Burhan Sakallı – Serkisof’un Dönüşü

Burhan Sakallı – Serkisof’un Dönüşü

Zaman: Dünyaya geldiğimiz günden, göçeceğimiz güne kadar uzanan hayatın bilançosudur. Her şeyin nasıl ki bir ölçüsü varsa, zamanın ölçü birimi de saattir. İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu güne, vakti tayin edecek bir saate gereksinim duymuştur. İlk çağlarda güneşin doğuşundan batışına kadar uzanan zaman dilimleriyle belirlenen saatlerin yerini, daha sonraları kum saatleri almış, insanoğlunun teknolojiyle tanışmaya başladığı zamanlarda ise akrebi, yelkovanı, saniyesi olan saatler kullanılmaya başlamış. Söze Sabit’in dizeleriyle biraz ara verelim. Kelimelerin künhüne vardıktan sonra da saat meselesini konuşalım.

“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir

Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç sâat”

O zaman biraz da muvaktihanelerden bahsedelim. Şehir nüfusunun yoğun olduğu yerlerde, vakti doğru belirlemek için görevli birkaç memurun çalıştığı, saatle ilgili çeşitli edevatın bulunduğu, genellikle tek katlı ve merkezi camilerin girişine inşa edilen ve vakitlerin belirlendiği mekânlardır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar varlıklarını sürdüren ve bir zamanlar İstanbul’da sayısı 150’yi bulan muvakkithanelerden birisi bile müze olarak muhafaza edilseydi bugün muvakkithaneleri daha yakından tanımış olacaktık. Haydi, muvakkithaneyi görmediğinizi varsayarak, saat kulesini gördüğünüzü söyleyelim. Siz o saat kulesini kuleden ve saatten ibaret sayıyorsanız aşk olsun. O zaman siz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de okumamışsınızdır. Sözüm okuyanlara değil elbette. Okusaydınız:

“Bir umuttur zaman… Bir müphemdir zaman… Etmezseniz saatlerinizi ayar… Sizin de hayatınız kayar…” dizelerini hatırlardınız.

Mekanik saatlerin iyice dakik hale getirildikleri 18. yüzyıldan başlayarak Avrupa saatçiliğinin en büyük müşterisi Osmanlılar olmuştur. Günümüz araç bakım istasyonları ne işe yarıyorsa, muvakkithaneler de bir nevi saatlerin bakım istasyonları, herkes saatini buraya getirip muvakktithane saatine göre ayarlarmış. Aradan geçen zaman zarfında Alman saat ustası, Johann Meyer, Sultan 2. Abdülhamid’e (1876-1909) “..nice fedakârlık ve meşakkatle vücûda getirüp ezânî saat nâmıyle  yâd  etti ği sâ’atin … bir örneğini resim ve ta’rifnâmesiyle … nâçizâne arz ü takdîme cesaret eylediği” Ayar Gerektirmeyen Alaturka Saati takdim etmiştir. Daha sonraları ise kullanım kolaylığı bakımından “Hamidiye Saati”ni piyasaya sürmüş. Saat piyasası bununla kalmayacaktı elbette. Cimier, Romanson, Swatch, Casio, Belloni, Longines, Cerruti, Gues, Esprit, Jacques, Emporia, Seiko, Hislon, Nacar, vs. Duvarda, masada, kolda, saattir saat olmasına ama bunlar bakımlık ve gösteriş saatlerinden öte bir fonksiyonu olmayan saatlerdir. İster gümüş kaplama olsun, ister altın kaplama,  isterseniz tamamen altından yapılmış saat olsun ve dahi tamamen elde yapılan orijinal bir saat olsun, neticede saattir.

Evimizde, arabamızda, kolumuzda, cep telefonumuzda saat olmasaydı ne yapardık diye düşündünüz mü? Ya da saate bakmadan, bir başkasına sormadan zamanın akışını kendi kendinize mi tahmin ediyorsunuz? Zamanı tasarruflu kullanmanın ölçüsü saattir desem sizi kandırmış olmam değil mi? Peki yaşınız kırkın üstündeyse bir yerde sohbet ederken birisi sohbetin arasına Serkisof kelimesini de bir şekilde iliştirse gözleriniz fal taşı gibi açılır değil mi? TCDD Genel Müdürlüğü, 100 yıldan fazla süredir emeklilerine verdiği köstekli ve 1994 yılında tasarruf tedbirle ri nedeniyle emekli olanların boyunları bükük ayrılmalarına neden olan Köstekli Serkisof’u konuşalım diyorum. Dededen toruna, torundan toruna evladiyelik bir saat… Cengiz Coşkun, Kırağı Şiir Sanat Edebiyat Dergisinde “Serkisof’un Ölümü” diye bir hikâye yazdı. Mehmet Aycı “Serkisof Ahbabım Olur” isminde bir deneme kitabı çıkardı. Başkala rı neler yazdı bilmiyorum, ama konu Serkisof olunca, hele de dedeleri Demir yollarından emekli olanların içinin cız edeceğini biliyorum.

Düşünün ki, yelekli takım elbise giydiniz, kravatınız, gömleğiniz, kemeriniz, ayakkabınız birbirine uyumlu tiril tiril bir İstanbul beyefendisisiniz. Bir mekânda dostlarınızla oturuyorsunuz, yeleğinizin cebinden Serkisof’u çıkardınız, başparmağınızla camını okşadınız sonra vakte baktınız, kurma kolunu bir ileri bir geri vargele gibi götürüp getirdiniz yani saati kurdunuz sonra aynı ihtimamla okşadınız ve cebinize koydunuz. Sizin tiril tirilliğiniz dostlarınızın umurunda değil, Serkisof hariç diğerlerini herkes alabilir. Herkesin gözü yeleğinizin cebi ve ilik düğmesine kancayla takılı Serkisof’un zincirinde olacak. Bu durumu fark edeceksiniz ama fark etmezlikten geleceksiniz. Dostlarınızdan birisi dayanamayıp hangi müzayedede aldığınızı soracak. Siz de dedenizin çalıştığı tren garlarından başlayıp buharlı lokomotiflere kadar gideceksiniz. Dostlarınız dedelerinin demir yollarından emekli olmadığına hayıflanacaklar.

Artık dostlarınızdan ayrılma vakti gelmiştir, tekrar Serkisof’u yeleğinizin cebinden çıkarıp başparmağınızla saati okşayacak ve ‘vakit epeyi geç olmuş, sohbete doyum olmaz’ deyip müsaade isteyeceksiniz. Dostlarınız ‘yahu sohbet yeni başlamıştı’ dediklerinde de: TCDD Genel Müdürlüğü emekli olanlara artık Serkisof vermeye başlayacak, şimdiden siparişleri verilmiş bile. Sohbetin devamını torunlarımızın torunları yapacak.

E artık bana da müsaade…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>