıştı.

İyi bir çevirmendi. Sadece eserlerini çevirdiği yazarların isimlerini sıraladığımızda bile çeviri­ye verdiği emeği anlamak mümkündü. F.Scott Fitzgerald, Tennessee Williams, Vladimir Nabo­kov, Octavio Paz, Saint Exupery, Lewis Caroll, Jorge Luis Borges, Edgar Allen Poe, Virginia Wo­olf, Gabriel Garcia Marquez, Kurt Vonnegut, Ju­lio Cortazar… ve ismini anamadığımız daha nice yazardan, kahir ekseriyeti roman ve öykü olmak üzere elliyi aşkın eser çevirmişti.

Evet, Tomris Uyar “uyumsuzdu”. Zaten günce ki­taplarını da bu sıfatı kullanarak isimlendirmişti. Tomris Uyar’ın “ardından” yazılan bir yazıda, Fe­rit Edgü tam da bu noktaya vurgu yapıyordu: “Birçoğunun düşünüp de söyleyemeyeceğini ben dile getireyim: Evet, huysuzdu. Evet hırçın­dı. Evet, tersine tersine giderdi. Evet, uyumsuz­du. …kalemi eline aldığı ilk günden beri, (han­diyse doğumundan beri diyecektim) uyumsuz­du. (…)Burnu büyük olduğu için değil, kafası dik olduğu için…” Ve şu cümleler: “Neyle uyumlu olacaktı ki! (…) …yozlaşmadan payını alan, yazar­lığı, şairliği, ressamlığı, sanat adına aklınıza ne gelirse tecimselleştiren, yaratıcılıkla reklamcılığı özdeşleştiren, yarım yamalak bir Türkçeyle baş­yapıtlar üreten, ‘medyatik’ arkadaşlarıyla mı?”1

Medyanın imkânlarından yararlanmak için her türlü manevrayı göze alan kimi yazarların aksi­ne, sahip olduğu imkânları bile değerlendirme yoluna gitmemişti. Hasan Bülent Kahraman di­yordu ki: “Tomris Uyar bir Tomris Uyar imgesi ya­rattı. Bunu medyalarla içli dışlı olarak değil tam tersine onlardan uzak durarak başardı.”2

Evet, Tomris Uyar, öyküde ısrar etmişti. Roman yazmamıştı. Bu önemliydi. Zira öykü türü sene­lerce roman için atlama taşı olarak görülmüş­tü. Romanın bir şubesi gibi algılanmıştı. Tom­ris Uyar’ın kırk yıla varan öykücülüğünde roma­nı denememiş olması bile, öyküye verdiği öne­min bir ifadesiydi.

Tomris Uyar’ın “ardından” dile getirilmiş ya da dile getirilmesi muhtemel bu yargılardan sonra, yazımızın odağına yönelelim: Tomris Uyar nasıl bir öykü yazdı? Tomris Uyar neyi, kimleri yazdı?

Tomris Uyar öykücülüğünü anlamak üzere yola çıktığımız zaman, önümüze kimi kapılar açılır: Kadınların toplum tarafından gördüğü baskı, öykülerinde toplumsal olanla bireysel olan ara­sında kurduğu denge, dil titizliği, parçalı bir an­latımı yeğlemiş olması, biçimsel arayışlar içeri­sinde oluşu, gözlemci/ayrıntıcı oluşu, eleştirel bir bakış açısına sahip oluşu, buna bağlı olarak ironiden yararlanışı… gibi başlıklardan hareket­le, kendi metinleri üzerinden, Tomris Uyar öykü­cülüğüne doğru bir yolculuğa çıkabiliriz:

“Kurban”

İlk kitabı İpek ve Bakır’da yer alan bu öykü, Hacı Baba, Hacı Baba’nın kızı Hatun, damadı Osman, gelini Senem ve oğlu İsmail üzerinden anla­tılan bir kısa öyküdür. Hacı Baba Hac’dan gel­miş, gelin Senem ona birbirinden güzel yemek­ler yapmıştır. Hacı Baba bu durumdan duydu­ğu memnuniyetini ifade edince, Senem, görüm­cesi tarafından kıskanılır. Yazar, daha hikâyenin en başında zarını Senem’e atmıştır. Onu “… kardan-rüzgârdan yeni çıkmış bir çiçek dalıy­dı. Diriydi, inceydi…” diye anlatırken tarafsızlığı­nı yitirmiştir. Senem’in içinden verilen “İsmail bir gelseydi, kızmasaydı. Azıcık yeseydi şunlardan.” cümleleri, kahramanına karşı merhamet du­yan bir yazarın cümleleridir. Öyküde bir yandan Senem’in iç dünyası yansıtılmaya çalışılırken, öte yandan Hacı Baba’nın kızı ile damadının ba­balarına verdikleri borç parayı geri almaya çalış­maları fakat bir türlü Hacı Baba’ya dertlerini an­latmayı başaramamaları da sahnelenir ki, bu sa­yede memlekette kol gezen yoksulluğun da altı kalın kalın çizilmiş olur. Yazarın asıl odaklanmak istediği nokta Senem’dir. Senem’in çevresinden gördüğü baskıdır. Kocasının eve gelecek olma­sı ve geldiği zaman gördükleri karşısında takı­nacağı tavırdır. Kocası eve gelecek ve konuklara yapılmış çeşit çeşit yemeği görünce muhteme­len sinirlenecektir. Senem ise bütün bunlar kar­şısında çaresizdir.

Bu öykü kadınlara odaklanmış olmasıyla, aile içi sorunları anlatmasıyla, kadınlara karşı top­lumun acımasızlığını işliyor olmasıyla tipik bir Tomris Uyar öyküsü ise de, “Kurban”daki “taraflı” tutumun yazarın öykülerinin genel manzarasını yansıttığını söylemek haksızlık olacaktır.

“Dondurma”

Sekizinci Günah’ta yer alan bu hikâye üç bölüm­den oluşur. İlk bölümde ihtiyar bir kadının gün­lüğüne düştüğü notları okuruz. Seniha hanım, her biri de hayatı terk etmiş olan annesini, ba­basını ve kocasını rüyasında görmüştür. Bun­ları bize anlatırken, bir yandan da okul arkada­şı Sumru’dan bahsetmeye koyulur. Sumru ya­zardır. Sumru davranışları toplum tarafından ya­dırgansa da bunu umursamayan aykırı/uçarı bir kadındır. Sumru’nun öyküye girmesi tamamen işlevseldir. Sumru -tersinden- olumlu bir tiptir. Seniha Hanım toplumun isteklerine boyun eğe­rek toplumun kabulünü kazanmış ve bir anlam­da zor olanla yüzleşmeme yolunu seçmiştir. Ya­zarın bakış açısıyla konuşacak olursak olum­suzdur. Bireyliğini bastırmış, mutluluğunu kay­betmemek için kendisine acı veren durumlara da göz yummuştur. Hikâyenin ikinci bölümün­de kahramanımız susar ve yazar bize onu anlat­maya başlar. Şu cümleler önemlidir: “Yaşamı bo­yunca dünyanın gözünü üstünde duymuş, ona göre davranmış, taksiye binmeyip dolmuş ya da otobüs kuyruklarında kar-kış demeden bekle­mişti. Bakkala giderken bile hafifi makyaj yap­mıştı. Şimdilerde iyice aklaşan altın sarısı saç­larını genç kızlığında da toplamış, belinin ince­liğini, kalçalarının yuvarlaklığını kahverengi ya da gri, bol giysilerle gizlemişti.” Görüldüğü gibi Tomris Uyar, bu hikâyesinde de uzun yıllar önce yazdığı “Kurban” hikâyesinde olduğu gibi, ka­dınların toplum içerisindeki yerlerine/yersizlik­lerine işaret etmekte, toplumu, kadınların ya­şamlarındaki rengi söndüren bir baskı unsuru olarak çizmektedir. Fakat “Dondurma” hikâyesini buraya almamızdaki asıl sebep bu değildir. Bu hikâye, Tomris Uyar öykücülüğündeki iki önemli noktayı aydınlatmaktadır.

Bunlardan ilki, yukarda belirttiğimiz gibi, Uyar’ın hikâyelerinde sıklıkla karşımıza çıkan “parçalı anlatım”dır. Yazar çoğunlukla öyküleri­ni üçe, dörde, beşe böler. Bu bölümlemeler, za­mansal akışın değiştiğini gösterdiği gibi öyküyü anlatan sesin değiştiğini de gösterir. Yani kimi bölümlerde birinci tekil anlatıcı varken kimi bö­lümlerde üçüncü tekil anlatıcı bulunur. Biçimsel kaygılarla başvurulduğunu sandığımız bu yön­tem, öykülerin etkileyici gücünü azaltır. Ki öy­künün kısalığı ve yoğunluğu hatırlanırsa bu tür denemelerin ne oranda risk taşıdığı daha iyi an­laşılacaktır. Hasan Bülent Kahraman’ın “Öyküle­ri daima uçacak kadar hafifti ama zamanın on­ları uçuramayacağı kadar ağırdı.”3 cümlesindeki “hafiflik”in de böylesi bir parçalılıktan neşet etti­ğini sanıyorum.

Ayrıca “Dondurma”, Uyar öyküsündeki “ironi” unsurunu anlayabilmemiz açısından iyi bir ör­nektir. Şu satırları okuyalım: “…her gün, gazete­lerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın be­delini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gere­ği onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiç­bir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?” Dikkati­mizi bu satırlara çeken ve ironi kavramı üzerine açıklamalar yapan Necip Tosun, yazarın bu cüm­lelerle genel anlayışa uymayan kadınlara olum­suz gözle bakan toplumu mahkûm ettiğini be­lirtir. İroni, topluma yönelik bir eleştirinin aracı olarak kullanılmaktadır.4

“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”

Dizboyu Papatyalar kitabında yer alan bu öykü, bir emekli albayın sabah yatağından neşe içe­risinde uyanışını, gündelik işlerle uğraştıktan sonra gezintiye çıkışını, eski okul arkadaşlarıy­la bir gazinoda eğlenişini, orada sabahlayışını ve ertesi günün gazetelerine haber oluşunu an­latır. Belki de Tomris Uyar’ın en iyi öyküsüdür. Ama tipik bir Tomris Uyar öyküsü olduğu tartışı­labilir. Zira sonunda bir “kurşun”, bir bakıma bir skandal vardır. İlhamını gündelik yaşamın ruti­ni içerisinde bulan, böylesi anların öyküsünü ya­zan Uyar, şaşırtıcılığı öykü türü için vazgeçilmez bir öge saymaz. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söyler: ”Kısa öykünün çarpıcı olması bir ku­ral sayılagelmiş, ama bu kuralı dile getiren E.A.Poe bile her sayfada okura üç beş yumruk indirilmesi gerektiğini söylememiş.”5 Bize bunları düşündü­ren “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”, aynı zamanda Uyar’ın ayrıntıcı ve gözlemci yönüne örneklik teşkil eder.

Bitirirken belirtmemiz gereken bir başka nok­ta da şudur: Uyar’ın öyküsü, toplumsalla birey­sel arasında y ankılana gelmiştir. Yaza­rın İpek ve Bakır’ın 1988’de yapılan üçüncü bas­kısına yazdığı “son söz”deki şu cümlesi önem­lidir: “Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük karga­şasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal ger­çeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar ka­natlarını yeterince kullanamayacağını ve bun­dan asla pişmanlık duymayacağını nerden bili­yordun?” 6 Kimi öykülerinde toplumsal bir bakış daha yoğun gibi gözükürken oradan bireyse­le geçmek hiç de zor değildir. Kimi öykülerinde ise bireysel bir bakıştan derhal toplumsala ge­çilebilir. Bu durumu şu cümle ile açıklamayı de­neyelim: Tomris Uyar’ın “bireysel”i de toplumsal olanın kopmaz bir parçasıdır. Kendini topluma ya da dünyaya kapamaz.

Kaynakça:

1. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı: 121, s.10
2. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
3. Radikal Kitap, 11 Temmuz 2003, sayı:121, s.7
4. Hece dergisi, Ekim 2002, sayı: 70, s.85
5. Adam Öykü, Kasım Aralık 1996, sayı: 7, s.31-37
6. İpek ve Bakır, Ada Yay., 1988, 3.baskı