DosyaEv Dosyası

Cihan Aktaş – Evimi Kendim Yapsaydım

Cihan Aktaş – Evimi Kendim Yapsaydım

Çoğu insan gibi benim de ideal bir evim vardı, geçen zaman içinde bu evi farklı beklentilerle ye­niden ve yeniden inşa ettim. Değişime açıklık ide­al evin bir özelliği olsa gerek. Başlangıçta belirgin olan özellikler ise sağlamlık ve mahalleye açıklık­tı. Mahalle içinde büyüdüm. Oynadığım oyunlar sokağa taşıyordu. Beri taraftan bir evi yaşanmaya değer kılan asli niteliği de sağlamlık olsa gerekti. Rahmetli anneannem Erzincan depremi sırasında beş çocuğunu yitirmiş ve bir süre divane gibi do­laşmış ortalıkta. Onun yası hiçbir zaman sona er­medi. Deprem günlerini tekrar ve tekrar anlatırdı ve ben onu dinlerken “deprem öldürmez bina öl­dürür” sözü üzerine düşünürdüm. Mimarlığı mes­lek olarak seçmemin bir sebebi, depreme daya­nıklı evler yapmanın sırrına ulaşmak olabilir. Sağ­lam, hafif, genişlemeye açık, mahalle içinde, ferah, toprağa ve gökyüzüne dokunabilir, aydınlık… Bu özelliklerin hepsini taşıyan bir ev artık nadiren bu­lunabilir.

Yaşadığım bir evde beni en çok rahatsız eden neydi? PVC kaplama ve sivri topuklu terliklerle gezinen üst komşu. Bangır bangır müzik, kirli ko­ridorlar, kertenkele baskını, ikide bir arıza yapan su tesisatı, çalıştığım odaya uzak mutfak, çalıştığım odaya açık mutfak.

Kiralık bir eve en çok hangi sebeplerle bağlan­dım? Sessizliği, sesleri, rahat ve hızlı hareket etme­ye izin veren boşluklu alanları, sokağı, yeşil esin­tileri…

Evlendiğim yıla kadar yaşadığım ev sayısını bir solukta sayabilirim. Sadece dört. Refahiye’ye bağ­lı Bekolar köyündeki lojman, Refahiye içindeki Cami Şerif Mahallesi’nde yol üstünde iki ev ve ni­hayet 1973’ten 1984’e kadar on yıl yaşadığım an­nemle babamın Küçükyalı’daki evi. Daha sonra neredeyse otuz yıl boyunca hemen her sene ev değiştirdim. Şehir ve ülke taşınmaları değildi bunun tek sebebi. Ev sahibiyle en küçük bir anlaşmazlık­ta, hadi taşınalım, diyorduk eşimle; bazen de taşın­dığımız ev bir sebeple bize uzun süre yaşanamaz geliyordu. İleriki yıllarda çocukların okullarına ya­kın olma tercihiyle taşındığımız da oldu.

Bir evden diğerine taşınmak, verilmiş emeği geride bırakmak anlamına da geliyor. Bir önceki evi kapı pencere kasaları, dolapları döşemeleri, su tesisatıyla bir ölçüde kendi usulünüze göre düze­ne sokmuşken taşındığınız evin farklı problemle­rine kafa yormak zorunda kalıyorsunuz. Taşınma­lar öğreticidir. Tesisat ve badana ustalarının eksik bıraktığı sizi maharet sahibi kılar.

Hayatımın ilk evi, Refahiye’ye bağlı Bekolar köyündeki öğretmen lojmanıydı. Gri, soğuk, ka­ranlıktı.

Marguerite Duras Somut Yaşam’da “Söz ko­nusu bir şato bile olsa, evler çocuklara ayrılmış yerlerden yoksundur” diye yazar. “Buna karşılık çocuklar dönüp eve bakmasalar bile köşe bucağı anadan daha iyi tanır, her yanı karıştır, araştırır­lar.” (1)

Yılın neredeyse üç mevsimi karla kaplı köy­de beton bir evi tamamen ısıtmak mümkün değil­di. Sobalı oda ve diğerleri vardı. Diğer odalara girdiğimde kapıldığım üşüme bütün ömrümce beni takip etti sanki. O odalardaki kitap dolu kutula­rı, kolileri karıştırmayı iş edinmiştim. Ev lojmandı ve köyden uzakta, okulun yanı başında bir binaydı. Hangisi okul, hangisi ev, mimarisine bakarak ka­rar veremezdiniz. Tabii binası ve bahçesi daha bü­yük olan okuldu. Malzeme olarak betonu sevimsiz bulmamda payı olmalı lojman yıllarının. Ayrıntıları fazla hatırlamıyorum. Ben dört yaşındayken ayrıl­dık o evden. Köylülerin evine akşam oturmaları­­na, yemek davetlerine giderdik. Kerpiç ve taş evle­rin farkı üzerine düşündüğümü sanmıyorum, ama ısı farkını algılıyordum. Duvarsız Odalar başlık­lı, ailenin zamanının çoğunu geçirdiği odada ken­dine ait bir mekân arayışı içinde, masanın altında vakit geçiren çocuğun muhayyilesi başka türlü bir ev için çalışmaya başlar. Mademki kalabalık odada kendine ait bit ortam bulamıyor, masanın altında sağlamaya çalışır o boşluğu ve durduğu yerde kapı kanadının uygun yüzeyinde ideal evinin planını çi­zer. Pencere işte şöyle olsun, kapı burada dursun, işte şurada bir dolap olsa…

İdeal herhalde beton soğukluğu yaymamalıydı. Çocukların evle ilişkisini irdelerken Duras, “an­cak ayrıldıkları zaman evlere bakarlar” diye yazı­yor bir de. (2) Bekolar’daki lojman, bir kamyonun arkasında, eşyaların arasına sıkışmış olarak ayrılır­ken, geride bir mağara kovuğu görür gibi olduğu­mu hatırlar gibiyim. Lojman, soğuktu.

Refahiye’de kısa süreli oturduğumuz, sahibini “Vahdettin Amca” olarak hatırladığım evden ba­bamla Vahdettin Amca’nın bir dam üstünde gerçekleşen şiddetli kavgayı takiben dokuz sene otu­racağımız Vesile Bölük Babaanne’nin evine taşın­dık. Cami Şerif Mahallesi’ndeki o ev bütün haya­tım boyunca “yuva” denildiğinde aklıma gelen ilk adres. On yıl kadar önce yıkıldı, arsasının bulun­duğu bahçeye bakan görkemli bir köşk yaptırdı ev sahipleri; sanki o köşk güzelliğine ancak bizim hiç olmazsa yüz yaşında olsa da güzelliğini koruyan evimizin yokluğunda kavuşabilirdi.

Evimi kendim yapsaydım o evden hangi özel­liklerini alırdım? Ahşap ve taşı, tahta balkonu, pen­cerelere yapraklarının ışığı düşen elma ve armut ağaçlarını, serin ve geniş sofasını, sardunya sak­sılarıyla süslü denizliklerini, bana uç­suz bucaksızmış gibi gelen bir çayırlı­ğa bakan arka oda penceresini, odalar­daki tahta yüklükleri, sedirler ve sedir­lerin içindeki küvetleri, ahşap süpür­gelikleri, nice bakışı biriktirdiği hissi­ni uyandıran ahşap tavanları… Tah­ta merdivenin yüz yıllık izlerini, bah­çesindeki çeşmeyi, bahçeyi çevreleyen çitler boyunca ilerleyen mundar ağaç­larının gölgesini evimde bulmak ister­dim. Kusurları gözüme çarpmamış ol­malı. Çocukluk neyi talep ediyorsa su­nan bir evdi; geceleri sobalı odaya ka­panmaya zorlayan kış mevsimi dışın­da. Bütün mevsimlerde şiirseldi, bir yanıyla tabiatın ortasında, bir yanıyla şehir hülyalarına açıktı. Her bir köşe­sinde koşabilir, oyun oynayabilir, bir odasına kapanabilir, penceresinden bahçeye süzülebilirdiniz. Bahçenin imkânları evin eksiklerini, yetersiz kalan yönlerini örtüyor olma­lıydı. Bahçenin –Rum ev sahiplerinin zamanından kalma- tahtadan kanatlı kapısına doğru inen yolda hiç bitmeyen oyunların ardından eve döndüğüm­de hemen uykuya dalmak isteyecek kadar yorgun olurdum. Kanatlı kapının önündeki sokak da eve aitti, benim sokağımdı, mahalleye dağılan bir tür çocuk örgütünün toplandığı merkezdi.

Mahallesi olan ilk evdi. Belki de o nedenle son­raki yıllarda yaşadığım evleri ona kıyasla eksik ve yetersiz buldum, taşınmak için bahaneye baktım.

1972’den 1984’e kadar yaşadığım ve sonraki yıllarda da ikinci evim olan annemle babama ait Küçükyalı’daki ev, semtin ilk birkaç apartmanı ara­sında beş katlı bir yapının en üst katında yer alı­yordu. Adaları gören deniz manzarası vardı.

Orada öğrendiğim şehirleşme. Hareket eder­ken, faaliyete geçtiğinizde komşuları rahatsız et­meyecek şekilde davranmanız gerekiyordu. Mer­divenlerden atlaya zıplaya çıkamaz, ayakkabıları­mızı kapının önüne koyamaz, gece yarısında on birden sonra yüksek sesle müzik dinleyemez, ça­murlu ayakkabı izlerine kayıtsız kalamazdık.

O dairede balkonun yetmezliğini, yine de şü­kür kaynağı olabileceğini öğrendim. Bunun yanı sıra bir apartman dairesinin nasıl da sınırlayıcı ola­bildiğini fark edip çözüm yolları üzerine düşün­düm. Ortalama bir apartman dairesi nereye ka­dar esneyebilir? Camekân yaptırmak bir geniş­leme sağlamak anlamına gelmiyor. Genişleme­si, eşyayı kullanımınıza bağlı. Beş çocuklu bir aile yüz metrekarelik bir daireye nadiren ihtiyarları­nı da yerleştirebilir. Bir de asansör yoksa beşinci kat, hasta bir annenin topraktan giderek daha faz­la uzaklaşması anlamına geliyor. Çok farklı insan­lar aynı planlı dairelerde yaşıyor; standartların ay­nılığı üzerine düşündükçe başımı alıp bir kulübe yoluna düşesim gelirdi. Sezai Karakoç’un “Köşe’si ile Baudelaire’in “İçe Kapanış” ını aynı tarihlerde okudum. Bir kaba aynılık içinde yitip gitmemek için daha buluşçu, ısrarlı ve dirençli olmak gere­kirdi. Peki mimarinin bir açıklaması olması gerek­miyor mu? Mimarlık öğrencisiydim ve uygulama­nın cevabının teoriyi fazla umursamadığını fark et­miştim. Hocalarımız gecekonduların apartmanla­ra göre çok daha insani olduğunu söylüyorlardı.

Çekirdek aile / apartman dairesi ikilisinin oluş­turduğu bütünün biricik mutluluk kalıbı olarak su­nulması büyük bir yanılsama olarak görülüyor­du bana. Ömür boyunca bir mahkûmiyetin bede­lini ödememiz bekleniyordu. Hayat bundan iba­ret olamazdı. Mekânların yaydığı kuralların zama­nımı daraltarak planlarımı tehdit ettiğini duyuyor­dum. Apartman dairesi tarafından şekillendirili­yor, birbirimize benziyorduk. Hep aynı yerde, aynı adreste yaşayıp gidecek miydim? Daire asla yete­rince geniş, havadar olamazdı ve ben yıllar son­ra çeşitli metinlerde dile getireceğim gibi, -henüz feng şui söylemlerinin revaç bulmadığı yıllarda-insanın mekânda ezilip gitmemesini sağlayacak hareketliliğin peşindeydim. Sottsass haklıdır: Boş evler, kendi iradesiyle yoksul olabilecek (ya da öyle görünebilecek) kadar kendilerine ve tesadüflere hâkim olan, kısacası, genel olarak hayatta kalma içgüdüsünün her normal varlığı az ya da çok ittiği ve bağlı kıldığı rekabetin günlük gösterisinden ne zaman, ne kadar ve nasıl kurtulabileceklerine ka­rar verebilecek kadar cesur, ayrıcalıklı ya da şans­lı kişilere aittir. Dolayısıyla boş evler, zorunluluk­la boş öğrenci evleri ya da henüz ıvır zıvırla dol­durulmaya başlanmamış fukara evleri değildir. (3) Bomboş olmasa da, bir işleve ve anlama dönük olarak eşyadan arındırılmış evler peygamberlere aittir, filozoflara, dervişlere ve sanatçılara seslenir. Genç Dergi’de anlatmıştım: Boş evler, az dolu dolap­lar yoksullara ait olmadığı için de yoksulların başının bu denli kalabalıklaşması bir sorundur. Kalabalık eşya ve ıvır zıvır, sahiplerini de yanıltmaktadır çünkü. Bomboş olmasa da epeyce boş görünen evler ise, gerçekte, kafası ka­rışık insanların eseridir. Fikirlerin, tasarıların, eleştirile­rin harmanlandığı zihin, boş bir duvara bakarak dinlen­mek ister. Kendimizi yenileyemiyorsak, eşyamızı yenileye­rek bir süreliğine teselli buluruz. (4)

Hangar gibi boş bir alana ayak basayım, bunu mu istiyorum? Hayır, boşluk aslında şimdinin yük­lerinin kaplayacağı yer olarak kurcalamıyor kafa­mı, geçmiştekilere yer açmak için ona ihtiyaç du­yuyorum. “Boş Koltuk” öyküsünde boşluk, bir ucundan yakalanmış, tamamlanmaya fırsat arayan düşüncelerin birikeceği havuzdur.

Aradığım boşluğa hiç ulaşamadığım için de yıl­larca bir evden diğerine taşınıp durmak ağır gel­medi bana.

Geniş boşlukları olan bir ev vardı ve onun uç­suz bucaksızmış gibi gelen salonuna henüz üzerin­deki muşamba kılıfı açılmamış kocaman yatağıyla bir büyük karyola yerleştirilmişti. Adeta bir ens­talasyon sahnesi sunuyordu salonun o yanı. İzler­ken neyi düşünmeliydik? Bu evde oturanlar henüz yerleşmemiş ve yerleşmeye de niyetleri yok. Aslın­da iddialı eşyaların peşinde koşarken bir eve yer­leşmek mümkün mü? Peki, bir evi rastgele alın­mış eşyaya uydurabilir misiniz? Ev diretiyor: Kar­yolayı alacak bir oda yok. Ev sahibesi satın alır­ken başka bir eve taşınmayı hayal etmişti, planla­dığı gibi olmadı. Tahran’da, Veli Asr Meydanı’na çıkan Filistin Caddesi üzerindeki bir evdi. Sahibi, İranlı kocasını yitirdikten sonra İstanbul’da yaşa­maya başlayan Türkiyeli bir hanımdı. Bir süreliği­ne Tahran’a gitmiştik, satılması planlanan evde ge­çici olarak yaşayacaktık. İki küçük çocuktan olu­şan dört kişilik ailemiz için çok büyük bir evdi. Ye­teri kadar eşyamız yoktu zaten. Mademki ev geçi­ciydi, kendi içinde sahip olduğu düzeni değiştir­meyi önemsemeyebilirdik. Bir şey beni etkilemiş­ti, defterime not düşmüşüm: İran’da bir evin mut­fağındaki çekmecelerden çıkan ancak Türkiyeli bir genç kızın çeyizinde rastlanabilecek türde örgü el­bezleri, havlular. Bir de işte sözünü ettiğim kar­yola, geleceği asla planlayamayacağımızı anlatan bir metafor olarak orada duruyordu. Kaldırmak istesek de uğraşmaya değecek miydi? Hem, nere­ye kaldıracaktık? Yatak odasında kendi karyolamız vardı. Özel olarak ısmarlanmış pahalı karyola ise yatağıyla birlikte başka bir odaya yerleştirilemez­di. Ne olacaktı sonunda; yılbaşında evi satmak için gelecek olan ev sahibesi karar verecekti buna.

Misafirler gelip gidiyor ve karyola açıklaması­nı dinliyorlardı. Ali Bulaç ve Abdurrahman Di­lipak da gelmişlerdi. Yıl 1992. Onlar salonun bir köşesinde oturuyor, ben baş köşeye kurulu kar­yola hakkında açıklama yapıyordum. Yatak sipa­riş edilmişti ki hemen ardından evin beyi hızla kö­tüye giden bir hastalığa yakalandı. Evin hanımı kocasını alıp Türkiye’ye götürdü. Sipariş unutul­du. Tamamlandı ve getirildi, komşudaki anahtar­la açılan evin salonuna bırakıldı ve gidildi. Eşini ağır hastalığın ardından yitiren ev sahibesi bu ya­tak sorununu ancak yılbaşında geldiğinde çözüm­leyebilecekti.

İşte boş, boşlukları olan bir ev; ama bütün ev­lerden daha çok geçici olmaya mahkûm. Oradan –ev sahibesi evini satışa çıkardığı için emlakçı gün­de birkaç kez kapıyı çalıyor diye- yine geçici olarak Tahran’a neredeyse bitişik bir şehir olan Kerec’in bir beldesinin eteklerinde bahçeli bir eve taşındık.

Çocukluğumun bahçeli evini andırmıyordu, aralarında kaybolabileceğiniz ağaçları yoktu. Yine de Çocuklarım toprağı tanıdı, ekimi hasadı öğren­diler. İç ve dış duvarları resim defteri gibiydi. Do­mates, salatalık, marul ektik. Evin arkasından da­ğın nefesi geliyordu. Yakınlarda bir yerde bir ha­pishane vardı, sütümüzü o hapishaneye ait çiftliğin ürünlerini satmak için dolaşan bir mahkûmdan alıyorduk. Kuşlar, böcekler, kediler, ayrık otları, çiçekler, ekim, biçim, yağmur beklentisi, bereket ümidi, kahvaltı salatası için bostandan derilen de­reotu… İçime sinen ilk öykü kitabının öyküleri­ni o evde yazdım. Aynı zamanda yeni yayın haya­tına başlayan Yeni Şafak’ta köşe yazarıydım. Yazı­mı göndermek için bebek arabasıyla engebeli bir yolu aşıp postaneye ulaşmam gerekiyordu, ama ol­sun. Bahçeli ev, çocukların dünyayı doğru bir şe­kilde algılaması için en iyi müfredata sahip ilkokul.

Bahçeli evden doğru Bakü’de bir otel odası­na taşındık. Şehrin merkezindeki Cenup Oteli’nin ikinci katında bir takım odaydı. Bakü 1993’de he­nüz Sovyet konut sisteminin etkisi altındaydı. Ki­ralık ev nadiren bulunabilirdi, ev kiralama kültü­rü yaygınlaşmamıştı daha. Birkaç ay otelde kaldık ve bu hiç kolay olmadı, kızım Merve daha 2 ya­şındaydı.

Kiracılık kültürünün gelişmediği Bakü’de Sov­yet mimarlık anlayışıyla inşa edilmiş dört evde ya­şadım. Bu evlerden bende kalan izler ve izlenimler şöyle: Sovyetler döneminde yapılmış apartman­lar hayatın kamusal alan merkezli inşasına göre biçimlendirilmiş. Dar, sınırlı, tefrih için park ve meydanlara yönlendiriyor. Mesela düğün ve tazi­ye törenleri toplu konutların ortasında ayrılan or­tak alana kurulan çadırlarda gerçekleşiyor. Bütün evler herhangi bir özellik ve duyarlık hesaba ka­tılmaksızın bir standarda göre yapılıyor. Standart­ların varlığı kişisel özelliklerin dışlanması anlamı­na gelmiyor. Rastgele şekillenen hevesler vazgeçil­mez değildir. Kaldı ki içinde çoluk çocuk yaşanı­lacak olan bir evin ihtiyaç duyduğu standartlar ya­şayanların anlam dünyasının ötesinde bir uyumu teklif edemez. Ortak hafıza kişisel birikimlerin en vazgeçilmez olanlarını hatırlıyor çünkü. Cansever, Mies van der Rohe’in öğrencilerinin bir grup İngi­liz mimara anlattıklarını aktarıyor: “Bir şeyin, me­sela pencerenin bir yanlışını bulmadıkça değiştir­miyoruz.” Binalarda standartların ruhunu bir ke­nara bırakıp etkili şekiller üzerinden her yerde aynı sonucu almayı beklerseniz, varacağınız yer mo­dern mimarinin, yani CİAM’cıların (Uluslararası Modern Mimarlık Kongreleri katılımcılarının) ya­şadığı tıkanma noktası olur.

Herhangi bir evin, içinde yaşayana göre değiş­me şansı son derece sınırlıydı Bakü’de tanıdığım Sovyet dönemi mimarisinde. Mekânlar sınırlı, katı ve Le Corbusierci anlamda mekanikti. 2007’de İstanbul’da gerçekleşen Habitat toplantıları çerçe­vesinde düzenlenen Turgut Cansever’in de katıl­dığı bir atölye çalışmasına “Bakü Şehircilik ve Mi­marisine Sosyalizmin Etkilerinden İstanbul İçin Çıkarılacak Bazı Dersler” başlıklı bir metinle ka­tılmıştım.

Bakü’de yaşadığım ilk ev hüzünlü bir sessizlik­le uzayıp giden Şehitler Hıyabanı’na yakın bir ma­hallede, Meclis binasının hemen arkasında bulu­nan Üniversite Kompleksi’nin beşinci katındaydı. Ev sahiplerimiz Kimya Fakültesi’nde öğretim üye­si bir çiftti. Evlerini bize kiraya vererek ebeveyn evine taşınmışlardı. Moskova’da üniversitede öğ­renci olan oğulları için kira gelirine ihtiyaç duyu­yorlardı. Ev hiç değilse dar değildi, ancak ekono­mik kriz yüzünden bakımsız bırakılmıştı. Oturu­lur hale getirdiğimizde ev sahipleri çıkmamızı ta­lep ettiler. Enflasyon yüzünden öğretim üyelerinin maaşı bir hayli düşmüştü. Evi satıp iki ev alacak, birinin kirasıyla gelirlerini artıracaklardı.

Her evin kendi bahçesi vardı, profesörler bu bahçelerde domates patlıcan gibi sebzeler ekiyor, çay saatini orada geçiriyorlardı. Ülkenin dar za­manlarında toprağın bereketine dayanmaları aklı­ma Âşık Veysel’in şiirini getiriyordu: “Benim sadık yarim kara topraktır.” Tepeye doğru sıklıkla petrol kuyularının at başı uzantıları ile karışan dut ağaçla­rı çıkıyordu karşınıza. Evden baktığımda hoşuma giden manzaranın içine karışarak yürüyüşler ya­pıyordum. Binalarda vehmettiğim, insanların ba­kışlarındaki perdeleri delip geçen Sibirya üşümesi birçok öyküme sızmıştır.

Bakü’de yaşadığım ikinci ev merkezdeydi, arka tarafında güvercinlerin yığıldığı bir küçük park vardı. Ön taraftaki avlu apartmanlardaki sakin­ler için toplantı alanıydı, özel günlerde veya akşa­müstlerinde bir tarafında kadınlar bir tarafında er­kekler toplanırdı. Evlere sığamayan insanlar avlu­larda buluşup çay içiyorlardı. Üçüncü ev epeyce genişti, ancak ev sahibesinin eski püskü eşyalarıyla tıka basa doluydu. Girişi bakımsız, yıkık döküktü. Şehirde ev kiralama kültürü henüz yerleşmemişti.

Ev sahibemiz bir gün çıktı geldi ve geniş evin bir odasında oturma izni istedi bizden. Evini kiraya verince kızının yanına gitmişti, ama rahat değildi. Onu eve kabul edemedik. Üzgün bakışlı, çok çek­miş dindar bir kadındı. İçime dert oldu. Bir evin dışa doğru genişleme kapasitesi üzerine düşünme­ye başladım.

Bildiğim tek hareketli ev, baba tarafından de­demin Refahiye’ye bağlı Pınaryolu (Divir) köyün­deki iki bölümlük evi. Farklı girişleri olan evin bir bölümü gündelik hayatın geçtiği ocaklı “hayat” diye çağrılan salonla harika bir el işçiliğiyle yapıl­mış ahşap ambarın bulunduğu; geniş, serin kiler­den oluşuyordu. Bu eve sol tarafından bitişik ve öne doğru bir çıkıntıyla genişleyen ikinci bölümde ise yatak odalarıyla misafir odası vardı. Evin nüfu­su artarken köy enstitüsü öğrenciliği yıllarında in­şaat tecrübesi kazanmış olan babam o eve ilaveler yapmıştı, biz yaz günlerinde kalmaya gittiğimiz­de o ilave bölümde kalırdık. Köy hatta kasaba ev­lerinde böylesi genişleme eğilimine karşılık vere­cek duvarlar, kıyılar köşeler gözetilir. Turgut Can­sever bir bütünlüğü kuran bir temel felsefe içeri­sinde yerlerini alacak şekilde birbirine eklenebilen birimlere açıklığı Türk evine özgü bir istidat ola­rak tarif ediyor. Eklenebilen birimler bütünleşti­ren bir kabuk içinde daha büyük yeni birimleri, ev­leri oluşturuyorlar. “Her biri otağ olan tektonikler eskiyen parçaların yerine yenileri konabilen yahut da yıkılıp yeniden yapıldığı zaman eski parçaları üç kere, beş kere, on kere kullanılabilen birimlerden oluşuyordu” diye anlatıyor Kubbeyi Yere Koyma­mak söyleşilerinde. (5)

Hiçbir şeyin artık asla değişmeyeceği izlenimi­ni uyandıran bir evin sessizliği, yapısı konusunda kendini hissettiren, sağlamlıkla ilgili olmayan dur­muş oturmuşluğun kesinliği korkutucu; bunu da yaşadım. Semt, malzeme ve buna bağlı olarak da mukimlerin sosyal durumu bu nihai durumu öne sürüyor, savunuyordu. Ankara Küçükesat’ta bir yıl kadar yaşadığım ev, Tunalı Hilmi’ye çıkan bir so­kağa bakan beş katlı bir apartmanın üçüncü ka­tındaydı. Yeşil, sakin, emekli, laikçi Ankara’nın bir parçasıydı. Eşimin iş yerine yakın olduğu için bi­raz aceleyle tutmuştuk. Bakımlı, düzgün bir apart­mandı. Yeşil bahçesinde bize ait bir köşe vardı, vakit yoksunluğundan değerlendirememiş­tim. İki yaşındaki kızımla ilgileniyor, Kılık Kıyafet ve İktidar kitabı için çalışıyordum. Apartman her açıdan özenle inşa edilmişti ama dört kat olduğu için asansör yoktu. Basamaklar rahat, rıhtlar uy­gun ölçüdeydi, olsa olsa 17 santimetre. Mekân ko­nusunda ideal olanın arayışı içindeydim. Oturdu­ğum dairenin planına sözüm geçmezdi, peki eşya düzeniyle onu daha yaşanılabilir bir hale getirebilir miydim? Geniş salona küçük bir kanepe ve iki kol­tuk yerleştirdikten sonra bir tahta sehpa edinme­ye çalıştım; salonda masa olsun istemiyordum. Ya­tak portatif olursa yatak odası aynı zamanda otur­ma odası olarak kullanılamaz mıydı? Kitaplar ku­tular halinde küçük odada bekliyordu. Salon çalış­ma odam olsun istiyordum. 26 sene sonra düşün­düğümde bu evin mutfağını gözlerimin önüne ge­tiremiyorum. Çok fazla dolabı vardı mutfağın ve bundan memnuniyetimi birilerine aktarmıştım. O evde uzun süre kalmayabilirdik, eşya alma konu­sunda ince eleyip sıkı dokuyordum. Çalışmalarımı kitap kolilerinden oluşan bir masa üzerinde sür­dürüyordum, kısa süreli yaşayacağım şehirde evla­diyelik eşya almanın bir anlamı yoktu. Giderek o boşluğu benimsemeye başladım. Ev işini kolaylaş­tırıyor, çocuk oyunlarına izin veriyor, düşüncenin yoğunlaşmasına engel çıkarmıyordu. Projesi ve malzemesiyle iyi düşünülmüş bir apartmandı, ba­kımlı ve kendi halindeydi. Buna karşılık hayat tar­zı itibarıyla yerinizde yurdunuzda olmadığınız his­si uyandırıyordu giriş ve çıkışlarda. Ulusçu emekli ailelerin yadırgayan müfettiş bakışları, oraya ait ol­madığınızı duyuruyordu.

“Teşekkürü hak ettiniz” başlıklı öykümün geç­tiği sokağa bakıyordu apartman. Ankara’da Tunalı Hilmi’ye çıkan bir sokakta başını nineler gibi veya tavşan kulağı tarzında örtmemiş her kadın yadırga­yan, yabancılayan bakışlara maruz kalırdı. (1923’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı meclis gündemi­ne geldiğinde Tunalı Hilmi’nin bu hakkı savunan neredeyse tek milletvekili olması ilginçtir.)

Statik hesapları sağlam, şehircilik açısından ge­rekli standartları da haiz, yine de size kendinizi gü­vende duyurmuyor. Öne sürülen steril Ankaralık için insan Yunan mitolojisindeki Prokrustes misa­li kendi tarihi ve birikimini, hayat tarzını budama ya götüren haydutça bir ehlileştirme işlemine ma­ruz bırakılıyor. Kişi kendi kendinin haydudu oldu­ğu takdirde ehlileşmeye açılıp yerleşme adına mo­noton bir çağı adımlamaya başlayacaktır. Herhan­gi bir evde yerleşememek için, evin beni kendine bağlayan iyiliklerine kapılmamak adına öne sürdü­ğüm gerekçe, Küçükesat’taki evde daha bir belir­ginleşti. Ben mahallenin seslerini arıyordum, ço­cukluğumun seslerine yakın sesleri sunmak isti­yordum kızıma. Yerleşmek sayısız bağlantıyı he­saba katmayı gerektiriyordu. Mahremiyet, ışık, ru­tubet, yön, güneş, komşuluk, asansör veya merdi­ven, dışarının ve içerinin sesleri, komşular, bah­çe, yanınızdaki sokak, ulaştığınız cadde, otobüs durağı, metro istasyonu, mahallenin sesleri… Küçükesat’tan sonra taşındığım Beşiktaş’taki evim bir yanıyla mahalle seslerine açık olsa da caddeye bir hayli yakındı. Bina eskiydi. Pencereleri çift kat cam yaptırmak gerekiyordu korna seslerinden ko­runmak için. Çarşıya yakın olduğu için katlanıla­bilirdi, ancak önü kapalıydı. Karanlık, boğucu ve komşusuzdu. Sakinleri ilişkileri kemikleşmiş ka­dim Beşiktaşlı ailelerden oluşuyordu. Taşınma se­bebi kızım oldu: Gözümün değdiği bir yerde ar­kadaşlarıyla oyunlar oynamalıydı. Buna izin veren bir avlusu olan Dikilitaş’taki yokuş üstü eve taşın­dık. Ihlamur Kasrı ile Fulya Stadyumu’na bakan apartmanın aklımda kalan olumlu özelliği parke­leri. Ahşabı her zaman sevmişimdir. Bir önceki ev “marley” diye anılan PVC ile döşeliydi ve soğuk olduğu kadar çirkin de geliyordu bana. Geniş sa­lona çalışma masamı yerleştirdim. Daha sonra ya­şayacağım bütün evlerde de salon aynı zamanda çalışma odam oldu. Dikilitaş’taki evi aynı zaman­da daktilodan bilgisayara geçtiğim ev olarak hatır­lıyorum. Demek ki tarih 1988’in baharıydı. Halep­çe katliamı gerçekleşmişti ve ben bu katliam karşı­sındaki yoğun hislerimi yazıya dökebilmek için he­nüz kullanımında acemi olduğum Apple Mac bil­gisayarım karşısında huzursuzca vakit geçiriyor­dum. Yedi yıldır kullandığım cana yakın turuncu Silver Olivetti marka daktilomun bazı tuşları artık çalışmıyordu. Bilgisayarım hemen oradaydı, tuş­ları sağlam olsaydı çoktan dökülmüştü yazacağım metin kağıda! Fulya Stadyumu, çiçekler, Calvino öykü ve romanları, postmodern romanlar dönemi… “Bir fotoğraf çeker gibi yazmak ya da Ha­lepçe üzerine yazılamayan” öyküsü bir şekilde ya­zılmalıydı; bilgisayarın klavyesine ve ekranına işte o nedenle alışmam gerekiyordu.

Kendini bu fani dünyada bir mülteciden daha yerli yurtlu hisseden ne tarih biliyor sayılırdı ne de coğrafya. Halepçe fotoğrafları ve onu takiben medyaya yerleşen mülteci haberleri, ev ve yerleş­me/yerleşmeye izin vermeyen her şey üzerine me­tinler kaleme almama ivme kazandırdı. İslami ke­simde bir hayat tarzı arayışının buruk ve coşku­lu denemelerini konu alan metinlerin de katılma­sıyla Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği ki­tabını yayınlatabileceğimi düşündüm. (7) Mimar­lık öğrencisi olduğum yıllardan beri mimarlık ya­zıları yazmayı sürdürüyordum hoş. Yeni Devir Gazetesi’nde yazma maceram da 1981’de bu ga­zetenin düzenlediği makale yarışmasında “İslam mimarisi” bağlamında yazdığım yazıyla derece al­mamla birlikte başlamıştı.

Dikilitaş’taki evin mutfağı ile çalışma masam arasında uzak bir mesafe olmasa da ocağın üzerin­deki yemeğin yanık kokusunu gecikerek duymama sebep olan kapılar ve köşeler vardı. Yemeğin yan­maması için aşırı dikkat sarf etmem gerektiriyor­du. Çalışma masam niye mutfakta olmasın?

Mutfağın salona açık olduğu birkaç evde ya­şadım. Biri Tahran’da Şehrek-i Garb semtinde bir site içindeydi. Manzara, yenilik, temizlik; başka hangi sebeplerle tercih edebilirdim ki sitede otur­mayı… Pencereyi açtığımda birkaç metre ötede bir duvar yerine ağaç kümeleri görüyordum, kom­şu bina ile boğucu bir yakınlık içinde değildik.

Tercih edebileceğim bir mutfak değildi salona açık olan, ancak uzlaşarak işlevsel kılmam gereki­yordu. (6) Kolay olmayacaktı: Gelişmiş aspiratöre rağmen yemek kokusu salona nüfuz ediyordu. Pa­ravana karşılık misafir geldiğinde sofra hazırlığın­da rahat hareket edemiyordum. Buna karşılık bir­çok dalgın insanın başına gelen ocakta pişen ye­meğin yanıp gitmesine izin vermeyen uyarılar gön­derebiliyor açık mutfak. Masam orada açık mutfa­ğın salona bakan tarafındaki yemek için tasarlan­mış bankoya bitişikti, ancak bankoda kitaplar ve dergiler yığılı oluyordu. “Kendine ait bir oda” baş­ka nasıl olur? Aile hayatını benimseyen bir yaza­­rım ve çocuklarım var; ocakta bir tencere kayna­malı. Açık mutfak evi başka bir hale sokuyor, bir açıdan yukarıda anlattığım dedeme ait köy evinde­ki “hayat” diye bilinen ocaklı odaları hatırlatıyor salonla ilişkisinde. Tencereye göz atar ve işinize bakarsınız. Bu iş toz almak da olabilir, roman veya öykü yazmak da. Toz alırken de makale yazarken olduğu kadar dalgınlaşabilirim. Toz alırken de as­lında bir makalenin, öykünün, roman paragrafının cümleleri arasında yol alıyorumdur. Açıklığı, sa­lonun nazarları nedeniyle mutfağı derli toplu tut­manın sebeplerinden birine dönüşüyor hem. Ti­tiz bir mizacım var, birçok hemcinsim gibi kendi­mi bıraksam gün içindeki zamanımın çoğunu –bir yardımcı çağırdığım zamanlarda bile- tamamen te­mizliğe hasredebilirim. Açık mutfağın bankosuna yığılı dergi ve kitaplar beni mutedil olmaya çağı­rıyor; zamanımı hesaplı kullanmalıyım. Temizlik­le hastalıklı titizlik, vesveseli bir titiz olmak arasın­daki hassas çizgi konusunda hesaplı olmamı sağlı­yor, bilgisayar ekranında ilerleyen yazı. Buna karşı­lık mutfak da yaklaşan öğünü hatırlatıyor, kendim için savsaklayabilirim, ama çocuklar var, eşimin iş­ten dönüş zamanı da yaklaşıyor. Hazır yemek pa­ketlerini kuşkuyla karşıladığım için mutfağın uya­rılarına ihtiyaç duyuyor ve bazen gecikerek de olsa masamın başında dalıp gitmeme sebep olan cüm­lelerden koparıyorum zihnimi.

Paravan ve banko hem önümü kesiyor, engelli­yor beni, hem de örtüyor, görünmez kılıyor. Dışa doğru hareketsiz, gelişmeye ve değişmeye izinli ol­mayan evi iç bünyesinde daha rahat yaşanılır hale getirmeye yardım ediyor.

Şehrek-i Garb semtindeki site dairesi Tahran’daki son evim oldu. Mahalle yoktu. Apart­man komşularıyla ilişkim apartman meseleleri üze­rine konuşma ve bayram kutlamalarıyla sınırlıydı. Apartman merdivenlerinde, asansörde karşılaş­tığımızda selamlaşıyorduk. Bu selamları bir adım daha öteye taşıyacak muhabbet faslı için zaman ayıracak durumda değildim. Tamamen Türkiye’ye taşınma hazırlığı içindeydim. Dünya Bülteni ‘nde (17 Nisan 2013) ve Dergâh’ta (Haziran 2013) ya­yımlanan “Baudolino, ‘Sır’ ve ben” başlıklı yazıda anlattım. Birkaç yılı bulan aşamalı taşınma planına göre çocukluğumun bir kısmının ve gençliğimin geçtiği semte ve mahalleye dönecektim. Manza­ra değil mahalle istedim. Kız kardeşim deniz man­zaralı evimi satmış ve taleplerimi gözeterek he­nüz kentsel dönüşümün başlamadığı bir mahalle­de, cami karşısında bir ev almıştı. Eşimle birlik­te o evi hiç görmeden benimsedik. Gördüğüm­de yadırgamadım. Mahallenin seslerini ve boş­luk imkânlarını, bahçeli evlerin serinliğini ve incir ağaçlarının ışığını sevdim. Yön ve konum özellik­leri nedeniyle yazın sıcak günlerinde bile klimaya gerek duyulmayışı, ışığı, havalandırması, yapımın­da kullanılan malzeme, evi benimsememe yardım­cı olan özellikleri. Sakarya Depremi hassasiyetiy­le, yapımında depreme dayanıklı olmasına dikkat edilmiş. Hem Bertram’ın, Sedat Hakkı’nın “Türk Evi” projesini irdelerken yazdığı üzere konumu henüz “hafızası alınmış bir hatıra alanı” şeklinde açıklanamaz. Birkaç adımda, birkaç dakika içinde çocukluğumun ve gençliğimin seslerine ve manza­ralarına, köşe ve bucaklarına ulaşabilirim.(8)

Ancak birdenbire kentsel dönüşüm başladı. Bahçeler dağıldı. Sokaklar sökülen incir ağaçlarıy­la kaplandı. Evimin yüz metre ötesine Asya yaka­sının en büyük AVM’si yapılacağı söyleniyor; yı­kımlar başladı. Kimin o uçsuz bucaksız AVM’ye ihtiyacı var, bilmiyorum. Adım başı AVM ile karşı­laşıyorsunuz zaten. Düzensiz betonlaşma sürüyor. Direnen birkaç bahçeli ev de pazarlık sonuçlarına ram oldu. Kim kınayabilir?

Milyonluk Manzara kitabına “Kulübe: Uzak­taki Hafif Ev”başlığıyla yazmıştım: “İncir ağacı için ısrar eden kim?” (9)

Yine de ihtiyatlı davrandım ve sabit kütüpha­ne, giysi dolabı yaptırmak için bekledim. Misafir banyosu, çamaşır asacak genişlikte balkonu, iç açı­cı bir sofası yoktu. Arayış içinde olmayı sürdürme­niz gerekir zaten. Yine de bir süreliğine dinlene­bileceğimi duyuran özelliklerine bağlandığım için, gömme dolaplar yaptırmaya karar verdim. Göm­me dolap yaptırma kararı, bir evi bir süreliğine ya­şayacak kadar benimsemenin alametlerinden olsa gerek.

Misafir banyosu ya da adamakıllı bir banyo. Bir zamanlar kaldığım bir evde banyo tesisatı ikide bir arızalanıyor ve evi su basıyordu. Haftada bir bü­tün ev baştan aşağı ıslanıyordu; tesisat her sefe­rinde başka bir noktasında arıza yapıyordu. Tesi­satın yenilenmesi için evden bir süreliğine ayrıldık ve geri dönmedik. Boru patlar, su banyoyu aşar, odaları esir alırdı. Misafir banyosuna geri dönecek olursak… İçinde tuvaleti de olan küçük bir ban­yoyla bir ev olabileceğinden daha kalabalık bir nü­fusu barındırabilir.

Kuşkusuz döndüğümüz yer asla bıraktığımız gibi olmaz. Ben de değiştim. İdeal bir evim ol­mayacak, bu yüzden hayal kırıklığı içinde değilim, ideal ev diye bir şey satın alınamaz. Bir zaman­lar oturduğum iki katlı evin sahanlığında sağlı sol­lu iki dut ağacı karşılardı beni, o karşılamalar ma­zide kaldı. Güvercinli bir balkonu vardı mutfağın başka bir evde, zaman zaman bit istila ederdi evi, bunu göze alırdım. Yaz mevsiminde kaldığım bir çatı katını kertenkele istilası nedeniyle terk etmiş­tim. Öğreten evdi o: Çivi çakmayı, perde asmayı, kapı pencere boyamayı denemem gerekmişti, an­cak kertenkelelerle uzlaşamadım.

Evden eve, şehirden şehire, ülkeden ülkeye ta­şınarak geçirdiğim yıllar bunu öğretti: İdealinizde­ki evi ancak kendiniz yapabilirsiniz. Kaldı ki ne malzeme, ne mimarın hayal gücü ne de arsa bü­tünüyle hayallerinize karşılık gelir. Bir şeyler ideal olana yakınlaştığında ise sizin ihtiyaçlarınız, zevk ve eğilimleriniz değişmiş oluyor.

İhtiyaç duyduğum şey şimdi sadece çalışabi­lecek bir masa, bir secde yeri, zamandan kazan­mamı sağlayacak, hızlı ve kolay hareket etmemi ve düşünmemi kolaylaştıracak boşluklu alanlar ve sesler, mahallenin sesleri… Gelip geçerken bir ağaca değeyim, ezan sesini duyayım…

Her yer ve her şey kentsel dönüşüm adına o denli hızla değişiyor ki aslında hiç de az şey istemiyorum.

Atıf ve Kaynaklar:

Marguerite Duras, Somut Yaşam sf. 61, Yüzyıl Yayınları, 1988.

Duras, a.g.e., sf. 62.

Ettore Sottsass, Boş Evler Kime Ait, Cogito, sayı 18.

Cihan Aktaş, Bomboş Olmasa da Boş Evler, Genç Dergi, 3 Aralık 2006.

Kubbeyi Yere Koymamak, sf. 25, Timaş, 2012. Tektonik: Bir binayı oluşturan parçaların tamamının bir araya gelişleriyle kurulan, strük­türel sistemi kolaylıkla okumaya izin veren klasik düzen.

Cihan Aktaş, “Açık Mutfak”, Taraf, 6 Ağustos 2012.

Cihan Aktaş, Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği, Beyan Yayınları, 1992.

Carel Bertram, Türk Evini Hayal Etmek/Eve Dair Kolektif Düşünceler, sf. 307, İletişim, 2012.

Sayfiye/Hafiflik Hayali, Derleyen: Tanıl Bora, İletişim, 2014.

Etiketler
Devamı

Cihan Aktaş

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı