Deneme

Cahit Suci – Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime

Cahit Suci – Kimseye Etmem Şikâyet Ağlarım Ben Hâlime

“Seni andım yine kalbimde derin bir sızı var
Yine canlandı hayalimde bütün hatıralar”

Aziz dostum, eskiden çokça dinlediğim bu şarkıyı zaman zaman hatırlarım. Her hatırlayışta hüzün, bir ateş topu olur ve yüreğime oturur; ağlamaklı olurum. Nedendir bilmem ama olur böyle. Sana yazarken de hissederim çoğu kere bu duyguyu. Biliyorum şimdi diyeceksin ki, bu başlayış öyle bir başlayış ki, yine mektuplardan söz etmeyeceksin. Evet, doğru düşünüyorsun; ne yazık ki başka bir mektuba kaldı onlardan bahsetmem. Fakat onları yazacağımı biliyorsun. Muhakkak yazacağım.

Bu mektupta ağlamaktan bahsedeceğimi düşündüğünü hisseder gibiyim. Öyle de olacak. Nasıl bir âleme/dünyaya geldiğimizin şaşkınlığıyla olsa gerek, basarız feryadı. Yani dünyaya ağlayarak merhaba deriz. Zaman içerisinde gülmeler de karışır bu ağlamaya. Ve dünyada ağlama ile gülme arasında âdeta bir sarkaç gibi, bir o yana, bir bu yana salınarak ömür sermayesini tüketir dururuz.

İnsan genelde kederden/üzüntüden ağlar. Sevinçten ağladığı da olur bazen. Ne sebeple ağlarsa ağlasın, sonuçta ortaya çıkan gözyaşıdır. Gözyaşı, içerisinde çok az miktarda kimyasallar bulundurmakla birlikte, büyük oranda sudur. Bu suyun billur çeşmelerden (göz) akması mucizevî bir haldir. Hatta bal gibi mucizedir. Hiçbir şey yokken ruhunuzda meydana gelen bir değişimden dolayı, sanki su deposunun kapakları açılmış gibi dünyaya bakan pencerenizden akar, akar, akar.

Ağlamanın/gözyaşının rahatlatıcı bir yanı da var tabii ki aziz dostum! ‘Ağla açılırsın’ sözü etrafımızda sıkça duyduğumuz bir sözdür. İçimizdeki sıkıntıyı, derdi, kasaveti gözyaşına yükleyip atarız dışarıya. Bu açıdan bakıldığında gözyaşı önemli bir binektir insanoğlu için ve aynı zamanda büyük bir nimet. Formül çok açık: ‘Ağla rahatla.’

Bazı insanlar da içlerindeki duyguyu inci mercan cinsinden taşıdıkları kıymeti gözyaşına yükleyip dışarı atmak istemezler. Ağlamazlar. Hani şarkıda der ya ‘Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…’ İçinde kalsın ister hep, onunla kalmak ister.

Acıkan çocuğun ağlaması, dayak yiyen birinin ağlaması, yakınını kaybeden birinin ağlaması, çocuğunu askere gönderen ya da kızını gelin eden bir annenin ağlaması, gurbete giden ya da gurbetten dönen bir kişinin, evlatlarının ve eşinin ağlaması, düşüp bir yerini incitenin çektiği acıdan dolayı ağlaması, kızıp sinir krizi geçiren bir kişinin ağlaması, dinlediği bir müzikten ya da okunan Kur’an-ı Kerim’den etkilenerek duygulanan birinin ağlaması, daha birçok sebepten ötürü ağlamalar. Hayata bu açıdan bakıldığında aziz dostum, hayat sanki ağlamadan ibaretmiş gibi görünüyor. Peki bu ağlamalar farkında olunarak mı oluyor? Ya da ağlamanın farkına varılıyor mu? Ağlamaların ardındaki sebep gerçekten hissediliyor mu? Hani üstad ne diyor? ‘Anlasaydınız ağlardınız’ Ya da ağlamasını bilseydiniz anlardınız. Ağlama ile anlama arasındaki illiyeti ne de güzel kuruyor. Anlamak ve ağlamak, ağlamak ve anlamak.

Bir de kendi ekseninde/etrafında kendi ile doğrudan alakası olmayan ağlamalar var; ticari ağlamalar. Bazı aileler bir yakınları öldüğünde, evde bir yas havası oluşturabilmek için insanlar tutarlar. Yas için bu kişilere gidildiğinde ağlayıcılar sorarlar: ‘Ağlamalı mı olsun, ağlamasız mı?’ Tabii para da ona göre istenir. Ağlamalı olursa miktar başka, ağlamasız olursa miktar başka. Para ile tutulan o insanlar aldıkları miktara göre ve ev sahibinin çizdiği sınırlar çerçevesinde istenilen yas havasını oraya yansıtırlar. Bir nevi tiyatro oynarlar. Aziz dostum para ile ağlayan, para ile ağlatan ağlamayı anlayabilir mi?

Can dostum! Şimdi seninle ağlama ile ilgili tanık olduğum üç olaydan bahsetmek istiyorum. Birincisi üniversite yıllarımda oldu. Kuantum fiziği dersinden imtihanımız var. Ders de birçok formül ve denklem içeriyor. Hele bir iki denklem var ki en az iki sayfayı rahat dolduruyor. Mesela Schrödinger (şödinger) denklemi. Her ne ise adamakıllı çalışmam gerekiyor. Tanımadığım ve tanınmadığım bir ortam aradım, sonunda Kongre Caddesine paralel yan sokakta Âşıklar kahvesinin (âşıklar kahvesi Erzurum’da sürdürülen âşık geleneğinin icra edildiği yer) yanında sakin bir yer buldum. Çay ocağının olduğu kısımla televizyonun olduğu kısım bir duvarla ayrıldığından çay ocağı tarafında bir masaya oturdum ve denklemlerle boğuşmaya başladım. Bir süre sonra ocakçının içeride sesli bir şekilde ağladığını gördüm. Biraz dikkat edince ocaktan çıkıp biraz sonra gelip tekrar ağladığını fark ettim. Şaşırmıştım. Ne için ağladığını sormayı düşündüğüm sırada gözüm kahvedeki diğer insanlara takıldı. Bir de ne bakayım herkes ağlıyor. Şaşkınlığım iyice arttı. Meğerse televizyonda bir film oynuyor ve bu film bir annenin çocuğu için duyduğu özlemi anlatıyor. Hemen defteri kitabı topladım oradan ayrıldım. Çünkü az daha kalsam ben de ağlayacaktım. Ortama adaptasyon yani.

İkinci şahit olduğum hadise kadir gecesinde oldu. Karaman’da Aktekke camisinde. Kadir gecesi malum cemaat kalabalık olduğu için içeride yer bulmak mümkün değil. Ben de dışarıda hasırların serili olduğu bir yere gittim oturdum. Ben mi onun yanına oturdum yoksa o mu gelip benim yanıma oturdu hatırlamıyo­rum; yanımda oturan kişi, namaz bi­tinceye hatta dua sonuna kadar içini çeke çeke ağladı, ağladı, ağladı.

Üçüncüsü ise âdeta bir tiyatro sahnesini andırıyor. Parayla ağlama değil de, para için ağlama. Sendikacılık yaptığımız dönemlerde bir sürü faaliyet yapıyoruz fakat bir türlü sesimizi duyuramıyoruz. Ne yapalım ne edelim, diye düşünürken aklımıza ağlamak geldi. Bir ağlama eylemi yapalım dedik. Olur mu olur. Sonra bir de gülme eylemi yaparız, durumun vahametini belki anlarlar diye. Amatör ruhla profesyonel tiyatroculuk yapan Kemal ATANGÜR’e meseleyi açtık. Onun da ilgisini çekti. 15-20 kişi toplandık ve geçtik televizyonun karşısına, başladık ağlamaya. Kemal bey öyle bir ağlıyor ki o kadar olur, pes yani. Dövünüyor, dizlerine vuruyor, bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp duruyor. Hadise ulusal kanallara kadar yansıdı. Maksat hâsıl olmuştu. Fakat şimdi düşünüyorum da ağlamayı alet etmişiz. Düşünmek kadar soylu bir eylem olan ağlamaya haksızlık etmişiz.

Aziz dostum, şarkı sözüyle başladığımız mektubu yine bir şarkı sözüyle bitirelim. ‘Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime/ Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime/ Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime/ Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…’ Ağlamayı anlayanlardan olmak ümidiyle sevgi ile kal. Mektubunu bekliyorum. Ha bir de; “Yâdında mı doğduğun günler/ Sen ağlardın, gülerdi âlem./ Öyle bir ömür sür ki mevtin/ Versin sana hande ele mâtem.”

Unutuyordum: Şu Kuzey Kore halkının ölen başkanları için nasıl ağladıklarını yani. Ağlamak bu kadar mı alet edilirmiş? Bu kadar mı basitleştirilirmiş? Bu kadar mı yapmacık olurmuş? Anlamanın imkânı yok. Ağlamış gibi yapmalarına mı yanmak lazım, yoksa ağlama sebeplerine mi? Bilemiyorum. Sanki bir emir verilmiş. ‘Ağlanacaaak’ denmiş. Onlar da bir askeri disiplin içerisinde başlamışlar dövünerek ağlamaya…

Etiketler
Devamı

Cahit Suci

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı