Kategori: Söyleşi

Tüm söyleşi içeriklerimize bu bölümden ulaşabilirsiniz.

Ahmet Aksoy – Türk Sineması Üzerine

Ahmet Aksoy – Türk Sineması Üzerine

Sinema sanatı, sanatın diğer türlerinin iyiden iyiye güç kaybettiği bir çağda çok hızlı, çok güçlü, çok etkili bir biçimde girdi hayatımıza. Diğer taraftan sinemanın bu yükselişi, bizim bireysel ve toplumsal bunalımlarımızın yük­seldiği yıllara da tesadüf eder. Doğu-batı, gelenek-modernizm, yerlilik-yabancılık gibi tartışmalarda büyük mesa­feler alınmadan karşımızda bulduğumuz sinema sanatı, zaten kendi içinde barındırdığı sorunlarla beraber daha bü­yük bir mesele haline geldi. Üretim maliyetinin çok yüksek meblağları bulması; sinemanın iktidarla, halk yığınlarıy­la, para ile sınanmasına sebep oldu. Peki bu büyük ve önemli sanat türü ile ülkemizin ve ülke Müslümanlarının macerası nedir? Sinema ile bu kadar hemhal olup bu sanatın teorisi ve tarihi hakkında çok az bilgi sahibi olduğu­muz için gündemi her zaman meşgul eden sinemayı “bizden bir bilen” ile konuşalım dedik. 1973 Konya, Doğan­hisar doğumlu Ahmet Aksoy, 1996 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 2010’da aynı üniversitede “Türk Sinemasında Dindar İnsan Tipolojisi” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yürüyüş, Kitap Haber, Metafor, 40ikindi.com, K+ ve dergimiz Mahalle Mektebinde sinema üzerine eleştiri ve değini yazıları yazdı.

Konuşturan: Fatih Turanalp

İsterseniz ilk önce sizinle ilgili konuşa­lım. Türk sinemasına olan ilginiz nasıl baş­ladı? Sizi bu alanda çalışmaya iten sebepler nelerdi?

Çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığım yıllar­da Türkiye’de sinema salonları hızla kapanıyor, si­nema filmleri videokasetlere aktarılıyor, evler ve kahvehanelerde seyrediliyordu. Yaşadığımız ilçede videokaset kiralayan bir yer yoktu. Film bulmak ve izlemek bir hayli zordu bu sebepten. Televizyon­da gösterilen vasat hatta kötü filmler bile bizim için bulunmaz kıymetteydi. Belki bu yokluğun, zor ulaşmanın verdiği bir duygudur bilemem ama bul­duğum her filmi büyük bir dikkatle izler ve film­ler üzerine arkadaşlarıma saatlerce konuşurdum. Filmler üzerine konuşma alışkanlığım buradan ge­liyor. Üniversite yıllarında bu daha bilinçli izleme ve konuşmalara dönüştü ve tabi beraberinde sine­ma okumaları geldi. Fakültede çıkardığımız Yürü­yüş dergisinde yazdım ilk yazımı. Mehmet Har­mancı vesile olmuştur yazmama. Ve işte o gün bu gündür yazıyorum elim erip gücüm yettiğince.

60’lı yıllardan günümüze Türk sineması­na baktığımızda, birbirini takip eden ve bel­li bir yönde ilerleyen bir Türk sinemasından bahsedilebilir mi? Tema akışları ve kırılmalar bağlamında ele alırsak nasıl bir sonuç çıkar? Diğer taraftan sinemamızın bahsi geçen yıl­larında niceliksel bir büyüklük var. Bu nice­liksel büyüklüğün niteliğe de yansıdığı söy­lenebilir mi? Veyahut soruyu şöyle soralım, Yeşilçam’dan günümüz sinemasına/sinema sanatına ne kaldı?

Sorunuzun 60’lı yıllardan günümüze diye baş­laması oldukça anlamlı. 60’lı yıllar Türk sineması­nın gerçek anlamda kimlik bulmaya başladığı, bir dil ve gramer inşa etme sancılarının yoğun biçim­de hissedildiği bir dönemdir. Yüz yılı geride bı­rakmış bir sinema olmasına karşın Türk sinema­sı, 50’li yıllara kadar büyük ölçüde tiyatro etki­sinde kalmış, bunun yanında dünya sinemaların­dan çeşitli popüler örnekleri taklit yoluyla varlığı­nı sürdürmeye çabalamıştır. Türk sinemasının asıl başlangıcının, 50’li yılların başında Ömer Lütfü Akad’la başlayan sinemacılar dönemiyle gerçek­leştiğini söylersek herhalde yanlış olmaz. Amerika, Avrupa, Rus ve Hint sinemalarıyla karşılaştırdığı­mızda, Türk sineması açısından bunun bir hayli gecikmiş bir başlangıç olduğundan söz etmemiz mümkün. Sinemada kurgusal anlamda bir devrim olarak kabul edilen ve modern sinema anlatısının başlangıcı olarak görülen Sergei Eisenstein imza­lı Potemkin Zırhlısı’nın 1925 yapımı ve yine kur­guda ikinci büyük devrimi gerçekleştiren, sinema­sal zaman kavramını zihinlere kazıyan Orson Wel­les imzalı Yurttaş Kane’in 1941 yapımı olduğunu düşündüğümüzde, geç kalmaktan ne kast ettiğim daha iyi anlaşılır. Bununla birlikte hemen yanı ba­şımızdaki Avrupa sinemalarında 1950’lere gelin­ceye değin pek çok kuramsal tartışmanın yaşandı­ğını, çeşitli akımların gündeme geldiğini ve bunlar­dan bazılarının da modasının çoktan geçmiş oldu­ğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. Bizde ise 50’li yıllarda sinemasal anlatı tekniğine uygun ilk örnekler görülmeye başlanmış, kuramsal tartış­malar ve çeşitli akımların ortaya çıkması için 60’la­rın ortalarına değin beklemek gerekmiştir. 60’lı yıl­lar sinemamızın dışarıya açılmaya başladığı yıllar­dır da aynı zamanda. Metin Erksan’ın Susuz Yaz adlı filmi sansür kurulu izin vermediği için kaçak yollardan Berlin Film Festivaline götürülmüş ve kimsenin beklemediği bir şekilde festivalin büyük ödülü olan Altın Ayı’yı kazanmıştı. Bu beklenme­dik sürpriz Türk sinemasında kuramsal tartışmala­rın önünü açmış oldu ve çeşitli sinemasal akımla­rın doğmasına vesile oldu. Ne var ki bu akımların ömrü çok uzun olmamıştır. Sanatsal kaygılardan ziyade ideolojik angajmanların şekil ve yön verdi­ği akımlar, üretilen filmlere sinema seyircisinin te­veccüh göstermemesi neticesinde kısa süre son­ra ana akım/ticari sinemanın şartlarına yenik düş­müştür. Ulusal Sinema akımının kimi örneklerini bir kenara bırakırsak, bu akımların etkisiyle üre­tilen filmlerin seyirciye geçmemesi, yapımcıların star sistemine sarılmasına sebep olmuştur. Günü­müzde özellikle popüler müzik alanında örnekle­rini fazlasıyla gördüğümüz yarışmaların bir benze­ri olan artist yarışması o dönemde Ses Dergisi ta­rafından yapılmakta ve yarışmada dereceye giren­ler bir star adayı olarak sinemaya adım atmaktaydı. Filmlerde öncelik ne senaryoda ne de yönetmen­deydi. Yapımcılar öncelikle kadın ve erkek starlar­la anlaşır, senarist ve yönetmenden onlara uygun bir senaryo geliştirerek film yapmalarını isterlerdi. Hatta işletmecilerden falanca kadın oyuncu ve fa­lanca erkek oyuncuyu oynatacağı film yapmak için avans alan ve işletmecilerin siparişine uygun film­ler yapan yapımcıların sayısı bir hayli fazlaydı. Bu şartlarda bir ülke sinemasının sağlıklı bir biçimde ilerlemesini ve nitelikli ürünler vermesini bekle­mek haksızlık olur. 60’lı yılların sonlarından başla­yarak 80’li yılların ortalarına kadar sinemanın du­rumunu bu şekilde özetlemek mümkün. Hal böy­le olunca Türk sinemasının sözünü ettiğimiz yıllar boyunca bir dil ve gramer bütünlüğü geliştireme­den, piyasa şartlarına göre düşe kalka yoluna de­vam ettiğini ve yakaladığı niceliksel başarının ni­telik açısından pek bir anlam ifade etmediğini be­lirtmek isterim. Bir de ülkenin iniş çıkışlarla dolu siyasi hayatını ve her on yılda bir darbelere ma­ruz kalındığını göz ardı etmemek lazım. Darbeler ülkenin kültürel hayatında da kırılmalar meydana getirir. 60 darbesinden başlayarak maruz kalınan her keskin siyasi kırılmanın, sinema sektörü üze­rinde de derin etkiler bıraktığını ve sinemaya yeni bir yön çizdiğini söyleyebiliriz. 60’lardan günümü­ze ne kaldı diye sormuştunuz. Kalanlar var elbet. Avrupa sinemasında 40’lı yıllardan günümüze ne kaldıysa, Hint sinemasında 50’li yıllardan bugüne ne kaldıysa bizde de sayısal anlamda belki onlar­dan daha azdır ama önemli şeyler kaldı muhak­kak. Ben Türk sinemasının, tekrar ediyorum sayı­sal anlamda az da olsa değerli örneklerinin var ol­duğunu; küçümsenen ve yok farz edilen bir sine­ma olmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bunları söylerken sorunları görmezden gelmeyi kast etmi­yorum. Var olan sorunların bir kısmını biraz önce arz etmeye çalıştım zaten.

Türk sinemasının Anadolu coğrafyasının dokusu ve geleneğiyle olan ilişkisine baktığı­nızda üretilen sinema yapıtlarının bu coğraf­yanın insanını ve sorunlarını yeterince yansı­tabildiğini düşünüyor musunuz? Bunu dert edinmiş yönetmenlerin varlığından bahsedi­lebilir mi?

Sorunuzun sonundan başlayayım isterseniz. Evet, bu durumu dert edinmiş yönetmenlerden bahsetmek mümkün. Ulusal Sinemanın en önem­li kuramcısı olarak kabul edilen Halit Refiğ mese­la. Refiğ’in Gurbet Kuşları ve Bir Türk’e Gönül Ver­dim filmleri, Anadolu insanının kültürel değerleri­ni, din ve gelenek ilişkisini doğru bir bakış açısıy­la yansıtan önemli örneklerdir. Metin Erksan’ın, Ömer Lütfü Akad’ın kimi filmlerinde bu coğraf­yanın insanını, dertlerini, tasalarını ve değer yar­gılarını görürsünüz. Ertem Eğilmez’in aile tema­sı üzerinden giden seri filmlerini de bu meyanda değerlendirmek mümkün. Yeni Türk sinemasın­da da Ahmet Uluçay’dan, Atalay Taşdiken’e, Se­mih Kaplan’a, Derviş Zaim’e, Reha Erdem’e de­ğin pek çok yönetmenin bu hassasiyeti taşıdığı­nı söyleyebiliriz. Öte yandan Toplumsal Gerçek­çilik akımının sosyal gerçekliğimiz diye sunduğu köy gerçekçiliği teması üzerine kurulmuş filmle­rin, bizim gerçekliğimizle pek bir alakası yoktur. Nedenine gelince; Türkiyeli Marksistler olmaya­cak bir hayalin peşine düştüler. Biz de o yıllarda teşekkül etmiş bir işçi sınıfı olmadığı için Marksist devrimi köyden başlatma hevesine kapıldılar. Bu boş hayalin bir ürünü olarak üretilen köy gerçek­çiliği filmlerinde, -dönem romanlarında da bunu görmek mümkün- feodal değerler olarak gördük­leri mülkiyet ve sahip olma konusunu ve bu duru­mun neden olduğu sosyal eşitsizliği işlediler. Bu eşitsizliği zalim ağa, yardakçı muhtar ve yardak­çı imam klişeleri etrafında bıkmadan usanmadan anlatmayı ve devrimci bir bilinç oluşturmayı hayal ettiler. Dini de feodal değerlerin payandası olarak görüp hedef tahtasına koydular ve acımasızca sal­dırdılar. Sonraları bu fikirlerinden vazgeçerek Ulu­sal Sinema akımına kayan Metin Erksan’ın Yılan­ların Öcü ve Susuz Yaz filmleri, bu yaklaşımın tipik örnekleridir. Erksan sonrasında, aynı tema üzerin­den giden yönetmenler ve özellikle de Yılmaz Gü­ney çok daha rijit biçimde meseleye eğilmişlerdir. 70’lerin salon filmlerinin, 80’lerin içimizi karartan bunalım filmlerinin, Yeni Türk Sinemasının gerek ticari gerekse sanatsal nitelikteki pek çok örneği­nin bu anlamda kusurlu olduğunu, Türk sinema­sının belki de en büyük sorununun yeterince yerli olamamak olduğunu söyleyebilirim.

Özellikle son 10 yılı göz önünde bulundur­duğumuzda siyasal iktidar değişiminin sine­maya bir etkisinden ve iktidar gücünün belir­leyiciliğinden söz edebilir miyiz?

Elbette. Her dönemde siyasetin sinema üze­rinde etkisi olmuştur. 27 Mayıs ihtilalinden son­ra üretilen kimi filmler darbeyi övmek ve halk nezdinde meşruiyet kazandırmak için yapılmıştır. Yine 60’lı yıllardan başlayarak sinemada temayüz eden öğretmen filmleri eğitim saikiyle değil, dev­let erkinin köyden kente modernleşmenin ivmesi­ni hızlandırmak ve halkı aydınlatmak maksadıyla yaptırdığı, gizli ya da açıktan destek verdiği film­lerdir. Yeni Türk sinemasına kadar polisin kötü ol­duğu, savcının kötülüğe bulaştığı bir film yapıldı­ğını hatırlıyor musunuz? Polis daima kahramandır Yeşilçam sinemasında. Bu durum gerçeklik duy­gusunu bir hayli zaafa uğratsa da böyledir. Bunun iki nedeni var: Birincisi zamanında çok acımasız olan sansür kurulu bunun aksini yansıtan bir filmi asla onaylamazdı. İkincisi devlet erkinin, bu yolla devletin bütün kurum, kuruluş ve şahıslarıyla asla yanlış bir şey yapmayacağı fikrini empoze etme çabası söz konusuydu. Özal sonrası yaşanan libe­ralleşme sinema iktidar ilişkisinde bir miktar kı­rılma yaşanmasına sebep olsa da, üretilen filmler­de iktidarların meydana getirdiği siyasi havanın bir biçimde etkisi görülüyor. Kendini dine karşı ko­numlandırmış, çoğunlukla dine saldırmış, dini re­feranslara handiyse hiç yer vermemiş bir sinema­nın birden bire dini kimliklere merak sarmış olma­sı, Takva, Adem’in Trenleri gibi filmlerin bu süreçte yapılmış olması başka nasıl izah edilebilir?

Heidegger’in “Kamera izleyiciye yöneltil­miş bir silahtır” sözünde de görüldüğü gibi sübjektif bir araç olan sinemanın ideolojiyle olan ilişkisi hakkında neler söylersiniz? Söz gelimi sinema bir öğreti aracı olabilir mi?

Sinemayı diğer sanat yapıtlarından ayıran en önemli faktör, sinemanın büyük oranda bilinç dışına etki ediyor olmasıdır. Şöyle açayım; örne­ğin siz bir roman okurken ya da şiir okurken ro­mandaki olay akışını, ya da şiirdeki imgelemi bi­linç düzeyinde algılar, zihninizde anlamlandırırsı­nız. Tiyatroda izlediğiniz oyun sizin görme ve işit­me duyunuza belirli bir mesafeden ve tek pers­pektiften hitap eder ve oyunu siz yine bilinç düze­yinde algılarsınız. Oysa sinema, kurgunun yarattı­ğı imkânlarla sizi kendi içine çeker, film kahrama­nıyla özdeşlik kurmanızı sağlar, müziğin de etki­siyle bilinç dışı kanallardan sizi etkisi altına alır ve siz farkına varmadan size bir şeyler öğretir. Yir­mi beşinci kareye yerleştirilen subliminal mesajla­rın doğrudan bilinç dışı yollarla izleyiciyi etkiledi­ği gerçeğini artık hepimiz biliyoruz. Sinema izle­yicisi isek eğer, endişe etmemiz gereken şeyin sa­dece yirmi beşinci kareye gizlenmiş mesajlar ol­madığını, bunun çok daha ötesinde bütün bir si­nema anlatısının bizi şöyle ya da böyle bilinç dışı yollarla etkileyebileceğini söylemeye çalışıyorum. Sinemanın bu yönünün en başından beri farkın­da olan Amerika, sinema endüstrisine büyük yatı­rımlar yaparak tüm dünyaya kendi yaşam modelini sunmuştur. Günümüzde globalleşmeden söz edi­liyorsa eğer, tek tip bir yaşam tarzının bütün dün­yayı sardığından dem vuruluyorsa, bunda Ameri­kan sinemasının ne denli büyük bir paya sahip ol­duğunu oturup iyice düşünmemiz gerekir. Ame­rikan sinemasının ürünlerinin büyük çoğunlu­ğu Amerikan yaşam tarzının propagandasını ya­par. Avrupa sinemasının ürünlerinin de en az ya­rısı benzeri amaçlara hizmet eder. Uzak Doğuda­ki Amerika diye tabir edilen Güney Kore’nin si­neması, ürünlerinin büyük çoğunluğuyla misyo­nerlik faaliyetlerine hizmet etmektedir. Sinema­nın bir öğreti aracı olup olamayacağını soruyor­sunuz. Sinema keşfedildiği zamandan günümüze büyük oranda bu amaca hizmet etmiştir. Büyük Amerikan projesinin en önemli sacayaklarından biri Hollywood’dur. Bu taraftan bakıldığında Hei­degger tabiki haklıdır.

Sinema ve din modern dünya içerisinde nasıl bir yerde durmaktadır? Sinemanın bir hakikate işaret etmesi mümkün müdür sizce?

Sinema ve din ilişkisi genel anlamda hep so­runlu olagelmiştir. Bu Türk sineması açısından da böyledir, dünya sineması açısından da. Çünkü mo­dernitenin hedefinde din vardır. Modernite bütün dinleri yok ederek, seküler bir hayat kurulmasını öngörmektedir. Modern dönemin sanatı olan si­nemanın bunun dışında bırakılması düşünülemez. Dünyanın etkin güçleri projelerinin bir ayağı ola­rak da sinemayı kullandılar ve halen de kullanmak­talar. Sinemada en çok hedonist bir hayatın müm­kün olduğu tezi işlenmiş ve mutluluk fetişleştiril­miştir. Dünyadaki ana akım sinemaların çoğunun temelinde bu vardır. Bunun karşısında dünyadaki bağımsız sinemaların çoğu varoluşçuluktan besle­nir. Şiddetin, “kitsch”in dibe vurduğu bu filmler gerçek hayatta itilmiş ve mutsuz olan izleyicileri için bir tatmin aracıdır. Her iki sinemasal yaklaşım da özünde dini referanslara karşı bir duruş ortaya koyarlar. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince; ger­çekte sanatın hedefinde, insanın varlığının anla­mını bulma çabası vardır. İnsana hakikat arayışın­da bir nebze olsun mesafe aldırmayan sanat işle­vini yerine getirmemiş olur. “Yaratıcıdan bağımsız bir sanata hiçbir zaman inanmadım. Sanatın an­lamı yakarışın ta kendisidir. Yapıt ise duadır” der, Andrey Tarkovski. Tarkovski gibi sanatı yaratıcı­ya giden bir enstrüman olarak gören sinemacılar az da olsa var elbet. Sinema diğer bütün sanatlar­dan belki de daha güçlü bir biçimde hakikati hay­kırabilir insanoğluna. Yeter ki insanın hakikat gibi bir derdi olsun.

Günümüzde Türk sinemasının artık daha çok dizilere evrildiğini gözlemliyoruz. Diziyi sinemaya tercih eden izleyici / yayıncı boyu­tunu da işin içine katarsak ve gelişen teknolo­ji, sinemanın evlere kadar girmesi gibi unsur­ları da dikkate alırsak bu durumun sinemayı nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? İleride si­nemayı nasıl bir gelecek bekliyor sizce?

Televizyonun icadı sinemaya vurulmuş büyük bir darbedir. Türkiye’ye televizyon 70’lerin başın­da girdi. Televizyonun girmesiyle birlikte sinema seyircisi önemli ölçüde azaldı. Televizyonun yay­gınlaşmasından önce bazı filmlerin yirmi milyo­nu bulan izleyici sayısına ulaştığı söyleniyor. Telaf­fuz edilen sayının abartılı olduğunu düşünsek bile bu ifadeden önemli bir sinema seyircisinin var ol­duğunu anlamak mümkün. Dönemin ülke nüfu­su da düşünülürse halkın büyük çoğunluğunun si­nema izleyicisi olduğu sonucuna rahatlıkla varabi­liriz. Günümüzde ülke nüfusuyla sinema seyirci­si sayısı arasındaki orana baktığımızda sinemanın büyük miktarda seyirci kaybı yaşadığı sonucu or­taya çıkıyor. Bunun en büyük nedeni televizyon. Dijital ortamda filmlere kolaylıkla ulaşılıyor olma­sı da bir başka neden tabi. Durum böyle olunca yapımcı dizilere yöneliyor. Dizi ile sinema hiçbir zaman kıyaslanamaz. Formatı ve dili farklı iki şey­den söz ediyoruz. Sinema yıllardır çeşitli sorunlar­la boğuşuyor ama bir şekilde varlığını da sürdü­rüyor. Sorun varlık sorunundan ziyade nitelik so­runu. Sanat yapıtları ne kadar ilgi görüyor? Ana akım sinema hangi mecralara savruluyor? Y kuşa­ğı diye tabir edilen, okumayan ama internetin, sos­yal medyanın tozunu attıran, deli gibi film seyre­den bir kuşak var karşımızda. Bu kuşak sinemadan ne anlıyor? Hangi filmleri seyrediyor? Kendi ülke­sinin sinemasını tanıyor mu? Sinema tarihi hak­kında bir fikre sahip mi? Bunlar sinemanın önün­de duran önemli meseleler.

Dünya sineması içerisinde bugün Türk sinemasının varlığından söz edebilir miyiz? Türk sineması dünya ölçeğinde nerede duru­yor?

Türk sineması entelektüel tartışmalarda yerden yere vurulmuş hatta yok sayılmış olsa da, dünya ölçeğinde büyük ve değerli eserlerin altına imza at­mış ve bir gün haklarının teslim edilmesini bek­lediğim yönetmenler var. Metin Erksan bunlar­dan biridir söz gelimi. Sevmek Zamanı sadece Türk sinema tarihi açısından değil dünya sinema tari­hi açısından da çok önemli bir filmdir bana göre. Reha Erdem’in A Ay adlı filmi de öyle. Semih Kaplanoğlu ve Derviş Zaim de pekâlâ dünya klas­manında kendilerine yer bulabilirler. Bizim Müs­lüman entelektüellerimizde bir İran sineması hay­ranlığı vardır. Mecid Mecidi dünya çapında önem­li bir isimdir evet. Onun dışında bazı önemli yö­netmenler de var. Fakat bizim de en az onlar ka­dar kaliteli eser veren yönetmenlerimiz var. Bazı­larının ismini biraz önce zikrettim. Ama biz ken­di yönetmenlerimizi görmüyoruz. Dahası bizim gençlerimiz kendi ülkesinin sinemasını tanımadan başka ülke sinemalarına merak sarıyor. Kendi şii­rini bilmeyen diğer milletlerin şiiri hakkında sağ­lam bir kanaate varabilir mi? Erksan’ı tanımadan, Refiğ’i, Akad’ı bilmeden, Yeni Türk sinemasının önemli temsilcilerini tanımadan, sadece televizyon ekranlarından seyredilen, ticari sinemanın zama­nında halk nezdinde ilgi alaka görmüş ama bugün için fazlasıyla naif kaçan eserlerini değerlendire­rek Türk sineması hakkında ahkâm kesmek doğ­ru olabilir mi?

Ödül almış Türk yönetmenlerin filmleri hakkında neler söylersiniz?

Buradaki ödülden kastınız yurtdışında alı­nan ödüller sanırım. Bu ödül meselelerine bakı­şım benim çoğunlukla olumsuz olmuştur. Örne­ğin Cannes’da ödül alabilmeniz için oryantalist ol­malısınız. Kendi ülkenizin değerlerine yeterince yabancılaşmamışsanız eğer, dışarıdan bir oryan­talist gibi bakmayı beceremiyorsanız Cannes’dan ödül almayı aklınızın ucuna bile getirmeyin. Diğer festivaller için bu kadar kesin bir yargım yok elbet­te. Alınan kimi ödüller hak edilmiş olabilir ancak, festivallerin ödül verirken yeterince objektif ol­madıkları hep bir angajman kolladıkları kanaatin­deyim. Sanat eserlerini değerlendirirken yeterince objektif olmak mümkün mü o da ayrı tabi. Yönet­menlerimiz irili ufaklı pek çok festivalden ödüller alıyorlar. Ancak ödül deyince iki festival akla geli­yor çoğunlukla: Cannes ve Berlin. Berlin festiva­lindeki ödüllerin Cannes’a göre daha insaflı dağı­tılmış olduğu kanaatindeyim. Kaplanoğlu’nun Bal filmi ödülü hak edecek bir çalışma. Ödül almasay­dı da film benim açımdan aynı değerde olurdu. Cannes için görüşlerim ne yazık ki olumsuz.

“ Rahibeye aşık olan bir
müezzin bizim için ne
ifade eder! Mesele aşkı
anlatmaksa bunun bin
türlü yolu var. Yok başka
bir şeyse onu bilemem.
Ya da bir İmam Hatip
mezununun ne kadar
modern, ne kadar da
metroseksüel olabileceğini
falan anlatmaktan başka
derdimiz kalmamışsa, yine
diyeceğim bir şey olamaz.”

Festival filmi, vizyon filmi gibi ayrımlar ol­duğunu düşünüyor musunuz? İyi filmlerin iz­leyici bulamaması, gişe rekorları kıran filmle­rin yıllar sonra hatırlanmaması gibi bir han­dikap var. Bu konudaki düşünceleriniz neler­dir?

Sinema seyirciyle var olabilen bir sanat dalı ve bir o kadar da pahalı. İnsan sadece kendisi ve çev­resi için şiir yazabilir ama film çekemez. Filmin se­yirciyle buluşması, harcanan paraların yapımcının kasasına girmesi lazım ki iş sürdürülebilir olsun. Bu nedenle sinema iki kanaldan sürdürür varlığı­nı. Birincisi ana akım/ticari sinema, diğeri sanat sineması yani sizin deyiminizle festival sineması. Sanat sineması deneysele açıktır, dil, biçim ve üs­lup denemeleri bu yolla yapılır. Ayrıca sanat erba­bının ve az sayıdaki sanatsever izleyicinin görmek­ten hoşlanacağı, yüksek sanat zevkini tatmin ede­cek, sinemayı gelecek zamanlara taşıyacak, ticari sinemaya da dil ve üslup bakımından kanal açacak filmler yapmak sanat sinemasının işidir. Bu tür de­neysel çalışmalardan kimi kendi zamanında, kimi çalışmalar da yapıldıktan yıllar sonra eleştirmenler tarafından takdir görür. Ama hiçbir şekilde tica­ri sinema gibi kitlelere ulaşmaz, gişe de batar. Ti­cari sinema kitlelere ulaşmak amacıyla yapılır. An­cak burada dikkat edilmesi gereken şey popüliz­me düşmeden, ticari sinemanın gereklerini yapar­ken, sanatsal hassasiyetleri de ihmal etmeden film yapmayı başarabilmektir. Sizin bahsettiğiniz gişe­de başarılı olup da sonradan unutulan filmler ucuz popülizmin tuzağına düşmüş filmlerdir. Hem dü­zeyli bir sinema diline sahip hem de kitlelere ula­şabilen örnekler de var mutlaka, hem Yeşilçam’da hem de Yeni Türk Sinemasında.

90’ların ikinci yarısından itibaren Türk si­nemasının tekrar bir güç kazandığı hepimi­zin malumu. Sinemamızın bu ikinci yükseli­şi ile beraber İslamî camia tarafından da pek çok film çekildi, senaryolar yazıldı. Yıllarca problemli bir sanat dalı olarak görülen sine­maya sonradan bu kadar büyük bir meyl gös­terilmesinin sebebi ne olabilir sizce?

İslami camia aslında 70’lerin başından itibaren sinemada var olmuştur. MTTB sinema kulübünde faaliyet gösteren, Mesut Uçakan, Salih Diriklik gibi isimler daha sonra yönetmen olarak da eserler ver­diler. Yücel Çakmaklı Elif Filmi 1969 yılında ku­ramcısı olduğu Milli sinema akımı doğrultusunda eserler yapabilmek için kurdu. Milli sinema-Beyaz sinema akımı varlığını 90’ların sonuna kadar sür­dürdü. Bugünde İslami camianın içinden çıkan ve sinemayla uğraşan insanların varlığı göze çarpıyor. Ancak arada önemli farklar var. Milli-Beyaz sine­manın temsilcileri; Yücel Çakmaklı, Mesut Uça­kan, Salih Diriklik, Metin Çamurcu gibi isimlerin eserleri, nitelik açısından sorgulanabilir olsa da sa­mimiyetlerinden, bir dava uğruna çaba sarf ettik­lerinden asla şüphe duyamayız. Onlar bir davaya omuz vermiş yönetmenler olarak, tekrar ifade edi­yorum nitelik açısından eleştirilebilecek de olsa eserleri, Müslümanca bir duyarlılığı hep hissettir­diler. Bugün gelinen noktada bu hassasiyetin yeri­ni entelektüel zırvaya bıraktığını görüyoruz. Müs­lümanlar bugün bir güç devşirdiler diye mi, med­yada, sinemada daha görünür oldular diye mi yapı­lıyor bütün bunlar? Rahibeye aşık olan bir müez­zin bizim için ne ifade eder! Mesele aşkı anlatmak­sa bunun bin türlü yolu var. Yok başka bir şey­se onu bilemem. Ya da bir İmam Hatip mezunu­nun ne kadar modern, ne kadar da metroseksü­el olabileceğini falan anlatmaktan başka derdimiz kalmamışsa, yine diyeceğim bir şey olamaz. Sanat bir miktar uçarılığı kaldırır fakat, koskoca bir ca­mia sizden rahibeye aşık olan silik bir müezzinden daha fazlasını anlatacağınız nitelikli eserler bekler. Ne yani, toplumcu sanat mı yapalım falan deme­sinler! Ben başka bir şeyden bahsediyorum. Me­selesi olan, meselesini sanatın gerekleri içinde ele alan, hiçbir ucuzluğa prim vermeyen eserler bek­lemek hakkımızdır, diyorum.

Sadece sinemada değil edebiyatta, televiz­yon dünyasında ve ülke gündeminde ismi sık sık geçen, farklı görüşlerden gençleri etrafına topladığını gördüğümüz Onur Ünlü sineması ve buna paralel olarak memleketimizdeki bu “fenomenliği” hakkında ne söylersiniz?

Önce hakkını teslim edelim. Onur Ünlü ger­çek bir sinemacı. İlk filmi Polis’ten itibaren bu ko­nudaki düşüncem hiç değişmedi. Deneysele açık oluşu, üslupçuluğu, kendine has bir dil kurmayı başarmış olması onu özel kılıyor. Sanatın bir baş­ka alanında da faaliyet göstermesi, yani şiir yazı­yor olması onun çok yönlü bir sanatçılığını gös­teriyor. Onur Ünlü kült bir yönetmen olmak isti­yor. Bu nedenle kült olma potansiyeli yüksek ça­lışmalar yapıyor. Kült olmak için boyuna varoluş­çuluğa yükleniyor. Şiirlerinde gördüğümüz İslamî tema, iyilik duygusu ve umut; sinemasında yerini kötücül bir yaklaşıma, ölçüsüz şiddet ve “kitsch”e bırakıyor. Her şeyi hiçleştiriyor, her şeyi değersiz­leştiriyor. Gerçeklik duygusunu alt üst etmek pa­hasına yapıyor bunu üstelik. Çünkü gerçeklikle de bir derdi yok. Sinema yapıyor ama sinemaya inan­mıyor. “Sinemada iyilik yok” sözü ona ait. Beş Şe­hir örneğin, dil ve üslup bakımından Türk sine­ması açısından çok özel bir yerde duruyor. Fakat karakterleri, karakterlerine biçtiği son, karakterle­rin kötülükle yoğrulmuş benlikleri, bir çocuğun bile ne kadar zalim olabileceğini pervasızca gös­terişi mesela, fütursuzca enseste yer vermesi; fil­mi, Türk sinemasının temsil etmekten uzaklaştırı­yor. Ha Ünlü’nün böyle bir derdi de yok, onu da söyleyeyim. Biraz önce başka bir soruyu cevaplar­ken Y kuşağından söz etmiştim. Y kuşağı gençli­ği kült filmlere bayılır. Ünlü’nün filmleri onlar için bulunmaz bir nimet. Ünlü’nün iktidar fikriyle on­tolojik bir sorunu var. Her türlü sistemin dışın­da olmak istiyor. Bu nedenle underground mecra­larda sesi gür çıkıyor. Ünlü’nün çeşitli mecralarda dile getirdiği anarşist söylem, anarşizmi bile bilme­den anarşist olmaya çalışan bu güruhu cezbediyor. Şaşırtıcı olansa kimi İslamcı gençlerin de kendile­rini buna kaptırmış olması. Sanatın ne anlama gel­diği, sanatçının neye karşı mücadele etmesi gerek­tiği iyi sorgulanmalıdır. Pesimist bir söylem ve yak­laşımın insanı götüreceği yer neresi olabilir? So­nuç olarak şunu söyleyebilirim; Onur Ünlü ne ka­dar büyük bir sinemacı olursa olsun hakikat diye bir derdi olmadıktan, sinemasıyla hakikate bir kapı aralamak endişesi taşımadıktan sonra gerçek an­lamda bir değer ifade edemez…

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Ahmet Sarı İle… (Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan)

Ahmet Sarı İle…
Yaşamak ve Yazmak Üzerine…
Hazırlayan: Cemile Akyıldız Ercan

“… İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak zaten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla denerler… Huzuru ve sessizliği seven birisi elbette kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazılır yazı.”

Kimdir Ahmet Sarı? Bize Ahmet Sarı olarak Ahmet Sarı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Nelerden hoşlanır, nelerden nefret eder ve hayatta olmazsa olmazları nelerdir?

Ahmet Sarı hakkında yine Ahmet Sarı olarak bir şeyler söylemek elbette kolay değildir. İn­san kendisi hakkında bir şeyler söylemeye baş­ladığında hep iyi şeyler söylemek ister. İçte sak­lı nergis düşüncesi gereği. Ben kendi hakkım­da öyle cafcaflı şeyler söylemeyeceğim. Ahmet Sarı kitap okumayı sever. Müzik dinlemeyi se­ver. Film izlemeyi sever. Yalnızlığı ve sessizliği sever. Elbette yaşamayı sever, demem gerekirdi. Sarı, dertsiz tasasız yaşamayı sever de denebi­lir buna. Sanatçı olmaya teşne insanlara hele de müzisyenlere “Müzikle ilginiz nedir?” tarzında sorulara onların “Ta çocuklukta banyoda elimde tarağı, fırçayı tutardım ve şarkı söylerdim” tar­zında klasik cevaplarını vermeyeceğim. Elbet­te okumayı sevmemin, Almanya’da doğmam­la ve orada okula gitmemle bağlantısı var. Al­man ekolü okumayı isteyen ve bunu gerçekten arzu eden çocuklara okuma adabını veriyor. Ben de Almanya’da okumayı sevdim. Daha sonra de­mek ki yalnız kalmanın, bir kirpi gibi içe dönme­nin getirdiği o keyif olsa gerek, ilkin kendi ken­dinizle konuşma ondan sonra da “yahu şu ken­dimle konuşmalarımı bir kaleme alayım” deme­ye ve yazmaya başlıyorsunuz. Sevdiğim şeyleri az çok yukarıda dillendirdim. Sevmediğim şey­lerse bunlarla bağlantılı olan her şey. Beni fazla çalışmaya iten ne varsa, sessizlikse sessizlikten, okumaksa okumaktan, müzik dinlemekse müzik dinlemekten, film izlemekse ondan uzaklaştıran her ne varsa kavi düşmanımdır. Olmazsa olma­zım ise elbette yazı için gerekli tüm donanımla­rımın bulunduğu, beni rahatlatacak bir ana rah­mi olan “evim, evim, güzel evim.”

Nerede doğdunuz? Ahmet Sarı İlkokul-ortaokul ve liseyi nerede okudu? Çocukluğunuz hakkında bir şeyler öğrenebilir miyiz? Çocukluğunuzda neler yapmaktan hoşlanırdınız?

Ben 07.09.1970 yılında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde doğmuşum. Almanlar için bir Küm­meltürke (Pis Türk), Türkiye’de yaşamış ve hiç yurtdışına çıkmamış biri için de “Alamancı” oldu­ğum söylenebilir. Bunun cefasını her iki kültür­de de çok çektik. Bununla ilgili medyatik olarak da, ister edebiyatta, ister sinemada, ister politik alanda çokça şeyler yazıldı, çizildi. Düsseldorf’ta İlkokulu (Grundschule Benrath), ortaokulu ve li­senin bir bölümünü (Realschule in der Lohe) okuduktan sonra 1984 yılında Almanya’dan Erzurum’a kesin dönüş yaptık. Türkiye’ye Erzurum’a kesin dönüş yapmadan Almanya’da geçirdiğim on dört yıl elbette en azından be­nim için güzel yıllardı. Bir fakirlik çekmedim. An­nem babam çalışıyordu, babamı zar zor görebi­liyordum. Okula üç aktarmayla gidiyordum. Ço­cukluğumda zorlu biriymişim. Hayta, hırçın, ye­rinde durmayan ve enerjik biri. BMX bisikletiyle sabah evden çıkan, Türk arkadaşlarımla nerdey­se bir çete üyesi edasınca bir yığın heyecanlı iş­lere katılarak akşam eve dönerdim. Futbol oy­namayı seven, hatta Almanya’da “Sportring El­ler” adlı bir kulüpte düzenli futbol oynayan, boş vakitlerinde haylazlık yapan bir çocuk düşünün. İşte o bendim. Bruce Lee ve Romero’nun zom­bi filmlerini izlemeyi, nançaku çevirmeyi, an­nem yüzünden Ferdi Tayfur ve Kadir İnanır film­lerini seyretmeyi, top oynamayı, yüzme havuz­larına gitmeyi ve yüzmeyi, dengesiz beslenme­yi seven biriydim.

Üniversiteye giriş süreciniz nasıl oldu ve o dönemin toplumsal panoraması hakkında neler söyleyebilirsiniz? O zamanlar kitaplar ile aranız nasıldı?

Kesin dönüş yaptıktan sonra 1984 yılında Nar­man Lisesi’ne başladım. Üç sene orada oku­duktan sonra Almancam da olduğundan ÖSS ve ÖYS sınavına girerek Fen-Edebiyat Fakülte­si Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Daha önce bir senelik Eğitim Fakültesi deneyi­mim olduğundan üniversitede pek zorlanma­dım. Üniversiteye başladığım yıl yani 1989 yılın­da, şimdi bir dizi olarak da yayınlanan “Seksenli Yıllarda” gerçekleşen her şey vardı. Politika yine gündelik hayatı belirlerdi. İnsanlar konuşmayı severdi. Fraksiyonlar elbette vardı ama 80’li yıl­ların başında olduğu kadar keskin ve kötücül değildi. Batı felsefesinden ve Doğu kültüründen çeviriler yapma modası yeniden başlamıştı. Ki­taplarla aram her zaman iyiydi. Okumayı sev­diğimden üniversite yıllarında bu okuma hızını iyice artırmıştım. Okuma açlığım yeni yeni ba­sılmaya başlanan Cemil Meriç’in sosyolojik me­tinlerinden Alman klasiklerine kadar her tür ki­tabı kapsıyordu. Edebiyat kuramı, felsefi metin­ler, postmodern metinler yenilerde çevriliyordu o dönemlerde Lyotard’ın “Postmodern Durum”u adlı kitabı, Jameson’un metinleri vs. hepsi siste­matik okunuyordu.

Üniversite yıllarında sizi etkileyen olaylar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Benim üniversite yıllarımda fraksiyonel keskin­liklerin olmadığını daha önceki soruda dillen­dirdim. Elbette ideolojik ayrımlar ve fraksiyonel farklılıklardan ötürü arada sırada okulda dövüş­ler gerçekleşirdi, fakat bunlar çok şükür ölüm­lere varmazdı. İdeolojilerin, kuramsal kitapların yeni yeni çevrildiği dönemlerdi. Ali Şeriati me­tinlerinin, Seyyid Kutup’ların; Marx’ın, Engels’in daha sonraları Louis Althusser metinlerinin çev­rileceği dönemlere hızlı bir şekilde giriliyordu. Çoğulcu okumalar, demokratik sürece geçişler hızlı yol alıyordu.

Akademik süreciniz nasıl başladı ve sizi böyle bir sürece sürükleyen etmen nedir?

O dönem Türkiye şartlarına bakınca hele de öğ­renciyken aklınıza ilk olarak bir asistan olmak, uzman olmak geliyordu. Kitaplarla haşır neşir olduğunuzdan dolayı Türkiye’de başka işler yap­mak yerine (tarlada çalışmak, ağır işler yapmak) kitap okuyarak para kazanmak akla en yatkın bir çalışma türüydü. Daha birinci sınıftayken bö­lümde asistan olmak istemiştim. En azından ge­leceğe dair hayallerimde bu vardı. Mezun oldu­ğumda da, master yaptıktan sonra Yılmaz Öz­bek hocamın da katkılarıyla Sosyal Bilimler Ens­titüsü asistanı olarak bölümde çalışmaya başla­dım.

Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde akademisyen olarak başladığınız yıllarda Türkiye’deki Germanistik’in bize panoramasını çizebilir misiniz?

Başladığım yıllarda Germanistik camiada yine birkaç isim ön planda sayılırdı. Gürsel Aytaç hoca, Şara Sayın hoca ve daha nice hocalar bu camiada eser üretmeye devam etmekteydiler. Yılmaz Özbek hocamın da bu dönemlerde ca­miamızda büyük bir karizması vardı. Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü olarak “nerdeyse tek başı­na” Erzurum’da bir sempozyum gerçekleştirmiş­ti. Elbette bunda diğer hocalarımızın da katkıla­rını unutmamak lazım. Seksenli yıllarda sanırım şimdi emekli olan çoğu iyi Germanistler çalış­malarına devam etmekteydiler. Birinci nesil Ger­manistler yaptıkları çalışmalarla, sempozyum­larla Germanistik alanını belirlemeye ve bu di­siplini kalkındırmaya çalışmaktaydılar.

O dönemlerde özellikle doğuda akademisyen olmanın zorlukları nelerdi?

Ben asistan olduğumda sene 1994-1995 yılla­rıydı. Internet henüz daha yeni gelişmeye baş­lamış, tabii şimdiye göre Macintosh marka han­tal bir bilgisayarla akademisyenler tezlerini yaz­maktaydılar. İnternette erişim de şimdiki gibi hızlı ve az da olsun güvenilir değildi. Taşrada akademisyen olmanın sıkıntısı, sizi hor gören, doğulu sayan, taşralı addeden batılı Germanist­lerin ön yargılarıyla ölçülebilirdi. Ağzınızla kuş tutsanız konumunuz gereği doğuluydunuz ve bu önyargıyı kırmak oldukça güçtü.

Sizin akademisyenliğe başladığınız dönem ile şimdiki dönemi bize kısaca karşılaştırabilir misiniz?

Bunu az çok yukarıdaki sorularda cevapla­dım. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Al­man Dili ve Edebiyatı bölümü olarak en azın­dan bu hususta tevazuya gerek yok; bizler şim­di Türkiye’nin en iyi Germanistik bölümlerinden biri haline geldik. Eskiden taşra meselesi varken, birileri sizi taşralı olarak addederken şimdi o kavram zamanla eridi. Bölümümüz hem eleman sayısı hem de çalışmalarıyla birlikte Türkiye’nin en doğurgan kadrosu haline aldı. Bu da Batıda ister istemez bizlere saygı duymalarını gerek­li kıldı.

Neden çalışmalarınızda Avusturya edebiyatına dâhil olan Franz Kafka, Thomas Bernhard gibi yazarlara eğildiniz?

Başlangıçta Avusturya edebiyatı Alman edebi­yatı ayrımı pek önemsememiştim. Alman ede­biyatı kategorisinde okumalarımda bazı yazar­lar yazı üslubu ile dikkatimi çekti. Sonraki araş­tırmalarla birlikte hakkında yazılar yazdığım, çe­virilerini yaptığım bu yazarların ruh ikizlerim ol­duğunu anladım. Onları seviyordum ve elimden de kolay kolay bırakamıyordum. Sevdiğim için yüksek lisans çalışması olarak Bernhard’ı aldım. “Thomas Bernhard’ın Hikayelerinde Normal Dı­şılık“ böylece ortaya çıktı. Doktoramı gerçi şiir sanatı yani poetika alanında yapmama rağmen Kafka ile derinlikli ilgilenmem her zaman yan uğraşı olarak devam etti. Sonra Avusturya ede­biyatı ayrımı dikkat çekti ve Avusturya edebiya­tının Alman edebiyatına göre biraz daha yoğun, felsefi, kompleks olduğunu, hastalıklı ve sayrı­lıklı temalara daha fazla eğildiğini gördüm. Şi­zoit dilin ve şizofrenik bilincin, hastalıklı konula­rın beni çektiğini bildiğimden de bu edebiyat­tan uzaklaşmadım ve çalışmalarıma bu alanda devam ettim.

Avusturya Hükümeti size çalışmalarınızdan dolayı 2010 yılında Altın Liyakat Ödülü verdi. Bu Ödülü alırken bize duygularınızı ve düşüncelerinizi söyleyebilir misiniz?

Ödülü aldığım zaman dilimi, çok sıkıntılı bir sü­reçti. Doçentliğe başvurmuş ve bir türlü do­çent olamazken Heidemaria Gürer adlı Avustur­ya Büyükelçisi’nden en azından kalbime iyi ge­lecek bir telefon aldım. Daha önce bütün çalış­malarımı Goethe enstitüsüne ve Avusturya Bü­yükelçiliği kütüphanesine göndermiştim. Büyü­kelçi bana Altın Liyakat Ödülü verileceğini söy­leyince heyecandan doçentliğin üzüntüsünü de unuttum. Çok mutlu oldum. Büyükelçinin Erzurum’a gelmesi, bana ödülü sunması ve beni onore etmesi, Liyakat Nişanı’nı göğsüme tak­ması, herkesin fakültede beni desteklemesi ve o resepsiyona katılması beni gururlandırdı.

Yazmaya nasıl başladınız? Yazı serüveniniz hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Yaratıcı yazarlık yönünüz de herkes tarafından bilinmektedir. Salkımsöğüt Yayınları tarafından Allah Ağrısı, Ahmed’e Konmaya Çalışan Bir Sineğin Arzusu, Seherde Serçenin Gördüğüdür adında üç şiir kitabı; Hece Yayınlarından Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak, Çizgi Yayınevi tarafından da üçleme olacak Sağ Omuz Meleğimin Omzundaki Sağ Omuz Meleği,Ve Asma Yaprakları Gibi Titreyen El adında iki öykü kitabınız çıktı. Hem akademisyenlik hem de yaratıcı yazar olmanın zorlukları var mı yoksa her iki yönünüzün birbirlerini beslediğini söyleyebilir miyiz?

Benim sanırım akademisyenliğimden önce öy­kücülüğüm gelir. Çünkü henüz daha öğrenciy­ken, birinci sınıfa giderken öykülerim Yedi İk­lim ve Dergâh dergilerinde yayınlanıyordu. Son­ra akademiye girince bilimsel çalışmalar yaratı­cı yazarlığı iğdiş etti. Uzun süre yaratıcı yazarlık­la ilgili şeyler oluşturamadım. İlerde akademis­yenlikte kıdemim arttıkça ve olgunlaşınca yara­tıcı yazarlı yönüm daha da kendini göstermeye başladı. İlkin üç şiir kitabını sonra da öykü kitap­larını çıkarmaya başlamıştım. Şimdi parçalanmış bir beyin ve farklı iki lobda bazen akademisyen­liğim ön plana çıkıp akademik maskemi takıyor ve bilimsel bir çalışma yazıyorum; bazen de hü­zünlendiğim ve bilimsel iklimin soğukluğun­dan kaçmam gerekiyorsa o yaratıcı yazar olan Ahmet’e seslenip onu çağırıyor ve şiir, öykü, ya da deneme yazıyorum. İkisinin birbirini besledi­ğini söylemek benim için oldukça zor. Orhan Pa­muk gibi sadece yirmi dört saat roman düşün­meyi çok isterdim.

Kitaplarınızdan bahsedelim biraz. Entelektüel üretiminizde sizi etkileyen/ etkilemiş olan gelişmeler nelerdir? Sizi yazmaya sevk eden itki nedir, ya da yazmasaydınız ne değişirdi hayatınızda?

Yazmayı elbette biraz da olsun kişiliğime borç­luyum. İnsanlar vardır dışa açıktırlar ve yazmayı hiç sevmezler, çünkü enerjilerini konuşarak za­ten tüketirler. İnsanlar da vardır içe kapanıktırlar ve sosyal olmamanın belki de acısını kendi içini kanırtarak ve onu da yazıya geçme yoluyla de­nerler. Ben ne kadar bir üniversite hocası ve sos­yal alanda bir görev sahibiysem de sanki içim­de yalnızlığı seven, tenha olana meyyal bir ya­nım var. Huzuru ve sessizliği seven birisi elbet­te kendi içine döner. Bu bağlamda kendi içini deşmek ve bir anlamda sağaltımını da sağlamak için yazı yazılır. Üniversite yıllarımdaki içe kapa­nıklığımdan belki ondan önce kültür olarak “Pis Türk-Alamancı” ikilemi yüzünden arada kalmış­lığımdan kaynaklanan bir yazma dürtüsü olabi­lir. Yazıyı sevdim.

Şu ana kadar genellikle Ahmet Sarı’nın akademisyenlik süreciyle ilgili bilgilere değindik. Bize biraz da Ahmet Sarı Hoca’nın özel yaşantısı ve aile yaşantısıyla ilgili bilgeleri aktarabilir misiniz?

Ailem Erzurum’da değil Narman’da yaşıyor. Anne babam sağ, Allah uzun ömür versin. Üç kız kardeşim ve bir de erkek kardeşim var. En bü­yükleri benim. Bekârım. Çalışmaktan, sıkı çalış­maktan evlenmeye vaktim olmadı. Belki de bir anlamda evlenmeyi istemedim. İnsanlar çünkü evlendikleri vakit de en azından akademik ha­yatta yükselebiliyorlar. Bunu gördüm. Bu bölün­meyi demek ki arzu etmemişim. Ondan belki de korkmuşum. Bilmiyorum. Okuldan eve, evden okula bir yaşantı benimkisi. Kitap okumak, mü­zik dinlemek, film izlemek. Ertesi gün aynı işleri yapmaya devam etmek.

Türkiye’deki Germanistik camiası hakkında neler tecrübe edindiniz ve neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye’de Germanistik camia artık yeni ku­rulduğu zamanlarda olduğu gibi amatör ve yeni değil. Disiplinler çoğaldı. Branşlar arttı. Türkiye’nin çoğu yerinde Germanistik bölümü açıldı. Sanırım öğrenciler Almanca eğitim fakül­teleri yanında Alman Dili ve edebiyatı bölümle­rini de artık seçiyorlar. Liselerde Almanca’ya ve­rilen değerle birlikte bölümlerimizden mezun olan öğrenciler çoğaldıkça ve sınavlarda da öğ­renciler kendi branşlarına alındıkça bölümün değeri artmaya devam edecektir.

Şu anki çalışmalarınız nelerdir?

Şu anda iki farklı kulvarda çalışma kotarıyorum. Bilimsel bağlamda “Bir Sağaltım Aygıtı Olarak Edebiyat” adında kafamda bir proje var onu yaz­maya başladım. “Kafkamakine” kitabım da biti­rilmeyi bekliyor. Yaratıcı yazarlık hususunda da “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nin üçüncü halka­sı olan “Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş”u yazıyorum. Çeviri faaliyeti olarak da Yrd. Doç. Dr. Dursun Balkaya ile birlikte Bernhard’ın “Bir Kış Masalı” adını alacak sekize yakın kısa hikâyesini YKY’ye yetiştirmeye çalışacağız. Bizimkisi bir teklif olacak, henüz bir anlaşmışlığımız yok ba­kalım.

İsmail Özen İle… (Hazırlayan: Mehmet Kahraman)

İsmail Özen İle…
“Göz Hizamızda Duran,Yaşayan Karakterleri Anlatmaya Çalışıyorum.”
Hazırlayan: Mehmet Kahraman

“Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzlerce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konuşurken dışarıdaki sesleri ya da yemek kokularını duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıyla görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum.”

Edebiyat yolculuğunuz nasıl başladı? İlkin bununla başlayalım isterseniz?

Edebiyat yolculuğum okumayı öğ­renmemle başladı. Okumayı öğren­diğimden beri bazı kitapları tekrar tekrar oku­dum, bazen sayfalarını açıp hayal kurdum, re­simlerini çizdim. Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gizemli tatların arayışı oldu hep. Çocuk­ken yemek yerken bile kitap okumaya çalışır­dım ve bu bazen evdekilerin canını sıkardı. Hâlâ da böyle devam ediyor. Edebiyattan aldığım gi­zemli dünyevi tadı başka şeylerden almıyorum.

İlk öykünüzün yayımlanmasından sonra uzun bir ara veriyorsunuz öyküye. Bu sürede okumalar devam ediyor, peki hiç mi öyküyü düşünmediniz? Bu süre nasıl geçti anlatır mısınız?

Aslında bu soruyu Abdullah Harmancı’yla yap­tığımız söyleşide cevaplamıştım ama atladığım bir şey vardı onu ilave edeyim. Dershanecilik ya­pıyorum. Yıllardır hafta içi hafta sonu, gece gün­düz durmaksızın çalıştım ve daha çok okuya­bilmek ve bana bazen çok uzak bir düş gibi ge­len yazarlık için işlerimin hafiflemesini bekle­dim. Bazen haftada etütler hariç elli saat derse girdim. Böylesine bir yoğunluk sadece okuma­ma yeterli olabiliyordu. Bu süre içinde hem yer­li edebiyatı hem de Batı edebiyatını durmaksı­zın okudum. Bir taraftan da Oğuz Atay’ın yaptığı gibi yazarların doğum tarihlerine ve ilk eserleri­nin yayımlandığı tarihlere hep baktım. İçlerinde U. Eco, J. Saramago gibi aktif yazarlık yaşamına kırkından sonra başlayan umut verici örnekler de vardı. Demek ki içimde yazma düşüncesi hep olmuş. Bir yazısında Cortazar, yazmak isteyen, içinde varsa yazar, diyordu. Unesco’da çevirmen olarak çalışırken çok yorgun olduğu zamanlarda bile iş dönüşü gece geç saatlere kadar çalıştığı­nı yazıyordu. Benzer bir şeyi Hasan Ali Toptaş’ta da okumuştum. Mesaisinden sonra yazının ba­şına oturup gece yarılarına kadar yazı yazdığı­nı ve annesinin onun bu durumuna üzüldüğü­nü söylüyordu bir yazısında. Ben de böyle güçlü bir yazma isteği ya da hırsı hiç olmadı ama böy­le şeyler zaman zaman yazmam gerektiğini ha­tırlattı bana. Ama işte bütün bunlar olup biter­ken kırkı geçmişim, bu kadar zaman nasıl gelip geçivermiş, hiç anlayamadım.

Öykü sizde nasıl doğuyor ve nasıl yazıyorsunuz, diye sorsak.

Aslında her öykü farklı şekillerde doğdu. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor bir kerede olduk­ları gibi çıkıp geldiler. Birçoğunda kafamda­ki farklı fotoğrafları bir araya getirip bir kurguya dönüştürdüm. Hiçbiri anlatıldığı şekilde yaşan­madı. Karda Derin İzler’ibirkaç cümlelik bir ga­zete haberinden esinlenerek yazdım. Ama her hâlükârda öykü içime bir tohum gibi düşüyor ve farkında olmasam bile içimde onu yoğurup du­ruyorum. Vakti gelince de filizlenip çıkıyor. En sıkıcı ve en zor yanı da masa başında cümlele­ri yeniden ve yeniden düzenlemek. Bunları söy­lerken Tolstoy aklıma geldi. İki bin sayfalık “Sa­vaş ve Barış”ı sekiz kez yazmış. Üstelik kes, yapış­tır, kopyala yok. Bu nasıl bir yazma, yaşama hırsı, havsalam almıyor.

Öykülerinizde iki farklı dünya dikkati çekiyor; çocukluk ve orta yaş. Çocuklar daha toplumsal iken yaş ilerledikçe insan kendini toplumdan yalıtıp yalnızlaşıyor galiba. Ne dersiniz, gerçekte de böyle mi, yoksa öyküye yansıyan taraf mı bu?

Her zaman geniş bir arkadaş çevrem oldu aslın­da. Ama daha çok arkadaşlarım beni aradı gali­ba ve üniversite yıllarından itibaren daha fazla içe kapanmaya başladım. Benim yalnızlığım in­sanlardan kendini yalıtma biçiminde değil. Böy­le bir yalnızlığı istemem. Kimse benle konuşmu­yorsa dershanede etüt salonunda yüzlerce öğ­rencinin arasında ya da bir istasyonda yalnızım­dır. İstediğim de budur aslında. İnsan ihtiyacı kadar konuşunca susmalı ve birlikte otururken birbirimizi yalnız bırakabilmeliyiz.

Öykülerdeki yalnızlığa gelince aslında çocuk­luk öykülerinde de yalnızlık var. Mesela Öğle­den Sonra adlı öyküde çocuğun “çocukça his­settiği yalnızlık” önemli bir epizottu. Uzun, Eski Bir Kasım’da, anlatılan birçok şey yanında dükkânında yapayalnız oturan bir adamın hü­zün dolu yalnızlığı var. Arap Muharrem ve El Teke Dönüyor’da ergenler tam manasıyla toplumsal­laşmış görünüyor. Ama ergenler hep öyledir za­ten.

Mekânlar daha çok yaşadığınız yerler; Balıkesir, Konya, İstanbul. Mekânların veya şehirlerin öykülerinizdeki karşılığı nedir?

Öykülerde gerçek mekânların kullanılması­nı seviyorum. Öykülerde betimlenen gerçek mekânlar benim için düşsel bir boyut kazanı­yor. Abdullah Harmancı öykülerini biraz da bu­nun için severim. Hatta bu yüzden Konyalı oldu­ğu halde Sabahattin Ali’nin Konya’da geçen öy­külerini yahut Beş Şehir’in Konya ile ilgili bölü­münü okumayanlar beni her zaman şaşırtmış­tır. İrlanda’da olsaydım Mr. Bloom’un Ulysess’te roman boyunca dolaştığı mekânları ben de do­laşmak isterdim. Umberto Eco Foucalt Sarkacı’nı yazarken aylarca Paris sokaklarında dolaştı­ğını, Önceki Günün Adası’nı yazarken Pasifik Okyanus’una gittiğini yazıyor. Tolstoy’un sava­şın yapıldığı yerlerde aylarca karda kışta at koş­turması ve daha birçok yazarın benzer çabaları mekânların öyküde, romanda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Eşyanın, mekânın da bir ruhu vardır ve  bu ruhun yansıtılması önem­lidir. Bunun İstanbul, Konya yahut başka bir yer olması çok da önemli değildir.

Öyküleriniz yaşanmışlık ve hatırlayış temelinde yükseliyor, geçmişin/hatıraların öykünüz üzerindeki etkisinden söz edebilir miyiz?

Louis Ferdinand Celine değer taşıyan tek hikâye bedelini ödediğinizdir, diyor. Yani yaşadığınız ve derdini çektiğinizdir, demek istiyor. Öykülerimin okuyana bir yaşanmışlık hissi vermesini isterim. Bunun için ayrıntılar üzerinde çok çalışıyorum. Geçmişin, hatıraların öyküm üzerindeki etkisi­ne gelince, Çehov’a Avrupa gezisi esnasında bir yazar dostu, izlenimlerini yazmasını istediğinde Çehov, böyle bir yazıyı ancak anılarına dayana­rak Rusya’da yazabileceğini, yaşadıklarını belle­ğinin süzgecinden geçirerek yazabildiğini söy­lüyor. Bu, birçok yazar için böyledir. Yaşadıkları­mızı zihnimizde büyülü hale getiren aradan ge­çen zamandır.

Öte yandan hatıraları öyküleştirmek her zaman bir risk taşır. Çünkü sizin hatırlamakla bile nos­taljik bir keyif aldığınız şey başkaları için çeki­ci olmayabilir. Kocaman bir bütünün bir parça­sını yazıya döküyorsunuzdur yani anlattıklarını­zı tamamlayan bir bütün vardır zihninizde. Fakat okuyan için durum farklıdır. Yazdıklarınız bu bütünlüğü yansıtmıyor olabilir. Bunun yanında duygusallık batağına saplanma riski de vardır. Bu tür metinlerin okunaklılığını azaltan en bü­yük risk de bu, yani duygusallık, anlattıklarını­za duyduğunuz sevgi, yakınlık. Bu tür öykülerde duygusal mesafeyi korumak gerekiyor. Özlem, anımsadığımız olaylara sevgiyle yaklaşma riski­ni ortaya çıkarır ki bu başkalarına sevimsiz ge­lecektir. Duygusallığın anlatıldığı değil hissetti­rildiği bir anlatım biçimini tercih etmek gereki­yor sanırım. Bu anlamda güzel anıların kötü öy­külere dönüştüğü pek çok örnek var edebiya­tımızda. Çünkü kısa öykünün kendine özgü bir mimarisi, kendi içinde tutarlı bir kurgusunun ol­ması gerekli.

Çocukluk dönemi öykülerinde o zamanın şartlarını çok iyi yansıtmışsınız. Bu öykülerden çağ okuması yapabilir miyiz? Ve ayrıca, bu dönemi anlatırken kaynaklardan mı yararlandınız, yoksa tamamen hatıralardan mı?

Abim çocukluğumuzdan bahsederken hafıza­mın çok iyi olduğunu söyler sık sık. Kafamda yetmişlerin sonu, seksenlerin başına dair büyük, siyah-beyaz fotoğraf albümleri var. Gaz varilleri,nalbantlar, gazetelerden yapılmış kesekâğıtları, üzerinde Hacivat-Karagöz’deki tiplerin olduğu kibrit kutuları, ağzına kadar dolu video izlenen kahveler, tüp kuyrukları, filmler vs. pek çok fo­toğraf var içinde. Değerleri hızla tüketen, dün­yayı tek tipleştiren modernizm yangınından kendim için bir şeyler kurtarmaya çalıştım bu öyküleri yazarken. Diğer taraftan her edebi eser anlatıldığı dönemin karakteristik özelliklerini yansıtmalı bence. Eski dönemlere, örneğin Os­manlılara ilişkin bu tür metinler olsaydı onlarla daha kolay bağ kurabilir, onları daha iyi anlardık diye düşünüyorum.

Peki, son dönem öykülerde gözlenen hatıralar hakkında ne söylersiniz?

Genel olarak böyle bir araştırmam yok fakat -ha­tıra kelimesiyle de ne kadar uyuşur bilmiyo­rum- bu tarz belirli bir dönemin ruhunu yansı­tan öyküler var. Mesela Mahir Ünsal Eriş’in iki ki­tabı da seksenlerin ruhunu yansıtmakta çok ba­şarılı. Ayfer Tunç’un Memleket Hikâyeleri, Cemil Kavukçu’nun pek çok öyküsü, bir öykü kitabı gibi okuduğum Ercan Kesal’ın Peri Gazozu olay­ların geçtiği dönemin atmosferini iyi yansıtan metinler. Bunu aslında kültür tarihi ve toplum bilim açısından da önemli buluyorum.

 Öykülerinizde duyu organlarını belirgin bir şekilde kullanıyorsunuz, özellikle koklama duyusunu. Duyguların oluşumuyla duyu organları arasında nasıl bir bağlantı var sizce?

Günlük hayatta algı kapılarımıza çarpan yüzler­ce uyarıcıyla iç içeyizdir hep. Mesela sizle konu­şurken dışardaki sesleri ya da yemek kokuları­nı duyabilirim, dizimdeki ağrıyı hissedebilirim. Ve bir anda herhangi bir duyum beni başka bir yere, başka bir zamana götürebilir. Kuş bakışıy­la görülen değil; göz hizamızda duran, yaşayan karakterleri anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla öykü kişilerimin algıları açık. Ayrıca koklama du­yum ve koku hafızam çok iyidir. Kokladığım par­fümleri unutmam hatta bazılarının içeriğini ay­rıştırabilirim. Her mevsimin, her havanın, her şehrin kendine özgü kokusunu alırım. Hele hele ülkelerin kokusu çok farklıdır. Geçmişi anımsa­mada kokular, görüntüler kadar önemlidir be­nim için. Koku alma duyusunun beynin hafızala­rı ve duyguları kontrol ettiği bölgeye bağlı oldu­ğunu, bu yüzden tanıdık kokuların bizi duygu­sal olarak etkilediğini okumuştum bir yerlerde.

Dil oyunları görülmüyor öykülerinizde. Dil, duygu, öykü desek?

Dil oyunları yok, dil hassasiyeti var öykülerimde. Ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum ama an­latmak istediğimi tam verebilmek ya da tam is­tediğim etkiyi oluşturabilmek için çok uğraşıyo­rum dille. Kelimeleri değiştirdiğinizde veya iki üç kelimelik bir cümleyi çıkarttığınızda birçok öykünün mimari yapısı bozulacaktır. Mesela He­mingway öykülerinde de dikkatsiz bir okuma­nın göremeyeceği müthiş bir dil işçiliği ve mi­mari yapı vardır. Bu yüzden bazıları onların ko­lay öyküler olduğunu düşünür. Öyle düşünen yazar arkadaşlara benzer bir öykü yazmayı de­nemelerini öneririm. Evet, son derece sade, yap­macıksız ama hedefi tam on ikiden vuran yük­lü bir dille yazmaya çalışıyorum. Öyküde iyi se­çilmiş sözcükler olduklarından daha büyük bir güç taşır. Sorunun diğer kısmına gelince öykü­de duyguları betimlemeyi sevmiyorum. Kahra­manların davranışları ve diyaloglarıyla iç dün­yalarını yansıtmayı seviyorum. Aslında gerçek hayatta da böyleyizdir, duygularımızı anlatma­yı sevmeyiz çoğu zaman ama bir biçimde bun­lar davranışlarımıza ve konuşmalarımıza yansır. Adamın bir yakını ölmüştür, acı içindedir, duy­gularını betimlemez ama biz onun oturuşun­dan, çay içişinden ve bakışlarından içindeki acı­nın büyüklüğünü anlarız. Hayatın asıl dokunak­lı yanı da budur.

“Arap Muharrem”de bir soru var, çocukça ve ancak bir çocuk böyle bir soru sorabilir. “Abi, sen nasıl böyle oldun?” Bir öykücü olarak size soralım bu soruyu. İnsan niye böyle olur? Ve öykücü bu oluşu nasıl görür?

Aslında o öyküde dolaylı bir biçimde verme­ye çalıştığım mesaj da buydu. Edebiyatta za­man zaman işlenen bir konu bu. Mesela Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla adlı romanında suçlu olanın yalnızca katiller değil, bütün toplum ol­duğu ima edilir. Bu öyküde de Arap Muharrem durup dururken ortaya çıkmış bir tip değildir, onu ortaya çıkaran çevresi ve toplumsal şartlar­dır. Lisedeyken ergenliğimizi anlamayan ve bizi zıvanadan çıkaran sözde eğitimciler vardı. Bu öyküyü onlar için yazdım biraz da.

İki öykünüzde içsel bir sorgulayış dikkati çekiyor: “Beşiktaş-Fenerbahçe Maçını Nasıl İzledim” ve “Karda Derin İzler”; ikisinde de Müslümanca bir sorgulayış var. Özellikle ilkinde bir çelişkiyle birlikte yaşanıyor bu sorgulayış. İnanç ve hayat ekseninde nerede durur öykücü İsmail Özen.

Bu sorgulamanın sadece Müslümanlara özgü olmadığını düşünüyorum. Hangi dine mensup olursa olsun, başına bir musibet isabet ettiğin­de böyle bir sorgulama yahut pişmanlık hissi ya­şar insan, diye düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de afakta ve enfüste ayetlerimiz vardır, dileyen iman etsin, dileyen küfür, meyanında ayetler var. Allah yarattığı kulu başıboş bırakmaz. Otuz yaş, kırk yaş sendromu denilen şeylerin enfüste­ki ayetlerden olduğuna inanıyorum. Bu fıtri bir şey yani. Fakat benim öykü karakterlerim Müs­lüman olduğu için böyle bir sorgulamayı, tenef­füs ettiği İslami değerleri temel alarak yapıyor belki. Ben sadece ayna tutuyorum onların bu durumlarına. Herhangi bir mesaj vermeye çalış­mıyorum. İsteyen istediğini alır.

Abdullah Harmancı ile yaptığınız bir söyleşide şöyle söylüyorsunuz: “Sürekli eleştirmeyi bir emniyetsizlik ve şükürsüzlük olarak da okuyabiliriz.” Bu açıdan bakıldığında öykülerinizde eleştiri, serzeniş, bunalım halleri yok. Ciddi anlamda çatışma görmüyoruz. Bu durum şükürsüzlük penceresinden mi okumalıyız? Ve bununla ilintili olarak; yazmak da bi nevi şükür müdür?

Bunalımlı bir karakterin gerçekliğini yansıtmak istediğimde bunalım, eleştiri olabilir öykülerim­de. Ama benim gerçekliğim böyle değil, mut­lu veya mutsuz olmanın şükür ve şükürsüzlükle, kanaatkârlıkla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Mümin olmak kalple ilişkilidir ve kalbi olanın hüznü vardır; bunalımları, anlamsız anlam ara­yışları filan değil. Yazmak şükür müdür bilmiyo­rum ama yaptığımız işi iyi yapmamız da bir nevi şükürdür. Tabii ki burada niyet de önemlidir.

Son sorumuz bundan sonrası için olsun. İsmail Özen öyküsü adına bundan sonrası için ne söylersiniz?

Bilemiyorum, elimde yazmak için uğraştığım pek çok öykü var. Becerebilir miyim bilmiyorum ama ilk kitaptan sonra daha iyilerini yazmak için uğraşıyorum.

Başlık: öykülerimde dil oyunları yok ama dil has­sasiyeti var.

Ya da: Edebiyat benim için varlığını bildiğim ama parmaklarımla dokunamadığım uzak, gi­zemli tatların arayışı oldu hep.

Suriyeli Ubada Yusuf ile… (Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol)

Suriyeli Ubada Yusuf ile…
Devrime Giden Süreç Üzerine…
Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol

“ Bizim görmek istediğimiz, kafirlerin birbirlerine sahip çıktığı ve yardım ettiği gibi Müslümanların da birbirlerine sahip çıkıp, yardım etmeleri…”

Sınır komşumuz ve gönül bağımızın olduğu, din kardeşlerimizin ve soydaşlarımızın da yaşadığı kardeş ülke Suriye’de 2011 yılında başlayan devrim süreciyle birlikte binlerce insan ve aile ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve binlercesi öldürüldü. Tek istekleri sadece her insanın en doğal hakkı olan özgürlüktü. Diktatör Beşşar Esed’in ordusuyla halkını katletmesiyle başlayan süreçte iki buçuk yıl geride kalmış durumda. Mücahitler halen ülkelerini özgür kılmak için mücadele etmeye devam ediyorlar. Suriyeli Ubada Yusuf ile devrime giden süreci, sürecin uzamasının nedenlerini, şu an orada yaşananları ve daha bir çok konuyu konuştuk.

Söyleşimize sizi tanıyarak başlamak istiyorum. Ubada Yusuf kimdir?

Adım Ubada Yusuf, Suriye’nin Başkenti Şam’da doğdum. Babam sahaftır, annem ise 2005 yılında vefat etti. 2 kardeşim var, biri erkek diğeri de kız. Konya Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde okuyorum.

Siz uzun süredir Konya’dasınız ve Suriye’den gelenler arasında öğrenciler de var. Suriye’den Konya’ya gelen öğrenciler sizden yardımcı olmanızı istiyorlar mı? Ne gibi isteklerde bulunuyorlar?

Tabi ki Suriye’de zor bir dönem yaşanıyor. Birçokları eğitimine devam edebilmek için Konya’yı seçiyorlar. Konya’da, Türkiye dışından gelen öğrencilerle ilgilenen ve o alanda faaliyet gösteren Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneği var. Orada Suriyeli öğrencileri biz temsil ediyoruz. Konya’ya Suriye’den gelen öğrencilere rehberlik, kalacak yer, eğitim ve Konya’da ki diğer problemlerini çözmede yardımcı olmaya çalışıyoruz. Birçok arkadaşı kalacak yer bulana kadar kendi evimizde misafir ediyoruz. Tabi ki daha çok yardımcı olmak istiyoruz.

Suriye’de yaşanan devrim süreciyle devam etmek istiyorum. Sizce Suriye halkını devrime götüren sebepler nelerdi?

Aslında Suriye halkı şu anda yaşadıklarına çok ta yabancı değil. Çünkü Beşşar Esed’in babası Hafız Esed döneminden beri Suriye halkı benzer acıları yaşamıştı. Bu iki diktatör de iş başına darbeyle gelmiş kişilerdir. Şöyle ki; 1963’te Baas partisi bir darbe yaptı. Bu darbeden sonra Baas partisi içinde bölünmeler oldu. Bu bölünmelerden dolayı 1970’te ikinci bir darbe yapıldı ve o darbeyi yapan Hafız Esed’ti. O zamanlarda Genelkurmay Başkanıydı. Darbeden sonra başa geçti ve cumhurbaşkanı oldu. Hafız Esed dört seçim yaptırdı ve bu dört seçimde de yüzde yüz oy oranına ulaştı!

Burada önemli bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Hafız Esed 1967’de ilk defa cumhurbaşkanı olmadan önce İsrail ile Golan tepeleri konusunda bir anlaşma yapmıştı ve Golan tepelerini İsrail’e bırakmayı taahhüt ettiği için bu darbede İsrail ve Amerika tarafından desteklendi. Bu konu yakın zamanda birçok gazete, dergi ve El-Cezire gibi ünlü haber ajanslarına konu oldu ve şahitleriyle haber yapıldı. Hafız Esed, iktidara geldiği ilk günden itibaren Suriye’de bütün özgürlükleri ve şerefle yaşamayı yok etti. İktidarının devamlılığı için Suriye’yi kendi isteklerine kurban etti ve yeni anayasa çıkarttı. Suriye’de Baas Partisi sadece devlete değil her şeye hâkimdir. Bakanlıklar, devlet daireleri, okullar, hastaneler her şeyi kendi adamlarına teslim etti. Şöyle diyebiliriz; Suriye o günden beri güzel bir gün görmedi. Bu durum 1982’ye kadar devam etti. O gün halk ayaklanmaya çalıştı ama silah gücü ile susturmayı başardılar. Hama şehrinde yaklaşık 50 bin insanı katlettiler. Hama’yı yerle bir ettiler ve yüz binlerce insani tehcir ettiler, konuşanı tutukladılar. Suriye’de o günden beri bir tutuklu hayatta olduğunu ispat edene kadar ölüdür. Çünkü tutuklular Esed’in zindanlarında her an Allah’tan ölümü diliyorlar. 1982’den günümüze kadar binlerce insan hala Esed’in zindanlarında ve ne halde olduklarını da kimse bilmiyor ve öğrenme imkânı da yok…

Hafız Esed öldükten sonra, oğulları içinde en büyük olan Beşşar vardı. Yaşı 34’tü ve askeri rütbesi cumhurbaşkanı olmak için yeterli değildi. Bir kaç gün içinde Baas partisi anayasayı değiştirdi ve cumhurbaşkanı olmak için yaş sınırını 40’tan 34’de indirdiler. Beşşar’in askeri rütbesini de yükselttiler ve böylece Beşşar cumhurbaşkanı oldu. Sadece cumhurbaşkanı değil, Baas partisinin başkanı, askeri gücün başkanı ve Suriye’nin de Genel Sekreteri oldu.

Aslında Esed ailesinin Suriye halkına karşı hainlikleri bunların dedelerinden miras kalmıştır. Büyükbaba Süleyman Esed 1936 yılında Fransız işgalci askerleri Suriye’den ayrılacağı sırada beş Nusayri aşiret lideri ile birlikte Fransız işgalcilere bir mektup yazmışlardır. Bu mektupta diğer Nusayri aşiret liderleriyle birlikte Fransız manda yönetimine, ’bizi Sünnilere bırakıp gitmeyin, Müslümanlar bizi kesecekler’’ diye, Fransa’ya yalvarmışlardır. Ayrıca bu mektupta Fransa, Suriye’de manda yönetimine devam ederse Filistin’de ki Yahudilerin de geleceğinin kurtulacağını söylemişlerdir. Bu mektup orijinal haliyle Fransa Dışişleri Bakanlığında mevcuttur. Ayrıca belgenin orijinalini Dr. Mordechai Kedar yayınlamıştır. (www.jewishpress.com).

Beşşar Esed te aynı dedesinin ve babasının yolundan gitti. Halka zulüm noktasında onlardan hiç geri kalmadı. Ayrıca Beşşar Esed te babası gibi seçimde yüzde yüz oy oranına sahipti. Bu çok ilginç bir noktadır. Dünyanın hiçbir yerinde yüzde yüz oy oranıyla seçimi kazanan bir devlet yöneticisi yoktur. Bu Suriye halkı üzerindeki baskıyı, oynanan oyunları göstermesi açısından önemlidir. İşte Suriye’yi devrime götüren, devrim yapma ihtiyacı hissettiren en önemli konu budur, özgürlük ve özgürlüğümüz. Aslında sadece bu sebep bile yeterli değil mi?

Suriye’deki bu devrim sürecinin Arap Baharının yaşandığı diğer ülkelerden daha uzun sürmesinin nedenleri nelerdir?

Suriye Ortadoğu’da İsrail’in güvenliği için çok önemli bir ülke. Zaten stratejik konumu itibariyle de Ortadoğu’da kilit bir noktada. Devrimin ilk günlerinde dünya kamuoyunda bu devrimi Amerika ve İsrail’in yaptığı konusunda söylentiler vardı. Aslında Amerika ve İsrail’in yaptığı tek şey Hafız Esed ve Beşşar Esed’i Suriye halkının başına bela etmek ve Ortadoğu da İsrail’in güvenlikçisi yapmaktı. Devrim sürecinde sadece bu ülkeler değil İran ve Lübnan’ın paralı askeri konumundaki Hizbullah ve Amerika’nın Ortadoğu’da ki yeni kuklası Maliki de, Amerika ve İsrail’in emirleri doğrultusunda Suriye’de mazlum halka karşı katil Esed’in yanında olmuşlardır. Suriyeli mücahitler Suriye’de sadece Esed’in askerleri ile değil bütün bunlarla savaşmaktadırlar. İşte Suriye’de İran, Hizbullah, Lübnan, Maliki, Rusya, Amerika ve İsrail’in Beşşar’a destek olmaları bu devrim sürecinin bu kadar uzamasına neden olmuştur. Dün baba Hafız ve bugün oğlu Beşşar Esed İsrail’in güvenliği için Suriye’de her şeyi göze almış durumdalar.

Bakın Suriye’de Beşşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf vardı. Bu adamın görev olarak resmi bir görevi yoktu ama Suriye’nin en zenginlerindendir. Diyebiliriz ki Suriye’de ki her şeye sahip olan biridir. Bu adam yabancı bir haber ajansına verdiği röportajda şu ilginç sözleri sarfetti; ‘’İsrail’in huzuru Suriye’nin huzuruna bağlıdır. Suriye’nin huzuru bozulursa İsrail’in de huzuru bozulur.’’ İsrail ve Suriye’nin satılmış adamları arasındaki ilişkiyi bundan daha açık bir kelimeyle izah edemeyiz. Bu aynı zamanda Suriye’de sergilenen oyunu ve bu sürecin uzamasına neden olan başlıca sebebi göstermektedir.

Şunu da söylemek istiyorum, nasıl ki, Suriye’de Amerika ve İsrail’in kuklaları mazlum Suriye halkına ve mücahitlere karşı birlik içinde hareket ediyorsa, gerçekten Hakk’ın üstünlüğüne inanan samimi Müslümanlarında mücahitlerin yanında, bu satılmış adamlara karşı yer alması gerekiyor. Aslında Suriye’de şu an yaşananlar, sadece Suriye’li Müslümanlar için değil tüm İslam âlemi için büyük bir imtihandır. Mısır ve Mursi’nin başına gelenleri de bu bağlamda değerlendirmeyi okuyuculara bırakıyorum…

Peki, İran ve Hizbullah Esed’e neden bu kadar destek veriyor?

Tabi ki en önemli sebep, dünya kamuoyuna aksettirilenin aksine İran ve Hizbullah’ın Amerika ve İsrail’in emrinde olmalarıdır. Bakınız, İran, zamanında Irak’la savaştı. İran devrimden sonra bütün basın açıklamalarında Amerika ve İsrail’e karşı olduğunu, herhangi bir tehlike durumunda füzelerini İsrail’e yönlendirmiş olduğu açıklamasını yapıyor. Amerika’yı büyük şeytan olarak nitelendiriyor. Fakat İran sözde İslam devriminden beri kaç tane İslam düşmanı öldürmüş veya Müslümanları öldüren devletlere savaş açmıştır. İran daima Müslümanlarla savaşmıştır. Burada şunu da söylemeliyim; İran, Kudüs meselesini hep kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış ve istismar etmiştir fakat bunun yanında İran hiçbir zaman Filistinli Müslümanların yanında olmamıştır.

Kudüs tarih boyunca Müslümanlar tarafından iki defa fethedilmiştir. Birincisi Hz. Ömer döneminde olmuştur ve Pers imparatorluğu fethedildikten sonra Müslümanlara geçmiştir. İkincisi ise Selahattin Eyyübî zamanında olmuştur. Selahattin Eyyübî’ye, ‘’Kudüs Bizans’ın elinde esir iken sen neden Fatımîlerle savaşıyorsun?’’ sorusu sorulduğunda; O, ‘’arkamı Fatımîlere açık bırakarak Kudüs’ü asla fethedemem’’ demiştir. Fatımî Şii bir devletti ve bugün İran’ın yaptığı gibi Şiiliği yaymak için çalışıyordu. Selahattin Eyyübî ilk önce Fatımî devletine son vermiş daha sonra Kudüs’ü fethetmiştir. Ben inanıyorum ki, ilk önce İran Devleti ortadan kalkacak ve Kudüs ancak o zaman yeniden fethedilecektir.

Şunu da eklemeliyim, İran ve Hizbullah sapık Şia mezhebine mensuptur ve bunlar kendilerinden başkasını Müslüman olarak görmezler. Onların Irak’ta olduğu gibi Suriye’de savaşmalarının nedeni de Şia’yı Suriye’de yaymaktır. Bugünkü Şia’yı İslam Tarihinde ki Haricilere benzetebiliriz. Abdullah ibni Mesud Haricileri Hz. Ali’ye tarif ederken şöyle söylüyordu; ‘’Onların alınları ve kolları Allah’a secde etmelerinden dolayı yara içinde kalmış insanlardır. Onlar Kur-an’ı da ellerinden düşürmeyen insanlardır. Fakat yeryüzünde onlardan daha kâfir ve onlardan daha çok Müslüman kanına giren kimse yoktur.’’Haricilere göre de kendilerinden başka Müslüman yoktu. Sahabenin büyüklerini bile tekfir etmişlerdi.

Esed’in kimyasal silaha başvurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esed’in kimyasal silaha başvurması onu ne kadar aciz durumda olduğunu gösteriyor aslında. Suriye’de mücahitlere karşı aldığı yenilgilerin acısını güçsüz halktan çıkarmaya çalışıyor. Mücahitler başkent Şam’a doğru yaklaşmışlardı ve Şam’ı ele geçirmek için operasyon planları yapıyorlardı. Şam’ın bazı bölgelerini ele geçirmeye başlamışlardı. Esed bu ilerleyişi durdurmak için kimyasal silah kullandı.

Esed’in kimyasal silah kullandığı bölgenin adı El-Guta idi. Burası ile ilgili Peygamber Efendimizin(sav) hadisi şerifleri vardır.’’Büyük savaş gününde müslümanların sığınağı, Şam’ın en hayırlı şehirlerinden olan Dimeşk adındaki şehir tarafındaki Guta da olacaktır.’’ Hadisi Şerif Ebu’d – Derda (r.a)den rivayet edilmiştir.

Siz zaman zaman Suriye’ye, çatışma bölgelerine gidiyorsunuz. Şu anda Suriye’nin genelinde direniş ne durumda?

Direniş tüm hızıyla devam ediyor. Biz Allah’ın yardımının bizimle olduğuna inanıyoruz. Peygamber Efendimiz(sav) zamanında ve İslam tarihinde birçok savaş vardır ki, Müslümanlar sayıca çok az olmalarına rağmen kafirlere ve İslam düşmanlarına karşı başarı kazanmışlardır. Kur-an’ı Kerim de Rabbimiz buyuruyor ki; ‘’savaş size farz kılındı, gerçi o size hoş gelmez. Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır’’ Bakara 216.

Olayların medya faktörüne değinmek istiyorum. Dünya basınında ve Türkiye’de muhalif hareketlere sıkça yer veriliyor. Suriye’de ki grupların zaman zaman ayrılığa düştükleri, birbirlerini desteklemedikleri konusunda haberler servis ediliyor. Tabi bunun tam tersi büyük bazı grupların birleştiği konusunda da haberler var. Bu konuda gerçekte neler oluyor?

Bakın Suriye meleklerden oluşan bir ülke değil. Suriye’de ve şu anda mücahitlerin içinde de kötü niyetli insanlar var. Bunlardan kimileri hırsızlık için, kimileri yağmacılık için, kimileri de istihbarat toplamak amacıyla bugün mücahitlerin yanındalar. Bunların içinde İslam adına Suriye’li mücahitler adına birtakım eylemler yapanlar var ki, bu eylemleri yapanlar bahsettiğimiz kötü niyetli insanlar. Yine bu insanlar mücahitlerin arasına fitne düşürmek amacıyla, satılmış medyanın ve Suriye’nin özgür olmasını istemeyenlerin emellerine hizmet etmektedirler. Dünya medyası da maalesef bu görüntüleri kullanarak sanki Suriye’de ülkelerinin özgürlüğü için mücadele eden insanların arasında bir ayrılık söz konusuymuş gibi haber yapıyorlar. Özgür Suriye Ordusu içindeki bu istihbaratçı kötü insanların yaptığı ferdi hatalar yapıyorlar ve onların yaptığı bu ferdi hatalar günlerce medyada gündemde kalıyor. Orada yüzlerce güzel şey oluyor onlardan neden bahsetmiyorlar? Suriye’de insanlar imkânsızlıktan kedi eti yemeğe mecbur kalıyorlar! Bu insanları bu duruma mecbur eden katil Esed’den neden bahsetmiyorlar?

Suriye’de mücahitler aralarında ki bu satılmış hainlere rağmen hepsinin hedefi aynı olmak suretiyle, yani Esed’i devirmek ve onurlu bir şekilde yaşayacakları özgür bir Suriye için savaşıyorlar.

Özgür Suriye Ordusu hakkında sıkça dile gelen söylemlerden biri de ABD’den para aldıkları söylemi. Böyle bir durum söz konusu mu?

Böyle bir iddia doğru değildir. Bu tür iddialar Suriye direnişine düşman olanlar tarafından uydurulmuş iddialardır. Bakınız bu iddialar doğru olsaydı bu mücadele şimdiye kadar çoktan başarıya ulaşmış ve Esed gitmiş olurdu. Konuşmamızın başında da belirttiğim gibi Amerika ve İsrail her zaman bölgede kendilerine hizmet edecek kişileri kollamışlardır. Esed bölgede İsrail’in güvenliği için önemli bir adam ve İsrail, Suriye’den Esed sayesinde emin oluyor. Bu geçmişte baba Esed döneminde de böyleydi. İsrail’in bugün İran ve Irak’tan, İran’ın dış politikası ve Maliki sayesinde emin oldukları gibi. Bugün Amerika iddia edildiği gibi mücahitlerin yanında olsa ve onlara silah ve para yardımı yapsa bu mücadele bu kadar uzar mıydı? Böyle bir durum zaten söz konusu bile olamaz. Irak’ta, Afganistan’da Müslüman kardeşlerimizi öldüren Amerika Suriye’de neden Müslümanların yanında olsun? Amerika, Irak’ta Saddam’ı istemediği için çok kısa bir sürede yaptığı operasyonla Saddam’ı devirdi. Esed, Saddam’dan veya Amerika’dan daha mı güçlü? Sadece İsrail ve Amerika’ya daha iyi hizmet ediyor! Mücahitler kendi kısıtlı imkânları ile bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Yardımcımız sadece Allah’tır.

Özgür Suriye Ordusunun genel olarak amacı ne? Yani sadece Esed’i devirip yeni bir seçim yapmak mı?

Öncelikle şunu belirtmeliyim. Özgür Suriye Ordusu diğer ordular gibi eğitimli askerlerden oluşan bir ordu değil. Orada Esed’e karşı savaşanlar benzer acıları yaşamış ve amaçları sadece Suriye’de kendi vatanlarında özgürce yaşamak olan insanlardır. Burada mücadele eden insanlar şereflerini ve ırzlarını korumak için silah taşımak zorunda kalan normal sıradan vatandaşlar. Özgür Suriye Ordusu içindeki mücahitlere sorarsanız herkesin ayrı bir hikayesi vardır. Birinin kız kardeşine tecavüz edilmiştir, diğerinin annesine… Bir diğerinin evini yakıp yıkmışlar, malını mülkünü yağma etmişlerdir. Bir başkasının ise tüm ailesinin gözlerinin önünde katletmişlerdir. Yani buradaki insanların hepsi, insanca ve özgürce yaşamak için, kendilerini korumak için mücadele ediyorlar. Bu da onların en doğal hakkıdır. Bunun için Esed’in devrilmesi gerekiyor. Bu nokta da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorlar. Yani evet şu anki amaçları Esed’i devirip halkının güvenlik içinde yaşayabileceği özgür bir Suriye…

Suriye’deki olaylarla ilgili bölge ülkelerinin tavırlarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Esed rejimine destek olanlar ona açık açık destek verirlerken biz diğer Müslümanlardan hiçbir yardım görmedik diyebiliriz. Yardımlar sadece gıda ve giyim konusunda yapılıyor. Bu yardımlar yapılıyor evet ama insan gün gelir bunlar olmadan da yaşayabilir. Çünkü özgürlüğümüz bizim için her şeyden daha önemli. Bakın kimyasal silah kullanılan El-Guta bölgesinde insanlar kedi eti yemeye mecbur kalmış durumdalar. Yani birçok yere gıda yardımları bile ulaşmıyor. Yine de Müslümanlar bize silah yardımı konusunda destek olmamak için ısrarcı olsalar da biz, Allah’ın izniyle, Allah’ın yardımından ve zaferden eminiz.

Peki, Türkiye’nin Suriye konusunda ki tavrı nasıl değerlendiriliyor?

Türkiye’nin Suriye konusunda ki tavrı belli ama yardımlar sadece Suriyeli mültecilere sahip çıkmakla veya gıda yardımı yapmakla yeterli olmuyor. Suriye ve Türkiye halkı arasında uzun yıllara dayanan bir ortak geçmiş var. Hükümetler ve devletler arasında ne kadar uyuşmazlıklar ve anlaşmazlıklar olsa da bu halka çok yansımıyor. Yani bugün Suriye’den kaçan insanların büyük çoğunluğu kardeş gördükleri Türkiye’ye gelmiş durumda. Yine de biraz önce de belirttiğim gibi bizim özgürlüğümüz her şeyden daha önemli.

Aslında bu konu sadece Türkiye ile mi alakalı? Yani Suriye konusu sadece Türkiye’yi veya sadece Suriye’yi ilgilendiren bir durum mu? Diğer sefahat içinde ki Müslüman ülkelerin üzerine bir borç değil mi bu konu? Hani Müslümanlar kardeşti? Yine de yardım konusunda ve destek konusunda şu ana kadar Türkiye’den daha çok destek olan bir ülke yok. Sadece Türkiye’den değil diğer bütün Müslüman ülkelerden maalesef beklediğimiz yardımı görmedik.

Beklediğiniz neydi?

Bu konuda tek bir şey söylemek istiyorum. Bizim görmek istediğimiz, kafirlerin birbirlerine sahip çıktığı ve yardım ettiği gibi Müslümanlarında birbirlerine sahip çıkıp, yardım etmeleri…

Peki, Esed’den sonra nasıl bir Suriye düşünülüyor?

Devrimin ilk zamanlarında bizim istediğimiz ve hayal ettiğimiz adalet üzerine kurulu yeniden doğmuş bir Suriye idi. Fakat şu an Suriye büyük devletlerin hesaplaşma alanı haline geldi. Suriye’ye El Kaide’nin de gelmesiyle ortalık tamamen karışmış durumda. Büyük devletler tarafından hesap üzerine hesap yapılıyor. Bunun için şu anda tek düşündüğümüz Suriye’nin bir an önce özgürleşmesi.

Burada şunu da eklemem gerekiyor. El Kaide, Suriye’ye kendi isimleri için değil de sadece Allah rızası için, tevhidi yükseltmek için gelselerdi herkes tarafından desteklenecekti. El Kaide’nin sadece isminin geçmesi bile Suriye’yi bu duruma sürükleyen sebeplerden biridir.

Esed’den geriye Suriye’de ne kalır onu bilmiyorum ana şu an Suriye’de Esed bir çok tarihi eseri yok ediyor. Bakın size bir şey söylemek istiyorum. 1960 yıllarında, Malezya’nın eski başbakanı Mahathir Bin Mohammad Şam’a gelmiş ve demiş ki; ‘’Malezya’yı Şam gibi bir ülke yapacağım.’’ Bugün Şam’ın haline bir bakın. Dokuz bin yıllık bir tarihe sahip, dünya da müze olabilecek şehirlerinden biri olan Şam, bugün Esed’in elinde ne hale geldi.

Son olarak söylemek istediğiniz var mı?

Ben bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Aslında Suriye konusunda söylenmiş ve söylenecek daha çok şey var. Biz mücadelemize devam edeceğiz ve Allah’ın yardımıyla bunu başaracağız. Biz mücadelemizin Allah için olduğuna inanıyoruz ve eninde sonunda Hakk’ı üstün tutanların başarılı olacağına inanıyoruz. Çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor:

‘’Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacağı güne erteler.’’ İbrahim42

‘’Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir.’’ Ali İmran139

Hakan Şarkdemir ile… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

Hakan Şarkdemir ile…
Şiirden Poetikaya
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz.

Bir şair ömrü boyunca yaşadığı yerde büyük değişikliklere ön ayak olabilir mi ya da bir şairin ömrü neye yeter?

Bir şairin kaderi, gerçek anlamda bir şairin kaderi, milletinin kaderiyle çakışıktır diye düşünebiliriz. En azından klâsik ve modern şair için bunu söyleyebiliriz. Orhan Veli üzerine yaptığım konuşmada “her şair tarihî bir şahsiyettir” şeklinde “beylik bir laf” ettim. Bu sözün mevcut akıl yürütmelerimizle değil, ancak felsefi bir düşünüm yoluyla anlaşılabileceğini söyledim. Bunu ölçmekte, şairin hayatına dair birtakım belgelerin yetersiz kaldığını, onun şiire yaptığı katkının ve kültür – düşünce hayatına etkisinin birlikte düşünülmesi gerektiğini belirttim. Orhan Veli, tarihin beğenerek andığı insanı, bir geleneği, dolayısıyla mevcut algılar dizgesini yıkmakla bağdaştırıyordu. Bu da zaten modernliğin “ethos”uydu. Yıkılanın yerine daha iyisini inşa etmedikçe yıkmanın tek başına müspet bir anlamının olduğunu pek düşünemesek de, tarihin beğenisiyle insanların beğenisi arasında varsayımsal bir bağın mevcudiyetinden söz edebiliriz.

Osman Özbahçe “şairin başladığı yere döndüğünü, döneceğini” söylüyor. Sizin için geçerli mi bu durum?

Bir anlamda geçerli olduğunu söyleyebilirim. Şiirle uğraşmaya başladığım ilk dönemde şiirin bir söz sanatı olmakla kayıtlı olmadığını düşünüyordum. Mevcut şiirin, her ne kadar yoz verimleri olsa da, postmodern bir karakteri olduğunu görüyordum. Zamanla modern şiir anlayışına bağlanmanın bir gereklilik olduğuna inandım. Bugünse modern şiirin, hatta bir söz sanatı olarak bütün bir şiir tarihinin sonuna erdiğimize inanıyorum.

Sizin de poetik kitabınızda geçen ve çok sık kullandığımız “iyi şiir” kavramı üzerine konuşalım istiyoruz biraz… Sizce “iyi şiir”e ait örnekler şairden şaire değişir mi, yoksa “iyi şiirler” her şair için aynı mıdır?

“İyi” ve “kötü”, etik, dolayısıyla estetik kategorilerdir. Etik ve estetik bakış açılarından söz edebiliyorsak eğer, “iyi şiir”in kişiden kişiye değişebileceğini de kabul etmemiz gerekir. Bu yüzden herhangi bir “iyi şiir” tanımı mutlak bir ölçüt olarak dayatılamaz. Yine de şiirin niteliğine dair, spekülatif düşünümün dışında, üzerinde anlaşabileceğimiz birtakım özellikler olması beklenir; bunlar her ne kadar, söz gelimi bir destanla somut şiir örneğini aynı kategoriye sokacak genişliği bize vermiyormuş görünse de, şiirin gözle, zihinle ya da kulakla okunabilen bir sanat olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Bu anlamda ben, iyi şiirin, insansız bir şiir olsa bile, her şeyden önce hayata ve insana dokunan bir şiir olduğunu düşünüyorum.

“Buğlama” isimli belki deneysel de denilebilecek şiirinizde halk şiirinin etkilerini açıkça hissediyoruz. Modern şiir, halk şiirine ne kadar yakın, halk şiirinden ne kadar uzakta sizce?

“Buğlama”, 4 + 4 hece ölçüsüyle yazılmış bir şiir. Ama bu bir şiiri, ne klâsik ne de modern anlamda şiir sayabilecek bir ölçütten yoksunuz. Yani modern şiir anlayışında direnen kimselersek böylesi metinleri şiir saymamamız gerekir. “Buğlama” gibi örnekleri şiir sayabilmemiz için, şiiri akıl, ritim ve imge gibi ölçütlere göre okumayı terk etmemiz akla daha yakındır.

Yakın dönemde modern şiirle halk şiiri arasında bağ kuran kişiler oldu. Ne var ki bu bağ fazlaca yıpratılmış bir bağ olarak kaldı. Heceyle günümüzde çok fazla şey yapabilmek imkânı varken, bu kişiler, aynı şiiri çoğaltmaktan başkaca bir iş yapmadı. Aslına bakılırsa hece, ona hemen her dönüşte, edebiyatımızda geri sanat anlayışlarının temsilcileri tarafından savunulmuş olması bakımından da kötü bir şöhrete sahiptir. Oysa heceyle örneğin kare kod ya da DNA zinciri arasında bir ilişki kurmaya başladığımız zaman bugünün duyarlığına daha çok temas etme şansı yakalayabilirdik.

“Gündelik dile fazlasıyla yaslanan şiirlerin romansılaştığını” söylüyorsunuz. Öte yandan edebi türlerin iç içe geçtiği bir dönemde yaşıyoruz, ki belki hep böyleydi. Bu bağlamda bu düşüncenizi biraz daha açmak ister misiniz?

Burada romansılaşmaktan kasıt, dilin ayrıksı unsurlarının şiirsel yapıya toplanması ve şiirin parodileşmeye başlamasıydı. Ben bu düşünceyi o zaman modern epik şiire açılım sağlayabilecek bir düşünce olarak benimsemiştim. Bugün de, gündelik dil değilse de, parodiyi, benzeri bir bakış açısıyla, estetik duyuş tarzlarının birleştirici gücü, farklı şiirsel teknikleri şiire toplayan bir sanat olarak dikkate alıyorum. Öte yandan anlatı unsurunun, şiirin diğer unsurlarını etkisizleştirecek kadar öne çıkmış olması da romansılaşmanın menfi etkisi olarak anlaşılabilir. Yani gündelik dili aşırılaştırarak da olsa, anlatı unsuru, diğer şiirsel unsurları görünmez kılmaya başladığında bir anlamda şiir için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Sese dayalı şiirlerin “anlamı ötelemesi” hususunda neler söylemek istersiniz?

Ses ile anlam arasında gidip gelen şiirsel sarkaç, bir anlamda düşünmeyi bırakmakla düşünmeye başlamak arasındaki geçişe karşılık geliyor. Bu hareket, zihnimizde onu duyumsayamayacağımız bir hızla gerçekleşiyor. Ama kimi durumda şiirsel sarkacın ağırlaştığını, hareketin yavaşladığını, yalnızca sesin ya da yalnızca anlamın farkına vardığımızı, düşünmeyi bıraktığımızı ya da aksine düşünmekten başka bir şeyi hissetmediğimizi anlıyoruz.

“dow jones bugün düştü mü / ıssız acun kaldı mı” dizelerinizi bir parodi örneği olarak okuduk. Parodinin şiirdeki işlevlerini dinlemek isteriz sizden…

Parodinin, “kelimelerin, üslûbun, davranışların, edanın ve düşüncelerin taklit yoluyla küçük düşürülmesi” olmaktan ibaret olmadığına inanıyorum. Diğer yandan bu sanatın sağaltıcı, olumlayıcı yönünü ortaya koymak da kâfi değil. İlk parodi şairinin epik şiir ustası Hegemon olması, bu şiir sanatının üzerine düşünürken, mevcut yargılarımızın yetersizliğini vurguluyor. Ben, parodiyi teknikler üstü bir teknik olarak düşünüyorum. Yani mevcut şiirsel tekniklere, türlere hâkim olmayan biri parodiyle hakkıyla iş göremez. Parodi şairi, herhangi bir estetik anlayışa, poetik söyleme teslim olmayacak kadar ne yaptığının farkında olan bir şairdir. Söz gelimi parodideki taklit ediş, pastişten farklı olarak, taklit edilen şeyden daha fazla bir değer / etki üretmek zorundadır.

“Kahramanın Dönüşü – Modern Epik Şiir Üzerine” kitabınızdan bir alıntı yaparsak: “Lirik benin kendinden geçerek, kendi kendiliğinden çıkışı, hakikate doğru olduğunda, yani Varolanın bütününde kendine haklı bir alan açmak uğruna ortaya çıktığında ve bundan sahici bir açılım sağlandığında, çokluğun dünyası, ancak karşıda duran bir şey olarak vardır; o aslâ arzulanan bir şey olarak harekete geçiren neden olamaz. İşte modern şiirden doğan bu açılıma, bu imkâna biz ‘modern epik şiir’ diyoruz.” “Hakikate doğru” olma durumunu biraz açalım isterseniz…

“Hakikate doğru”luk, şiirsel karakterin ya da lirik benin seçmeleriyle ilişkili bir durumdur. Lirik ben, kendi kendiliğinin önüne hakikat arayışını koymayı başardığında, bir eylemle bunu tasdik ettiğinde “hakikate doğru”luk gerçekleşir. Yani bu anlamda lirik benin yolu çokluğun dünyasından geçse bile yolculuk o dünyada son bulmaz. Çokluğun dünyasında ölüm, lirik beni bulsa bile yolculuk hakikate doğrulukta noktalanmıştır. Zira modern epik şiir açısından trajik olan bir anlamda hesap dışıdır. Asıl trajik olan, dünyanın aldığı hâldir. Çokluğun dünyası, arzuların kapılarının yeni arzulara açıldığı bir dünyadır. Pinokyo’nun kaybolduğu, yolunu kaybettiği dünyaya benzer. Çokluğun dünyasında arzular, lirik beni tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi uçurum kenarına çağırır. Hakikat, çokluğun dünyasında yolu kaybetmemek için yere attığımız o küçük çakıl taşları gibidir.

Franco Moretti “Modern Epik” kitabında şöyle diyor: “Modern epiğin başlıca bileşenleri, arzu edilen yenilikler olarak değil, bilakis çözülecek sorunlar olarak ortaya çıkmıştır.” Siz “modern epik”le ilgilenirken hangi sorunları çözmek için yola çıktınız?

Franco Moretti, Modern Epik adlı kitabında epik şiirin asıl ustalarını pek hesaba katmaksızın konuşuyor. Bu yine de onu, bütünüyle yok saymamızı gerektirmez. Zira o da Mallarmé’den fazlaca öteye geçemeyen bir Alain Badiou gibi, şiir teorisine dair ciddiye almamız gereken şeyler söylüyor. Bu anlamda Moretti’nin eserini, modern epiğin alternatif bir okuması olarak değerlendirmek yerindedir. Modern epik şiirin köklerine inebilmek, benim önümde duran başlıca sorunlardan biriydi. Akademik bir çalışma olarak tasarlanmasa da en başa, klâsik epik şiire, teorik açıdan Aristo’ya ve edebi örnek teşkil etmesi açısından Gılgamış’a kadar gitmek gerekiyordu. Öte yandan türün başlangıcına, İlahi Komedya’ya ve bir anlamda epiğe rakip olarak gelişen romanın başlangıcına Don Kişot’a gitmek gerekiyordu. Tüm bunlardan ve çağdaş örneklerden yola çıkarak modern epik şiirin diğer türlerden ayrılan özelliklerini ortaya çıkarmak, Modern Türk Şiiri içinde bu anlayışa karşılık gelen verimler üzerine düşünmek başlı başına bir işti. Ama her şeyden önemlisi, insanın yaşadığı zamana ve mekâna karşılık gelecek cümleleri kurmasıydı.

Bakhtin’in karşı karşıya koyduğu iki durum var: “Epik Tekseslilik” ve “Romansal Çokseslilik”. Buradan hareketle “epik bir çokseslilik” ya da “çoksesli bir epik” mümkün mü?

Bahtin de, Georg Lukacs da genel olarak roman teorisiyle ilgilenir; ama bu iki düşünürün söyledikleri, epik şiiri anlamakta epik üzerine doğrudan konuşan birçok yazardan daha çok işimize yarar. Soruna gelecek olursak, Bahtin’in düşündüğünün aksine epiğin ömrünü tamamlanmış bir tür olduğunu düşünmüyorum. Epik ile çokseslilik arasındaki ilişkinin farkına varışımla şiirle uğraşmaya başlayışım aynı zamana denk düşünüyor. Yani ben şiire kafa yorduğumu fark ettiğimde çoksesliliğe ve yapısal olarak kaplamlı, uzun soluklu şiire de kafa yorduğumu fark ettim. Bu anlamda öteden beri benim için mümkün olan şiir, çoksesli epik bir şiirdi.

Poetik yazılarınızdan şiirde “bütünlüğe” çok önem verdiğinizi görüyoruz. Bütünlüğü parçalamasıyla, dağıtmasıyla “postmodernizm”in günümüz şiirine zarar verdiğini söyleyebilir miyiz?

Tam tersini düşünüyorum. Asıl tehlike bütünlüğü ereksileştirmektir. Bütünlüğü hiçe saymak kadar, ona körü körüne bağlanmak da tehlikedir. Genç bir şairin parçaların arasındaki ilişkiye, uyuma kafa yorması ise, her hâl ve kârda güzel bir haslettir.

“Mükemmel şiir” diye bir kavramınız var ve “mükemmel şiir”in vasıflarından biri olarak “kuruculuk”tan bahsediyorsunuz. Zamanı biraz daraltarak sormak istiyorum, son zamanlarda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı mı sizce?

Elbette son yirmi beş yılda kuruculuk vasfı olan şiirler yazıldı. Ama bu tür şiirlerin nasıl alımlandığı da en az bu şiirler kadar mesele oldu. Zira şiirin gücüyle etkisi arasındaki ilişki problemli bir ilişki hâline geldi. Bu durum az / çok edebiyat ortamının giderek yozlaşmasından kaynaklanıyor. Ortam, içinde sağlıklı bir şekilde teneffüs edebileceğimiz bir ortam olmaktan çıktı.

Bir söyleşinizde “Bugüne dek biz günümüz şiirini kimseye sataşmadan konuşmaya çalıştık. Ama sanırım artık, daha açık bir şekilde konuşmanın vakti geldi” şeklinde bir söyleminiz var. Biz de Mahalle Mektebi olarak şiirde her fikre söz hakkı tanımaya çalışıyoruz, kapalı kapılar ardında konuşmanın edebiyat dünyasına zarar verdiğini düşünüyoruz, zira açıktan konuşmanın eleştirinin sahiciliği adına önemi ortada. Bize biraz günümüz şiirinin sorunlarından ve edebiyat ormanının sorunlarından bahseder misiniz?

Bu sözleri Karagöz dolayısıyla söyledim. Zira derginin edebiyatımızda sahip olduğu ağırlık ile hakkında konuşulanlar arasındaki tutarsızlık rahatsız ediciydi. Bu anlamda şahit olduğumuz şey, bir bakıma şiirin sorunlarıyla edebiyat ortamının ilişiksizliğidir. Sağlıklı bir edebiyat ortamının şiirin sorunlarına duyarsız kalması elbette düşünülemez. Hâlbuki şiirin meselleri, eser üzerinden konuşulmadığı sürece, edebiyat ortamını ciddiye almamız gerekmez. Edebiyat ortamı denince, çetelerden, kadroculuktan falan yakınmak bence meseleyi ya anlamamış olmaktan ya da saptırma gayretinden kaynaklanıyor. Diyelim ki bir kadro var. Ama bu kadro yalnızca belli bir şiir anlayışını savunuyor. Bu anlayış dışında kalan işleri, eserleri de kendi ölçütlerine göre değerlendiriyor. Bence edebiyatımıza zarar veren şey bu değildir. Asıl kötülük, eserlerin önüne, kişilerin rezervlerini koymaktır. “Eserine rağmen falanca şair değildir” diyemezsiniz. Aksine, “nefret etsem de şairdir” demeniz gerekir.

Poetik yazılarınızın olması hasebiyle sormak isteriz: Edebiyat dünyasında “poetik yazılar”a yeterince değer verildiğini düşünüyor musunuz?

Verilen değerin büyüklüğünü son dönemde ortaya konan eserlerden çıkarabiliriz. Bu alandaki çabalar, edebiyat tarihimiz boyunca ortaya konanlara kıyasla hiç de yabana atamayacağımız kadar önemlidir. Belki de hiçbir kuşak, eleştiriye ve teoriye bizim kadar kafa yormadı. Buna rağmen mevcut edebiyat ortamı, bu toplamı neredeyse görünmez kılmayı başardı. Eser sahipleri ise bu toplamı görünür kılmak konusunda pek az işbirliği yaptı.

Resim sanatı ile de yakından ilgileniyorsunuz. Türkiye’de çığır açacak işler yapılıyor mu resim alanında?

Yanlış hatırlamıyorsam, Contemporary İstanbul’da sergilenen işlerin değeri ilk yılında 1 milyon TL iken, sekizinci yılda, yani 2013’de 180 milyon TL’ye ulaştı. Bu rakam bir ölçüde İstanbul’un dünyadaki başlıca sanat merkezlerinden biri olmaya aday olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, Türkiye’de yaşayan sanatçıların dünyada ciddiye alabileceğimiz bir ağırlığı, etkisi olduğunu göremiyoruz. Elbette Burhan Doğançay, Erol Akyavaş gibi belli başlı ressamların işleri, önemli müzelerde sergileniyor. Ama ressamlarımızın hak ettiği ilgiyi yurtdışında pek bulamadığını söyleyebiliriz. Kaba tabirle söyleyecek olursak, sanat olayı büyük bir balondur. Mesela Van Gogh, ömrü boyunca bir tablo satabilmişti. Mark Rothko’nun yalnızca birkaç tablosu 1945’te Guggenheim’daki kişisel sergide 150- 750 $ aralığında alıcı buldu. New York’taki bir müzayede 2012’de bir Rothko tablosu 86,9 milyon $’a satıldı. Rothko’nun bıraktığı stüdyoda çalışmış olan Michael Goldberg’ın onun kadar sıkıntı çekmiş midir bilmiyorum. Akyavaş’ın bir eseriyle, Gerard Richter’in bir eseri arasındaki ya da Mustafa Horasan’ın bir eseriyle Dana Schutz’un bir eseri arasındaki parasal fark büyük ölçüde spekülatiftir. Bu farkı belli başlı koleksiyoncular, galeriler belirler. Bazıları MoMA ile İstanbul Modern arasındaki farkı abartabilir. Pekâlâ Batı’da sanata verilen destekle Türkiye’de sanata verilen destek arasında dağlar kadar fark olduğu bir gerçektir. Ancak bu olgu, herhangi bir eserin ya da sanatçının değeri hakkında bize kesin bir bilgi sunamaz. Söz gelimi Türkiye’de sağ hükümetler sanatla ilgili doğru dürüst bir politika geliştirebilmiş midir diye sormak gerekir. Keza geçmişte sol hükümetler de geri bir sanat anlayışına destek vermekten öteye geçememişlerdir. Sanat ekolleri de Batı’daki akımların etkisinden pek kurtulamamıştır. Bizde sanat, uzun bir süre akademiye hapsolmuş, yeni yeni sokağa çıkabilmiştir. Bu ve benzeri olumsuzluklara rağmen bence yine de orijinal eserler üretilmiştir. Eğer çığır açıcılığı infialle, şokla açıklamıyorsak, bunlar arasında bu nitelikte olanların olmadığını söyleyemeyiz.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.

Vefa Taşdelen İle…

Vefa Taşdelen İle…
Felsefeden Edebiyata…
Hazırlayan: Ulvi Kubilay Dündar

“Edebiyat ve felsefe, sözü gezmeye çıkarmaktır aslında, söz üzerinde yürümektir. Sözü sevmektir, söylemeyi sevmektir, söyleşmeyi sevmektir. Edebiyat ve felsefe, söylemek isteyenlerin, söyleme arzusu güdenlerin, söylemede bir tat ve güzellik bulanların, söylemede bir umut ve gelecek görenlerin mesleğidir.”

Çocuklukta kazanılan tutumlar, anadil gibidir.” diyorsunuz Çağrı Gürelle yapılan söyleşinizde. Yine Duran Boz Hocanın hazırladığı Okuma Hikayeleri kitabında “Cümlelerin Uzun İnce Yolunda” başlıklı yazınızda kitapla olan ünsiyetinizi anlatıyorsunuz, buradan da hareketle; kul, Allah ve kitap arasındaki bağlamda rolümüz nedir, nerede duruyoruz?

Çocukluk, hayatımızın temel tutum ve alışkanlıklarının kazanıldığı, zihnimizin sistematiğinin ve şemalarının oluştuğu bir dönem. Yaşama, düşünme ve inanma tutumlarımızı orada kazanıyoruz. Ondan sonra nereye gidersek gidelim, ne olursak olalım, bu tutumlar da bizimle birlikte geliyor. Bu açıdan bakıldığında, çocukluk bizzat dünyaya, hayata, varlığa olan ünsiyetin oluştuğu bir dönem. Tabii, aynı şekilde kötülüğe, şerre olan ünsiyetin de kazanıldığı bir dönem. Ben eğitimi “eğme” değil de “eğilim oluşturma” olarak anlama eğilimi güderim hep. Eğitim eğmez, eğilim oluşturur.  İyiye doğru eğilim, güzele doğru eğilim, hakikate doğru eğilim; bir kelime ile mutluluğa doğru eğilim. Hayatın tadını bu dönemde alırız, mutluluğun tadını, iyiliğin tadını bu dönemde alırız.  Bu “eğilim oluşturma”ya “ünsiyet oluşturma” da diyebiliriz. Eğitim ünsiyet oluşturur. Hayata ünsiyet oluşturur, insana ünsiyet oluşturur, kitaba ünsiyet oluşturur, Tanrı’ya ünsiyet oluşturur. Hayat, çocukluk döneminde derin yazılarla yazılır zihnimize, yüreğimize. Bir dili öğrenirken, bir dünyayı da öğreniriz. Ondan sonra, dünya tanıdığımız gibidir, hayat tanıdığımız gibidir. Hani buna bir tür alınyazısı denilse yeridir. İmanı ifade eden aşkın bağlanmanın eğilimleri ve deneyimleri de bu döneme dayanır. Bu derin bir deneyimdir, zira çocuğun yüreği, mistik deneyimdeki gönül arılığının ilk örneğini de oluşturur. Daha sonraki bütün deneyimler bir şekilde o ilk arılığa ve saflığa dönmek isterler. Bunun nedeni, çocukluğun, masumiyetin yurdu olmasıdır. Daha sonra çocukluğumuzda yaşadığımız o ünsiyeti ararız hep. Erişkin insanın tüm erdemi de o saflaşmada ve arınmada görülür. Acaba burada kitap bir sonradan gelen midir? Yetişkin kişi Tanrı ile olan bağlantısını kitap üzerinden kurar, bu bağlantı çocuklukta doğrudan gerçekleşir. Saf olan, hakikate ayna olur. Bu nedenle çocukluğun dili, aslında bilgeliğin dilidir; eğer içtenliğin ve saflığın dilini yitirmezse. Ve yetişkinler de bu dili kaybetmezse, ihtiyarlasalar da çocukturlar hep. Neresinden baksak, çocukluk önümüzde hep bir ideal olarak kalıyor.

“Yazma Eylemi: Varoluşun Kendine Dönüşü” başlıklı yazınızda, yazma eyleminin “içtenlik” ve “sahihlik” gibi kategorilerinden bahsediyorsunuz. Bunların varoluşla ilgisini nasıl kuruyorsunuz?

İnsanla, kendi varoluşu arasına giren, onun kendisiyle tanışma, karşılaşma ve kendisine yaklaşma fırsatını elinden alan pek çok engelleyiciler vardır. Para, mal, mülk, belirli statüler… İnsan, çıplak bir şekilde dünyaya gelir ve bu kazanımlarla kendisini donatır. Bütün bunlardan kurtulup kendisine bakma ve kendisini görme fırsatı bulamaz. Bu nedenle olmalı ki, insanın en zor bilgisi, kendisi hakkında elde ettiği bilgidir ve yine bu nedenle olmalı ki, bütün bilgelik gelenekleri insanın kendini bilmesini öne çıkarır, bunun gerçek bilgi ve erdem olduğu hususu üzerinde dururlar. Şu halde, bizim kendimizle, çıplak varoluş gerçekliğimizle karşılaşabilmemiz oldukça zor. Kendimizle kendi varoluşumuz arasında kat kat perdeler var: Gurur perdesi, bencillik perdesi, hırs perdesi, tutku perdesi, kibir perdesi, mal mülk perdesi, korku perdesi… Say sayabildiğin kadar. Edebi ve sanatsal yazı, bize varoluşu anlama fırsatı sunar. Bunu, başka hiçbir etkinlik alanı, edebiyat kadar başaramaz. Baş­ka hiçbir etkinlik alanı, insana sanat ve edebiyat kadar yaklaşamaz. O, insana ve varoluşa ayna tutar; bu yönde bir sahne ve galeri oluşturur. Orada varoluşun çeşitli yüzleri, çeşitli veçhele­ri görülür. Ben edebiyatın insanı yalıtan, kendisine yaklaştıran, kendi kendisiyle karşılaştıran bir “içtenlik sanatı” olduğunu düşünüyorum. Ede­biyat, bu işlevinden vazgeçtiğinde, karşıt bir ko­num kazanarak insanı kendinden gizleyen perdelerden biri haline gelecektir. Her edebiyatçı­nın görevi, içtenlik düzeyinde kalmaktır. Bu edebiyatın biricik varoluş gerekçesidir. İçtenliğini yitiren edebiyat, varoluş gerekçesini de yitirmiş olacaktır. Edebiyatın içtenlik düzeyi, onun sa­hihliğini oluşturur.

Tanzimatla başlayan batılılaşma macera­mız günümüze kadar hız kesmeden evrile­rek geldi. Bir değişim ve dönüşüm söz konu­su. Buna bir de doğu toplumlarının yeniye olan muhabbetini ekleyince bu hareketin iv­mesi daha da hızlandı. Süreç içerisinde tarih­teki kırılmaları ve sıçramaları da düşünürsek bugün bulunduğumuz konum (modern dü­şünce ve yaşam tarzını benimseyen anlayışın oluşması ) için ne dersiniz.

Bugünkü durum, Batı toplumlarının doğal ev­rimini yansıtıyor; bilimiyle, teknolojisiyle, felse­fesiyle, sorunlarıyla. Genel anlamda Doğu, özel anlamda İslam toplumlarının doğal, sahih olu­şumu yok henüz. Ufukta da görünmüyor. O po­tansiyelin ortaya çıkması gerekir. Umuda ve iyi­liğe tüm insanlığın ihtiyacı var.

İslam sanatlarının günümüzdeki durumu hakkında neler söylemek istersiniz? Bu gele­neğin durumu nedir?

Gelenek var, ama geleneği yeniden üretme, yo­rumlama, yeni bir form içinde ortaya çıkarma tutumu eksik. İslam sanatlarının zengin ve öz­gün bir yapısı var, bu yönde bir birikim sunu­yor. Bu her alanda böyle; müzikte, resimde, ede­biyatta, düşüncede… Ancak bunu bugün, ken­di varoluş koşullarımız içinde yeniden ürete­cek bakış açılarına ihtiyacımız var. Bunun zaman içinde oluşabileceğini düşünüyorum.

Toplumun bireyi, politikanın da toplumu harekete geçirdiğini, ona bir yön ve biçim kazandırdığını düşünüyor ve bunu vurgu­luyorsunuz. Aynı şekilde toplumun ürettiği edebiyat ile de siyasetin iç içe olduğunu ve “birbirlerinin denetim mekanizması” oldu­ğunu söylüyorsunuz. Siyasetin güdümünde olmayan bir edebiyat ortamı nasıl kurulabi­lir? Günümüz edebiyatı “siyasi denetim” işle­vinde ne kadar başarılı?

İnsanın politik bir varlık olduğu öteden beri söy­lene gelen bir gerçektir. Bunun nedeni insanın ancak bir toplum içinde yaşayabilen, bir toplum içinde varlığını sürdürebilen ve bir toplum için­de kendini ifade edebilen bir varlık oluşudur. Bu “bir arada yaşama” da ancak politik bir zeminde gerçekleşir. Zira yasa, yönetim, düzen, ancak bu siyasi zeminde kurulabilir. Bu nedenle insanın içinde yaşamak zorunda olduğu toplum aynı zamanda politik bir yapıdır. Politika, toplumsal yaşamın ürettiği, ama aynı zamanda toplumsal yaşamı üreten bir düzen arayışıdır.

Şimdi gelelim edebiyat ve politika ilişkisine: Bir edebiyatçının siyasi bir tercihi olabilir, bir dünya görüşü olabilir; hem olmalıdır da. Bir hayali, bir umudu olabilir, bu da gerekliliktir. Olmazsa ek­siklik olur. Ancak, bu kalemini siyasetin emrine vermek, bir ideolojinin adamdı olmak, bir parti­nin emrine girmek şekline dönüştüğünde, yazı ve sanat, “vicdan olma” özelliğini kaybeder, gi­derek bir propagandaya dönüşür. Siyaset ede­biyatı değil, edebiyat siyaseti denetleyen konu­munda olmalıdır. Edebiyat siyasetten değil, si­yaset edebiyattan faydalanan bir konumda ol­malıdır. Siyasetin, edebiyattan ve sanattan ge­lecek bu entelektüel katkıya sürekli ihtiyacı var­dır. Bu açıdan ben edebiyatı siyasete değil ahla­ka ve vicdana daha yakın bulurum. O, siyasi çı­karların değil, insanın ve vicdani değerlerin ya­nındadır. Edebiyatın, sanat ve düşüncenin si­yasetin güdümüne girmesi, “vicdanın susması” gibi telafisi zor bir kayıp olacaktır. Mehmet Emin Yurdakul’um şu mısraları me olmuş özsüz çocuk gibidir.” Bu böyledir. Edebi­yat ve sanat arasında anlamlı bir ilişkinin olabil­mesi için, siyasetin edebiyattan daha çok yarar­lanması gerekir. Böyle olduğunda, siyaset ken­di üzerine bir bilinç oluşturabilecek ve giderek insanlığa hizmet aracına dönüşebilecektir. Aksi halde ne olur? Politika ile kişisel ve çevresel çı­kar bağı arasındaki ilişki sorununa, Platon’dan beri hala bir çözüm bulunamamıştır; bu her dö­nemin önemli sorunu olmuştur.

Hocam, biraz da edebiyatın kendi içindeki etik yapıya gelelim: Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Edebiyatın, etik bir yapı olduğunu son zaman­larda daha çok düşünmeye başladım. O, doğal olarak estetik bir yapıdır, böyle olmak zorunda­dır. Bu özellik onu tanımlayan bir şeydir. Ancak edebiyattaki ve sanattaki güzellik, bir hakikat değeri olarak, etik olanı, iyi olanı da içerir, içer­melidir. Bu ontolojik bir gerekçedir. Eğer insan­lığa iyiliği, erdemi, umudu sunmuyorsa, yaptı­ğımız işi gerekçelendirecek bir neden bulama­yız. Niçin yazdığımız, niçin başka bir şekilde de­ğil de o şekilde yazdığımız sorusuna bir cevap bulamayız. Estetik güzel değeri, etik iyi değeri­ni de içerir. Bunlar arasında bir çelişki yoktur. İyi­lik değerinden yoksun bir güzel değeri düşün­mek bana zor geliyor. Aynı şekilde umut değeri düşük bir Bence edebiyat, sahih bir zemine kavu­şabilmek için, umudu daha çok konuşmalı. Bu­gün, umudu en çok konuşması gerekenler, on­dan uzak bir noktada bulunmayı marifet sayıyor gibiler. Edebiyatın varoluş nedeni, karamsarlığı ve umutsuzluğu ideoloji haline getirmek olma­malı. Yaşama kültürüne, sevgi ve umut kültürü­ne katkı sunmak, her türlü sanatın amacı olma­lı. Edebiyat ve sanat umudu, güzeli ve iyiyi geliş­tirmek için vardır. “Edebiyat Etiği” başlıklı deme­mem şöyle bitmişti: “Kızına ve oğluna yazar gibi yaz!” Ancak bu derin sorumluluğu hissettiğimiz­de, kendimizi, kendimize ait bir dünyada hisse­der ve bu dünyaya ilişkin bir sorumluluk duy­maya başlarız. Yazı o zaman bizim yazımız, dün­ya o zaman bizim dünyamız olmaya başlar. Ya­zar, umudu gören kişidir.

Değişim ve sabitlik hakkındaki düşünceleri­nizi alabilir miyiz? Bu noktada değişmez bir metin, bilinç, sanat ve felsefeye nasıl ulaşa­cağız, bunu nasıl oluşturacağız.

Sabit ve değişkeni, Mevlâna pergel metaforuyla çok güzel açıklar: Bir ayağı sabit, bir ayağı bütün dünyayı dolaşmakta. Hayatı ve düşünceyi sabit ve değişmez görmek, her şeyi bir öz haline ge­tirmek, evini yediği yemeklerin çöpleriyle dol­duran kişilerin işine benzer. Bir müddet sonra orada kendisine yaşayacak bir yer bulamaz. Sa­bit ve değişken arasında yorum vardır. Bu den­ge kurulursa saat tıkır tıkır çalışmaya başlar. Ne­yin sabit neyin değişken olduğunu iyi bilmek gerekir. En büyük tehlike, sabitleri çoğaltmak, değişken olanları bile bir müddet sonra sabit haline getirmektir. Bilirsiniz, mitolojide bir kah­raman vardır, elinin değdiği her şey altın olur. Ama ona altın değil, ekmek de lazımdır, su da. Sabitleştirme merakı, gereksiz ve rahatsız edici bir durumdur. Varoluş kültürünün önündeki en büyük engellerden biridir. Yaşama kültürünü yı­kan kötü bir alışkanlıktır. Her bilinç, kendi zama­nının sesini işitmeli, onun havasını koklamalı­dır. Ama bunu kökleri toprakta, yani “sabit olan­da” olarak yapabilmelidir. Sabit olan nedir? “Ana Metin”dir. Bunun dışında bütün yorumlar değiş­ken ve eleştiriye tabidir.

Felsefenin yalnızca teorik bir şekilde orta­ya çıkmadığını herhangi bir sanat eserinde; bir şiirde ya da görsel sanatlarda da kendi­ni gösterebildiğini vurguluyorsunuz. Edebi­yat hangi yönüyle “felsefeyi” daha çok barın­dırıyor?

Her sanat ve edebiyat eserinin, felsefi bir teme­linin olduğunu, olabileceğini düşünüyorum.

Bu ilgiyi kurabiliriz. Bu ilgiyi “çevrilebilirlik” kav­ramı ile dile getirmeyi seviyorum. Çevrilebilir­lik, burada, iki dil arasındaki çeviriyi değil, tür­ler arasındaki çeviriyi ifade ediyor. İnsanın duy­gu ve düşünceleri, eylemleri bir değer zemi­ninde ortaya çıkıyor. Bir değer taşıyor. İyi diyo­ruz, kötü diyoruz, erdem diyoruz, hakikat diyo­ruz, bilim ve teknoloji diyoruz, hak ve adalet di­yoruz… Bütün bu kavramlar çerçevesinde, sa­natta felsefi bir derinliğin olabileceğini düşün­mek gerekir. Bunu şöyle ifade edebiliriz. (1) Sa­nat, gündelik hayatı, varoluşu anlatır. Her pra­tik edimin teorik bir zemini vardır, bulunabilir. (2) Edebiyat ve sanatın konusu, felsefi değer ta­şır. (3) İmgeler ve metaforlar felsefi açıdan yo­rumlanabilir. (4) Sanat ve edebiyat eserlerinde tipler ve karakterler vardır; onlar belirli görüşle­rin, belirli tutumların, belirli kavramların temsil­cileri gibidir. Kierkegaard’un felsefesinde bu ilgi­yi kurabiliriz: Don Juan, estetik varoluş alanının temsilcisidir. Hz. İbrahim, “birey”in temsilcisidir. Agamemnon, etik alanın temsilcisidir. Camus’de Sisyphos, absürdün temsilcisidir. Bunun gibi ka­rakterleri, tipleri, imgeleri kavramsallaştırmak, kavramsal bir çerçevede ele almak mümkün­dür. Felsefe bir yönüyle pratikten soyutlanarak oluşturulan kuramsal bir yapıdır. Bu suyun katı­laşması ve buz haline gelmesi gibi bir şeydir. İs­terseniz onu yeniden sıvı haline dönüştürebilir­siniz. Ben teoriyi pratiğin katılaşmış hali olarak görme eğilimi içindeyim. Varolan kişi, hem yaşı­yor, hem felsefe yapıyor. Bence edebiyatı ve fel­sefeyi bir araya getiren bu sıcak zemin, varoluş. Teori de, pratik de, felsefe de, edebiyat da ora­da çözünüyor, orada sahneye çıkıyor, orada ya­şamaya başlıyor.

Hocam yazılarınıza baktığımız zaman felse­feden edebiyata, edebiyattan felsefeye doğ­ru karşılıklı bir yönelimin olduğunu görüyo­ruz, son kitabınızın ismi de Felsefeden Edebi­yata. Bu durumu sözcüklerin felsefeye olan kardeşliği ile mi açıklayabiliriz?

Hem felsefe, hem de edebiyat sözcüklerle ku­ruluyor. Resmin malzemesi nasıl boya, heykelin malzemesi nasıl mermer ya da bir başka mater­yal, müziğin malzemesi nasıl ki ses ise edebiyat ve felsefenin de yapı taşları, edebiyat ve felsefe­nin de sözcüklerdir. Her ikisi de sözcükleri kul­landığı halde biri edebiyat biri felsefe olur. Biri şiir biri roman olur. Biri öykü biri deneme olur. Şuraya gelmek istiyorum: Felsefe ve edebiyat, benzerlikleri olmasına karşın, farklı alanlar. Fark­lı tarzları, faklı yöntemleri, farklı ifade biçimle­ri var. Felsefe edebiyat değil, edebiyat da felsefe değil. Ama bu, onların birbirinden tümüyle ay­rışmış olduğu anlamına da gelmiyor; felsefede edebiyat, edebiyatta da felsefe bulunabiliyor. Bu iki alanın birbirine yaklaştığı, iç içe geçtiği, sı­nırlarının belirsizleştiği noktalar var. Bu nokta­larda edebiyat eseri, roman ve şiir felsefi nitelik­te ortaya çıkıyor, felsefe eseri edebi bir değer ta­şıyor. Bunu en çok çağdaş felsefe akımlarından varoluşçulukta görmekteyiz. Zaman zaman, fel­sefe ve edebiyat bir sentez oluşturabiliyor. Bu­nun nedeni, hem edebiyatın, hem de felsefenin sınırlarının nereye kadar gittiğinin tam olarak tespit edilememesi. Felsefe bilim, sanat ve ila­hiyat arasında bir yerde bulunuyor. Bir filozofta bilime yakın duruyor, bir filozofta ilahiyata yakın duruyor, bir başkasında edebiyata ve sanata ya­kın bir noktada bulunuyor. Edebiyatın ve felse­fenin birbirine yaklaştığı alanlar, beni cezp edi­yor. Bunun edebiyat için de, felsefe için de bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bunun kültü­rümüz açısından da bir anlamı var; o da şu: Biz­de, Batılı anlamda bir felsefe geleneği oluşma­mış. Ama bu bizim düşünmediğimiz, felsefi de­ğerde görüşlerimizin olmadığı anlamına gelmi­yor. Biz düşüncelerimizi, fikirlerimizi, sorgula­malarımızı, Batılı anlamada kavramsal bir yapı ve tarz içinde değil, daha çok edebiyat eserleri vasıtasıyla, hatta sözlü gelenek unsurlarıyla yap­mışız. Bu birikimin felsefi açıdan değerlendiri­lebileceğini, edebiyatımızdaki ve sözlü gelenek unsurlarımızdaki felsefi rezervin, felsefe diline çevrilebileceğini, felsefi olarak da ifade edilebi­leceğini düşünüyorum.

Sözcüklerle olan kardeşliğinizden bahset­mişken hocam 1997 de başlayan bir dergici­lik maceranız var, biraz da bundan bahsede­bilir miyiz? Hazan, Seyir ve Beyaz Gemi, hep­si de Van’da çıkan dergiler. Konya’dan çıkan bir dergi olarak, mekânsal olarak, taşradan çıkmanın zorluklarını bilen bir kişiyim. Ama ben bu zorluklar üzerinde durmak istemi­yorum hocam. Bu dergilerin sizin hayatınıza yansımasını merak ediyorum.

Dergicilik, bir tutku, bir eğitim, bir kültür. İnsa­nı yetiştiren, geliştiren ve eğiten bir uğraş. Bunu siz de dergi çıkaran biri olarak hissediyorsunuz­dur. 1997 Yılında Van’da başta Müştehir Kara­kaya dostum olmak üzere, bir grup arkadaşla Seyir’i çıkardık. Ancak 12 sayı sürebildi. Benim Ankara’ya taşınmamla birlikte Seyir’in yayın ha­yatı sona erdi. Onunla evrensel bir duyarlık orta­ya koyabildiğimizi düşünüyorum. Dönemin tek­nik ve maddi imkanlarının kısıtlılığın 2008 yılından itibaren de Beyaz Gemi’yi çıkarma­ya başladık. O da büyük Van depremine kadar, 28 sayı sürebildi. Onda da belirli bir kalite vardı. Seyir’den ve Beyaz Gemi’den önce de daha çok Müştehir Beyin çabalarıyla çıkan Hazan dergi­si vardı. Bugün bakıyorum da, 48 sayı Hazan, 12 sayı Seyir, 28 sayı Beyaz Gemi olmak üzere top­lam 88 sayılık bir birikim olmuş. Bu birikim, özel­likle Van’daki edebiyat ve sanat ortamına önem­li katkılar sunduğunu düşünüyorum. Kültürün kolay kolay yok olmayacağı düşünülürse, bun­dan sonra da bu katkının b,r şekilde devam ede­bileceğini umut ediyorum. Bugün, o ortamda bulunmuş, o halkanın içinde yer almış genç ar­kadaşlarla karşılaşmak, beni mutlu ediyor.

Dergiler, zaman zaman bir fakülte gibi çalışır, za­man zaman bir fakültenin yapamayacağını ya­parlar. Gençler burada bir ortam içinde olma­yı, okumayı, sormayı, soruşturmayı ve ifade et­meyi öğrenirler; bu yönde bir yeti kazanırlar. Geleneksel düşünce ve sanat ortamımıza bak­tığımızda, edebiyat, sanat ve düşünce dergile­rinin merkezi bir konumda olduklarını görüyo­ruz. Fikir ve düşünce hareketleri, edebiyat ve sa­nat anlayışları, belirli dergilerin etrafında şekil­lenmiş ve ortaya çıkmış. Dergi, bir fikir kardeşli­ği oluşturuyor, bir duygudaşlık oluşturuyor, bir yazı ve gönül kardeşliği oluşturuyor. Bu böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak gibi gö­rünüyor. Bizim Van’daki çalışmalarımız da böy­leydi.

Seyir dergisi ile birlikte seyir yayınlarından 1998 yılında çıkan üç tanede kitabınız var: Sanat Yazıları, Düşünmek Özgürlüğü (dene­me) ve Ay Çekimi (şiir). Dergilerin sizi besle­diğini görüyoruz, fakat benim asıl dikkatimi çeken şey şiir yazmanızdı. Öncelikli olarak hala şiir yazıyor musunuz, Ay Çekimi’yle kal­dı mı, yoksa şiir zamanı gelmedi mi, hangisi­ni kabul ederseniz? Zira şiir sıkı takip ve sü­reklilik isteyen bir alan.

Seyir Yayınlarından beş adet kitap çıkarabildik. Üçü bahsettiğiniz “kitapçık”lar. O zaman elim­de yayınlayabileceğim başka çalışmalar da var­dı, daha iyi bir yayını hayal ederek onları ertele­dim. Ama daha sonra yayınlamadım, yayınlaya­madım. Bugün geriye dönüp baktığımda, yayın­ladıklarım için, “İyi ki yayınlamışım!”, yayınlama­dıklarım için ise “Keşke yayınlasaydım!” diyorum. Üç yayının ikisi, Sanat Yazıları ve Düşünmek Öz­gürlüğü denemelerden oluşuyor. Ay Çekimi ise şiirlerimden bir seçki. Yazan kişiler, yayınlama­yı da bilmeli. Yayın yapmanın yazıyı açan, geliş­tiren ve görünüşe çıkaran bir özelliği var. Yayın, yazıyı sosyalleştiriyor, ona bir kişilik kazandırı­yor. Belki en önemlisi de yazara, “Bundan sonra ne yapmalıyım?” sorusunu sorduruyor. Yüklerin­den kurtulmuş oluyor bir bakıma, hafiflemiş ve dinlenmiş oluyor. Yeni bir yol arayışı içine girmiş oluyor. Bunun nasıl, ne şekilde ve nereden oldu­ğu, ne kadar satıldığı ve ne kadar okunduğu o kadar önemli değil. 50 adet de olsa, 100 adet de olsa, bunu yapmalı. Önemli olan bizzat yayının yapılmış olması. Zira yazı sadece kendi zama­nına hitap etmez, asıl gelecek zamana seslenir, gelecek zamanla sınanır.

Şiir en eski tutkularımdan birisi. Uzun süre bir­likte yaşadım onunla. Şiirle baktım, şiirle düşün­düm, şiirler yaşadım, şiirle hissettim. Epeyce şiir denemem oldu. Bazılarını Kırağı, Yedi İklim, Se­yir, Beyaz Gemi gibi dergilerde yayınladım. Şu ya da bu yönde, şiirlerim üzerinde bir değerlen­dirmede bulunamam. Ancak şunu söyleyebili­rim: “Şiir beni mutlu eden, bana umut veren bir şeydi.” Bugün bakıyorum da Ay Çekimi’nden bu yana 15 yıl geçmiş. Uzun bir süre. Yeni bir kitap için ne söyleyebilirim? Düşten Sonra’nın zamanı gelmiş geçmiş bile.

Felsefeden Edebiyata başlığını taşıyan ve bu yıl Hece yayınlarından çıkan kitabınızda, “Türkçede şiirin Yüklemi sorunu” diye bir ya­zınız var. Bu yazıda iki poetik eğilimden bah­sediyorsunuz. Konuyu biraz açabilir misiniz?

“Türkçede Şiirin Yüklemi Sorunu”, Türkçenin şiir felsefesine ilişkin bir yazı. Söyleme ve inşa etme, Türkçenin şiir felsefesini de oluşturmuş. Şiir söyleyenler halk edebiyatı tarzı şiiri, inşa tar­zı da divan edebiyatı tarzı şiiri oluşturmuş. İlkin­de zanaat, ikincisinde ise sanat kaygısı öne çık­mış. İnşa olarak şiir, felsefe olarak, modern sa­nat felsefesine yakın bir noktada. Sanat olma bi­linci içinde, bunu amaçlıyor, bu yönde bir iddi­ası var. Bu yaklaşımda, sanatın ve şiirin amacı “estetik”tir; “güzel”in sanatsal değerinin dışında bir amacı yoktur. Söyleme biçimi olarak şiirde ise, geleneksel bir hikmet tarzı öne çıkar. Bura­da sözün bir işe yaraması, eğitici ve terbiye edi­ci bir şekilde öne çıkması, sorun çözmesi önem­senir. Yunus’un şiirlerine baktığımızda şöyle de­diğini görebiliriz: “Söz ola kese savaşı söz ola kes­tire başı / Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ide bir söz”. Burada söz, sadece estetik bir nesne değildir ar­tık, işe yarayan, işlevi olan, eğitici ve yol gösteri­ci bir ilkedir.

Bu iki poetik tutumun ayrıldığı noktalardan biri de “ilham”dır. Söyleme biçimi olarak şiir, ilhama ve içe doğuşa dayandığını iddia eder. Şair, “Ben içime doğanı söylüyorum, ben ilhamın elçisi­yim.” der. “Ben söylemiyorum, içimdeki ses söy­lüyor.” der. Bu iç sese kutsal bir anlam da yükle­nebilir. Sokrates, konuşanın kendisi olmadığı­nı, içinde bir meleğin sesinin olduğunu söylü­yordu. Şairler de öteden beri bu iç sesi öne çı­karmışlardır. Batı dillerinde, ilhamın “vahiy” gibi bir anlamı da vardır. Hatta bizde de, “ilhan olun­du” dediğimiz zaman, bir anlamın, bir mesajın ilahi bir işaretle içimize konulduğundan söz et­miş oluruz. Böylece ilhamın ilahi ve metafizik bir kökeninin olduğunu da söylemek isteriz. Şiirleri­ni ilhamla oluşturan şairler de, sözün asıl sahibi­nin kendileri değil, adeta aracısı olduklarını söy­lerler. “Söyleyene değil, söyletene bak!” derler, “Söyleten söyletiyor” derler. Yunus da şiirlerin­de, sık sık sözün kendisinden olmadığını, ken­disinden kaynaklanmadığını, aşkın bir kaynak­tan geldiğini ifade eder. “Miskin Yunus bu sözi kendüzinden eyitmez / Hak çalab viribidi sabuk li­sanumuza” der. Bu şiir tarzında, sanat ve zana­at, iyi ve güzel, güzel ve yararlı birbirinden ayrıl­mış olmadığı için, sanatsal bilinç önde değildir. Söz bir sanat olmaktan ziyade bir “hikmet” ola­rak, “işlevsel” bir değer olarak ortaya çıkar. Bu, onun zanaat tarafını oluşturur. Modern şiirde ve sanatta ise sonuna kadar sanat olma iddiası var­dır. Bu nedenle o kendini pratik bir yararla ta­nımlamaz, böyle bir amaçla sınırlamaz. Zanaat değil, sanat yönüyle ortaya çıkmak ister. Bu ne­denle sanatçı, kaynağı belirsiz bir ilhamın aracısı olarak değil, tümüyle sözün öznesi olarak ken­dini ortaya koyar. Bu a ona, “şiiri yapan, şiiri inşa eden kişi” unvanını kazandırır. Bu şiirsel yapıda rastlantısal ve kaynağı belirsiz söyleyişlere yer yoktur. Şair, şiirini bilincin aydınlığında kuran ki­şidir; böyle bir iddia ile ortaya çıkar. Çağdaş şi­irin, bu yönde bir gelişim gösterdiğini ve gös­termekte olduğunu söyleyebiliriz. Şair kendisi­ni estetik bir nesne yapan bir kişi olarak görür. Malzemesi ise kelimelerdir. Onlardan nasıl bir şiir yapacağı, nasıl estetik bir yapı ortaya koya­cağı, ilhamın fısıltısına değil, tümüyle kendi us­talığına kalmıştır.

Sayın Hocam, söyleşimizin sonuna geldik, ama sözün sonuna gelmedik. Eklemek iste­diğiniz başka hususlar var mı?

Tabii, konular geniş, sorular ve sorunlar sınırsız. Pek çok soru sorulabilir, farklı cevaplar verilebi­lir. Edebiyat ve felsefe, sözü gezmeye çıkarmak­tır aslında, söz üzerinde yürümektir. Sözü sev­mektir, söylemeyi sevmektir, söyleşmeyi sev­mektir. Edebiyat ve felsefe, söylemek isteyenle­rin, söyleme arzusu güdenlerin, söylemede bir tat ve güzellik bulanların, söylemede bir umut ve gelecek görenlerin mesleğidir. Şimdi ister­seniz sözü tadında bırakalım ve bu söyleşmek üzere yeni bir randevumuz olsun.

Gökhan Yılmaz İle…

Gökhan Yılmaz İle…
Hayat, Edebiyat, Öykü…
Hazırlayan:Gökçe Özder

Aslında yazdıkça deli oluyor insan. On gram altını olmayan bir insan, kuyumcunun önünden kafası rahat geçer. On gram altını olan insan ise sürekli rakamlara, sayılara düşenlere,çıkanlara vs. bakar durur. Hakikaten delilik. Rahat, çok batıcı bir şey olabiliyor bazen.Yazarların sahip olduğu şey kitaplar. Ama ait oldukları? Asıl delilik bu zarurî aidiyette işte.

İlk kitabınız “Biraz Kuşlar Azıcık Allah”ın ismiyle ilgili çeşitli traji-komik olaylar yaşadığınızı biliyoruz. “İkiye Kadar Sayamamak”ın ilk öyküsü azı,cık’ı bu tepkilere bir cevap olarak okuyabilir miyiz?

Ben, entelektüel savunma ve hücum mekanizmalarının olduğuna inanıyorum. Bir şeyi bir başka şeye benzetme, iki şey arasında mutlak bağlantılar kurmak, bir şeyi başka bir şeyle yorumlamak gibi. Bir metnin yazarı ile ilgili bildiğimiz, hatta bazen hissettiğimiz her şeyi o metinde arar ya da o metinle ilişkilendiririz. Bu, en temel entelektüel savunma mekanizmasıdır. Çünkü, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz o yeni metin, bizi her an çaresiz bırakmaya hazırdır. Okur olmanın ilk duygusu çare aramaktır. Oysa metne başlarken çaresizdir okur. Bu sıkışmışlıktan kurtulmak için hemen metin dışında bir tünek ararız ve bulduğumuz ilk tünekte bekleyip onu ağırlaştırırız. O tünek, biz orada durdukça kırılmaya, çökmeye hazırlanır. Yani okur, metnin dışında şeylerle ilgilendikçe kendi çaresizliğini hazırlar. Bir yazarla, metinle ilgili önceden bildiklerimiz ya da hissettiklerimiz, o yazarın yeni bir metnini okurken bize bir kolaylık, zorluk, serinlik, sertlik vs. sağlamamalıdır. Bu önceki bilgilerimiz, yazarın, önceden yazdıkları ya da kendisi hakkında söyledikleri bile olsa. Sorunuza dönecek olursak, bütün öyküleri yazdıran, temelde bir duygular bütünüdür. İkinci kitabımın ilk öyküsünü, sadece ilk kitabımla ilişkilendirmek doğru olmaz. Bir yazar ikinci kitabını yazarken, değişen sadece kitaplarının sayısı değil, bütün bir yazı iklimidir aslında. Yoksa neden ikinci kitabını yazsın ki? Öykü yazdıran her duygu kıymetlidir, önemlidir. Yazarın işi bu duygunun vereceği gücü yakalamaktır. Aklımıza deli fikirler gelse bile o fikirleri yazabilecek duygu bileklerimize inmediyse o delilik akıllanmaya, durulmaya ve yazınsal bir vücut bulamadan kalmaya mahkûmdur bence.

Dille oynama halleriniz bize bir yandan dili iyi bilen usta bir yazarı anımsatırken öte  yandan çocuksu bir dili hatırlatıyor. Gökhan Yılmaz henüz 1’e kadar mı sayabiliyor yoksa saymaya 3’ten mi başladı?

Ben şu sıra sadece iki’yi düşünüyorum. İkinin ıstırabını, ikide olma hâllerini… O yüzden de ikiye kadar sayamıyorum. Bir şeyin içine çok fazla girince o şeye karşı kör oluyorsunuz. İçine girdiğiniz şey sizin gözünüzde tekleşiyor. Oysa bir şey sizi içine kabul ettiği andan itibaren iki olmuş oluyor. Bu da beraberinde büyük bir sancıyı getiriyor.

Kafa rahatlığı, seküler insanın varabileceği en önemli noktadır bence. Öte yandan meselesizlik de büyük bir kafa rahatlığıymış gibi görünüyor, ama aslında kafa boşluğundan başka bir şey değil. Benim dert ettiğim şey kafa boşluğu değil, kafa rahatlığı. Bu rahatlığa giden yolsa ikirciklerden, tereddütlerden geçiyor. İkirciklerin olduğu her yerde bir kabulsüzlük, bir mücadele, bir sayamama vardır. Kitabın ithafının sebebi de bu zaten.

TÜYAP’ta kitabınızı sorduğumda fuara gelen bütün kitaplarınızın tükendiği söylendi. İlk kitabınız da bir yıl dolmadan ikinci baskısını yapmıştı bile. Tükenmişlik nasıl bir his?

Bu sorunun muhatabı olduğumdan emin değilim, ama tüketen bir insan olarak düşünüp cevap vermeye çalışacağım. Tükenmek, aşırı potansiyele sahip bir fiil. Beklenen ve gerçekleşen durumlar arasındaki fark ne kadar büyükse tükenmişlik o kadar yoğun olur bana göre. On kişiyi doyurmak üzere yaptığınız bir yemeği on bir kişinin yediği yerde tükenmişlik vardır. Yazarlıkta iş biraz daha başka. Kendini doyurmak için yazar bence her insan. Yazmak, bir doygunluktan çok bir açlığın ürünüdür. Ben böyle olduğunu düşündüğüm için tükenmeyi değil de tüketmeye düşünüyorum hep. Açlık varsa tüketmek vardır çünkü. İlk kitabımın ithafı egom’aydı. Sebebi bu açlıktı belki, ama genelde öyle anlaşılmadı.

Öğrencileriniz kitaplarınızı okuyor mu? Okuyorlarsa tepkileri nasıl?

Okuyorlar mı bilmiyorum, ama alan üç beş öğrencim var. Kitaplarımdan falan bahsetmem onlara, ama internet ellerinde, her şeyi biliyorlar. Tepkilerini bilmiyorum. Sanırım tepkililer.

Öğrencilerinizin tepkilerini bilmediğinizi söylüyorsunuz. Peki Gökhan Yılmaz, Gökhan Yılmaz’ın öğrencisi olsaydı öğretmenine karşı tepkili olur muydu?

Öğrencilik bir talih meselesidir. Kimin öğrencisi olduğundan ziyade kaç yaşında, hangi şartlarda, hangi kafalarda öğrenci olduğun daha önemlidir. İnsan kendisiyle yüzleşmekten korkar çoğu kez. Bu yüzleşmeyi öğretmen-öğrenci anlamında yaşamak durumunda kalamayacak olmak önemli bir rahatlık olsa gerek. Benim talihimde kendimin öğrencisi olmamak varmış. Ne mutlu… Ben kendimin öğrencisi olsam anlattığım hikâyeleri beğenmez, daha iyilerini yazmaya çalışırdım belki. Bunu yapmak zorunda kalmadan öğrenciliğimi güzel hikâyeler dinleyerek geçirmiş olmam az şey değil bence. Lisedeki edebiyat öğretmenimi çok önemsiyordum. Kendisi harika bir hikâye anlatıcısıydı. Geçen yıl öldüğünü duyunca epey üzülmüştüm. Geriye yalnızca hikâyeler kalıyor galiba. Hikâyesizlik berbat bir şey. On senelik öğrenciliğinde kaç hikâyesi oluyor acaba bir öğrencinin? Öğretmenin? Belki de bütün mesele budur.??

İlk kitabınızda bir üslup arayışı içinde olduğunuzu görüyoruz. Dil oyunlarının daha az ve klasik öykülere serpiştirerek kullanıyorsunuz. İkinci kitabınızda ise tamamen dil oyunlarıyla bezeli, üslubunu bulmuş, homojen öyküler var. Bu bilinçli bir tercih mi?

Üslup aramasam yazdıklarımdan çok sıkılırım. Yazınsal anlamda aradığını bulmuş yazarların kendinden emin metinlerinden korusun bizi Allah. Hakikaten aradığını bulan biri neden yazsın ki? Her duyguda bir üslup, bir delişmenlik, bir durgunluk vs.kendiliğinden vardır zaten. Yazarken onu aramak, bulmaya çalışmak değil midir bir metnin enerjisini oluşturan şey? Bu enerji olmadan hiçbir şey yazabileceğime inanmıyorum ben. “Aramakla bulunmaz; bulanlar ancak arayanlardır.” demiş Beyazid-i Bestâmî. Şüphesiz farklı bir kanalda bir derde sahip bu söz ama, hiç mi alakası yok acaba sorunuzla? Demiştim, insan mutlak bir entelektüel savunma mekanizmasıyla birikiyor.

Kitabınızın kapağında tür olarak öykü yazıyor. Sizse kendinize öyk’çü diyorsunuz. Yazdıklarınızın şiiri anımsatan yanları da bolca mevcut. Bu tip tür sınırlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz ne’cisiniz?

“Öykü” yazmayı beceremediğim için söylemiştim onu. Ama kafa rahatlığım şu ki “öykü” yazmak gibi bir derdim de yok. Hem “öykücü” kelimesi çok iddialı, yani “ben bildiğin patır patır öykü yazıyorum” gibi anlamları varmış gibi geliyor bana. Yazmaktan, boş satırları doldurmaktan, insanların zihnine çimdik atmaktan bahsediyorsak biraz temkinli olmak zorundayız galiba. Ben bu temkine sığınabilmek için kendime “öykücü” dememeyi uygun gördüm. Sait Faik de “yazıcı” diyordu kendine ve herkese. Yazı şemsiyesini altında birleşmek maksadıyla söylüyordu belki ama, onun çekindiği, sığınmak istediği neydi acaba?

Yazmasaydınız deli olur muydunuz?

Aslında yazdıkça deli oluyor insan. On gram altını olmayan bir insan, kuyumcunun önünden kafası rahat geçer. On gram altını olan insan ise sürekli rakamlara, sayılara, düşenlere, çıkanlaravs. bakar durur. Hakikaten delilik. Rahat, çok batıcı bir şey olabiliyor bazen. Yazarların sahip olduğu şey kitaplar. Ama ait oldukları? Asıl delilik bu zarurî aidiyette işte.

Son günlerde Sabit Fikir’de çıkan bir yazı vesilesiyle edebiyat dünyasında tartışılan bir konu var. Size de sormak istedik. Acaba Gökhan Yılmaz bizim üst insanımız mı?

İkiye Kadar Sayamamak’la ilgili Sabit Fikir’de çıkan yazının, söylediğiniz gibi “edebiyat dünyasında tartışılan bir konu” oluşturacak potansiyele sahip olmadığını bence siz de biliyorsunuz. İki kelime edeyim diye soruyorsunuz bu soruyu, teşekkür ederim. İkinci kitabım çıktığında, bunun Yapı Kredi Yayınları’nın genç eleştirmenlere verdiği desteğin devamı olduğunu söylemiş, güya şaka yapmıştım. Ciddiye alanlar olmuş galiba, nereden bilebilirdim. İki kelimeden fazlasını ettik. Teşekkürler…

Gökhan Yılmaz korkuyor mu?

Üff, hem de ne biçim.

İsmail Kılıçarslan İle… (Hazırlayan: Ertuğrul Rast)

İsmail Kılıçarslan İle…
Şiir, Şehir, Gerçek Hayat
Hazırlayan: Ertuğrul Rast

“Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a.”

Siz Tarık Tufan’a sormuştunuz, biz de size sorarak başlayalım: “Mutlu musunuz?”

Merhaba Ertuğrul. Zor bir soru bu. Çünkü birkaç bakımdan cevabı var. Bir modern zamanlar miti olarak “mutluluk”, gayet sanal, acayip plastik bi halt etme biçimi. O manada mutlu değilim. An­cak, kadim geleneğimizde “mesud” ve “mesrur” olmanın huzurla, şükürle, meserretle ilgisi var. O manada elimden mutlu olmaktan başkası gel­mez.

Son dönemde gündemdeki meselelerle ilgili köşe yazıları yazıyorsunuz, “gündem” (Gezi Parkı, Mısır, Suriye vs.) size neler hissettiriyor?

Aslında gündemdeki meselelerle değil, varoluş sorunlarımızla ilgileniyorum. Gezi, Mısır, Suriye… Bunlar bizim esaslı sorunlarımıza müteallik meseleler. Gezi mesela, ilk birkaç gününü ve oradaki bir avuç hakiki adamı saymazsak 200 yıldır süren “çatışma”nın yeni bir safhası. Mısır ise, 90 yıllık örgütümüz, canımız ciğerimiz İhvan’ın “varoluş” meselesi. Dolayısıyla tüm bunlarla ilgilenmek, gündemle değil, dünyadaki varlığımızı izzet ve şerefimizle sürdürüp sürdüremeyeceğimizle ilgili meseleler. “Büyük bir gariplikle” ilgileniyorum bu meselelerle. Ne mutlu gariplere!

“Sosyal Medya” hayatımızdaki yerini sağlamlaştırıyor, sizi de “aktif” bir sosyal medya kullanıcısı olarak görüyoruz “twitter”da. “140 karakter” Türkiye’de neleri değiştirdi sizce?

Bunu çok uzun konuşmak lazım Ertuğrul… Bir kere mesela “yeniden örgütlenebilmenin” önünü açtı sosyal medya. Kendimize mahsus gündemimizi, ele güne muhtaç olmadan ortaya koyabilme yolunu açtı. Ve elbette yeni bir dille geldi. Bu yeni dilin dışında kalabilmeyi uzunca süre çeşitli sebeplerle denedim. Hatta twitter aleyhine ateşli konuşmalar yaptım. Lakin, daha fazla karşı koymanın anlamsız olduğunu düşünüp “burada ne yapabilirim” fikrinden hareketle kullanmaya başladım twitterı. Eh, iyi ve etkili kullandığımı da düşünüyorum. Twitter olmasaydı Gezi de, Saraçhane eylemleri de olmazdı. R4bia isimli yeni bir sembol bu kadar kolay yaygınlaşmaz, Mısır konusunda bu kadar yüksek bir farkındalık sağlanmazdı mesela. Fakat elbette, twitterın matah bir şey olduğunu savunacak değilim. Bir modern oyuncak altı üstü. “Keşke dışında kalmayı başarsaydım” dediğim anlar da olmuyor değil bu anlamda. Özellikle ergenlerin üzerime habaset boca ettikleri zamanlarda…

Meksika Sınırı programının “o şiirler” özel bölümünde (o bölümde şairlere “Türk şiirinde sizi en çok etkileyen şiir hangisidir ve niçin?” diye sormuştunuz.) Cahit Koytak’ın “futbol oynayan çocuklar” şiirini seçmiştiniz… Ben de o sorunuza benzer olarak sormak istiyorum, sizi en çok etkileyen “İsmail Kılıçarslan” şiiri hangi şiirdir ve niçin? Böylelikle şiir/şiirleriniz üzerine konuşmaya başlayabiliriz.

Beni en çok etkileyen İsmail Kılıçarslan şiiri. Nasıl soru bu abi? Çok zor yahu… Zor değil de, cevaplaması tuhaf olacak. “Bebecüklerimi birbirinden ayıramam” deyip topu taca mı atsam? Neyse, atmayayım. Kesinlikle Cinnet Modern… Hem sesi, hem de yazıldıktan sonra İsmail Kılıçarslan şiirini etkileme biçimi ile Cinnet Modern diyeceğim. Hatta bu etki mesela birebir hale dönüştü ve ilk defa Mahalle Mektebi’nde yayınlanacak Cennet Modern, Cinnet Modern’in doğal bir devamı olarak çıktı ortaya. Öyledir ama. Bazı şiirlerim, benden bağımsız olarak beni çok etkiler. Mesela “Dağa Doğru Söylenen İlahi” şiirim. “geliben hak çalabın gök yüceler evine / modernizm geliyordu ardım sıra biline” demiştim girişinde. Hala zaman zaman aklıma gelir ve beni sağlam şekilde etkiler.

Özellikle ilk kitabınız “Portakal Turta bir de Kirpi” kitabınızda “baba” s/imgesi ile karşılaşıyoruz… “Baba”larıyla konuşmayı beceremeyen bir toplumun bir bireyi olarak neler söylemek istersiniz şiirlerinizdeki “baba” s/imgesi üzerine?

Bu soru için çok teşekkür ederim abi. Yaşadığımız çağ, kelimenin her anlamıyla “anneler çağı.” Çizgi filmlerden dizilere kadar anneler cefakar, vefakar, sevgi dolu olarak resmediliyor. Babalar ise vurdumduymaz ve neredeyse canavarlar. Bunun bilinçsiz olarak yapıldığını düşünmüyorum. “Baba”, evladına iki önemli şey aktarır. İlki “sosyal durum bilgisi”, ikincisi ise “dik durma” yetisi. Bu yetileri elinden aldığınız modern bireyleri rahatlıkla köleleştirebilirsiniz. Bu anlamda ben “baba” figürünü, kendi babamdan hareketle elbette, son derece önemli buluyorum. Bir de, burada sevgili babamın hakkını teslim etmek durumundayım. Benim babamla konuşmak isteyip de konuşamadığım hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Son derece anlayışlı ve aslında son derece belirleyici bir adam olarak bana mevcut “oryantasyonumu” sağlayan adamdır babam.

“Portakal Turta bir de Kirpi’den sonra şiirlerinizde giderek artan bir dozda “modern hayat” eleştirisi görüyoruz, ilk kitaptan sonra neler değişti hayatınızda ve zihin dünyanızda?

İlk kitap “öğrenci” işiydi son tahlilde. Evet, bir işte çalışıyordum falan ama; esasta bir öğrenci gibi yaşıyor ve beklenildiği gibi kendime daha gömülü bir hayat sürdürüyordum. Evlendim sonra. Yönetici, iş yeri sahibi, televizyon programcısı falan oldum. Tüm bunlar “dışarıdaki” hayatla temasımı artırdı. Bu temas arttıkça bizi köşeye sıkıştıran, “kendimiz” olarak varlığımızı sürdürmemize izin vermeyen koca bir heyulanın varlığını hissettim. Ben bunu tam olarak “modern hayat” olarak isimlendiriyorum. Sabahın altısında yataklarımızdan doğrulup bir mağara ağzına benzeyen plazalara doluşup akşamın bir vaktine kadar “kapitalizm”in hizmetinde çalışarak “özgürleştiğini” düşünen insanlar gördüm mesela. 1 tam yıl boyunca “tatile çıkmanın” hayalini kuran mesai arkadaşlarım oldu. Bunları gördükçe şiire sızdırdım.

“Caddeler modernlere kalıyor, biz mahallelere sıkışıyoruz” dizenizden hareketle de “siz”inle “modernler” arasında ne gibi bir zihniyet farkı var, bunu sormak isterim.

Ben sohbete inanırım, modernler iletişime. Ben çaya inanırım, modernler filtre kahveye. Ben arkadaşlığa inanırım modernler ilişkiye. Ben büyük Türk şiirine inanırım modernler Elif Şafak’a. Daha sayayım mı? Temel olarak bu zihniyet farkını çok önemsiyor, bunun altını çok çiziyorum. Hepimiz, o ya da bu oranda “modernizmle yaralı” adamlarız aslında. Ne oranda karşı koyabiliyorsak buna, o oranda karşı koymalıyız. Böyle düşünüyorum.

Şiirlerinizde çok yoğun olarak benzetmeyi yani “gibi” edatını kullanıyorsunuz. Bu benzetme durumunu nasıl açıklarsınız, nasıl bir gereklilik sizi buna götürüyor?

“bu da şunun gibi” Ertuğrul… Aslında bu teknik bir mesele. İmgeye çok prim vermeyen, ama saf epik yazmayı da istemeyen “süslemeci” bir adam olduğum için “gibi” en çok ihtiyaç duyduğum kelime oluyor şiirde. Çok işlevsel buluyorum benzetmeyi.

“Cinnet Modern” şiirinizde geçen “kalan yalnızlık vardır artık akşamlardan / televizyon yalnızlığı, renk yalnızlığı, insan” dizenizden hareketle özel bir kanalda program yapan bir şair olarak “televizyon” bahsinde neler söylemek istersiniz, televizyon hiç icat edilmeseydi nasıl bir dünyada yaşardık?

Dünyayı “Müslüman akıl” yönetiyor olsaydı televizyon asla icat edilmezdi. Zira Müslüman akıl “pornografi” üretmezdi. Televizyon pornografidir. Mahremin yağmalanmasıdır. Kendisini izleyen herkese nikahı düşer. Ben ısrarla her Meksika Sınırı programında “yapacak daha iyi bir işiniz yoksa, ki televizyon seyretmektense yapabileceğiniz 150 milyon daha iyi iş bulabilirsiniz” derken artislik yapmıyorum. Buna samimiyetle inanıyorum. Televizyon, etkileşime kapalı, sizi dönüştürmeye azmetmiş bir aygıttır. Televizyonda program yapıyor olmam, bütünüyle “ekmek parası” ile ilgili bir durumdur. “Keşke elim başka bir iş tutuyor olsa da kurtulsam” dediğim bir şeydir. Yanlış anlaşılmasın. O saatte o ekranda bir politik tartışma programı olacağına Meksika Sınırı’nın olmasını çok önemserim. Hiç olmazsa şiirden, felsefeden, düşünceden bahsediyoruz. Ancak bu, televizyonun iğrenç bir pornografi kutusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üzerinizdeki gömlekten dişlerinizin sarı olmasına değin süren bir pornografi.

Şiirlerinizde birçok şairin ismi geçiyor, fakat ben özellikle “Cahit Zarifoğlu” ve şiiri için neler dersiniz diye sormak istiyorum…

“tombul kuzular aşkına” derim. Cahit Zarifoğlu, Türk şiiri için büyük sürprizdir. Dokunduğu hemen her şeyi şiire çevirme kabiliyeti olan bir adamdır. İslam tarihinden cinselliğe, küçük şehir hayatından Avrupa gezisine ne yaşadıysa şiire dökmüş bir adamdır. Dolayısıyla Cahit Zarifoğlu şiiri okumak, bir adamın hayatının tamamını okumaktır. Bu yanıyla Türk şiirinde benzerine çok az rastladığımız biridir o.

Şiirinizi Cihangir’de, Kadıköy’de, Üsküdar’da geçen dizelerden hareketle tam bir “İstanbul Şiiri” diye nitelendirebiliriz… Bize sizin gözünüzden 92 tane AVM’si olan İstanbul’u anlatır mısınız?

92 artıyor. Hedef, 2023’de 300 AVM! İstanbul, sokağın, hayatın, politikanın, sosyolojinin şiirini yazma iddiasında olan benim gibi bir şair için olağanüstü verimli bir şehir. Kaosun başkenti. Sadece metrobüs yolculuklarımdan bir şiir kitabı çıkarabilirim. O derece mümbit. Bunun dışında işte çarpık yapılaşma, değişen ilişki biçimleri, trafik sorunu falan… Olsun, İstanbul öyle de güzel, böyle de güzel. İlla Süleymaniye’de Itri’nin tekbirini duyarak şiir yazmak diye bir şey yok. Bazen de bir adamın camii kapısında karısını dövmesinin şiirini yazarsınız. Hatta yazmalısınız.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Gaybın anahtarları şairlerin elindedir.” Günümüz şiiri “gaybın anahtarı”na ne kadar yakın sizce?

Gaybın anahtarını bilemem. Ancak Türk düşüncesinin Türk şiirinin bir şubesi olduğunu hesaba katarsak, bugün adına “özgün düşünce” diyebileceğimiz hemen her üretimin altında, üstünde, yanında, yöresinde şairlerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şiirlerinizin bir özelliği de “aforizma”lar içermesi, aforizmaların net bir yargı ortaya koyması bağlamında şiir – aforizma ilişkisi için neler dersiniz?

Aslında bu da teknik bir soru. Ben şiirde “net” olmaya çok önem veririm. Bu netlik de beni sürekli “yargı bildirmeye” doğru götürür. Yargınızı şiirsel bir formla ifade ettiğinizde de o ister istemez “aforizma” olarak algılanıyor, isimlendiriliyor. “Aforizma kasmak” gibi bir derdim yok. Ancak net olmak gibi bir derdim olunca ister istemez aforizmaya doğru da ilerliyorsunuz. Bu anlamda senin “aforizma” dediğin şeyle pek bir alıp veremediğim yok. Bence bu soru aslında “vecize”ye pek meraklı lirikçilere sorulmalı anlayacağın. Hayır hayır, tartışma başlatmak gibi bir niyetim yok. Ancak lirikçilerin ne anlama geldiğini sadece kendisinin bildiği vecizelerine ayar oluyorum. Net.

Poetikanızı açıklayan “koma şiir” tabirini “son derece Türk” olarak tanımlıyorsunuz, bu tanımı biraz açabilir misiniz?

Koma şiir, Mustafa Akar’ın geliştirdiği, benim de çok büyük oranda katıldığım bir poetik anlayış. “Son derece Türk” tanımı da, “son derece bu topraklara ait” demek… “ve bundandır ‘paris ve londrada beş parasız’lığı valdeatikte bir banka tercih etmemem” dizemi örnek verebilirim mesela. Türk olma durumunu tam böyle anlıyorum ben. Büyük ve köklü bir sosyolojik mesele olarak… Bu sosyolojik meseleye Kürtler, Araplar, Türkler, Boşnaklar falan da dahil yani.

Bir söyleşinizde “Neo-epik tartışmalarından sonra belki de tartışmaya açmamız gereken bir şey: 2000 kuşağı “yeni politik şiirler” yazan bir kuşak olabilir mi?” diye bir sorunuz var. Bu “yeni politik şiir”in “neo-epik şiir”den ayrıldığı noktalar neresidir, birkaç örnekle açabilir misiniz?

Öyle mi demişim yahu? Hay Allah. Yeni politik şiirlerin en iyi örneklerini aslında gene neo-epikçiler verdi. Murat Sözer’in “İşçi” şiiri mesela. Taş gibi bir “yeni politik” şiir. Politikasını gündemden değil, gündelik olandan alan bir şiir bu. Sosyolojinin içinden alan bir şiir… Bu yanıyla “yeni politik şiir” neo-epikten bağımsız değil. Hatta neo-epik anlayışın doğal bir devamı. Ben “politik” olmayı fevkaladenin fevkinde önemli buluyorum. 2013’te yaşayan ve yazan bir şair olarak dünyaya ne söylediğiniz çok önemli zira.

Bir de bu “kuşak” bahsini sormak istiyorum. Örneğin sizin de aralarında bulunduğunuz birçok şair “2000 kuşağı” diye bir tabir kullanıyor, öte yandan aynı yıllarda şiir yazan birçok şairi bu “2000 kuşağı” tabirinizin içinde göremiyoruz, yine aynı şekilde Murat Üstübal’ın ve Bülent Keçeli’nin Ücra dergisinde de 2000’li yıllarda yazan şairlerden bir kuşak gibi bahsediliyor, oradaki “2000 kuşağı” tabirinin içinde de sizler yoksunuz. Yani birbiriyle kesişimi dahi olmayan birden çok “2000 kuşağı” ile karşılaşıyoruz. Bu “kavram kargaşası, birbirinin adını anmama” durumu nereye gider, bize bir yarar sağlar mı?

Ücra Dergisi’ni ve o tartışmaları takip etmedim. Dolayısıyla bunun üzerinden bir şey söyleyemem. Malum, 80’lerden bu yana Türk şiiri 10’lu yıllara göre kuşaklanıyor. İlk kitabını o 10’lu yılda yayınlayan ve bu kitabıyla mevcut şiir ortamına göre ya da karşı olarak konumlanan şaire “90 şairi”, “80 şairi”, “2000 şairi” diyoruz. Bu anlamıyla beni, Mustafa Akar’ı, Furkan Çalışkan’ı, Eren Safi’yi, Hakan Kalkan’ı, Alper Gencer’i ve diğerlerini “2000 kuşağı”nda saymayan her yaklaşım “güdük”tür. Birbirinin adını anmama meselesine gelince… Ben mesela Enis Akın’ın adını anmayınca Enis Akın yoksa, Enis Akın zaten hiç var olmamıştır usta. Ben bu genç şair arkadaşların sürekli olarak “bizim hakkımızı yiyorlar” diskuruna tutunmalarını hiç anlamıyorum zaten. Senin taş gibi bir şiirin varsa, biz seni engellemeye çalışsak bile sen aradan sıyrılır gidersin. Niçin ben mesela İtibar’da hiç şiir yayınlamamış Elyesa Koytak’ın, Davud Yücel’in, Ali Düz’ün, Enes Özel’in ismini burada anıyorum da, senin ismini anmıyorum sorusunun basit, son derece basit bir cevabı var: “Çünkü senin şiirini anılmaya değer bulmuyorum.” Ben niçin Büşra Dilek’in, Tuba Kaplan’ın, Belya Düz’ün şiirlerinin peşine düşüyorum da, senin şiirinin peşine düşmüyorum. Aynı gerekçeyle. Ancak bu, senin şiirini değerli ya da değersiz kılmaz. Senin şiirin, taş gibi bir şiirse, önünde kale olsa kimse tutamaz.

Niye söylüyorum bunları? Şundan. Mesela İtibar Dergisi aleyhine sağda solda konuşan, yazan-çizen arkadaşların tamamına yakını, İtibar’a ürün göndermiş ve ürünleri yayın kurulundan geçmemiş isimlerden oluşuyor. “Madem yayın kurulunun otoritesini kabul etmeyeceksin, ne diye İtibar’a ürün gönderiyorsun, ibiş” demezler mi adama? Şiirini yayınlamadık diye bize düşman olacak bir zihnin varsa sen ergen habasetiyle malul bir ibişsindir. Şair falan değilsindir.

Sadece İtibar’ın başında da değil bu problem. Daha geçen gün Hakan Arslanbenzer, Fayrap için benzer şeyler anlattı.

Ben buradan genç şair arkadaşlara vasıtanızla bir mesaj vermek istiyorum. Şu “hakkımızı yiyorlar” işini bir kenara bıraksınlar. Daha birbirlerinin şiirlerini okumayan, birbirlerine “temiz bir kalple” yaklaşmayı başaramayan adamın hakkını yesek ne olur, yemesek ne olur yahu?

Son olarak “ölüm”le aranız nasıl?

“ölüm: en gerçeği bu”

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz…

Ben teşekkür ederim Ertuğrul. Uzun süredir yaptığım en güzel söyleşi idi. Allah Mahalle Mektebi’nin yolunu açık etsin.

Mustafa Ömer Warayt İle…

Devrimin Talebeleri – Mustafa Ömer Warayt
Hazırlayan: Muhammed İkbal Şenol

Bizim umutsuz olmamıza hiç gerek yok. Böylesine büyük bir devrimi başaran inançlı halk bundan sonra da her şeyi başarabilir ve her türlü zorluğun üstesinden gelebilir. Yeter ki biz kendimize olan inancımızı yitirmeyelim.

Söyleşiye sizi tanıyarak başlamak istiyorum. Kendinizden bahseder misiniz?

İsmim Mustafa Ömer Warayt. Libyalıyım. Misrata şehrindenim. Konya’ya İnşaat Mühendisliği okumaya bu yıl geldim. Şu anda Karatay Üniversitesi Tömer Türkçe öğretim merkezinde Türkçe öğreniyorum. Aynı zamanda Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneğinde Libya ülke başkanıyım.

Ülkenizden uzakta öğrenci olmak nasıl bir duygu? Zorlandığınız şeyler oldu mu?

Tabi ki yabancı bir ülkede okumanın çeşitli zorlukları var. Bunların en başında dil sorunu geliyor. İlk geldiğim zamanlar Türkçe bilmiyordum ve kimseyi tanımıyordum. Bu başka şehirlere gitmekten çok farklı. Çünkü farklı bir ülke, aynı zamanda farklı bir kültüre alışmak demektir. Hiç tanımadığınız insanların arasında, dilini bilmeden o kültüre alışmak ve o insanları tanımak oldukça zor ve zaman alıyor.

Türkiye hakkında, özel olarak da Konya hakkında ki düşünceleriniz nelerdir?

Konya’yı daha önce hiç duymamıştım ama Türkiye hakkında bilgim vardı. Çünkü Türkiye turizm olarak ismini duyurmuş bir ülke. Bunun yanında Libya’da Türk şirketleri vardı ve ben bunlarla orada tanışma imkanı bulmuştum.

Hepsi de çok iyi insanlardı. Ayrıca Türkiye Osmanlı devletinin mirasına sahip bir ülke. Bu da çok önemli.

İstanbul’a 2007 yılında kısa bir ziyaret yapma fırsatım olmuştu. Tabi geldiğim zaman hiç Türkçe bilmiyordum.

Türkiye’ye geldikten sonra gitme fırsatı bulduğunuz şehirler oldu mu?

Ankara, Antakya ve Konya’nın ilçelerini gezdik. Beyşehir gölüne gittik ama bunlargünlük
ziyaretlerdi.

Gitmek istediğiniz başka şehirler var mı?

Trabzon, Şanlıurfa ve Bursa’yı çok methettiler. Buralara gitmek istiyorum ve merak ediyorum. Tabi İstanbul’u yeniden Türkçe konuşarak gezmek istiyorum.

Bize Libya’yı biraz anlatır mısınız?

Libya Akdeniz’e sahili olan bir ülke. Çok güzel sahillerimiz var. Bunun yanında Afrika’nın en büyük çölü olan Büyük Sahara Çölü’ne sahip. Bu çölün içerisinde hala yaşayan aileler var.  Libya yüz ölçümü olacak da çok büyük bir ülke ama topraklarının birçoğu çöl. Afrika’nın en büyük üçüncü demir madenine sahip. Tabi ki tüm bunların yanında petrol rezervlerine sahibiz ama şimdiye kadar petrol gelirlerini tam olarak ülkemizin gelişmesi yönünde kullanamadık. -İnşallah bundan sonraki yönetimler döneminde bunu gerçekleştirmeyi umut ediyoruz.-

Biliyorsunuz bizim Libya ile uzun bir ortak geçmişimiz var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Biz Müslümanlar olarak yıllarca Osmanlı yönetimi altında yaşadık. Osmanlı bizde Libya’ya İslamîyet’i getirenler olarak biliniyor. Libya’da halen Osmanlı zamanından kalma Türk aileler var. Benim de geçmişim Türk soyuna dayanıyor. Benim büyük dedelerim Türkmüş. Genel olarak Libya’da zaten üç büyük soy var. Afrika’dan gelenler var biz onlara Araplar diyoruz. Çölde yaşayan Berberiler var. Bir de Osmanlı zamanından kalan Türkler var.

Türk soy ismini kullanan aileler var mı?

Evet. Mesela Kahveci soyadında aileler var. Türkî soy ismini kullanan aileler var. Bununla beraber Türk olup ta Arap soy ismini kullananlar da var.

Libya’yı konuşurken Ömer Muhtar’dan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Ömer Muhtar’ın hatırası halen yaşatılıyor mu? Libyalı gençler bu konuda nasıl bir duyarlılığa sahip?

Çok önemli bir konuya değindiniz. Ömer Muhtar devrim döneminde devrimci gençlerin ve askerlerin en önemli simgelerinden biriydi.

Bir anlamda Ömer Muhtar dün İtalyanlara karşı nasıl Libya savunmasında önder olduysa bugün de manevi olarak bize örnek oldu. Onu örnek alan gençler bu devrimi gerçekleştirdi. Biz adeta onun filmlerini izleyerek devrime adapte olduk. Ömer Muhtar’ın bir sözü var, ‘’Biz öleceğiz veya kazanacağız ama asla teslim olmayacağız’’. Bu söz devrim sürecinde herkesin dilindeydi.

Burada önemli bir noktayı açıklamak istiyorum. İtalyan savaşında Ömer Muhtar’ın yanında bir çok önder mücahit vardı. Kaddafi sadece Ömer Muhtar’ı öne çıkarmak ve diğerlerini unutturmak istedi. Çünkü halkın bu liderlerden etkilenmesinden korkuyordu. Bunun için tarih kitaplarına diğerlerin ismini hiç yazdırmadı.

Kimdi bu isimler?

Fadil Ebu Ömer, Abdün-Nebi Bil-Hayr, Sadun Es-Vehli, Ramazan Es-Vehli. Bu iki kardeş de Türk soyundan gelen aileye mensupturlar. Bunlar ilk başta aklıma gelenler.

Ben Libya’daki gelişmeler ve devrim sürecine değinmek istiyorum. Devrime giden süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?  Devrimin başlıca nedenleri neydi?

Libya’da devrim bir anlık bir heyecan patlaması değildi. Birçok nedenler var tabi ki ama en önemlisi Kaddafi’nin tutumlarıdır. Kaddafi devrim öncesinde ülkenin petrol gelirlerini halka dağıtacağını ve halkın hizmetine kullanacağını hep söylüyordu ama bunu asla yapmadı. Libya halkından itiraz edenlerin isimlerini alıp onlara petrolden gelir vereceğini söyleyerek onları hep geçiştirdi ama asla halka verdiği sözü tutmadı. Halk da doğal olarak buna isyan etti.

Kaddafi geçtiğimiz dönemlerde,- tek suçları Kaddafi’yi istemediklerini söylemek olan- bir çok kişiyi Ramazan ayında iftar vaktinde idam ettirdi. Düşünün ki, bu insanların tek suçu Kaddafi’yi istemediklerini söylemekti. Bu insanlar bu isteklerini sadece dile getirdikleri için bu muameleye tabi tutuldu. Çocuklarının gözü önünde idam edildiler. Bunu da halka ibret için yaptı.

Kaddafi Libya ordusunu herhangi bir sebep yokken Çad’la savaşa soktu. Bunun nedeni de kendisine karşı çıkacak bir ordu istememesi. Halen bu savaşın canlı şahitleri var. Bunlarla konuştuğunuz zaman size Çad topraklarında, Çad ordusu ile Kaddafi’nin kendi askerleri arasında, yani iki ateş arasında kaldıklarını anlatacaklardır.

Yani Kaddafi, Libya ordusunu iki ateş arasında mı bırakıyordu?

Evet. Kaddafi’nin Çad’ta dostları var. Kaddafi Libya ordusunu yok etmek için, kendi ordusu ile Çad’tan anlaştıkları askerler arasına, iki ateş arasına gönderiyordu.

Tabii daha halkta patlamaya neden olan birçok neden var. Bunlar bu nedenlerden sadece birkaç tanesi.

Bize devrim sürecinde yaşananları anlatır mısınız? O süreçte neler yaşandı, ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldınız?

Biraz önce de belirttiğim gibi ben Misrata kentindenim. Benim şehrim devrim sürecinde Kaddafi’nin askerleri tarafından üç taraftan kuşatıldı ve şehir ağır bombardımana tutuldu. Tek çıkışımız olarak deniz kalmıştı. Allah’a hamdolsun bu çıkışımız kaldı da bir çok insan ölümden kurtuldu. Bu süreçte silah, gıda, ilaç ve her türlü ihtiyacımızı deniz yoluyla tedarik ettik. Türkiye’den de devrimin ilk, sıcak zamanlarında bir gemi geldi ve yaralılarımızı Türkiye’ye tedavi için götürdü. Türkiye’nin bu yardımını unutmak mümkün değil. Bu süreçte silahların büyük çoğunluğu Bingazi’den temin edildi. Kelimenin tam anlamıyla çok zor zamanlardı.

Burada şunu söylemek istiyorum. Devrim sürecinde Libya’daki bütün şehirler muhalif olarak ayaklanmadılar. Kaddafi daha devrimin ilk başlarında iken bir çok şehirden insanları öldürmüş ve aileleri sindirmişti. Misrata bulunduğu bölgede muhalif olarak kalan tek şehirdi. Libya’nın kuzeyinde, çok önemli bir noktada idi ve Misrata halkı diğer şehirler gibi sinmedi, direnişe devam etti. Bu yüzden bir çok şehit verdik. Kaddafi şehirlere sivil halkın üzerine  füzeler ile saldırıyordu. Bu füzeler toprağa düştükten sonra iki metre yerin altına inen füzeler. Düşünün ki Kaddafi bu füzeleri sivil halkın üzerine gönderiyordu. Tanklar ve silahlardan hiç bahsetmiyorum bile. En kötüsü bu füzelerdi.

Mesela 23 Nisan günü yapılan bombardımanda, saat 24.00’den 03.00’e kadar her üç dakika da bir bu füzelerden göndermişti. Bu Misrata şehrine yapılan en ağır saldırılardan biriydi.

18 Mart günü sabah yediden akşam yediye kadar 40 adet tank sadece bizim şehrimize bombardımana gelmişti. Misrata’nın bu kadar ağır saldırılara maruz kalması şehrin bulunduğu noktanın çok stratejik bir konumda bulunmasından dolayı idi.

Devrim sürecinde Misrata savunmasından dolayı Stalin’in kurduğu Stalingrad şehrine benzetilmişti.

Burada şunu da eklemeliyim. Misrata’nın önemini anlamak açısından. Amerika ve Avrupa Misrata’nın Kaddafi askerlerinin eline geçmesi durumunda, Libya’nın muhalifler ve Kaddafi arasında bölünmesi konusunu bile düşünmüşlerdi.

Tayyip Erdoğan ise devrimden sonra Misrata’yı ziyarete geldi ve halka konuşma yaptı, bizi selamladı. Bu bize manevi olarak büyük moral ve destek olmuştu. Bu ziyaret manevi olarak çok anlamlı idi. Çünkü devrimden sonra herkesin moral seviyesi, şehit ve yaralılarımızdan dolayı, çok düşüktü. Bu ziyaret bu anlamda çok önemli ve manidardır

Peki, Türkiye’den arkadaşlarınızla konuştuğunuz zaman Libya’da ki devrime Türk gençlerinin bakışı nasıl?

Maalesef Türk arkadaşlar Libya devrimi konusunda çok az bilgiye sahipler. Konuştuklarımdan sadece birkaç kişinin devrim konusunda bilgisi vardı. Sanırım onlar da bu konuyu araştırdıkları için bu bilgiye sahiplerdi. Bu konuda yeterince bilgi edinilmemesini, bilgi konusunda medyanın yeterince üzerine düşeni yapmamış olmasına bağlıyorum.

Şunu da eklemeliyim. Geçtiğimiz aylarda biz Mevlana Uluslararası Öğrenci Derneğinin organizatörlüğünde öğrenci buluşması gerçekleştirdik. Orada çeşitli yaşlarda birçok insanla görüşüp konuşma fırsatım oldu. Maalesef yaşlı insanların Kaddafi’yi yeterince tanımadıklarını, onun gerçek yüzünü bilmediklerini ve körü körüne onu savunduklarını gördüm ve birçok yaşlı insanla bu yüzden tartıştım. Libya’da yaşananların ve yaşanmış olanların gerçek ve doğru olarak anlatılması gerektiğini düşünüyorum.

Şu anda Libya’da hükümet kuruldu mu? Yoksa halen geçici yöneticiler mi işbaşında?

Şu anda hükümet kuruldu ama bu hükümet geçici bir hükümet. Birkaç yıl sonra seçimler olacak ve geçici değil, gerçekten halkın istediği işleri yapacak yöneticiler işbaşına gelecek.

Medyada o süreçte Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi büyük yankı buldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kaddafi’ye devrim sürecinde Libya’yı bırakıp başka bir ülkeye kaçması konusunda muhalifler ve halk tarafından çok uyarılar ve ikazlar yapıldı. Kaddafi, Libya’yı bırakmayacağını, burada ölse bile savaşı kazanıncaya kadar öldürmeye devam edeceğini söyledi. Aslında sonunu kendi eliyle hazırlamış oldu. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde halka karşı durabilmiş hiçbir lider şimdiye kadar olmamıştır. Kaddafi son anlarında halka kendilerini oğulları gibi gördüğünü söylemiş. Halkını oğullarını gibi gören bir baba, oğullarına, halkına böyle yapar mı?

Hâlihazırda başarıya ulaşmış bir devrim süreci var. Bundan sonraki süreçte Libya’nın geleceği için ne düşünüyorsunuz?

Bu devrim bizim için çok önemli. Çünkü bu ucuz bir devrim değildir. Halkımız bu devrim için canını ve kanını ortaya koymuştur. Birçok vatandaşımız yaralanmıştır ve bunlar devrimin izlerini ömür boyu taşıyacaklar. Bu insanlar devrimi unutamazlar. Böylesine zorlu bir süreçten sonra da her şeyin en iyisini hak ettiğimizi düşünüyorum. Halkımızın ve bundan sonra yönetime gelecek hükümetlerin Libya halkı için en iyisini yapmaya çalışacaklarından eminim.

Bizim umutsuz olmamıza hiç gerek yok. Böylesine büyük bir devrimi başaran inançlı halk bundan sonra da her şeyi başarabilir ve her türlü zorluğun üstesinden gelebilir. Yeter ki biz kendimize olan inancımızı yitirmeyelim.

Son olarak Libya halkının Türkiye’ye yönelik düşünceleri nasıl?

Türkiye bize en zor zamanımızda yardım etti. Bunu hiçbir Libyalının unutacağını sanmıyorum.

Ben bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Ben bu fırsatı sunduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Libya’nın geleceği için umut ediyorum ki her şey gün geçtikçe daha güzel olacak. Türkiye Libya arasındaki ilişkilerin bu yeni dönemde gelişerek daha da iyi olacağını ümit ediyorum. Konya halkına bana karşı olan sıcak ilgilerinden ve yardımlarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Hepsinden Allah razı olsun.

Köksal Alver İle…

“Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir.”

Şehir, Mahalle, Edebiyat… Köksal Alver İle
Hazırlayan: U. Kubilay Dündar

Sizi ilk Saklı Yara kitabınızla tanıdım. Daha sonra Konya’da aynı ortamları teneffüs ettik. O günden bugüne farklı eserler yayınladınız. Siteril Hayatlar, Çevgen, Kent Sosyolojisi, Sosyoloji Okumaları Kılavuzu ve en son Mahalle. Bunlara ilave olarak editörlüğünü yürüttüğünüz Sosyoloji Divanı dergisi. Muhakkak ki bu altı yılda çıkmış çalışmalar değil. Bu çalışmalarınız nasıl doğdu, bize biraz bahseder misiniz?

İlginize teşekkür ederim. Sizinle tanışmak benim için de önemli bir dönemeç. Mahalle Mektebi ise bu dönemecin yeni basamağı. Konya’nın bereketli iklimi bize nice dost, muhit ve yayın kazandırdı. Çalışmalara heyecan ve merak aşılayan ortamlara dahil olmayı, edebi muhitlerde demlenmeyi önemsiyorum. Üniversite deneyimimi de çok önemserim ancak akademi ile hayat arasında dengeli bir ilişkinin kurulması şartıyla. Aksi takdirde ya akademi ya hayat insanı kendine hapsedebiliyor. İkisine de hapsolmamak ikisini de bir arada tutmak gerekir. Edebiyat ve ilim meclisleri bana bunun imkanını vermiştir. Gençliğimden itibaren dahil olduğum muhitler ve o muhitlerden aldığım terbiye ve bakış tarzı,benim çalışma, merak, heyecan, yazı ve yaşama pratiklerime ilham olmuştur.

Kuşku yok ki yazının varlığı bir sorumluluk. Kişiye de belli bir sorumluluk yüklüyor. Bir ödev bilinci. Yazmak ve okumak, anlatmak ve muhabbet etmek birer sorumluluk ve ödev. Böyle bakınca yazmak, araştırmak, yayınlamak, konuşmak gerekiyor. Çalışmalarımın arka planında böylesi bir duygu vardır; yani ödev bilincinin araladığı kapılardan girip çıkma, oralardan bir şeyler derleme çabası ve aşkı. Bütün kitapların, dergilerin, öykülerin beslendiği ana mecra da budur zaten.

Son yayınlanan kitabınız Mahalle üzerinden mahalle hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Mahalle kitabınız esasen ne söylüyor? Bir önceki kitabınızla bağlantılı olarak mahalle ve site ilişkisi ne yönde seyrediyor?

Mahalle kitabı son beş-altı yıldır üzerinde çalıştığım bir kitap. Öncesinde güvenlikli siteleri konu edinen Siteril Hayatlar var. Şimdilerde ev, sokak ve kimi başka mekanlar. Her mekanı odak alan çalışmalar. Bütün çalışmalar gibi Mahalle de bir cümle ile başladı ve bir kitaba döndü. Önemsediğim bir mesele mahalle ve şehir. Dahası şehrin tamamı ve bütün bir yaşam alanları. Her birinin zengin çağrışımları var, değişik anlam katmanları. Bütün bir şehri insanı ile birlikte anlamak, insanlık durumlarını şehrin aynasında gözlemlemek gibi bir niyetim var. Mahalle, çarşı, ev, cami, mektep, çeşme, sokak gibi mekanlar şehrin birer uzvu olarak var olmakta kendince işlevler üstlenmektedir. Her biri ayrıntı denizidir ve büyük manalar ihtiva etmektedir. Mahalle ise sanki bütün bunları kendinde toplayan temel elemandır.

Mahalle bence şehir demektir. Şehir mahalle ölçeğinde hayata dahil olur. Mahalle bu yüzden bir şehir aynası, bir şehir ifadesidir. Kesinlikle köhne, arkaik, geri kalmış değildir. Şehre bağlı, şehirle iç içe, şehrin bir yerinde bulunan bir uzuvdur. Şehre olan mahalleye de olur. Mahalleye olan şehre de olur. Bitmiş bir macera olarak görülüyor mahalle ama. Galiba benim itirazım da burada başlıyor. Mahallenin nostaljik bir alan olmadığını, halen yaşayan bir özne olduğunu ifade ediyorum. Kimileri ise mahallenin tamamen bittiğini, tükendiğini ve öldüğünü söylüyor. Bense her dem yeniden dirilecek bir şehir ruhundan, bir mahalle ikliminden, bir insan insicamından söz ediyorum. Öldürmek kolay, yaşatmasını bilmeli. Mahallenin ve şehrin yaşama kaynakları üzerine düşünmeli, yeni fikirler geliştirmeliyiz. Kitap esasen bunu söylüyor. Bitti denen mahalleyi bitirmeyelim söylemimizle, onu nasıl bugünün dünyasında ifade edebiliriz, var edebiliriz ona bakalım.on yılların gözde mekanlarından olan güvenlikli sitelerin nemalandığı nokta da tam burası. Mahallenin bittiği söylemi en çok sitelere yaramaktadır. Çünkü site temelde mahalle yakınlığını, komşuluğu, birliği reklam aracı olarak kullanmaktadır. Mahalle ve dolayısıyla samimi ilişkiler bittiği için insanlar sitelere davet edilmektedir. İnsanlar da akın akın siteye akmaktadır; eski mahalle havasını buluruz umuduyla. Ne ki site mahalle değildir; ama onun kötü bir kopyasıdır. Daha bireysel, daha kendi kabuğunda hayatlara imkan tanımaktadır site. Oysa mahalle daha kolektif bir hayatı önermektedir. Meseleyi mahalle, site, şehir, varoş, gecekondu, rezidans meselesinden öte bir yaşama hali, bir şehre tutunma ve onu var etme, onu güzelleştirme hali olarak okumak daha önemli. Benim asıl derdim bu. Yaşadığımız mekanlarda ve şehirde daha insani, adil, huzurlu, güzel, hakkaniyetli, değerli bir hayat nasıl kurulur? Bunun imkanları var mıdır? Bunun somut adımları nelerdir? Bunları dert ediniyor ve bunlar üzerine düşüncelerimi açıklıyorum. İnsan insana muhtaç. İnsan mekana muhtaç. Mekan ise değerden, kültürden, inançtan, ilişkiden bağımsız değil. Nerede yaşarsak yaşayalım, bir şekilde ilişki kurmak, bu ilişki çerçevesinde belli bir kültürü yaşamak zorundayız. Mahalle bunun bir tescilidir. Site başka bir tescildir.

Henüz ilk sayısı yayınlanan Sosyoloji Divanı dergisi hakkında sormak istiyorum. Dergi hakemli-akademik bir dergi. Ancak salt akademi alanıyla sınırlı değil. Teori ile güncel arasında bir yerde duruyor ve bu yönüyle okuyucu kitlesini sadece akademi dünyasından seçmeyerek genişletiyor. Böyle bir dergiye neden ihtiyaç duydunuz, beklentileriniz nelerdir? Türkiye sosyoloji dünyasında Sosyoloji Divanı nerede durmakta, ne yapmak istemektedir?

Dergi, öteden beri fikir ve edebiyat hareketleri için bir kale, bir mevzi ve zemin olmuştur. Hemen her fikrin, ideolojinin, geleneğin, ekolün, platformun kendini dergi ile duyurması, açıklaması ilginçtir. Bu Türkiye’de olduğu gibi dünyada da böyle. Demek ki dergi temel ve uzun soluklu bir uğraş. Bir gelecek düşüdür dergi. Bir yarın hareketidir. Yarının kadrolarını, yazarlarını, düşünürlerini yetiştirme ve tabii ki bugüne söz söyleme amacı vardır dergilerin.

Türkiye’de düşünce ve edebiyat dergileri gibi bilim alanında kendini gösteren dergiler de vardır. Akademik hüviyete sahip bu dergiler ülkenin temel sorunlarını çözüm önerileri ile birlikte dile getirmekte, yeni bakış açıları sunmaktadır. En az akademideki dersler, tezler, yazılan kitap ve projeler kadar dergiler de önemlidir, hatta daha önemlidir. Biz bu niyetten hareketle sosyoloji alanında bir dergi çıkarmak, dergi ile kendi sosyolojik düşüncelerimizi ve ilgilerimizi duyurmak için Sosyoloji Divanı’nı yayınladık. Temelde sosyoloji dergisi ancak disiplinlerarası yaklaşımı önemsiyor. Hemen her alandan yazılar kabul ediyor. Edebiyat, sanat, tarih, ilahiyat, iktisat, siyaset gibi temel toplumsal alanlara yöneliyor. Ayrıca salt akademik olmasın diye hayattan sahneler, portreler, mekanlar, eşyalar, olaylar dahil oluyor dergiye. Bir entelektüel muhit olmayı, bir fikri temel oluşturmayı amaçlıyor. O yüzden klasik akademik dergilerden ayrılıyor. Kendi toplumumuzun değerlerini, sorunlarını, meselelerini merkez alan ancak evrensel insanlık gerçeğiyle yüzleşen bir dergi olmak istiyor Sosyoloji Divanı.

Bir kadro yahut bir ekol dergisi olabilir mi Sosyoloji Divanı? Açıkçası buna niyet ettiğimizi söyleyebilirim. Ancak zaman gösterecek. Biz bunu hedefleyebiliriz. Konya Sosyoloji’nin inisiyatifinde bütün Türkiye’ye seslenen, bütün insanlık durumuna ilişkin sözü olan bir dergi olmasını arzuluyoruz. Kendi dilini, üslubunu, kadrosunu, geleneğini zamanla oluşturması için çaba harcıyoruz. Umarım iyi bir ses ve soluk olur dergi. Hem entelektüel hem akademi dünyası için.

Hem öykücü hem sosyolog olmak nasıl bir etkinlik? Mesleğinizin öykücülük üzerindeki etkisi nedir? Görme biçiminizi nasıl etkiliyor sosyoloji? Yahut öykü, sosyoloji ilginizi ne şekilde besliyor?

Doğrusu hem sosyoloji hem öykü benim için iki ana damardır, birbirine akan damarlar, birbirini besleyen, bütünleyen damarlar. Her ikisini de çok önemsiyorum, her ikisinin bahşedilmiş olduğunu düşünüyor ve hamdediyorum. Sosyoloji ve edebiyatın aslında aktığı ark aynı gibi, sadece söylemleri ve dilleri farklı. İnsan ve toplum sorunları diye genellediğimiz meseleler toplamı hem öykünün hem sosyolojinin baktığı temel alan. İnsan hikayelerinin toplumun hikayesinde, toplum hadiselerin de insan tekinin hikayesinde izdüşümleri var. Birbirinden kopuk değiller. Bir aradalar. Görme biçimlerinde olsun, bir mesleği icrada olsun her ikisinin de azımsanmayacak katkıları var. Gözlem, analiz, ayrıntıyı yakalama bakımından öykü ve sosyolojinin açtığı pencereler inanılmaz. O pencerelerden bakıp duruyorum işte.

Çoğu yazarın bunalım edebiyatı yaptığı bir dönemde siz hayata dair umut dolu, hayat dolu öyküler yazıyorsunuz. Fark edilmeyen ve unutulmuş acılara da dokunuyorsunuz. Okura bir yol haritası mı çiziyorsunuz yoksa bir vicdanı mı hatırlatıyorsunuz? Hayat, aşk, hüzün ve acı denkleminde öykünüz ne anlatıyor?

Öykülerimin genelde hayattan yana, hayatın ayrıntılarına odaklanmış, bu koca yaşama serpilmiş hikmetlerin peşinde olduğu söylenebilir. Sonsuz acı, keder, hüzün dünyamız var. İnsanlar acı çekiyorlar, değişik nedenlerden dolayı. İnsanlar acı çektiriyorlar, eziyorlar, zulmediyorlar, benlikleri yok ediyorlar aynı zamanda. Hayat insanın maruz kaldıklarının bir görünümü ve dökümü. Hayat böyle bir yönüyle. Gerçekten insanı keder deryasına atan nice kötülük, zulüm, inkar ve haksızlık var. Öykü bunları biliyor, kaydediyor, yazıyor. Ama öykü aynı zamanda bir umudu alevlendirebilir de. Bir umut ışığı olabilir, bir çıkış olabilir, bir pencere açabilir. Öykü insana sabrı ve tahammülü, tevekkülü de hatırlatabilir. Onca şey oluyor dünyada her gün, onca yıkım, onca inşa ve ihya. Biraz böyle bakmak gerekir. Olanlara tek yönüyle bakmamak, yıkımda inşayı, inşada yıkımı görmek gerekir. Benim öykülerim buradan bakıyor hayata ve insana. Ve elbette hayatı önceliyor, hayatı belli bir çizgide yaşamaya daveti önceliyor. Onun için bunalım, ümitsizlik, yarınsızlık pek barınmıyor öykülerimde. Ama elbette hüzün, acı, keder, zulüm çeperinde insanın halet-i ruhiyesi öykülerimi ilgilendiriyor, öykülerim onları söylüyor, kaydediyor, duyuruyor. Bir tutamak, küçük bir ayrıntı, bir bakış insana ip uzatabilir, ona el olabilir diye bir niyetim ve umudum var. Öykülerimdeki kimi kırıntılar acaba ip yahut el olabilir mi, insana bir ses verebilir mi, onun peşindeyim ben. Dediğim gibi bütün bir hayata serpilmiş hikmetin yolundayım.

Gündelik hayatınızdaki kimi kesitler sizin akademik ilginizle ilginç bir şekilde kesişiyor. Edebiyat muhitlerine dahilsiniz. Şehir hayatına bayılıyorsunuz. Oturduğunuz mahallede yaptıklarınızı biliyorum. Özellikle mahalle çocuklarıyla birlikte birçok şey yapıyorsunuz. Aziz Taha ve arkadaşları için kurduğunuz Gümüşspor’dan tutun da kamp çadırınızı çocuklara feda edip onlara otağ kurmanız ve her yıl geleneksel çocuk iftarı düzenlemeniz. Bütün bunlar biraz site algısını kıran, mahalleliği öne alan davranışlar. Bunların önemi nedir site, mahalle ve şehir için?

Çocuklarla oldum olası aram iyidir. Ta gençliğimden beri çocuklara dönük bir takıp işler yapmışımdır. Kitap okuma, dergi çıkarma, gezme, muhabbet vs. Kendi çocuklarımla da aynı işleri aynı duygularla sürdürüyorum. Onların hayatta ve toplumda nasıl yaşamaları, bu hayata nasıl tutunmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiğini naif bir şekilde işaret eden deneyimler. Aynı zamanda arkadaşlık hukuku içinde bir şeylerin yapılmasını istiyorum. Katı bireyselliğin, katı yalnızlığın hükmetmeye çalıştığı zamanlarda inadına muhabbeti, dostluğu, arkadaşlığı, yoldaşlığı, cemaati yaşatmak gerektiğini düşünüyor ve bu şekilde hareket ediyorum. Çocuklarımın da aynı güzel ortamları teneffüs etmesini arzuluyorum ve buna dönük normal, sıradan, basit adımlar atıyorum. Çocuklara bir takım kuruyorum. Kamp çadırı kuruyorum. Piknikler yapıyoruz. Geleneksel çocuk iftarı yapıyoruz. Ağaç dikiyoruz. Gülleri buduyoruz. Bisiklet turları atıyoruz. Bütün bunların bir mahalle ve sokak içinde birlikte yapılması çok önemli. Mahalleyi ve şehri tutacak, var edecek, sürdürecek bu ve benzeri küçük adımlardan başka ne olabilir ki? Bu adımların çocukları birbirine nasıl kenetlediğini, birbirlerini nasıl daha iyi tanımaya imkan verdiğini gözlemliyorum. Hayat, biz nasıl yaşarsak öyle inşa olunur. Meşakkati, zorluğu, mücadeleyi göze alıp hayatı çekip-çevirmeye ahdetmeliyiz. O zaman hayat bizi takip eder. Biz mahallede bunu gösteriyoruz. Ve evet bir şeyler oluyor, güzel şeyler oluyor. Hayatın içinde hayatla karşı karşıya ama hayatı önceleyerek.