Cihan Aktaş – Kirli Paslı Köşeler

Cihan Aktaş – Kirli Paslı Köşeler

Gültane Hanım, o üstünü değiştirmek için odaya geçerken yine peşine düştü ve arka odanın eşiğine vardıklarında, uzun uzadıya konuşmayacağını, yine de sohbete açık olduğunu bildiren eğreti bir duruşla, bir eliyle kapının kanadına yapışarak anlatmaya başladı: Sen benim çok mutlu olduğumu sanıyorsun Nurcan, ama… Görünüşe aldanmamak gerek. Sosyal olmaya çalışıyorum, yoksa bir yerime felç inecek. Ciddi söylüyorum, daha mutluydum kirada oturduğumuz yıllarda. Kendimi yetiştirmek için elimden geleni yaptım, dişimle tırnağımla geldim bugünlere… Bak, yemin ediyorum, hem ev işlerini yapar, hem çocuklara hem de yatalak kayınvalideme bakardım. Dede o zamanlar sapasağlamdı ve çıkıp çıkıp öteki çocuklarına gitmek isterdi. Şimdi sen de görüyorsun, Dede en fazla bizde kalıyor, bizim evde rahat ediyor çünkü.

Evin temizliği konusunda ona hiçbir kadına gü­venmediği kadar güvendiğini tekrarladı. Doğ­rusu ilk gördüğünde yadırgamıştı, böyle hava­lı gündelikçi olur mu diye… Süslü püslü, ancak kendisine yetişir bu kadın, insan buna nasıl iş söyler ki, diye geçirmişti aklından. Şimdi onu ta­nıyor: Sana şu işi de yap Nurcan demem gerek­siz, zaten yapıyorsun, dedi.

Evine haftada bir değil iki kez geldiği takdirde çok memnun olacağını söyledi –geçen gelişin­de de söylemişti bunu- ve onun cevabını bekle­meden çıktı odadan.

Gültane hemen her karşılaşmalarında aşağı yu­karı böyle bir konuşma yapmaya sanki zorun­lu sayıyordu kendini: Çok mutlu olduğumu dü­şünebilirsin, ama öyle değil, kirada yaşadığım günleri özlüyorum Nurcan.

Parasından pulundan, evinin işini elin kadınına yaptırtmaktan utanıyordu sanki fakat kocasının işlerinin yoluna girdiği, para kazanmaya başla­dığı yıllarda birden güçsüz düşmüştü, hem fizi­ki olarak hem de ruhen. Gültane işte böyle safça bir kadın, çocukları yönetiyor onu. Yarım kulakla dinlemişti, bir taraftan üstünü değiştirmeye ha­zırlanıyordu. Aklı annesiyle yaptığı tartışmaday­dı: Evet anne, bir adamla buluştuğum için eve geciktim, söyler misin bunu niye yapmayayım, boşanmış bir kadınım ve iki çocuğumla birlik­te sonsuza kadar senin yanında yaşamak istemi­yorum, demiş, onun cevabını beklemeden ban­yoya girmişti. Süsleniyor, püsleniyor, öyle çıkı­yor evden, diye anlatıyordu telefonda teyzesine, banyodan çıkar çıkmaz duymuştu. Ne yapsay­dım, diye soludu hırsla. Süpürgeyle, su kovasıy­la mı düşseydim yola… Gittiğim evde nasılsa te­mizlikçi kadın giysisini geçireceğim üzerime.

Annesinin anlamaktan uzak durduğu bir kor­kuyla uzağına kaçıyor herkese aynı kişiymiş gibi gelen temizlikçi kadın görüntüsünün. Ekmeği­ni taştan olmasa da el evlerinin temizliğinden çıkartıyor yıllardır, ama elbet onun da çocuk­luk rüyaları vardı… İlkokul yıllarının kar gibi be­yaz dantelli yakalarının verdiği güven, gelecek güveni çalışıp çırpınırken geri gelmeli değil mi… Biri onu bir şekilde alsa, zorlasa bunun için hat­ta, uzaklara götürse! Tam da şu anda, sokak kı­yafetini değiştirirken… Harun, minibüs şoförü, ister istemez yine de o…

İki aydır geliyor bu eve ve gelmeyi de sürdüre­cek, fakat haftada iki kez gelmeyi düşünmüyor, gittiği başka evler de var, bünyesini zorlayamaz. Arada Türkan Hanım var, eski bir işveren; baş­ka ortak tanıdıklar da var; öyle kolay girilmez el evine. Yurtdışından misafirlerim geliyor, üstesin­den gelemem, ne olur bana ayırın cumanızı, de­mişti telefondaki yorgun ses. O yemek yaparken güvenilir biri temizlikle ilgilenmeli ve bu istis­nai bir gün olmayacak, haftada bir, hatta iki gü­nünüzü bana ayırmanızı çok isterim. “Siz”li ko­nuşması hoşuna gitmişti. Sonra “sen” diye konu­şur oldu, ama yine de saygılı. Aklı karışık bir ka­dın bu ve karışıklığı eve de yansıyor. Asla ütü­leyip katlayıp bıraktığı gibi düzgün bulamıyor havluları, çarşafları. Temizliğe gittiği evlerde bir düzen oluşturuyor oysa, insanlar o düzeni koru­maya çalışmalılar, her seferinde baştan alamaz, bu çok yorucu oluyor. Kapıların her birinin ar­kasında askılık olsa, geçici olarak oraya buraya atılan ceket pardösünün sebep olduğu dağınık­lık ortadan kalkardı. Ve Allah’ım, o ne kadar çok poşet! Ev sahibesi tereddütlü bir şekilde kocası­nın gömleklerinden söz açtı: Vakit kalırsa ütüle­yebilir misin? Bu defalık. Sonra, bana hep gün­lerin bereketi kaçtı gibi geliyor, sana da öyle ge­liyor mu, diye sordu. Aklında tarttı soruyu bir süre Nurcan ve huzursuz bir şekilde yerinde kı­pırdanan işvereninin cevap beklediğine o kadar da emin olamadığı halde cevapladı soruyu: Gel­mez mi… Uyuyup kalıyorum evde, televizyonun karşısında. Bir uyanıp bakıyorum, saat on iki ol­muş.

Tertipli düzenli olmak bir çaba ister. Bu kez pen­cereler perdeler aklanıp paklanacak, sonraki se­ferde mutfak ve banyo duvarları… Uzun saplı fır­çaları yok, hiç olmamış; nasıl temizlediler ban­yo duvarlarını bu zamana kadar? Küvete ihti­yatla baktı, deliğinde sabun köpükleriyle grileş­miş koca bir kıl topağı görme korkusuyla; git­mez olduğu bir evden kalan bir resim o. Gülta­ne Hanım tuvaleti, küveti temizlemesini istemi­yordu; tuhaf bir kadın. Bu benim işim, gerçek­ten tiksinmiyorum, kendimi kurmuş gibi yapı­yorum her bir işi, diye kestirip attı. Madem o ka­dar ısrar ediyorsun, önce ben bir iyi temizlerim, sonra sen ne istersen yap, dedi Gültane. Üstele­medi, ama tedirgin oldu. Temizlenecek alanlara bir bütün olarak bakmaya kuruyor kendini, baş­ka türlü başa çıkamaz kirle pasla. Bir kirli paslı iş, bir çamaşır astığı balkonda çay kahve molası…

İlkokul öğretmeni Ayfer Hanım’ın sözlerine yas­lanıyordu zor zamanlarında: İnsan ister doktor olsun, isterse çöp toplasın sokaktan, işinin hak­kını vermeli.

Arka balkonda kahve molası; nihayet. Gülta­ne kepekli rejim kurabiyeleriyle çıktı geldi. Soh­bet etmek istiyor, daha doğrusu, henüz iki ay­dır evine gelen gündelikçi kadını yakından tanı­mak için söz açmaya çalışıyor. Niye kocasından ayrıldığını anlatmasını beklemişti ilk konuşma­larında da. Aslında her şeyi biliyordur; Türkan Hanım’dan öğrenmiştir. İşte, canı kadar sevdiği iki oğlu var, annesi ve babasının evinde yaşıyor, babası Bağ-Kur’dan emekli, askerde kardeşi, evli ablası var. Eski kocasının da bir hayrı dokunma­dığına göre hayatını kazanmak zorunda… Öyle, eski kocası hâlâ bekâr…

Tekrar kocanla bir araya gelemez misin, diye sordu Gültane.

Hissettirmemeye çalışarak yüzünü incele­di. Kötü niyetli bir merak içinde mi? Öyle biri­ne benzetemedi hiç, yine de bocaladı. Boşan­ması söz konusu olduğunda, iş veren kadınla­ rın yüzlerinde yakaladığı, kötü niyetli denilemese de öğreneceği her bilgiye kendi halinden memnu­niyet duyma sebebi olarak yaklaşma hevesini an­latan ifadeye aşina. Sıradan bir açıklamadan öte­ye geçmedi anlattıkları, boşanmaya mecbur kalan birçok kadının başına gelebilecek türde şeyler ya­şamıştı neticede. Sonra “aşk” kelimesinin tuzağına yakalandı, çözüldü dili: Mahallenin en güzel olma­sa da en alımlı kızıydı. Âşık olduğunu sandı. Evlen­diler. Aşkına duyduğu hürmetle direndi, ama içki, kumar, hatta kadın, nihayet Romen bir “kapatma”, derken, tahammül edemez oldu duruma. Oğulla­rını alıp babasının evine dönünce de aile bütçesi­ne katkıda bulunmak için bir hal çaresi düşünme­ye mecbur kaldı.

Boşanınca insanın hayatından büsbütün çıkmış ol­muyormuş çocuklarının babası. Küçük oğlu yeni­den evlenmeleri için dil döküyor. Eski kocası kahve köşelerinde yatıp kalkacak kadar sefil düştü, yine de peşini bırakmıyor. Özellikle bayram günlerin­de üsteliyor: Çocukların hatırı için bir yere gidelim, lunaparka filan. Utanması arlanması da yok. Nasıl âşık olmuş bu adama!

Aşktan söz ediyordu, öyle ya. Laf arasında ağzın­dan kaçırdı bir cümle o sırada: Yıllar sonra yine de âşık oldu. Harun, işte, minibüs şoförü.

Bütün bunları Gültane’ye anlatmamak için bin de­reden su getirdi: Minibüs şoförü olduğu için defa­larca karşılaştılar yollarda. Akçay’a götürecekti ço­cukları, teyzelerine. Facebook’ta yazdı. O Akçaylıy­mış; hemen öne atıldı. Kıyı kordonuna git mutla­ka, Sarı Kız Heykeli yanında da fotoğraf çektirme­yi unutma, Kaz Dağları’na tırmanmadan geri dön­me… Akçay dönüşü Maltepe’de karşısına çıktı, her seferinde, mantıklı, konuşuyor, onu sahipleniyor, biraz da kıskanç. Aşırı kıskanç. Başından bir evli­lik geçmiş; orta yaşlı, tipsiz değil, yakışıklı da sayıl­maz. Çok kıskanç.

Sahil yolu üzerinde bir köşede park ettiği boş mi­nibüste surat asmış oturuyordu yanı başında, iki saattir. Onun inmeye hazırlandığını görünce, tele­fonu açtığımda cevap vereceksin Nurcan, dedi.

Müsait olmuyorum ki her zaman.

Öyleyse evde telefonunu açık tut. Beni aile içine sokmuyorsun! Aile içinde neler konuşuluyor, du­yayım da tanıyayım aileni.

Asla olmaz! İnsan kendi evinde her şey konuşur.

Ne konuşulur bir evde yahu! Benden sakladığın bir şeyler mi var?

Ardından işte şunları söyledi: Şu güneş gözlüğünü de takma diyorum! Evlere temizliğe gidiyorsun alt tarafı, ne bu prenses havaları!

Sağda solda türlü biçimlerde kulağına erişen bu sözü o söyleyince, ilk kez duymuş gibi sarsıldı Nur­can; ağlamadı, ama sanki ağlayacakmış gibi titredi sesi. Küstüler barıştılar, küstüler barıştılar, defalar­ca. Mesela gözlük camları kapkalın, sıskalıktan ko­pacakmış gibi duran pamuk şeker satıcısı delikanlı konusu… Gözleri görmüyormuş doğru dürüst. Mi­nibüsteki yolcuların hemen hepsi birer pamuk şe­ker aldı. Harun üç tane istedi, paranın üstünü de almadı delikanlıdan… İnerken de pamuk şekerle­ri çocuklarına götürsün diye eline tutuşturdu. Aklı­nın bir köşesinde sakladığı bir hatıra bu. İstediğin­de düşünceli olabiliyor, fakat anı anına uymadığı­na göre, onunla yarın, öbür gün nasıl geçer, kesti­remiyor insan.

O bütün bunları bir kez daha hatırlayıp ölçüp bi­çerken iç dünyasında, Gültane Hanım niye sosyal olmaya mecbur kaldığı konusunu açmıştı, yine: İkimiz de hayat mücadelesi veriyoruz, dedi. İkimiz de kimseye müdanamız olmasın, istiyoruz. Kocam niye kahrolası bir yük gibi görsün beni?

Yine de kuruntusu eksik olmuyor; genç ve güzel, aynı zamanda ölçüsüz bulduğu sekreterlerden nefret ettiğini belli eden üç beş cümle etmeden geçmiyor. İlk gün onu kapıda gördüğünde de şa­şırdı epey. Bocaladı. Gelmese bir daha, keşke gel­mese, diye düşünmüş olabilir. Bakımsız, şişman, kendinden bezmiş görünümlü biri olsa temizlikçi kadın… Acır, üzülür, derdini anlamaya çalışır, işine ortak olurdu. Onu çalıştırdığı için de iyilik yapmış gibi hissederdi kendini. Ancak, kocasının göm­leklerini hatta fanilalarını ütüleyecek işçi bir mo­del gibi ışıl ışıl göründü kapıda. Kendisine acınma­sından nefret ettiğini de daha ilk gün belli etti. İşi­ne karışılmasından hoşlanmıyor. Temizlediği alan­ların hakkını savunuyor, derleyip topladığı çek­mecelerdeki dağınıklığı sorguluyor, mutfakta ka­rışan düzenin hesabını soruyor, evin biricik kızına saçlarını bir tülbentin üstüne tarasın diye tembih­lerde bulunuyor. Gültane, Kur’an okuyan bir ka­dın. Süslü püslü temizlik işçisi kaliteli gıda ve giysi­lerle dolu dolaplar, çekmeceler elinden geçerken, kendi elinden sebepsizce, anlamsızca kaçırılmış bir hayat üzerine düşünmüyor olabilir mi? Marka­lı yiyecekleri giysileri duvara bakıyormuş gibi gö­rüp geçen olgunlukta bir işçi nasıl bulunur? Ba­zen donup kalıyor Nurcan olduğu yerde, gözle­ri bir nesneye takılı vaziyette ve Gültane kendi­sine yönelen bir soru çıkartıyor o duruştan: “Se­nin o hayatı yaşamanın, bana iş vermenin haklı bir sebebi yok. Ben niye temizlik işçisiyim ve sen niye evin hanımısın, bunun sebebini açıklayabi­lir misin bana?”

Hiçbir üstünlüğüm olmadığı halde niye böyle ve başka türlü de olabilir mi ki, diye soruyor ol­malı kendi kendine. Mutsuzluğundan dem vu­ruyor ikide bir ve zorunlu kaldığı türde bir sos­yalleşme çabasından. Derken onun kendi­ne özen göstermesini takdir ettiğini de söyle­di. Ben tesettürlüyüm, ama bu benim seçimim, 12 yaşında örttüm başımı, öyle büyüdüm, saygı gösteriyorum sana, hem sen de Müslüman ev­ladısın, dedi.

O da Gültane’ye, boşanmadan önce de son­ra da kendini bırakmaya çok yaklaşsa bile ayak­ta kalmayı sürdürmesinin sebeplerini anlattı: El­bet önce Allah, sonra da oğulları. Yani bilemiyor, belki Allah’a dayandığı için asla kendini bıraka­cak biri değil de oğullarını bahane ediyor olabi­lir. Çünkü bir yerde, hayatının en zor anlarını ya­şarken, herkesin elbirliğiyle kendisini bir paçav­raya dönüştürmeye azmettiği, kimsenin, onu dünyaya getiren kadının bile yaşadığı zorlukla­rı umursamadığı, sırf başına bela olur diye koca­sının çektirdiği azaba katlanmasını istediği fikri­ne kapıldı. “His” fazla, basbayağı cümle âlem di­zini kırıp koca evinde oturmasını ve dayak ye­memek için de dayak yerken de sesini kısması­nı bekliyordu ondan. Bunu yapmadığına göre eline ne geçecek ilkokul mezunu aklıyla, elbet merdiven lavabo temizliği. Olabilir, ama ben yı­kılmayacağım bu yüzden, diye meydan okudu dünyaya. Milletin kahrını çekene kadar tuvalet temizlerim, merdiven silerim, dediği andaki ruh haline sadık kaldı.

Minibüste gidip gelirken tanıdığı şoför, yani Ha­run, başlangıçta onun bir şirkette çalıştığını san­mış. Telefon numarası verdi, telefon numarası is­tedi, peşine düştü günlerce ve bir gün de yolu­na çıktı: Sizsiz yapamıyorum.

Niye yapamasın ki… Ne kadar tanıyor beni? Mi­nibüsün duvarlarında asılı levhalardan ileri ge­len bir güvenle kulak verdi adama: “Rahman ya­rına bırakır, ama yanına bırakmaz”; mutlaka öyle düşünüyordur bu adam. Laf lafı açtı. Niye peşin­den geldi, hangi sebeple? Minibüse binerken inerken hanımefendi davranışlarım, sonra öyle dalıp dalıp gitmelerim… Evlenirsem tesettüre gi­rer miyim, merak etmiş. Niye olmasın, dedim. Ben de Müslüman evladıyım.

Bir yerde susmuş kalmış, sonra salonun pence­relerini silmek için ayaklanmıştı. Uzun, upuzun, yere kadar pencereleri var salonun, deniz man­zarası an geliyor evin içine dalacak gibi oluyor, öyle geliyor Nurcan’a. Bulutlarla, leke leke görü­nen kuşlarla, sevimli yelkenlilerle süslü manza­rayı içine çekerek silmeye devam etti pencerele­ri. Evin beyi için bu manzara çok kıymetli, bu ne­denle de camlar lekesiz olmalı.

Ben çıkıyorum, diye seslendi Gültane salonun kapısından. Neftî tayyör giymiş, başında da par­lak sarılı Gucci eşarp. Tezhip kursundan arkadaş­larıyla sahildeki restoranda buluşmaya gidiyor­du. Evin duvarları kendisinin ve “hocam” diye andığı bir sanatçının yaptığı tezhiplerle süs­lüydü. İçlerinden biri, etrafı sarı mor benekler­le çevrili kırmızı lale, çok güzel görünüyor gözü­ne, hatta “muhteşem”! Bunu söylediğinde mut­lu oldu Gültane, sevinç içinde, aynısından ona yapma sözü verdi. İşin bittiğinde kapıyı çekip gi­dersin, dedi, onu geçirmek için arkasından git­tiğini görünce. Kızının işi belli olmazdı, uyur ka­lırdı belki. Bir zarfın içinde ücretini uzattı çıkma­dan, aniden hatırlamış gibi bir dönüşle. Başka bir şey daha hatırladı, döndü asansörün kapısın­dan. Çamaşır yıkanacak, ama yarım yük ayarın­da; kızının ertesi gün giymek istediği bir iki par­ça giysi var kirliler arasında.

Beyazlarla renkliler karmakarışık, çamaşırların kimisi nemli, ıslak ıslak kutuya tıkıştırılmış. Kı­zın marifeti bu, başka kim yapacak; oğlan za­ten kırk yılda bir görünüyor evde, arkadaşlarıyla üniversiteye yakın ev tutmuş. Trafik, ömür tör­püsü. Harun tez zamanda Akçay’a taşınma ha­yalleri kurmaya başlamış, onu bu hayallerine ka­tılmaya çağırıyordu. D-100’de minübüs şoförü olarak bir geleceği yok, metro istasyonları açıla­cak, içeri hatlara sevkedilecek kimi şoförler, ki­mileri işsiz kalacak. Sahi, metro açıldığında Nur­can için gidip gelmeleri daha kolay olacak bes­belli. Minibüsü bırakıp metroya biner misin sen de, diye soruyordu ikide bir. Ne münasebet, se­viyorum minibüs yolculuğunu, hem alışkanlıkla­rımdan kolay vazgeçemem ben, diyordu bazen, bazen de, şaka yollu, alacağı bir İstanbul kartıy­la işe gidip gelmelerinin ne kadar kolaylaşacağın­dan dem vuruyordu. Ama yok, ille de minibüs… Bütün yolcuların indiği noktada, hiçbir trafik enge­line takılmadan baş başa gitseler, günlerce, bir en­gele takılmadan.

Siyah tişörtlerin hepsi de kıza ait; ne anlıyor ki zi­firi siyahtan? Banyo yapmayı sevmiyor, üşeniyor, bluz değiştirmeye gelince, üşenmesi yok. Tişört­lerin çoğu saç kılıyla kaplı, kendi kendine saçları­nı kırpıyor habire; pis kokusunu örtbas için de par­füm boca ediyor üstüne başına. Bir bir silkeleyerek atıyor makineye, belli olmuyor bu bluzların ahvali. Birini açtığında, kuru, tarhanayı andıran bir şeyler saçılmıştı banyonun yüzeyine önceki gelişinde. Ne olduğunu anlamak imkânsız. Giderek emin oldu: Kusmuş odaya ve besbelli, bluzuyla silmiş. Üstü­ne başına kusup odaya bulaştırmış da olabilir; kapı kenarında ve parke zeminde izler vardı. Yanına gi­dip, ne bunlar, anlayamadım, diye sormayı düşün­dü, üşendi. Değişen bir şey olmuyordu, işine gel­meyen sözleri duymuyordu kız. Genetik olarak si­nirli çünkü, demişti Gültane. Üstüne varınca kaska­tı kesiliyor, kaç defa oldu. Çikolata yemeye başla­dığında ise kendini unutuyor. Bir gece hastaneye kaldırmışlardı, midem parçalanıyor, diye bağırır­ken; gün boyu bir tek çikolata yemiş kahve içmiş o gün. İyi yetiştirilmemiş, beceriksiz. Mesela saçlarını bir tülbentin üzerine tarasa, zemine dökülen kılla­rı toplayıp çöpe atsa… Bazen yapıyor bunu, sonra bırakıyor peşini; sanki hep acelesi var, arkasından atlı kovalıyor. Fakat sır tutuyor. Tuttuğunu söylü­yor. Lütfen Nurcan abla, bana Minübüs Şoförü’nü anlat! Hâlâ aramadı mı seni?

Minübüs Şoförü dizi film misali. Çoktan bitmiş ol­ması gerek, ama bir taraf sağından diğeri solun­dan çekiştirerek uzatıyor.

Birileri iniyor minibüsten, birileri biniyor, sonra na­sılsa boşalıyor tamamen ve kendisi ineceği durağı çoktan arkada bırakmış; öylesine gidiyorlar. Bir şey fark etmemiş gibi önüne bakıyor, D-100 yolu, atöl­ye iş merkezi avm hastane site yine atölye kena­rına boydan boya duyurular asılmış üst geçit, öy­lece akıp giderken yardımcı oluyor sessizliğini ko­rumasına. Başbakan bir yerleri açacak, açtı, açıyor; arıtma tesisi mi ne, hatırlayamıyor şimdi. Kalaba­lıklaşıyor yol üstü araziler, kıymetleniyor; metro is­tasyonları açılacak. İn in bitmiyormuş merdiven­ler, üşenirim ben, korkarım hatta, dedi Nurcan. Ye­niden suskunluğa gömüldüler. Fakat işte Maltepe sapağını da arkada kaldı; nereye gidiyoruz? Soru­yu içinden soruyor, gidiyor olma hali aksamasın is­tiyor çünkü, aklı bir yanıyla evde olduğu halde, bir süreliğine kaçış rüyasını andıran bir yolculuğun ta­dına varacak.

Kıskançtı fakat, tabii çalıştırmayacaktı, herhalde başka türlü giyinmesini, yaşına ve konumuna göre hareket etmesini isteyecekti. Bunlar olacaktı. An­nem babam hacı benim, pardösü giymesen de ba­şını örtmen gerek, diyecekti, defalarca; bunlar ola­caktı. Oysa kendisi her şeyin farkında; işte bütün bu kıl ve tüy yumaklarına, tıkalı lavabo deliklerine, zift tutmuş satıhlara, kirli çamaşırlardan dökülen kusmuk artıklarına ancak kendini bir prenses gibi süslediğinde dayanabiliyor. Kaçış rüyasına kendini bırakmak isterken bilinci ayaklanarak haykırmaya çalışıyor: İki oğlum var benim, anlıyor musun, sen onlara babalık yapabilir misin?

Sen iki oğlan anasına benziyor musun şu halinle?

Halimde ne var?

Bilmezden gelme, aptal yerine koyma beni!. Gü­neş gözlüğü takma, çok havalı oluyor diyorum, uyarıyorum seni, bir dinle! Kimsin ki sen!

Yok, küçümsemiyordu yaptığı işi, ama herkes mes­leğine, konumuna göre giyinsin, makul olan böy­lesidir

Herkes güneş gözlüğü takıyor, aptal! Boğulacak gibi olduğunu duyuyor, yazgılı sayıldığı şey yü­zünden. Bütün mahalle ve işe gittiği evlerin ahali­si birlik olmuş üzerine geliyor: Kirli işlerle uğraşan bir kadın gibi giyin, görün. İnsanlar üzerine geldik­çe de delice bir şeyler yaparak cevap vermek is­tiyor, aklına ilk gelen kocaman halka küpeler, kır­mızı tırnaklar, siyah güneş gözlükleri, insanı bu­ğusuyla terli isli yol perişanlığına karşı koruma al­tına alırmış gibi gelen, kişiliğine yakıştırdığı alım­lı bir parfüm oluyor. Bunu anlatmaya çalışmanın yararı olmadı Harun’a: İş yeri olan evden işte böy­le yarı buçuk bir model havasında giyinip kuşan­mış olarak ayrılırken, işveren ve işyeriyle arasında­ki uçurum sayılan şeyi kapattığını ve kendisine üc­ret uzatan kişiye evin temizlenen girdi çıktıları ko­nusunda bir bağışta bulunduğu hissine kapılıyor. İşini tamamlayıp da kirli bezleri yıkmak üzere ban­yoya kapandığında ayna karşısında işte şöyle cüm­leler mırıldanmaya başlıyor: Basit bir açıklaması ol­malı bütün bunların. Başka türlü adlar unvanlar ol­malı, ilkokulda başarılı bir öğrenciydim ben. Kirli, kapkara zift gibi, ama kapış kapış giden başka işle­ri yok mu bu dünyanın?.. Öğretmeni hangi alan­da olursa olsun başarılı olacağına güvendiğini söylerdi. Demek başarılı oldu ki evine haftada iki kez gelsin istiyor Gültane Hanım. Dede gide­rek daha uzun süreliğine kalacak bu evde; oğul­larından biri iki yıllığına Amerika’ya gitmiş.

İlginç ama, siyah tişörtlere yapışan saç telleri es­kisi kadar aşırı değil, bu da bir gelişme. Oğla­nın odası ise tamamen kapatıldı; üniversiteden arkadaşlarının evinde kalıyor, kırk yılda bir eş­yasını almak için uğruyor eve. Kız her seferinde evde olacaksa bile panosuna bir not kâğıdı iliş­tiriyor: Yatağımın üzerindeki eşyalara dokunma Nurcan abla, lütfen! Evin içinde kurtarılmış böl­ge gibi odası, annesi veya başka biri içeri girme­meli zaten ve kazara girse de elini sürmemeli. Kendisine göre bir titizliği yok değil, mesela her su içtiğinde ayrı bir bardak kullanıyor, bir giydi­ği bluzu ikinci kez giymeden kirliye atıyor. Da­ğınıklık onun dağınıklığı, bir anlamı varmış gibi sakınıyor düzensizliğini ve her zaman yapacak daha önemli bir işi var, her zaman ertelenebi­lir bir angarya sayılıyor, üst üste yığılırken kirli­siyle temizinin karıştığı bir umursamazlığa ter­kedilen giysi yığınına el atmak. Çok fazla işi ol­duğu için odasına çeki düzen vermeyi erteliyor ya, bir başkasının toparlamaya kalkması, karma­şık düzenin bozulması anlamına geliyor. Mesela pantolonunu attığı yerde bulmak istiyor, bula­madığında düzenine karışıldığı hissine kapılıyor. Hem, kimi niye rahatsız etsin ki harddisk kasası­nın üzerinde zaman zaman elektrikli diş fırçasıy­la yan yana gelen saç kurutma makinesi…

Pencereleri henüz silmişti ki geldi kız zorunlu­lukla oyalandığı salondan ve odasının topar­lanmamış kısmına el attı: Şuracıkta dursunlar, ben sonra hallederim; sen Minibüsçü’yü anlat, n’olur!

Nesini anlatacak? Öfkelendi birden. Facebook’ta kadın gibi dedikodu yapıyor. Rezil. Böyle bir manyaklığı da ilk kez görüyorum. Güveneme­dim ki yakınlaşmasına izin vereyim. Ne hak­kı var beni kıskanmaya, neyi oluyorum onun? Facebook’ta oyun oynuyorum ya… Demek öyle, dedi. Buralara takılıyorsun artık. Aptal, ben onu tanımadan çok önce facebook sayfası açmıştım.

Bu adam iyi gelmiyor sana Nurcan abla, dedi kız. Aşk böyle mi olmalı ille de…

Asabımı bozuyor, evet, diye cevap verdi. Bu ikin­ci evliliğim olacak, iki oğlum var, onları düşün­mek zorundayım, dediğimde, sen bana aşık de­ğilsin, çocuklarını baktıracak birini arıyorsun, diye suçladı beni; o yüzden “rezil” dedim ya… Aşk mıydı bilmem. Beğenildiğini bilme ihtiya­cı; biri ardından koşuyor, her yerde karşına çıkı­yor, seni düşünüyor gece gündüz, öyle söylüyor yani. Her zaman gelip gittiğim Gebze-Harem minibüsü. İnsan bir kere, iki kere değil, arka ar­kaya dört kere aynı şoföre rast gelir mi? Ben ya­şadım bunu ve kısmete yordum. Maltepe’de in­dim minibüsten, baktım arkamda. Minibüsü ar­kadaşına vermiş: Seni tanımak istiyorum, dedi. Çok genç değil, ama yakışıklı sayılır, ela göz­lü, serserilik var havasında biraz, hoşuma gidi­yor. Fakat uyuşamıyoruz çoğu zaman. Hesap­sız kitapsız davranmayı aşka yoruyor. Ertesi sa­bah bindiğimde, duvara “Bugün dünden güzel” diye bir yazı kondurmuştu. İnerken yine peşim­den geldi.

Haydi gel, sahile inip çay içelim.

Ezan okundu okunacak, gelemem, eve geç kal­dım zaten.

Yarım saatliğine de olsa gel, hiç hatırım yok mu…

Sahile inmemiz yarım saati bulur zaten….

İyi tamam git, dedi. Duygusuz olduğumu söyle­di. Hırsla ayrıldı yanımdan. Eve doğru yürürken, besbelli başka bir amacı var bunun, diye düşün­düm. Amacı evlenmek değil, benimle gönül eğ­lendirmek istiyor. Dul kadınım ya, ilgisinden et­kilendiğimi belli ettim ya, hemen kanacağımı sandı. Giyimim kuşamım onu da aldattı; niha­yet bu karara vardım. Süslü püslü kadın, gönül eğlendirmeye açık olur, diye düşündü. Yakışı­yor mu sürdüğü minibüsün duvarı “Edep bir taç imiş Nur-i Hüda’dan / Giy tacı emin ol her bela­dan” gibi sözlerle kaplı bir şoföre böylesine ni­yetler, haller… Geç oldu, sen evine git, annen ba­ban çocukların merak etmesin, başka bir zaman görüşürüz, demesi gerekmez miydi…

Sonraki günlerde aramadığında, o usandırıcı, vehimlere boğan ilgisini özlediğini farketti. Du­rağa gittiğinde gözleri onu bulmak istiyordu. Bir süreliğine ayrılmış duraktan. Akçay’a gitti, de­diler. Dayanamayıp mesaj çekti, cevap alama­dı. Çok dalgınlaşmıştım o sıralar, dedi kıza. Biri seslendiğinde duymuyor, sildiğim camı bir kere daha siliyordum.

Aşk acısı diyemezdi, daha önce de âşık olmuş­tu, biliyordu nasıldır, şimdi başına gelen sadece bir kapılma olmalıydı, yine de başlangıçta gü­zel bir duyguyla dolup taşmıştı günlerce. Birinin seni kalabalığın arasında farkettiğini, hatta üze­rine titrediğini bilmenin kıvancıydı bu. Derken, apansız sert bir zemine çarpar gibi karışmıştı al­gıları. Aramıyor, sormuyor. Durakta ona rastla­ma, durakta onun beklediğini, minibüse bindi­ğinde yanındaki koltuğu kendisi için ayırdığını farketme anları vardı, yaşamıştı bunları. Banyo­nun isi kiri; küvetin hemen kenarında bir çatlak oluşmuş ve ne alakası varsa işte o çatlaktan id­rar kokusu yayan sarımsı bir su sızıyor. Gültane Hanım’ı kokunun o sudan geldiğine ikna ede­medi. Ne alâkası var, diyordu. Tuvalet nerede, küvet nerede. Pis kokulu su yüzünden daha bir oyalanması gerekecekti banyoda. Küvetin etra­fını siliyor, ovuyor, yine de başa çıkamıyordu ko­kuyla. Nasılsa değiştireceğiz küveti, bütün ban­yoyu yeniden yaptırtmak istiyorum, idare et, de­mişti Gültane. Tuvaletin, küvet içinin, mutfaktaki yağın kirin uyandırmadığı bir bulantı oluşuyor­du içinde, kaynağına karar veremediği suyla sa­vaşırken; kendini hazırlamadığı bu bulantı kay­nağı karşısında aciz kalıyordu. Arka balkona ko­şup hava aldı bir süre. O arada annesini telefon­la aradı ve işinin uzayacağını söyledi. Eve daha geç gitmeye başlamıştı, bilerek, isteyerek. Minü­büs durağına gitmeye çekiniyor, daha aşağıdaki caddeye inerek yolunu uzatıyordu.

Kaba, kıskanç, rezil, çekilmez; yine de hayatında bir boşluk oluşturmuştu gidişiyle. Birlikte gide­cektik oysa, diye düşünüyordu çaresizce. Mini­büsün gidebileceği son noktaya kadar gidecek­tik. Beddua ediyor, geriye alıyordu duayla. Mi­nibüse binmemeye çalışıyordu. Hatta, ulaşıma açıldığında metroya binmenin planlarını yap­maya başlamıştı, minübüs hatıralarından büs­bütün kopmak için.

Sonra bir gün aramıştı: Ne haber kanka, ne âlemdesin, hiç sesin çıkmıyor?

Araması gereken ben miyim acaba?

N’olur sitem etme, zaten olan olmuş bana… Bak, biz herşeyden önce arkadaşız, oturup konuşa­lım bir yerde. Öyle sıkkın ki canım!

Ne geldi ki başına, bunca sıkkın canı? Güven­miyorum ona, diye geçirdi içinden. Beni oyuna getirmeye çalışıyor. Nereden çıktı bilmiyorum, “Kanka” aşağı, “Kanka” yukarı… Kanka’ymış! Dul kadından yararlanırım bir süre, diye düşünüyor.

Yine de sıkıntısının sebebini sormadan edeme­di. Bir yerde buluşalım da konuşalım, dedi. Ha­limi bilsen küsmezdin bana. Ne oldu, telefon­da anlatamaz mısın, diye sordu. Telefonda an­latamazmış; yüz yüze konuşalım, özledim seni, dedi. Geç oldu, evde çoluk çocuk bekliyor diye düşünmesi gerek, ama yok, öyle biri değil ki…

Çocuklar… Küçük oğlu kuşkulanıyor. Neredey­din anne, bilgisayarda onca saat ne yapıyorsun anne? Kuşlarım koyunlarım var, dizi dizi mısırla­rım ayçiçeklerim var çiftliğimde, görüyor oysa. Arada geliyor, yanaklarımdan öperken göz atı­yor ekrana yine de. Hayrola anne, biriyle mi ko­nuşuyorsun?.. Yeniden babasıyla evleneyim isti­yor. Sersefil adam, aklı bir karış havada, ama ba­bası sonuçta. İyice düşmüş; kahve köşelerinde yatıyor artık.

Yine de minibüs durağına karşıma çıktı Harun. Bilmiyorsun Nurcan, diye üsteledi. Bilseydin acı­masız davranmazdın bana. İşimden gücümden olacağım, Akçay’a gittim iş bakınmak için, bir­kaç görüşme yaptım ama ev taşınmaya değe­cek gibi bir iş yok. Metro durağı açılacak ya, mi­nibüsleri iç hatlara doğru kaydıracaklarmış, ama hepsini değil. Dayısı olan hatta kalacak zanne­dersem, içim içimi yiyor, sen de anlayış göster­miyorsun!

Saçmalama, dedim. Neyim oluyorsun sen be­nim? Ne geçti ki bizim aramızda!

Tuhaf hikayeler anlatmaya başladı. Her seferin­de onun minibüsüne binmeye çalışmamda bir anlam aramaması mı gerekiyordu? Allah’ım, na­sıl yanlış yorumlamış beni! Naz yaptığımı dü­şünüyor. Sustuğumu görünce alttan aldı. Niye beni yanlış anlıyorsun hep, niye destek olmu­yorsun, diye sordu. Birbirimiz için yaratılmışız fi­lan. Haydi geçip gidelim minibüse binip, dedi. Ölümlü dünya değil mi? Dünyayı ardımıza alıp gidebileceğimiz yere kadar gidelim.

Kız ne cevap verdiğini merak ediyordu. Geçiş­tirdi Nurcan.

Ne cevap verecekti, ortadaydı her şey. Mutfak­taki işlerini bahane etti. Çekmeceleri düzeltme işini yarıda bırakmıştı. Bir mutfağın çekmecele­ri bir hafta içinde bu kadar mı karışır? Boş kah­valtı paketleri, buruşuk peçeteler, içiçe geçmiş market poşetleri, süt ve gazoz şişesi kapakla­rı, kâğıt peçeteler… Tezgâhın köşesinde bir ten­cere vardı, yemek olduğunu düşündü, buzdola­bına kaldırma düşüncesiyle kapağını açtı. Dibi tutmuş, kirli su dolu bir tencereydi, kapağı açar açmaz çöp konteynırlarının yanından geçer­ken duyulan kokuyu hatırlatan ağırlıkta, ekşi bir koku yayıldı mutfağa. Tencereyi temizlerken, di­binde tutanın zeytinyağlı barbunya olduğunu anladı. Süzgeçteki kalıntıları bir poşete akıtırken kendini arka balkona atma isteğiyle mücade­le etti. Elinin, bakışının disipliniyle güzelleştiğini duyduğu iş dünyası hesaba katmadığı kokular­la işte böyle parçalanıyordu bir yerinden. İstis­mar edildiği hissiyle oyalandı bir süre evye ba­şında. Minübüse binip olabileceği kadar gitmek vardı, yapamamıştı. Sonra ne olacak, daha son­ra… Dibi tutmuş tencereyi ona yıkatmak için kaç günden bu yana bekletiyorlar?

Öyle olmayabilir de… Gültane bu tür hesaplar yapacak biri değil; aslında, tencerelerin dibinin tutmasını umursamayan bir ev bu.

Tencereyi yıkar yıkamaz arka balkona kaçtı, bir bardak suyla. Gültane’nin silueti de onu izledi sanki, elinde adaçayı tüten fincanlar… Sen be­nim mutlu olduğumu mu sanıyorsun, diye so­ruyordu? Diken üstünde yaşıyorum. Bunu sana nasıl anlatsam… Ev kadını muamelesi görme­mek için bir faaliyette bulunmaya mecburum.

İstemese de kendini evden atmaya ve faaliyette bulunmaya mecbur. Yemin ediyor, kirada otur­duğu günlerde daha mutluydu. Kömür kovasıy­la altıncı kata kömür taşırdı, bodrumdan. Yine de içi şimdiki gibi daralmazdı, gerçekten.

Ona acımak istemiyor, şu anda bunu yapabile­cek gücü yok zaten; zihninden kovuyor titrek cümleleri. Titizlikle kulak verilen ezan sesi, özen­le ütülenen başörtüler, tezhib nakışları… Onun benim tesellime ihtiyacı mı var! Salonun zamanı geldi çattı üstelik. Ortalıkta kimse yok, işler ne­redeyse bitmiş; arada sırada kanepeye uzanıp tezhip levhalarındaki desenlere dalacak. Kane­peyi iyice sil, Dede gece orada yatıyor, diye tem­bih etmişti Gültane gerçi, özür dileyerek. Dede gelip gitmişti, onun haftasıydı arkada kalan; bili­yor, bu üçüncü Dede sonrası temizliği… İyiliğine konuşuyorum senin, işsiz kalacaksın bu gidişle, diye uyarıyordu Harun. İnsanlar senin gibi foto model görünümlü kıza şu işi yap, tuvaleti cifle diye emir verebilir mi? Zenginlikten kendini sal­mış bir kadın senin gibi manken havalı kızı evi­ne sokar mı? Saçmalığın daniskası, işimi iyi ya­pıyorum ben, her zaman da buna gayret ettim, vicdanım rahat, neden korkacağım… İlkokul öğ­retmeni Ayfer Hanım’ın sözlerini aktarmıştı: İn­san ister doktor ister garson olsun, yaptığı işi en iyi şekilde tamamlamaya çalışmalı. İşte, so­ğukkanlı bir şekilde kaldırıyor koltuk minderle­rini ve gazete parçası, kürdan, kâğıt mendil, ta­nımlanamaz bir yiyecek parçası; ne bulduysa çöp poşetine tıkıyor. Yaşlı adam yerinden kalk­maya üşeniyor, ya da tamamen bilinçsizce ha­reket ediyor, gazete parçalarına tükürüp buruş­turuyor kâğıdı, bir köşeye gizliyor. Böyle anlar­da içinde bir yerlerde dondurduğu iğrenme his­si, evden çıktıktan bir süre sonra, yolda gider­ken ayaklanıyor aniden; o yüzden bulantısını bastırabilir diye çantasında tuzlu leblebi bulun­duruyor.

Geriye sadece kanepe kaldı, Dede’nin mekânı. O da bir bebek sayılır, diye yüreklendirdi kendini. Yaşlı bir bebek. Kendini korkunç keşiflere hazır­lamıştı kanepe konusunda, koltuk minderlerini elden geçirirken ya, bu kez Dede altına kaçırma­mış olmalıydı; özel bezler kullanmaya başladı­lar. Yine de kanepeyi iyice sildi. Koltuk minderle­rinin yastıklarının kılıflarını çıkarttı, makineye at­mak için banyoya götürdü. Kaynağı belirsiz su yine akmış, klozet ayağının etrafını çevrelemiş­ti. Hata mı ettim, binip gitmeli miydim minibü­se, diye geçirdi aklından. Hemen ardından, elin adamına, öylece gidelim, gidelim, sınırda bir ka­yaya çarpacak da olsak gitmeyi sürdürelim, de­diğini hatırladı şaşkınlıkla…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>