Dosyaİbrahim Demirci Dosyası

Duran Boz – Dil Burcu’nun Kardeşi İbrahim Demirci

Kovanlık ve Hatıp Dayı

“Bozkır’ın Hocaköyü (Üçpınar) nahiyesine bağlı Kovanlık köyünde Hatıp Dayı nâmıyla tanınan Abdullah (Yaman) hocaefendi, köyün çocuklarına Kur’an-ı Kerim okumayı öğretirken jandarma baskınına karşı köy girişine nöbetçi dikmektedir. Kur’an okuma ve dinî bilgiler yanında yeni yazı ve hesap da öğretiyor olması bile onu “suçlu” sayılmaktan kurtaramamaktadır.” (Çayır)

Konya’nın Bozkır ilçesine bağlı Kovanlık Köyü1, yaya yürümenin dahi imkânsıza dönüştüğü küçük bir yerleşim birimidir. Kovanlık, dik bir vadinin yamaçlarına kurulmuştur. Buradaki tabiat şartları, yaşamak için amansız bir biçimde kavgalaşmayı beraberinde getirir. Evlerin her yanı, uçurumdur âdeta. Yan yana birbirine eklenmiş üç dört eve, her birinin müştemilatından geçerek ulaşılabilir ancak.

Burada damlar, çocukların oyun yerleri olduğu gibi bulgur serilip kurutulan yerlerdir aynı zamanda. Böylesi mekânlarda yaşamak her bakımdan dikkat ister. Reel hayatın bütün ayrıntılarına titizlenmeyi gerektirir. Kişiyi, yaşama pratiğini zedeleyecek rastgeleliğe kapı aralamamaya mecbur eder.

Kovanlık’ta, ziraata elverişli yeterli tarım arazilerinin kolayca bulunması da güçlük arz eder. Bir kısım yorucu hazırlıklarla cebelleşmeyi beraberinde getirir. Öncelikle toprağın ziraata elverişsiz unsurlardan temizlenerek ekime hazır hâle dönüştürülmesi ameliyesi, özverili bir çabayı gerekli kılar. Ekime elverişli topraklara bir şeyler ekilse bile hasat zamanı elde edilen mahsul ihtiyacı karşılamaz.

Burada ikamet edenler için kışları gurbete gitmekten başka çıkış yolu görünmez ortada. Erkekler, kışları “Aydın’a gitmek” suretiyle çalışır. Oraya gidenlerse bağ, bahçe gibi ziraat işlerinde amelelik yapar. Evvelemirde çalışacakları iş konusunda herhangi bir ayrım da yapmazlar.

Bulabildikleri her işte çalışırlar. Buradan elde ettikleri kazançla ailelerinin zorunlu ihtiyaçlarını sağlarlar çünkü. Azla yetinerek kanaatin bitmez tükenmez bir hazine olduğu bilincini görmezden gelmezler. Şartların zorlamasıyla oluşacak ihtiyaç dışı lüks harcamaların gelgitinde ütülmemek için direnirler.

Hatıp Dayı2 ise, Kovanlık halkının eğitim işlerini üstlenir. Herkese Kur’an ve eskimez yazı öğretmek için didinir. Bunu yaparken de aynı zamanda birçok tarassut ve baskıya uğrar. Latin alfabesinin yanı sıra birtakım hesap işlemlerini öğretmesi bile onu suçlu sayılmaktan kurtaramaz.

Köyün çocuklarına Kur’an öğretirken Anadolu’nun çoğu yörelerinde olduğu gibi jandarma baskınına karşı köy girişine nöbetçi bırakır. Bu şartlar altında Kur’an’ı öğretme çalışmalarını sürdürür.

İbrahim Demirci’nin babası Biseci’nin Osman ile annesi Fatış’ın kızı Leyla Hanım da Kovanlık’tayken Hatıp Dayı’dan Kuran-ı Kerim öğrenir. Osman ve Leyla Hanım’ın büyük oğulları Mustafa ile Hasan Hüseyin de Hatıp Dayı’nın Kur’an rahle-i tedrisinden geçer. Prof. Dr. Mehmet Demirci’nin açıklamasıyla babası Osman Demirci, eski yazıyı okuma ve düzgün bir biçimde dikte etmeyi de yine Hatıp Dayı’dan tahsil eder.3

Hatıp Dayı, yöre insanının helâli, haramı bilen insanlar olarak yetişmelerine azami derecede gayret eder. Alkol ve kumar gibi birtakım ahlakî zaafların o yıllarda Kovanlık’ta bulunmayışının sebeplerini onun cansiperane çabalarında aramak gerekir.

Çayır’ın Mor Sümbülleri

“Çayırın içinde top oynayan veya ot toplayan çocuklar, zaman zaman ta uzaklardaki asıl haradan gelen -yaya mı, bisikletli mi?- bekçiyi görerek kaçıştığımızı veya saklanmaya çalıştığımızı hatırlıyorum. Bekçi, üniformasıyla, özellikle başındaki şapkasıyla kolayca seçilirdi. Pek çok hayvanı besleyecek otun kendiliğinden yetiştiği bu çayır işlenmez, öylece bomboş dururdu. Baharda hacı leylekleri görürdük orada ve mor renkli sümbülleri. Çayırın ortalarına, hattâ ilerilerine doğru belli ve daha sulak yerlerde öbek öbek açmış olan o sümbüllerin kokusu, tanrısal diyebileceğim duyguları kışkırtırdı sanki.” (Çayır)

İbrahim Demirci’nin ailesi, Kovanlık Köyü’nden 1951/1952’de Konya’ya göç eder. Aile, Konya’da Çimenlik Mahallesi’ni yurt edinir. Onun anne ve babası, dik bir vadinin yamaçlarına kurulmuş olan bu köydeki dayanılmaz mahrumiyetlerin üstesinden gelmek ve çocuklarının yarınını kurabilmek amacıyla köylerinden göçü seçerler. Bir süre sonra da Çimenlik Mahallesi’ndeki evin yerini satın alırlar.

Osman ve Leyla Hanım’ın büyük oğulları Mustafa ve Hasan Hüseyin çalışmak için İstanbul’a giderler. Orada bir dokuma atölyesinde iş bularak çalışırlar. Bir yandan aile bütçesine katkıda bulunurken diğer yandan da meslek öğrenirler. Yaptıkları işin inceliklerini kavrayarak bir süre sonra Konya’ya dönerler. Burada, kendi mütevazı şartları içerisinde dokuma atölyesi kurarak uzunca bir süre dokumacılıkla uğraşırlar. İşler gelişip serpilince de dokuma atölyesinin adı “Emek Dokuma Evi” olur. Aile bundan dolayı “Dokumacılar” namıyla tanınıp bilinmeye başlar.

1952’de ise Çimenlik Mahallesi’ndeki4 evi yaparlar. Ev, toprak damlı ve iki katlı olarak inşa edilir.

Her bakımdan şehre bir ur gibi yamanan gecekondulaşma tarihinin başlangıcını bugünlere kadar uzatmak mümkündür. O günlerde yerleşilen bu muhit bağlık, bahçelik bir yapıyı barındırır bünyesinde.

Büyük ağabey Mustafa Demirci, 1955/1956 yıllarında İstanbul’dan döner. Oradan dönerken de çok sayıda kitap ve dergi getirir. Bu kitap ve dergiler arasında Nebioğlu Yayınevi’nin çıkardığı “Bütün Dünya” dergileri de yer alır. Bunlar, nitelikli kâğıda basılmış olan genel kültür dergileridir. Varlık Yayınları’nın bazı cep kitapları da evin tavan arasındaki kitap ve dergiler arasında okurunu bekler.

İbrahim Demirci, 1.08.1956’da Konya’daki Çimenlik Mahallesi’nde bulunan evlerinden dünyayı selamlar.5 Osman ve Leyla Hanım’ın izdivaçlarından Mustafa, Hasan Hüseyin, Mehmet, Fatma6, Fatma, Ayşe ve İbrahim doğar. İbrahim dışındaki kardeşlerin tamamı Kovanlık’ta dünyaya gelir.

İbrahim Demirci’nin çocukluğu Çayır’da geçer. Çayır, Çimenlik Mahallesi’nin mesire yeri olarak zihinlerde tebellür eder. Burası, devlet arazisi olup bir köşesinde haraya bağlı bir yapı da yer alır. Bu yapının içindeyse atlar bulunur. O; burada görev yapan komşuları Koca Mustafa Dayı sayesinde, orada bulunan hayvanların adlarının, özelliklerinin yazılı olduğu kimlik kartlarını okumak suretiyle buradaki hayvanlar hakkında bilgi sahibi olur.

Çayır’da; yerine göre at yarışları, atletizm müsabakaları ve cirit oyunları oynanır. Baharla birlikte de sulak çayıra leylekler konar. Mor sümbüller açar Çayır’da. Ayrıca buradan, yemek için dedesakalı başta olmak üzere güneyik, acımarul, yemlik gibi envaiçeşit ot toplanır.

İbrahim Demirci çocukluğunda; körebe, saklambaç, ebelemece, yedikiremit, yakan top, birdirbir, uzuneşek, çelikçomak, fotak (seksek), zıh, fırça (topaç) çevirmek, beştaş, cark curk, dokuztaş, hımbıltı, bilye, çekirdek (kayısı çekirdekleriyle oynanır), futbol gibi oyunlar oynar. Ağaçtan ya da tellerden yaptığı arabaları bitimsiz bir keyifle sürer. Kimileyin de bilyeli tekerleklerden araba yapmak suretiyle yarışa çıkar. Kendisinin yaptığı şeytan uçurtmalarını uçurur. Yeri geldiğinde ise kâğıttan kuşlar yapmaya doyamaz. Ancak bilye ve çekirdek oyununda “ütme” söz konusu olduğundan babasının öfke sağanaklarına uğrar.

Bahsedilen oyunların dışında da ok yapmak, oklarla duvara çizdiği hedefleri vurmak ve oku daha yükseğe atmak büyük bir zevkle oynadığı oyunlar arasında ayrıcalıklı bir konum ifade eder. İbrahim Demirci; çocukluk günlerinden belleğine yerleşen “rüyasında küçük kara bir köpeğin saldırısına uğrayışını, ağlayarak uyanışını, evde kimseyi bulamayıp korkuşunu, bahçede iş gören annesinin gelerek kendisini avutuşunu”7 ömür boyu unutamaz.

Onun, kişiliğinin oluşmasında aile ve yakın çevresi belirleyici bir rol oynar. Babasından, annesinden, ağabeylerinden, yengelerinden, ablalarından, “nene” dediği babaannesiyle komşuları Nuri Dayı’dan kimi dinî, ahlakî tutum alışları kavrar.

Mahalle mescidinde ise “Armısınlı Mısdaafendi” ile oğlu “Hâfız Abi”den çok şey öğrenir. İlk ilmihal bilgilerini, namaz dualarını ve namaz surelerini onlardan beller.

“Elif cüzü” okuma çalışmalarına da ilk defa Çimenlik Camii’nde başlar. Mustafa Bildirici’nin halk arasındaki bilinen adıyla Armısınlı Mısdaafendi’nin verdiği “Elif cüzü” derslerini, tek tek veya okuma arkadaşlarıyla birlikte, topluca okuyarak hafızasına yerleştirmeye çalışır.

Sonrasında da hocanın oğullarından Hafız Abi adıyla meşhur Ramazan Bildirici’den Topraklık Kur’an Kursu’nda, Kur’an dersleri almaya devam eder. Ramazan Bildirici, Kur’an-ı Kerim okurken tecvid kurallarına titizlikle uyar. Bazen bu titizliği biraz da abartır sanki. Bir keresinde İbrahim Demirci, hocasının bu titizliğine özenerek “Salli bârik” dualarını okurken, “kemâ salleyte alâ İbrâhıyme” diye okur. O güzelim incecik he’yi, gırtlak ünsüzü ha gibi seslendirir. Hâfız Abi, birdenbire öfkelenir. Celâllenerek “Eşşeek!”, “Öküüzz!” gibi bir şeyler söyler. “Ben sana İbrâhıym mi diyorum?”8 ikazıyla yaptığı telaffuz yanlışından dolayı İbrahim Demirci’yi azarlar. Böylelikle onun söz konusu okuma yanlışını düzeltirken aynı zamanda da onu uyarmış olur.

Babası Osman Efendi ise Çimenlik Camii’nin aralıksız müdavimlerindendir. Gündüzleri bağ, bahçe işleriyle uğraşırken yatsı ve sabah namazlarını mütemadiyen cemaatle kılmaya özen gösterir. İbrahim Demirci; “babasıyla sabah namazına gidişini, üç beş kişilik cemaatle sabah namazının eda edilişinin ardından sabah serinliğinde eve dönerken doğu ufkunda güneşin doğuşuna” tanık oluşunu seyretmeye doyamaz.

Babasının “gaz lâmbasının ışığında Kur’an okuyuşunu, hayattaki tulumbadan su çekilişini, karpuzların suda soğumaya bırakılışını, ahırdaki inekler ve onların buzağılarının yemlenişini, samanlığa saman atmayı, bağdan üzüm toplamayı, havuzda şıra çıkarmayı, pekmez kaynatmayı, kaynamış pekmezi savurmayı, dut yaprağıyla o pekmezin köpüğünden yemeyi; annesinin, ablalarının, yengelerinin şebit (yufka) ve börek yapışlarını veya yayık yaymalarını; komşulara pekmez veya ayran götürmeyi, tavukları yemlemeyi, kedilerle oynamayı, avar sulamayı, yonca biçmeyi, evin önündeki dutu silkmeyi; bahçeden erik, kayısı, elma, armut, domates yemeyi, ineklere yonca biçmeyi”9 çocukluğunun unutamadığı enstantaneleri olarak zikreder.

O, babasının babasını göremez. Ama annesinin babası Hasan Dede ile onun hanımı Fatış Nine’nin söz ve sohbetlerinden yararlanır. İbrahim Demirci kendisiyle yapılan bir söyleşide; “Seferberlik’te esirlik dahil, bir yığın macera yaşamış olan kara sakallı dedem, mazlumluk ve alçakgönüllülük timsaliydi. Ondan “İngiliz’i Yunan’a tercih etmek” gibi bir bilgi kalmış bende. (Bu bilgi, devlet tecrübesi olan toplumla olmayan toplum arasındaki farkı gösterir.) Dedemin bahçesinde birkaç kara kovan vardı; arıları sever, bal üretirdi. Onu kovandan bal çıkarırken gördüğümü hatırlıyorum. Ninem, dirayetli bir kadındı. Kahve içmeyi severdi. Kendisi, hattâ bazen dedem, kahve değirmeninde kahve çeker, küçük ispirto ocağında pişirirlerdi.”10 der. Dedesinin ve ninesinin anlattığı yaşantılardan âteşîn hikâyeler coşturur zihninde.

Ağabeyi Mehmet ise, komşularına Sahih-i Buharî okur. Diğer ağabeyi Mustafa da Bediüzzaman Said Nursî’nin risalelerini okur ve okutur. Dolayısıyla İbrahim Demirci, ev ortamındayken İslâm’ın özgün anlatımlarına tanık olur. İç dünyasında bu metinlerden akan coşkulu, zengin duyarlığın çağrışımlarını biriktirir.

Kandil gecelerinde ağabeyleriyle gittiği büyük camilerden salâvatların, tekbir ve tehlillerin belli bir ahenkle söylenişini biriktirir hafızasında. İbrahim Demirci çocukluğunu, bağ, bahçe işlerine yardım ederek, dokuma tezgâhlarında masura sararak ve okuyarak geçirir.

İlk Yazı Dersi

“Çocukken, daha ‘şiş cihet’ nedir bilmezken, sağımıza, solumuza, önümüze, arkamıza, altımıza, üstümüze birer Âyete’l kürsî okuyup üflememiz, yedincisinde de ellerimizi vücudumuza sürmemiz gerektiğini öğretmişlerdi. Uyumadan önce ya da karanlık ve korkulu yollarda bu bilgiyi uygulayıp ferahlardım.” (Yaralı Yazılar)

İbrahim Demirci, 1963’te Namık Kemal İlkokulu’na kaydolur. Okula kaydını yaptırabilmek içinse mahkeme kararıyla yaş tashihi11 yaptırır.

Okumaya erken yaşlardan itibaren başlar. “Karşısına, nerede ve hangi koşulda olursa olsun, okunabilecek bir şey çıktı mı, onu okumadan” edemez. Okuduklarını da anlamak, kavramak ister.

İlkokul yıllarında; ev halkına, “Menâkıb-ı Cıharyâr-ı Güzîn” ya da Cemal Erten’in hazırladığı “Dini Hikâyeler”den kimi kıssalar okur. Bu okuyuşların etkili olabilmesi için de elinden geldiği kadarıyla titizlenir. Okuduklarını dinleyenlerin bu metinlerden etkilenişleri, İbrahim Demirci’nin çocukluk belleğinde derin izler bırakır. Söz konusu metinler okunurken dinleme adabına aykırı davranışlara hiçbir zaman izin verilmez.

Yıllar sonra Kovanlık’a ilk gidişindeyse, oradakilere Necip Fazıl’ın Halkadan Pırıltılar’ını okur.

Büyük ağabeyi Mustafa’nın ve arkadaşlarının teşvikiyle Bediüzzaman Said Nursî’den kimi pasajları ezberler.

Ağabeylerinin dokuma atölyesine haftalık gazetelerden Yeni İstiklâl, İttihad; aylık dergilerden Fedai, Hilal ve İslam’ın İlk Emri Oku; günlük gazetelerden ise Bugün, Babıâli’de Sabah gibi dergi ve gazeteler alınır. Sezai Karakoç’un “Sütun” başlıklı yazılarını ilk önce Babıâli’de Sabah gazetesinde görür.

“Bütün Dünya” dergilerinin kimi sayılarını da bu yıllarda karıştırır.

Yazmaya, dokuz yaşındayken başlar. İlkokul üçüncü sınıfta okurken öğretmeni tarafından İbrahim Demirci’ye bir mektup yazma ödevi verilir. O da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenimine devam eden Ağabeyi Mehmet Demirci’ye bir mektup yazar. Bir süre sonra da ağabeyine yazdığı mektubun yanıtı gelir. Ağabeyi Mehmet, kardeşinin kendisine yazdığı mektuptaki yazım yanlışlarının altlarını kırmızı kalemle çizer. Mektuptaki imla hatalarını düzelterek mektubu kendi yazdığı mektupla birlikte kardeşi İbrahim’e gönderir. İbrahim Demirci yazdığı mektubuna “Abi” hitabıyla başlamıştır. Mehmet Demirci, “Abi” yerine “Ağabey” yazılması gerektiğini yazdığı cevabi mektubunda kardeşine bildirir. O da ilk yazı dersini ağabeyinden almış olur böylelikle.

Polyanna’yı okuduğunda, ilkokul 4 veya 5. sınıfta öğrenimine devam eder. Bir gece herkes uyurken, o, Eleanor H. Porter’in “Pollyanna”sını okumaya devam eder. Kitabı okuyuşunu sürdürürken büyük ağabeyi Mustafa dışarıdan içeriye girer. Kardeşinin elindeki ecnebi yazarın kitabına biraz da hoşnutsuzca bakar. Onun Batılı yazarları okuyuşuna kızsa da kızgınlığını bastırarak “Bu kitap ne anlatıyor?” diye sorar. İbrahim Demirci de; “İnsan, başına kötü bir şey geldiği zaman isyan etmemeli, daha kötü durumları düşünerek şükretmeli!”dir meselesinin irdelendiğini söyler. İbrahim Demirci’nin söyledikleri karşısında, ağabeyi Mustafa’nın kızgınlığı geçer. Kardeşine, “Öyle mi? Ne güzel! Oku öyleyse!”12 der. O da ağabeyinin söyledikleri karşısında birdenbire ferahlayarak bu durumdan hoşnutluk duyar.

1967’de Ağabeyi Hasan Hüseyin bir biçerdöver satın alır. İbrahim Demirci, bir gün mabeynden evin önündeki biçerdöverin anahtarını kimseye çaktırmadan alır. Biçerdövere binerek çalıştırır ve hareket ettirir. Birdenbire herkes telaşlanır. Korku, bütün dehşetiyle kalplerdeki yerine oturur. Neyse ki komşularından çağırılan bir şoförün gelmesiyle biçerdöver durdurulur. Kalplere salınan korku da yerini sükûnete bırakır.

İlkokuldayken okulda hazırlanan bir programda okumak üzere Âşık Veysel’in “Kara Toprak” şiirini ezberler.

İlkokul günlerinde okuduğu “Dik Dur Dik Otur” başlıklı bir metni belleğine nakşeder.

İlkokulu bitirdiği yıl, küçük ağabeyi Mehmet, İbrahim Demirci’nin Necip Fazıl’ı tanımayışına şaşakalır. O da mahcubiyet içerisinde, Necip Fazıl’ın Yılanlı Kuyudan adıyla bir araya getirilen hapishane anılarını kitapçıdan satın alır. Necip Fazıl’la Bediüzzaman Said-i Nursî’nin cezaevi hatıralarını büyük bir merakla okur. Aynı dönemde, Necip Fazıl’ın Zindandan Mehmed’e Mektup’ şiirini de kendi isteğiyle ezberler.

12-13 yaşlarındayken günlükler yazar. Ne ki bu dönemde notlarını yazdığı günlük defterlerinin hiçbirini koruyamaz.

Sezai Karakoç’un Yazılar’ını, “Nurcu” ağabeyinin ya da onun bir arkadaşının kitapları arasında bulur. Anlamasa da heyecanla “Yazılar”ın sayfaları arasında yolculuğa çıkar.

O yıllarda Sezai Karakoç, Bediüzzaman Said-i Nursî’yi ve eserlerini övdüğü gerekçesiyle bu eserinden dolayı yargılanır.

İbrahim Demirci için “Büyük Doğu”yu ve “Diriliş”i tanımak, varlığının/varlığımızın bir anlam kazanması sürecini ifade eder. Zaman içerisinde okulların duvar gazetelerinde bu anlama uygun yazılar, şiirler yayımlar.

Bazı yaz tatillerinde, “Fatih Kur’an Kursu’nda Emsile’den sonra, Avâmil’den önce Bina’yı oku”r13. İlkokulu bitirdiği yıl da yaz tatili süresince Topraklık Kur’an Kursu’na devam eder.

Merhamet ve şifa kaynağı Kur’an’ın; insanı yeni baştan kuran, korkulara ve aymazlıklara karşı kişiyi uyaran sayfaları arasında yolculuklara çıkar. Âyete’l kürsî’den dua tonunda sığınaklar örer. Günlerini, gecelerini ibadetin iliği dua ile bereketlendirir. Kur’an’dan kimi ayetleri ve sureleri okuyup sağına, soluna, önüne, ardına üflemeden ölümün küçük kardeşi uykuların provasına varlığını emanet etmez. Bir gün mutlaka yüzleşeceğimiz öte dünya çiçeklerinden tayflar coşturur etrafında.

Yazarlık Birikimi

“Tatil, modern bir olgudur ve İslâm uygarlığı ile bir ilgisi yoktur. İnsanı ve doğayı alabildiğine sömürmeyi ‘ilerleme’ sayan, kilisenin baskılarına başkaldırırken her türlü kutsalı çiğnemeyi ‘özgürlük’ sanan Batı uygarlığı, özellikle sanayi devriminden sonra öyle bir üretim ve toplum düzeni oluşturmuştur ki; günlük, haftalık, yıllık çalışma sürelerinin belirlenmesi için, çalışanlarla çalıştıranlar arasında sert ve acımasız tartışmalar, hattâ kanlı çatışmalar cereyan etmiştir.”

“İslâm uygarlığının oluşturduğu/oluşturacağı çalışma ve eğitim düzeninin, insanlar üzerinde bugünküne benzeyen bir tatil ihtiyacını doğuracak şiddette bir basınç üretmesi mümkün değildir. Beş vakit namazın, zamanında ve hele cemaatle edâ edilmesi, günlük sıkışmaları; cuma namazlarının mutlaka cemaatle kılınması, haftalık sıkışmalara; oruç, kurban ve hac ibadetleri ise dönemlik, yıllık, hattâ ömürlük sıkışmaları giderecek, bireysel ve toplumsal her türlü çatışma ve aykırılığı izale edecek çok değerli fırsatlar ve imkânlardır.” (Yaralı Yazılar)

1968’de Konya İmam-Hatip Okulu’na başlar. Ortaokul yıllarında Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin yanı sıra Eflatun Cem Güney’den “Gökten Üç Elma Düştü” ile Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanlarını ve Oğuz Özdeş’in birkaç kitabını okur. Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un yanı sıra kimi Batı klasiklerini okumayı da sürdürür. Necip Fazıl ve Samiha Ayverdi’yi küçük ağabeyi Mehmet Demirci’nin işaret etmesiyle tanır.

Ortaokul birinci sınıftan itibaren arkadaşlarıyla birlikte okulda duvar gazetesi çıkarır.

Kimi macera romanlarının sayfaları arasında keyifli seferler düzenler. Robenson’la Arif Nihat Asya’nın bazı rubaileri de ilgi alanının dışında kalmaz. Teksas, Tommiks, Red Kit benzeri çizgi romanları okumayı da önemser. Risale-i Nur külliyatını, anlamasa da hatmeder.

İbrahim Demirci’nin okumayı tercih edişinde; kişisel zevk ve eğilimleriyle birlikte ağabeylerinin, bazı öğretmenlerinin ve kimi arkadaşlarının teşvik edici, yönlendirici katkıları olur.

Mehmet Demirci İstanbul’dan kardeşi İbrahim Demirci’ye yazdığı 6.10.1968 tarihli mektubunda; “Senin derslerinin iyi olduğuna şüphem yok. Aman kardeşim çok iyi çalış. Şimdi daha işin başındasın, muntazam çalışmaya, derslerini yığmamaya dikkat etmelisin. Derslerinin hiç birini önemsiz görmemeli, programların istediği bütün noktaları öğrenmeli, hiçbir hususu ihmal etmemelisin. Bunun dışında ne kadar çok okur, ne kadar çok öğrenirsen ileride o nisbette faydasını görürsün. Bilgi dağarcığını mümkün olduğu kadar doldurmaya bak! Bu çağlar en bereketli en verimli zamanındır, bir dakikasını bile boşa vermemelisin. Daha önünde altı sene var. Altı yılda insan bir kaç lisan öğrenebilir. Arapça, Türkçe, Fransızca’ya çok önem vermelisin. İmam-Hatip Okulu’nu bitirdiğin zaman Arapça ile Fransızca’yı ana dilim gibi bilmeliyim, demeli ve şimdiden ona göre bir çalışma düzeni takip etmelisin. Mukaddes bir yolda olduğunu unutma ve bu yolun kıymetini lâyıkıyle idrak etmeye çalış!”14 öğüdünü verir.

Bu öğüt karşısında İbrahim Demirci, tatili olmayan bir hayatın isteklisi olmaya azmeder. Bir üretim ve tüketim toplumu olan Batı’nın zamanı paramparça ederek oluşturduğu ilerlemeci zaman algısının dümenine girmeye direnir. Çünkü onun bakışıyla İslam toplumunda, tabiatı çılgınca tahrip edecek ve zamanı vehim kutusuna döndürecek parçalanmış zamanları kotarmak yerine “dem bu demdir dem bu dem” gerçekliğiyle bütünleşen bir çevrimsel zaman algısı mevcuttur. Onun içindir ki bütün bütüne planlanmış, programlanmış olan Müslüman’ın hayatında boşluk ve yeknesaklık barınamaz. Namazla kişinin kendisini, içinde yaşadığı toplumun bireylerini denetlemesini emreden ilahî ilkeler toplamında; bunalımlara, bayağılıklara geçit verilmez. Günlük, haftalık, dönemlik ve ömürlük ibadetlerle Müslüman’ın hayatındaki yeknesaklık ve sıkışma hâli izale edilir. Çatışma ve aykırılıkların yerine canlı, dipdiri bir hayatın omurgası çatılır ebediyen.

Ağabeyi Hasan Hüseyin, bu kez de bir attariye/züccaciye dükkânı açar. Burada çeşitli malzemelerin yanı sıra kitap ve kırtasiye de satar. Bir süre sonra da dükkânı kapatır. Kapatılan bu dükkândan İmam Hatip Okulu üçüncü sınıf öğrencisi İbrahim Demirci’ye Türkçe, Arapça, Grekçe ve bir de Latince kitap kalır.

1969’da çıkmaya başlayan 1000 Temel Eser serisini sektirmeden takip eder. Dede Korkut Hikâyeleri, Yahya Kemal gibi yazarların kitaplarını alır. Hepsini okuyamasa da 1000 Temel Eser’i İzmir’de de izlemeyi sürdürür.

1969’da ise babası Osman Demirci vefat eder.

İbrahim Demirci, 1970’te naklini İzmir İmam Hatip Okulu’na aldırır. Dördüncü sınıfı, ağabeyi Mehmet’in İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim görevlisi olarak çalışması nedeniyle İzmir’de okur. Bir süre Kestanepazarı’nda kalır. Sonrasında da İmam Hatip Okulu’nun yurduna yerleşir. Burada okurken de aynı zamanda Millî Türk Talebe Birliği Ortaöğretim Komitesi’nde Dış Türkler Komitesi’nde çalışır. Burhanettin Semerkant’la Dış Türkler hakkında bir röportaj yapar. Yılsonunda ise parasız yatılılık sınavlarına girerek başarılı olur. Aynı yıl ağabeyi Hasan Hüseyin Demirci vefat eder.

Ortaokul öğrenimi süresince de okulda arkadaşlarıyla çıkardıkları duvar gazetelerinde çeşitli yazılar yayımlar. Söz konusu duvar gazetelerine Sezai Karakoç’tan metin alıntıları yapar.

1971’de Balıkesir İmam Hatip Okuluna nakledilir. Hafta sonlarında sürekli sinemaya gider. Birkaç film birden izlediği olur.

Liseden en sıkı ve sürekli arkadaşı, Ali Ulvi Temel olur. Genç yaşta kaybettiği arkadaşı Nazmi Dündar’ı anmadan edemez. İzmir’den tanıdığı Mehmet Sivari ve Ramazan Yılmaz ile de sonraki yıllarda temasını sürdürür. Mehmet Bayyiğit, Galip Öztürk, Ali Rıza Bir, Muhsin Bostan, Hasan Aycın, Recep Yumuk, Mustafa Baydemir, Mehmet Terzi, Mehmet Kahraman, Enver Akıncı, Mustafa Memiş Balıkesir İmam Hatip Okulu’ndan hafızasında taşıdığı arkadaşları, dostlarıdır. Recep Duran ile merhum Mustafa Sarı’yı da “ağabey” olarak anar. N. Ahmet Özalp ve Zahit Sezer’le de Balıkesir İmam Hatip Okulu öğrencisiyken tanışır.

Kimi hafta sonlarında, Necip Fazıl’a bağlılığından dolayı, arkadaşları arasında “Üstat” namıyla şöhret bulan Mustafa Baydemir’in evine misafirliğe gider.

O günlerde Balıkesir Müftülüğü’nde murakıp olarak çalışan Durali Yılmaz’ın tavsiyesiyle Nuri Pakdil’in Batı Notları’nı okur. Edebiyat dergisini ve Edebiyat dergisi yazarlarını izlemeyi seçer.

Bağdatlı Hoca ismiyle bilinen Kemal Arif Veli’den tefsir dersleri okur. Uzun yıllar Bağdat’ta öğrenimini sürdürdüğünden Türkçeyi kullanmakta güçlük çeken Bağdatlı Hoca’nın sınıfta öğrencilere bir şey söyleyeceği zaman “Şiy yavruceezim” demesini yıllar boyu belleğinin ceplerinde gezdirir.

İslam tarihi derslerine giren İsmail Çakırhan’ın tavsiyesiyle Hareket dergisine abone olarak izlemeye başlar. Bir gün İsmail Çakırhan, şairinin adını belirtmeden sınıfta birkaç şiir okur. İbrahim Demirci, okunan bu şiirlerde “gizemli ama sıcak ve tanıdık bir ses”15 bulur. O ve şiirle uğraşan birkaç arkadaşı için, bu şiirlerin “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Çocuk ve Allah adlı kitabından alındığını öğrenmek, hoş bir sürpriz”16 olur. Kitabı edinerek bir süre birlikte okurlar. Nurettin Topçu ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı İsmail Çakırhan’ın önerisiyle tanır.

Bu yıllarda İbrahim Demirci, “Hisar” dergisinden de Cemil Meriç’i takip eder. Aynı zamanda Kemal Tahir, Dostoyevski ve Balzac vb. yazarların romanlarını okur.

Kur’an-ı Kerim hocası Ahmet Duran’ın yazdığı “İmam-ı Azam Ebu Hanife” oyununda suflörlük yapar.

Hüseyin Taşkın da Balıkesir İmam Hatip Okulu öğrencisiyken düşünsel birikimine katkıda bulunan öğretmenlerden birisi olarak öne çıkar.

Lise öğrenimi süresince de okulun çıkardığı duvar gazetelerinde yazılar yayımlamaktan vazgeçmez. Arif Nihat Asya tarzında bazı rubailer yazar. Yazık ki bu rubailerin hiçbiri onun arşivinde yer almaz.

Balıkesir’de çıkan haftalık Anahtar gazetesinde “Ufkumdan Tayflar” adıyla ilk şiirini yayımlar. Bir gazetede ilk kere basılmış bir şirini görmek elbette şairini sevindirir. Dizgicinin şiirin adını “Ufkumdan Tayfalara” dönüştürmesi İbrahim Demirci’nin sevincini gölgelese de bu durumdan mutluluk duyar.

Lise öğrencisiyken yazdıklarından rahatsızlık duyan bir öğretmeninin; “Cebirden beş almayı beceremeyenler, çarşaf çarşaf yazı yazıp vatan kurtarıyorlar!” deyişini hayatının zorlu bir anısı olarak muhafaza eder.

1973’te Balıkesir İmam Hatip Okulu altıncı sınıfında okurken yedinci sınıf derslerini de vererek aynı yıl Ali Ulvi Temel ve Galip Öztürk’le birlikte okuldan mezun olur. İmam olarak atanmak istemesine karşın, reşit olmadığı gerekçesiyle ataması yapılmaz.

Dil Ağacı’nın Kökleri

“Dili kullanarak kurmaca dünyalar oluşturan yazarın, yaptığı işi eğlendiren yahut acı veren bir çeşit ‘oyun’a dönüştürmesini, gerçekliği görmek ve göstermeye çalışmak yerine sanat adına ‘yapay’ bir alan oluşturmasını tehlikeli bir sapma olarak değerlendiriyorum. Dilsel gerçekliği, fizik olsun metafizik olsun, ‘gösterilen’ konumundaki asıl gerçeklik(ler)den koparmaya çalışan tüm yazarlık girişimlerini, insana bağışlanan en üstün nitelik olan ‘düşünme/dil’ yetisinin kötüye kullanılması sayıyorum. Kimilerinin, İnsanın ‘özgürlük’ü ve ‘yaratıcılık’ı bağlamında değerlendirip savunmak isteyebilecekleri bu tutumun oluşmasında insanın ‘zalim’ ve ‘cahil’ yanlarının etkili olduğunu; bu etkinin gerek yazar, gerek okuyucu için bir dizi ‘aldanış/aldatış’ doğurduğunu düşünüyorum.” (Yaralı Yazılar)

1973’te Erzurum İşletme Fakültesi’ne kaydolur. Burada bir süre otelde kalır. Sonrasında ise Kredi Yurtlar Kurumu’nun Birinci Yurdu’na yerleşir. İkinci yıldan itibaren de evde kalır.

İşletme Fakültesi’nde; Ali Göçer (Hacı Kelebek), Mehmet Kelebek, Fuat Altınsoy, Nafiz Büyükcavlak, Hasan Saylak, Hüseyin Çetinkaya, Osman Dilbaz, Salim Kararmaz ve Ali Ertürk’le aynı sınıfı paylaşır.

1974’te ise fark derslerini vererek Konya Gazi Lisesi’ni bitirir. Erzurum İşletme Fakültesi’nden kaydını sildirerek Erzurum Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne devam etmeyi tercih eder. Burada; Orhan Okay, Celal Tarakçı, Kaya Bilgegil, Saim Sakaoğlu ve Haluk İpekten’in öğrencisi olur.

İbrahim Demirci’nin bakışıyla Erzurum’da, çok renkli, zengin bir çevre oluşur. Bir anda; Mustafa Sarıçiçek, Nevzat Şeker, Cemil Çiftçi, Erol Pak gibi ağabeylerin, hemen altlarında ise İzzet Türkmen, Fatih Arıkan, Mehmet Kahraman, Selahattin İpek gibi dostların, arkadaşların sohbet ortamlarında bulur kendisini. Ahmet Nedim Çeker ve Ali Haydar Haksal’sa Edebiyat Fakültesi’nde İbrahim Demirci’den bir alt sınıfta öğrenim hayatına başlar.

Beşir Atalay, Ersin Nazif Gürdoğan, Süleyman Acar, Ahmet Aksay, Cemal Özgüven, Şerafettin Gölcük, İhsan Süreyya Sırma, Nazif Şahinoğlu, Ömer Okumuş, Yusuf Ziya Kavakçı gibi akademisyenler ise bir biçimde dostluk kurduğu kişiler arasına girer. Diriliş dergisi için abone çalışmaları yapar.

Ali Ulvi Temel’se Balıkesir İmam Hatip Okulu’nu bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yerleşir. İbrahim Demirci, tatillerde Ankara üzerinden Konya’ya ulaşır. Bu gidiş gelişlerle Ali Ulvi Temel’le birlikteliğini sürdürür. Edebiyat dergisi ile ilişkisi de bu geliş gidişlerle pekişir. Yazı dünyasına, Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat17 dergisinin Mart 1975 sayısında yayımlanan “Tanık” adlı şiiriyle adım atar. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Edebiyat Dergisi Yayınları’nı aksatmaksızın izler.

Nuri Pakdil’in teşvikiyle Fransızca çalışmaya başlar. Bir süre Şerafettin Gölcük’ten Fransızca dersleri alır.

Erzurum Millî Türk Talebe Birliği’nce yayımlanan Talebe dergisine katkıda bulunur.

Yazı hayatının başlangıcından itibaren yazmayı bir oyuna dönüştürmeden; kalemini, gerçekliği görmeye ve göstermeye adar. Düşünme ve dil yetisini, insana bağışlanan en üstün nitelik olarak görür. Yapay dünyaların, sahteliklerin, yazmayı bir oyun/eğlenceye dönüştürmenin süksesini kalbinde gezdirmemeye sözleşir. Gerçekliğin bütün boyutlarıyla, hakikatin toprağından filizlenişini seyretmeye ant içer.

Erzurum yıllarında; Türk yazar ve şairlerinin yanı sıra Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Leon Tolstoy, Nikolay Gogol, Aleksander Puşkin, İvan Turgenyev, Honeré de Balzac, Viktor Hugo, André Gide, Emile Zola, William Faulkner, Ernest Hemingway, Henry James, Heinrich Böll, Johann Wolfgang Von Goethe gibi Rus, Fransız ve Alman klasiklerini yoğun bir biçimde okur.

1978 Kasım’ında Erzurum Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Aynı yıl içinde babaannesi Emine Hanım vefat eder.

9 Mart 1979’da Kırıkhan Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak göreve başlar. Kırıkhan Gazetesi’nde sanat/edebiyat ve ramazan sayfaları düzenler. Söz konusu gazetedeki yazılarında “Yusuf Güzel” adını kullanır.

Erzurum Kütüphanesi’ndeki bir dergiden bulduğu, Cezayirli yazar Leyla Sabbar’ın bir öyküsünü Türkçeye çevirir. “Annemin Dilini Konuşuyorsam” adlı bu öyküyü “Selim Yavuz” adıyla Mart 1979’da Edebiyat dergisinde yayımlar. Böylelikle ilk çeviri metnini, edebiyat okurunun dikkatine sunmuş olur.

1980 Ağustos’unda Konya Kız Meslek Lisesi’ne depo tayini olarak atanır. Konya’ya gelişiyle birlikte Arapçasını ilerletmeye karar verir. Sıkı bir biçimde Arap radyolarını dinlemeye başlar. Al-Hayat gazetesini takip eder. Bu gazetede okuduğu Nizar Kabbani şiirlerinden bazılarını Türkçeye çevirir.

24. 08. 1980’de ise dayısının kızı Asiye (Filiz) Hanım’la evlenir. Bu evlilikten Alişan (1981), Beyzanur (1983), Osman Cahit (1987) ve Derya (1992) doğar.

1980 Eylül’ünden itibaren de Ilgın Endüstri Meslek Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak çalışır.

1981’de “Yanıklar” adlı ilk şiir kitabı, Edebiyat Dergisi Yayınları arasında okurla buluşur. Şair, Abdullah Harmancı ve Ümit S. Taşkesen’le yaptığı bir söyleşide; “Yanıklar’ı bütünüyle benimseyemediği(ni), tam anlamıyla içi(n) e sindiremediği(n)i söyle(r). (Sözlerinin devamında ise), tarihi ve doğayı sığınak olarak görmekte bir sakınca yok ama ne tarih, ne doğa, tek başına veya birlikte bir ‘kurtuluş’ değeri taşıyabilir. Kurtuluş Tanrı’da ve O’na yönelen, O’na dayanan insanda olabilir; kurtuluşu başka yerlerde arayanlar, aldanış veya oyalanış içinde olacaklardır. Tarih ve doğa, çeşitli deneyimleri, ibretleri, imkânları barındıran birer hazine ve belki ayna olsa gerek. İnanışımıza göre tabiat, kevnî âyetler kitabıdır. Kıyamet, belki de bu âyetlere meydan okumanın cezası olarak kopacak. Benim gözümde ne tarih kopuktur Tanrı’dan ve insandan, ne doğa. Yazdıklarımdan böyle bir kopukluk izlenimi doğarsa üzülürüm.”18 diyerek tarihe, doğaya ve insana bakışını açıklar.

Şairin, hayatla barışıklığı yazılarında ve şiirlerinde bütün renkliliğiyle açığa çıkar. Şiir ve yazılarında, hayatla doğa arasındaki kopukluğun izi sürülmez. Tarih, insan ve doğa Tanrı’nın ayetleri olarak konum alır. Bundan dolayı da İbrahim Demirci için sebzelerin, meyvelerin yetiştirilmesini izlemek, gözlemek hep heyecan verici olur. Kedileri, inekleri, kümes hayvanlarını, kuşları izlemek de hoşlandığı durumlar arasına girer. Toprağı ellemek, bellemek de hep zevk verir şaire.

1983’te, Tokat’ta kısa dönem askerlik yapar. Ali Karaçalı ise söz konusu dönemde Tokat’a bağlı Büyükyıldız Ortaokulu’nda Türkçe Öğretmeni olarak çalışır. İbrahim Demirci ve Ali Karaçalı’nın Edebiyat dergisi günlerinden pekişen dostlukları burada da kesintisiz devam eder. İki yazın erinin yolları, yıllar sonra Kasım 2012’de Türk Dili dergisinin yazı kurulunda yeniden kesişir.

1984 Aralık ayı sayısıyla Edebiyat dergisi yayınını durdurur. İbrahim Demirci ve diğer Edebiyat dergisi yazarları için yazı hayatında sükût devri yürürlüğe girer. Böylelikle Edebiyat’ta yazıları, şiirleri ve çevirileri yayımlanan yazar ve şairlerin yazı hayatındaki zor dönemleri başlar. Hemen herkes bir yerlere gider. Kendi bireysel hayatlarını yaşamanın zorluğu omuzlarına abanır. İlişkiler darmadağın olur. Ancak Edebiyat’ta yazanların hiçbiri okumayla, yazmayla ilişkisini koparmaz. Kendi köşelerinde, bilinçli okumanın ve yazmanın bir ateşi elden ele taşımak olduğu bilincini büyütürler. İlkeli duruşlarına yabancılaşmadan, yaşadıkları hayatın üstesinden gelmeye varoluşlarını ikna ederler. Nereden geldiği kestirilemeyen kasırgaların hayhuyunda kaybolmazlar.

İbrahim Demirci, 1985’te Amasya’ya tayin edilir. Burada,“Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı” konulu tiyatro eserini yazar. Söz konusu oyun, Amasya ve Konya’da yazarın çalıştığı okullardaki öğrencileri tarafından sahnelenir.

Amasya’da öğretmen olarak çalışırken, Mehmet Arslan’nın kışkırtmasıyla, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde lisansüstü eğitimine başlar.

Yedi İklim19 dergisinde Nizar Kabbani, Adonis, Sa’deddin el-Abtah, Şemseddin Ali Muhammed, Ebû Nüvâs ve Halil Cibran’dan yaptığı çevirilerin yanı sıra kendi şiirlerini de yayımlar.

1989’da Meram Fen Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak göreve başlar. Millî Eğitim dergisinde Söylenmemiş Sözler, Behçet Necatigil’in yazıları, Demli Yaz Gecesi başlıklı bazı deneme ve şiirleriyle okur karşısına çıkar.

“Behçet Necatigil’in Şiir Dünyası” konulu çalışmasıyla lisansüstü eğitimini Konya’ya geldikten sonra 26.03.1990’da tamamlar.

“Yunus Emre Aramızda”20 ile “Bu Camı Kim Kırdı” adlı oyunları kaleme alır. İbrahim Demirci’nin söz konusu tiyatro eserleri Meram Fen Lisesi Öğrencilerince oynanır.

Öğretmen olarak görev yaptığı okullarda; okuduğu gazetelerden önemli bulduğu kimi yazıları, yeri geldiğinde de gazete yazılarında rastladığı dil yanlışlarını işaretleyerek gazete kesiklerinden oluşan duvar gazeteleri çıkarır.

Ahmet Refik’ten sadeleştirdiği “Kafkas Yollarında” adındaki gezi notları 1992’de Öncü Kitap’tan çıkar.

Ahmet Refik Altınay’ın 1918 yılı bahar ve yaz aylarında Trabzon, Batum, Gümüşhane, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan ve Artvin dolaylarına yaptığı yolculuğun izlenimlerini anlatan bu kitap, dönemin ve bölgenin tarih, coğrafya, toplum, folklor ve tabiat şartlarını yansıtır.

Ağustos 1992’de, “Sıfatını Arayan Armut” başlıklı yazısıyla Kayıtlar21 dergisi okurlarını selamlar. Cemal Ebû Hamdan’dan çeviriler yapar.

7 Şubat 1995’te Yeni Şafak gazetesinde, Mehmet Efe’nin “Vakanüvist” başlıklı bir yazısı yayımlanır. Bunun üzerine; İbrahim Demirci bir okur olarak, gazetenin okur mektupları köşesine “…İst?” başlıklı bir yazı gönderir. Sözü edilen yazısında ise, “Vakanüvist”in doğru yazımının “vakanüvis” olması gerektiğini izah eder. Benzer yazılar yazabileceğini belirmekten de kaçınmaz. Yıl içerisinde de “İbrahim Kardeş” adıyla Yeni Şafak gazetesinde “Dil Burcu” köşesini açar. 2006 yılına kadar “Dil Burcu” yazılarını devam ettirir.

“Dil Burcu”nda, Türkçenin zenginliğini ve bir uygarlık birikimine yaslandığını öne çıkaran denemeler kaleme alır. Özellikle dile, kelimeye ve cümleye dikkatsizlikle ortaya çıkabilecek büyük anlam kaymaları üzerine istifler dikkatini. Müslüman rikkati ve uygarlık bilincine yönelen bu yazılarla bir dil bilincinin oluşmasını hedefler. Her söylenen sözün vebalinin ağır olduğu gerçeğinden hareketle kalemini incelik ve dikkatin dalga boylarında gezdirir. Birim çağ olarak adlandırılan mutluluk asrından keşfettiği örneklerle günümüz edebiyat ve düşünce dünyasındaki gelişigüzelliği sorgular. Ondaki dil dikkati ve bilincinin oluşmasında, Ağabeyi Mehmet Demirci’nin kendisine yazdığı cevabi mektubun yanı sıra Ebû Mûsa’l-Eş’arî’nin bir mektubundaki yazım hatasının Hz. Ömer tarafından düzeltilmesinin sağladığı katkıyı görmek gerekir.

Yaralı Yazılar”da; “Tarihe baktığımızda, söylenen ve yazılan sözlerin içeriklerine olduğu kadar, biçimlerine de önem verildiğini gösteren örneklere rastlıyoruz. Sözün dil kuralları açısından doğruluğunu gösteren, yanlışlığı suç sayıp cezalandıran ilginç bir uygulamanın kahramanı, adaletiyle ünlü, büyük Halife Hazreti Ömer’dir. Ebû Mûsa’l-Eş’arî’den aldığı bir mektupta bir harfin yanlış yazıldığını gören ikinci halife, derhal Ebû Mûsa’ya şu emri gönderir: “…Bu mektup eline varınca kâtibini kamçıla ve işinden azlet.” (Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, Doç. Dr. İbrahim Canan, Ankara, 1980, s.127) “Min Ebî Mûsa” yerine “Min Ebû Mûsâ” yazmanın cezası, Hz. Ömer’e göre böyledir.”22 diyerek düşünce ve eylem titizliğinin sorumluluk duygusuyla kazanılabileceğini gündeme taşır.

21 Aralık 1996 ile 7 Mart 1997 tarihleri arasında ise Selam gazetesinde aynı minvalde yazılar yazar.

Eylül23 dergisinde Arapçadan şiir ve metinler çevirir.

Adonis’in24 “Güneşin Ayetine Uyarak Düş Görüyorum” kitabını Arapçadan Türkçeye çevirir. Hayatını Paris ile Beyrut arasında geçiren Adonis, Batı ile Doğu’nun kaynaşmasının en emin yolunun sanat ve şiir yoluyla gerçekleşeceğine inanır. Bu noktada Adonis’in görüşleri ile Goethe’nin, “Kim kendini ve başkalarını tanırsa görecektir ki Doğu ile Batı birbirinden ayrılmaz bir parçadır.” yaklaşımı tamı tamına örtüşür. Ancak Adonis, yine de Doğu ve Batı kavramlarına ilişkin olarak “Doğu ya da Batı, bunlar coğrafi olmaktan ziyade, ideolojik olarak birbirinden ayrılan kavramlar.”dır itirafında bulunmaktan çekinmez. Bundan dolayı Adonis, “Mekânı Çizen Taşın Eli (Petra Rakımı)”25 başlıklı şiirinde;

“Allah’ın her gün buradan geçtiğini anlatırlar
Beni nereye götürüyorsun ey kalem?
Nedir bana yaptığın ey ebcedcilik?
Sana silinişi söyleyeyim diye sınadın beni
Sorayım diye: Tarih özel evrak çantasını yitirdi mi?
Göremediğimiz bir suyu içmeye devam edecek miyiz?
Ne zamana dek elimizden alınacak meyvelerimiz?
kökleri bizdeyken hem de?
Nedir bana yaptığın ey ebcedcilik?

Benim ayaklarımla göç edeni yazmak mı düşer
bana?
İsmail’in susuzluğuyla çölünü mü?
Yalnızca cehennem ağacıyla gölgelenmeyi mi
yazdın bana?  

De ki, ben sürgünün geometrisine yapışmış bir
garibim
De ki, şu tozla dans etmekten güzeli yok benim
için
De ki, son şiirlerimi yazacağım
son yaprağına
bu son papirüsün”

diyerek sürgünlükleri, şirinin yaslandığı kültürel zemini, vatan değiştirmelerin yanı sıra kültürel etkilenişleri de apaçık ele verir.

Nar26 dergisinde Adonis, Nizar Kabbani, Cemal Ebu Hamdan gibi yazarlardan kimi çeviriler yapar. Celal Nuri’nin kimi yazılarını da günümüz Türkçesine aktararak Nar’da yayımlar.

Konya’da yayımlanışına fiilen katkıda bulunduğu Çerağ27 dergisinde farklı türlerde yazılar yazmaya ve çevirilerine devam eder.

İbrahim Demirci; 1996’da “Bu Camı Kim Kırdı” adındaki tiyatro eserini, Esra Sanat Yayınları arasında ilgilisinin beğenisine sunar.

İbrahim Demirci’nin, (Turan Koç’la birlikte) Nizar Kabbani’den Türkçeleştirdiği kimi şiirleri, “İşgal Altında” adıyla kitaplaşır. Kabbani’nin birkaç denemesinin de yer aldığı kitaptaki şiirlerin ana izleğini; işgal, acı, talan ve yağma gibi insan ruhunu kirleten baskınların soruşturulması oluşturur. Özellikle son yüzyılda, kıtallerle boğuşan Arap toplumlarının insansız hava araçları ve buldozerlerle kıyımdan geçirilişinin destansı anlatımının yer aldığı bu şiirlerle umudun, direncin ve direnişin çiçeklenmesi istenir. Sevince yer olmayan bir hayat pratiğini resmettiği yazılarıyla da Nizar Kabbani;

“Bizim hayatımızda sevinç, hükümetin eczanelerinde satılan kimyasal bir maddedir…

Onu elde edenlerse yetkililerle karıları, çocukları ve çevreleridir… Halka gelince, kuyrukta beklemesi gerekir on gram sevinç elde etmek için… On gram sabır… Adına “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh” denilen on gram Tanrısal pestil…

Arabın sevinci, askerî bir kararla kamulaştırılmış
bir sevinçtir…
Kek renkli bir sevinç…

Gülmeye çalışanlara gelince, onlar, ya aptallardır, yahut okumaz, yazmaz, düşünmez timsah soyundandırlar, ya da yasa dışı yollarla sevinç kaçıran bavul tüccarları grubundandırlar…”28 cümleleriyle Arab’ın sevincini, ancak askerî bir kararla nitelendirilmiş bir sevinç olarak ortaya koyar. Kabbani; okumaz, yazmaz, düşünmez, timsah soyundan kimselerin gülmeye çalışışını da yasa dışı yollarla sevinç kaçıran bavul tüccarları grubuna dâhil eder. Alenen sevincin ve gülmenin bir Arab’ın hayatında yerinin olmadığını vurgular. Çünkü şimdilerde insan “İki ayağı üstünde yürüyen bir yara”29dır Nizar Kabbani’ye göre.

“Medeniyetlerin Kavşak Noktasında Konya”yı Ahmet Köseoğlu ile birlikte yayına hazırlar. Tarihin çeşitli dönemlerinde farklı medeniyetlere merkezlik eden Konya’nın dünü ve bugünü, zamanın şahidi fotoğraflar eşliğinde göz önüne serilir.

İbrahim Demirci, 1997’de Celal Nuri’nin gezi notlarından oluşan “Kutup Muhasebeleri”ni çevrimyazı ile ilgilisine ulaştırır. 1 Temmuz 1913’te Berlin’de başlayıp 17 Ağustos 1329 (M. 1913)’da İstanbul’a dönüşle hitama eren birtakım notlar yer alır bu kitapta. Berlin, Hamburg, İskoçya, Orkine Adaları, Feror Adaları gezilip görülen yerlerden bazılarıdır. Yazar, buralarda gördüklerinden unutamadıklarını günlüklerinde kayda geçirir.

Celal Nuri’nin “Şimal Hatıraları”nı Latin alfabesine aktarır. Kitap, 1912’de Rusya ve İskandinavya’ya yapılmış bir seyahat esnasında alelacele tutulmuş notlardan oluşur. “Şimal Hatıraları”nda; Rusya, Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka gibi ülkelerden insan manzaralarının yanı sıra tarihsel, toplumsal ve dinsel hayata dair intibaların kaydı tutulur.

Nizar Kabbani’den “Gazaba Uğramış Şiirler”i yayımlar. Zulmü sorgulayan, mazlumun sesi olarak umut ve direnişe çağıran Kabbani, ezilmiş Ortadoğu halklarının sesini şiir dilinin imkânları içerisinde dünya gündemine taşır. Nizar Kabbani;

“Şarkıcı nasıl söyler şarkısını
Dudakları dikilmişken efendim?
Bir Arap şairi ölünce bugün
Kim dua eder ona?
El öpmez benim şiirim.
Doğrusu, sultanlara düşer
Şiirimin elini öpmek”30

dizeleriyle baş eğmeyen, birtakım ulufelerle pazarlıklara konu olmayan, iktidarın ve zorbaların hizasına girmeyen şiir tutumunu ortaya koyar. Görebildiğim, okuyabildiğim kadarıyla Nizar Kabbani’nin şiirlerinde, Ortadoğu halklarının yöneticiler tarafından iplenmeyişinin nedenleri eşelenir. Köleci bakış açısının dayanakları birer birer sorgulanarak; özgürlükçü, insanî görüş açısının izlekleriyle birlikte tahakkümcü zorbalıklar yargılanır.

Yazı, şiir ve çevirileriyle Hece’ye31 omuz verir. Edebiyat dergisi yazar ve şairlerinin birçoğu gibi İbrahim Demirci de Hece’de şiir, deneme, çeviri ve incelemelerini okuyucuya ulaştırır.

İbrahim Demirci’nin ikinci şiir kitabı olarak “Ay Burcu”, 1998’de şiir severlerle buluşur. “Ay Burcu”, “Bir İnce Yaşamak” ve “Çağlayan Yorumları” bölümlerinden oluşan şiirler toplamında; tarih, tabiat ve zaman elbirliği içinde var olur.

Şairin yorumuyla tarihsel zamanda kırılmalar, ‘evrim’lerle akış engellenmeye çalışılsa da göklerin takvimindeki işleyişe firavunlar müdahale edemez. Bu durum; şairin “Yirmi üç yirmi dokuz/İki dokuz bir on sekiz/Başka işler göğün takvimi/Yurdum evrim aklım çevrim/ Kalbim devrim”32 dizelerinde karşılığını bulur.

Yekpare zaman algısı içerisinde hayatını sürdüren İbrahim Demirci; “Dün ne yarın ne bilmem/Benim gönlüm şimdide/Şimdi her şey sevgide/’Dem bu demdir dem bu dem’/Mi diyor senin sesin?”33 sorusuyla bütün dikkatleri şimdiki zamana yöneltir. Böylelikle yaşanmış ‘dün’le ve yaşanacak olan ‘yarın’la oyalanmanın anlamsızlığı vuzuha kavuşur. Gönül, tarihselci ve som gelecekçi görüş açılarının insanı ‘şimdi’den koparan oltasında av olmaya rehin bırakılmaz.

“Ay Burcu”; insanlık hâllerinin tarih, tabiat ve doğa burcunda açılış, yayılış, yaralanış ve toparlanış alametlerinin fişekleştiği asıl doğrultuyu işaret eder.

İlahî coşkuyla çağıldayarak bütünleşen seslerin, kokuların, renklerin çavlanından sökün eden iğde kokularıyla, gül desenleriyle, güzelliklere gark olur zaman. ‘Su’yla başlayan canlı hayatının tözü; “Süt süttü, ayran ayrandı, yonca yoncaydı/ Karayı yeşerten, yeşili ağartan sır, sudaydı/Su bir bulutta, bir kuyuda, hep Tanrı’daydı/Bilekle kürek, yürekle emek sarmaşık/Göğün toprağı okşayan avucundaydı”34 mısralarında öz anlamına kavuşur. Ayların, mevsimlerin, tarihin, tabiatın ve zamanın şair sözüne dönüştüğü “Ay Burcu”nda; her şey kendi lisanıhâliyle “Külistan olacak derken/Gülistan oluyor birden”.35

İbrahim Demirci, 1999’da Nizar Kabbani’den “Ben Beyrut”u tercüme eder. Kitapta anlatılanlar, bir kentin tarihsel, kültürel ve sosyal yönden yağmalanışının günlükleri olarak belleklere yerleşir.

“Ben Beyrut”un dikkatli okuyucuları, kitaptaki metinlerde açıklanan oyunların benzerlerinin bütün Ortadoğu şehirlerinde sahnelendiğini müşahede eder.

“Ben Beyrut”ta; oyun kuramayan, oyun dışı kalmak için oyunbazların desiselerine boyun eğen, ucuz eğlencelerin panayırına ruhunu kaptıran Beyrut’un kendi konumunu kaybederek konumsuzluğa itilişini gündeme taşıyan Nizar Kabbani;

Bağımsızlıktan bugüne kadar Lübnan’ın tarihine baktığımızda Ortadoğu siyaset oyununa Lübnan’ın bir kuruşla bile katılmadığını, hep oyuncuları izlediğini görürüz.

Oyun kızıştı, kumar milyonlar, milyarlar düzeyine çıktı, salonun havası Havana purosuyla doldu; kazananlar fişlerini yığmaya, kaybedenler şanslarını yeniden denemeye başladı, gecenin sonunda Lübnan’a bir şey kalmadı. Kumarcılar ona sigaralarının izmaritlerini, kadehlerinin tortularını, sandviçlerinin artıklarını bıraktılar; geleneksel konukseverliğine ve refakatinin güzelliğine teşekkür ederek onun için şapka çıkardılar.

Lübnan “konumsuzluk” vergisini böyle ödedi.

Bu, savaşı dürbünle yahut devrimcilerin kavgalı toplantılarını televizyon ekranında izleyen herkesin ödemesi gereken ağır bir vergidir.

Sen kim olduğuna karar veremediğin zaman, senin kim olduğuna başkası karar verecektir.

Sen kendini yönetemediğin zaman, başkası seni yönetecektir.

Sen gemini yürütemediğin zaman, korsanlar ve çapulcular onu yürütecektir.”36 cümleleriyle Beyrut’taki durumun vahametini anlatır. Nizar Kabbani, çapulcuların salvolarıyla şehrin müstevlilere karşılıksız armağan edilişine içerden birisi olarak tanıklık eder.

2000’de “Yaralı Yazılar” yayımlanır. İbrahim Demirci; kitapta yer alan yazılar toplamında, dil dikkati oluşmadan düşünce dikkatinin ortaya çıkamayacağını vurgular. Bunun için de gazetelerdeki köşe yazılarından başlayarak diline titizlenmeyenleri yargılar. Öncelikle bir hükmü, bir yargıyı dile getiren cümlenin kelimeye nazaran daha önemli olduğuna dikkat çekerek; “Bence cümle, kelimeden daha önemli. Cümlenin ardındaki zihin işleyişi ise, hem kelimeden, hem cümleden daha önemli. Kaç yüzyıldır süregelen şekilci yaklaşımlarımızı terk etmeksizin, özü benimseyen ve önceleyen bir anlayışa kavuşmaksızın, sorunlarımızı doğru algılamamız da, sağlıklı çözümler üretmemiz de mümkün olmayacak.

Bu tespitin yalnızca dil alanında değil, hayatın tüm alanlarında geçerli olduğunu düşünüyorum.”37 der. Yazar, bu cümleleriyle özü benimseyen ve önceleyen bir anlayışa kavuşmanın yolunun şekilci yaklaşımların terk edilmesine bağlı olduğunu dile getirir. “Yaralı Yazılar”da İbrahim Demirci; İlhan Berk, Murat Belge, Şiar Yalçın, Fehmi Koru, Ahmet Kekeç, Can Dündar, İsmet Berkan, Murat Birsel, Nur Vergin, Ahmet Taner Kışlalı, Hasan Pulur, Gülgün Feyman, Ali Kırca ve daha birçok yazar ve akademisyeni dile titizlenmemeleri nedeniyle sorgular. Dilin ve düşüncenin ayrılmazlığını göstermek ister böylelikle.

Bumerang’ta38 yazı ve şiirleriyle okuru selamlar.

www. sipesifik.com’da Haziran 2000’den itibaren İbrahim Kardeş adıyla on dört yazı yayımlar.

2001’den itibaren Okuntu39 dergisinde yazı ve şiirleriyle görülür. Okuntu’nun ikinci sayısından başlayarak dergiye yazı ve şiirleriyle katkı sağlar.

www.40ikindi.com’da “Kavuklu Sureti”40 imzasıyla denemeler yazar. Buradaki yazılarında; çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde yayımlanan yazılardan oltasına takılanları ironik bir dille eleştirir.

Söz konusu internet sitesinin “Dil Ağacı”41 köşesinde ise dile, düşünceye ve çeşitli konulara ilişkin yazılar yayımlamayı sürdürür.

2004’te İshak Yetiş (Ali Ulvi Temel) ile birlikte Roger Garaudy’nin “Hâtıralar”ını Fransızcadan Türkçeye çevirir. “Yüzyılı Tek Başıma Gezişim” alt başlığı ile Türkçeleştirilen “Hatırâlar”; önsöz, sonsöz ile birlikte dört bölümden oluşur. Garaudy önsözde, yaşadıklarını anlattığı bu kitabın bir itirafname, bir vasiyetname veya cenaze töreninde atılan bir nutuk olmadığını belirtir. Cemaatini değiştirse de safını değiştirmeyen bir düşünür olarak Roger Garaudy; “Gözlerim sürekli kutup yıldızında, okyanusa susamışlığımla, onların yollarının çamurunda, becerebildiğim zaman da onların hamlesini gerçek hedefe yöneltmeye çalışarak yürüyorum.”42 diyerek tehditler, dışlamalar ve kovulmalara aldırmaksızın arayışını devam ettirir. Bir soylu yürüyüşün destanını emanet bırakır insanlığa. Bu destanın anlatıldığı; “Hâtıralar” belki bir gün buna benzer bir rol oynayarak, dünyanın varlığını sürdürmek için çare arayan başka kimselere yararlı olabilir. Onlar, benim geçtiğim yolu, anlamsıza karşı direnme projemi, bu hâtıralar aracılığıyla keşfedebilirler: Güncel sapmaları tersine çevirmek ve mümkün geleceklere yol açacak tarzda başka türlü yaşamak.

Ben bu yolda dar geçitlerle de, çıkmazlarla da karşılaştım. Başımdan geçen bunca mücadelenin, düşüşün, yanılgının, umudun ve kardeşçe karşılaşmaların bana kazandırdığı şeylerden hiçbirinin benimle birlikte mezara gömülmesini istemiyorum.”43 cümleleriyle yaşadığı deneyin, tecrübenin arayanlara ve yolda olanlara ışık tutacağını umarak kalemini geçmişin derinliklerine batırır. Yaşadıklarını ruhunu kanatarak yeniden yaşama cüretini gösterir. Kavgayla dolu bir hayatın anlatılış kararını bilinçlice verir.

Metafor44 dergisinde yazılar yazar ve dergiye katkıda bulunur. Derginin, “Arapça Dünya” bölümünü hazırlar. Ayrıca “Kavuklu Sureti” imzasıyla Metafor’da da görülür.

Hakimiyet45 gazetesinde “Hayret Efendi” adıyla “Şaşkın Vatandaşın Maceraları” başlığı altında mizahi yazılar kaleme alır.

Aynı dönemde Memleket46 gazetesinde de deneme ve eleştiriler kaleme alır.

İbrahim Demirci, Hacı Feyzullah en-Nakşibendî el-Muradî el-Mevlevî’nin yazdığı “Mevlevi Ayininde Manevi İşaretler”i 2005’te günümüz Türkçesine aktarır. Risalede, Mevlevi Ayin-i Şerifi üzerine düşünceler serdedilir.

Kitap Postası47dergisinde, “Endaze” başlığı altında denemeler kaleme alır.

Ahmet Efe ile birlikte hazırladığı “Mevlana Hakkında Şiirler Antolojisi”ni 2006’da yayımlar. Söz konusu kitapta; insanı yontan, incelten bir yaklaşımın çığır açıcısı olarak Mevlana ve Mevlevilik düşüncesini konu edinen şiirler bir araya getirilir. Antolojide yer alan şiirler incelendiğinde, başlangıçtan bugüne Mevlana ve Mevlevilik ilgisinin artarak devam ettiği görülür. Çağımız şairlerinin de bu birikimden yararlandıkları gözlenir. Kalpleri kuran görklü bir nazarın çavlanından kanasıya içildiği hakikati, bu şiirler toplamıyla yeniden gündeme oturur.

İbrahim Demirci’nin Yüz Temel Eser’den ilköğretim öğrencileri için hazırladığı; “Mesnevi’den Hikâyeler (manzum), Şermin (Tevfik Fikret), Ezop’tan Masallar, Altın Işık’tan Halk Masalları (Ziya Gökalp), Yalnız Efe (Ömer Seyfettin), Ömer’in Çocukluğu (Muallim Naci), Türkülerimiz, Masallar (La Fontaine)” ile ortaöğretim öğrencileri için hazırladığı; “Divan Şiirinden Seçmeler, Türk Halk Şiirinden Seçmeler, Safahat’tan Seçmeler, Nasreddin Hoca Fıkraları, Gülistan (Şirazlı Şeyh Sadi), Dede Korkut Hikâyeleri, Yunus Emre (Seçilmiş Şiirler), Bize Göre (Ahmet Hâşim), Seçme Hikâyeler (Ömer Seyfettin), Mesnevi’den Kırk Bir Hikâye” adındaki kitaplar Konya Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla ilköğretim ve ortaöğretim öğretmen ve öğrencilerinin dikkatine sunulur.

Kökler48 dergisinde yazı, şiir ve incelemeleriyle yer alır.

2007’de yayımlanan “Hay Hay Hayat”la İbrahim Demirci, gündelik hayatın içinden dikkate değer bulduklarını eşelemeye çalışır. Hayatın bin bir canlılıkla yaşanan seyrine bir gönderme olarak “Hay Hay Hayat”ı kitap adı olarak seçer. Her daim diri olanın ve hayatı var edenin buyruklarından ilkelerle de bezediği “Hay Hay Hayat”ın izleğini; “Varlığımızı ve tüm varlıkları anlamlı kılan hakikatin toprağına karışmak, onunla karılmak, onda kök salıp boy atmak; suyuna kapılmak ve katılmak, o suyla katılıklarımızı eritmek, doymak ve arınmak; havasında soluk alıp vermeyi bayram bilmek, kanatlanmak; ateşinde aydınlanmak, pişmek ve pişirmek varken, o toprağı benlik kafesinde kurutmak, o suyu nefsaniyet çukurunda çürütmek, o havayı kibir balonunda kokutmak, o ateşi öfke ocağında küle çevirmek ne felâket!”49 cümleleriyle ortaya serer. Benlik kafesinde kuruyarak, nefsaniyet çukurunda çürüyerek, ateşi öfke ocağında küle çevirerek dirlik ve dirilişin gerçekleşemeyeceğine dikkatleri yöneltir. Var olmak ve varoluş bilincine ermek için, her yönüyle hakikatin toprağına belenmek gerektiğini haykırır.

Mayıs 2007’de Genç dergisinin eki olarak yayın hayatına başlayan Cafcaf, Aralık 2008’den itibaren bağımsız dergi kimliğine kavuşur. İbrahim Demirci, İrfan Ekinci ve Cımbızcı Cafer adlarıyla mizahi yazılar kaleme alır Cafcaf’ta.

Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde başladığı doktora çalışması epeyce uzar. “Muhteva ve Şekil Hususiyetleriyle Ahmet Hâşim’in Nesir Dünyası” konulu doktora tezini ancak 28.01.2008’de bitirir.

TİKA Türkoloji projesi kapsamında, 2008/2009’da Halep Üniversitesi Edebiyat ve Beşerî Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak çalışır.

İbrahim Demirci; 2008’de Adonis’ten Türkçeye aktardığı “Kör Kâhin”le şiir dilindeki ustalığını, çeviride de ispat eder. Adonis, “Siccîl 1999”50 adlı şiirinin 2. bölümünde;

“Durmaksızın akıyor kan-
Başlangıcın ve oluşun mürekkebi,

Kabil adadı onu.
Nice bir gözcüydü Kabil,
ne çölde yürüdü,
ne sürgünde yaşadı.

Vakit o vakit işte
Annesi güneş çekiyor onu, çevresinde zincirler,
toprağı işleyen dolaplar,
ve uzay sönmüş bir kandil.

Asla konuşmayacak mısın sen ey suskun nesne?
-Arzuların memesinden bir emiş.
-Ateşin yaktığı bir görünmezlik.
-Yakıtı görünmezlik olan bir ateş.

Hıçkırmaya doymuyor ışık,
yerkürenin aklına ağlıyor,
ağıt yakıyor sürgünün zincirine.

-Sürgünde doğurulur nübüvvetler.
Fakat ne kolay bir nebinin külâhını
geçirmek bir yalancının başına,
ne kolay bir yalancının külâhını
geçirmek tarihin başına.

Zaman

Ürkünç bir gece insan başlarından.” yer alan dizeleriyle başlangıcın ve oluşun mürekkebi olarak Kabil’den bugünlere akan kanın durmadığını, durdurulamadığını anlatır. Özellikle Adonis’in doğduğu coğrafyadaki reel gerçeklikle tarihsel gerçekliğin örtüşmesi üzerine yoğunlaşan şiir, zamanın insan başlarından ürkünç bir geceye dönüştüğünü vurgulayarak akan kanı ve neşvünema bulan yalanı soruşturur.

2009’da Halep’teyken http://www.tyb.org.tr adlı internet sitesinde deneme ve eleştiriler yazar.

İbrahim Demirci, 2011’de Artvin Çoruh Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Yeni Türk Edebiyatı öğretim üyesi olarak görev yapar.

Nizar Kabbani’den Turan Koç’la birlikte Arapçadan Türkçeleştirdikleri “Gazaba Uğramış Şiirler ve Diğerleri”51 kitapçı raflarına düşer. Kitapta, daha önce yayımlanan “İşgal Altında” ve “Gazaba Uğramış Şiirler” bir araya getirilir.

Deneme, şiir, günlük, eleştiri, inceleme ve çevirileriyle Mahalle Mektebi’52nde yer alır. Celâl Tarakçı ile yaptığı söyleşiyi dergi okurlarıyla paylaşır.

2012’de “Dillerin Dili” Karaman Valiliği ve Belediye Başkanlığı’nca Türkçe tutkunlarının istifadesine sunulur. Okumanın, okuntunun, çağrının, davetin anlam ırmaklarından esintiler taşınır “Dillerin Dili”nde. Türkçenin kelime dağarının fakirleştirilmesi çabalarını, sözcüklerin tarihin derinliklerindeki seyrüseferine bata çıka eleştirir. Kimi şairlerden, yazarlardan, sözlüklerden örneklerle Türkçe sevdalılarını derin okumalara davet eder. Dilde ifade edilenin tadını alabilmek, kokusunu duyabilmek, rengini görebilmek için içten okumalarla dile yaklaşmak gerektiğini savunur.

Abdurrahman Münif’in ilk kitabı “Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti”ni Hasan Harmancı ile birlikte Türkçeleştirir. Geleneksel anlatı biçimiyle modern anlatı tekniklerinin bir arada kaynaştığı kitapta, öncelikle bir yolculuk hikâyesi kayda geçirilir. Romanda, siyasî baskılarla kuşatılmış bireyin toplumla ve kendisiyle hesaplaşması konu edilir. İç içe geçen yolculuklarla siyasî sürgünlükler, göçler, ülke değişimleri ve yazarın yaşadıkları anlatının asıl omurgasını oluşturur. “Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti” bir tür otobiyografik roman olarak kitaplıklardaki yerini alır.

12 Mart 2012’de Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu üyesi olarak görevlendirilir.

Ağabeyi Mustafa Demirci vefat eder.

Şairin, ortaöğretim öğrencilerine Necip Fazıl’ı tanıtmak amacıyla hazırladığı “Bizim Şarkımız/ Necip Fazıl Nefesi” Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanır.

Fatma Şerafeddin’in “Ellerim” adlı çocuk kitabını Arapça aslından Türkçeye çevirir. Hayata ve dünyaya dokunduğumuz ellerimizin hikâyesi anlatılır kitapta.

Yürümek Fiiliyle Marş Bestelemek

“Doğrusu biz müthiş kucaklaşırız

Kılıçlarımızı mecburen aşkla taşırız” (Ay Burcu)

İbrahim Demirci; dilinin, kalbinin ve kaleminin ön gördüğü istikamette yürüyüşüne devam eder. Mütevazı kişiliği ve rakamların istilasına göğsünü açmayan kimliğiyle, yeryüzündeki Müslüman adreslerini belleğinde biriktirir. Onlardan bir ses duyabilmek ve bu sesi insan kardeşlerine taşıyabilmek umuduyla Arapçadan çeviriler yapar. Vahiy dilinin zengin çağrışımlarına dokunarak küheylanlar koşturur yüreğinde.

İğde çiçeklerinden derlediği envaiçeşit güzelliğin dokusunu “bin ton parfüm kimyagere”53 değişmez. Otların, çayırların, karanfillerin, menekşelerin, güllerin, mor sümbüllerin insanı selamlayışını seyretmeye doyamaz. Toprağa dokunmak ve toprakla dost olmak tutkusuyla doğada gezintilere çıkar. Hayvanların, bitkilerin ve böceklerin dilini kavrayabilmek için uğraşır. Şehirde doğmuş olması, onda tabiata ilgisizliği doğurmaz. Bilakis tabiatın bütün renklerine belenme arzusunu uyandırır.

Okuduğu, yazdığı her şeyde Müslüman dikkatinin gözetilmesini ister. Onun içindir ki yazdıklarına titizlenmeyenleri kalemiyle yargılar. Nuri Pakdil’in “Gökyüzü, dörtbaşı bayındır bir ülkedir.” cümlesi ondaki hayret duygusunu artırır. Bundan dolayı şiirlerine gökyüzündekileri ve yeryüzündekileri konuk eder. Varlıkların her birinin Tanrı’nın ayetlerinden olduğu hakikatini yürütür göğsünde.

Bir devir, sokaklara salınan korkuların hesabını tutar. Kurutulan çeşmelerin, yakılıp yıkılan camilerin, dergâhların, tekkelerin çetelesini çıkarır. Baskınlara uğrayan öğretici ve öğrenicilerin korkularını içten hisseder. İlk ve son oyunu zulüm kurmak olan oyunbazların dümenini bozmaya ant içer.

İbrahim Demirci; tarihle, tabiatla, toprakla omuz omuza yürür. Makamı, muhabbet çalışan sohbet halkalarından denemeler, şiirler kotarır. Kibre karşı kibrin sadaka olduğu bilinci içerisinde eylem alanını belirler.

Öğrencilerine evini ve yüreğini birlikte açar. Sofrasındakileri paylaşmayı bir insanlık ödevi bilir. Bundan dolayı İbrahim Demirci, Konya’ya yolu düşenlerin uğrayacağı adresler arasındaki yerini alır. Küçüklerin sorularına cevaplar ürettiği gibi büyüklerin sorunlarına da çözümler arar. Yol gösterir, yöntem öğretir etrafına birikenlere.

Ok atmanın, ok göndermenin, okumanın, okuntunun, çağırmanın ve davet etmenin lügatini yazar. Kitaplar, kitaplıklar, kütüphaneler ve kütüphanecilik vazgeçilmez tutkuları arasında yer alır. Elifbayı söktüğü günden bu yana nerede ne bulursa okumayı kendisine ödev edinir. Hatıratlar, yaşamöyküleri ve tarih anlatıları okuma çizelgesinde ön sıralara yerleşir.

Sözlüklerle yol arkadaşlığına biter. Herhangi bir kelimenin anlamını biliyorum deme yerine üşenmeden kitaplığındaki çeşitli sözlüklere başvurur. Sözün anlam ırmağından beslenen kelimelerin asıl ve yan anlamlarının bir arada kavranmasını önemser. Bir kelimenin kütüğüne vakıf olmak tutumu İbrahim Demirci’nin sözlüklerle dostluğunu pekiştirir.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil külliyatını öğretisel bir coşkuyla okur. Söz konusu yazarların, düşünürlerin işaret ettiği adreslerden peteğini doldurur. Arapça ve Fransızcayı, Nuri Pakdil’in önerisi ve kendi çabasıyla öğrenir. Çağlar boyunca bir ve beraber olduğumuz Ortadoğulu yazarların kalp atışlarını Türkçede seslendirir.

Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat vadisinden bilinç başakları derer. Yedi İklim’le dünyanın dört bucağını tarar. Kayıtlar kervanına kaydolarak çağın, ümmet saatini çalışır. Hece taşlarına dil/eylem bütünlüğü bağlamında dokunarak güne notlar düşürür. Bir Hüseynî dost ile çağı kirlerinden arıtmak için sözleşir.

İbrahim Demirci; Çerağ, Bumerang, Metafor, Okuntu, Mahalle Mektebi, Kökler gibi birçok dergiye omuz verir. Genç yeteneklerin; yolun başlangıcında savrulmaması için yazıları, şiirleri ve çevirileriyle onların önünde bilinç ışıkları yakar. Çağın insan kalbine yönelen hücumlarını soruşturan metinleri okumak ve okutmak için uğraşır. İnsan doğasını ağartacak biricik etkinliğin emek olduğu inancıyla yaptıklarını yürürlüğe koyar.

Hakkın ve hakkaniyetin potasında ruhunu pişirir. Vefa giysilerini örtünerek arkadaşlığın, tazelenen bir bilinçle Usta’nın yaktığı ateşi harlandırır. Ahlaklı olmanın, ahlaklı kalmanın yöntemini araştırarak yeryüzü kitabını her dem yeniden okur. “Dil Burcu”nda yetkinleşen kalemiyle ellerini umutsuzluğa karşıcı çıkarır. ‘Uçurumlar uzmanı’, ‘insan ustası’ bir güzel elinde yürümek fiiliyle tanışarak marşlar besteler.

Göğüslerden boşanan şükrün, parmak uçlarındaki teşekküre karışması için dünyaya bakar. Ey diye diye eylem olan tutkuların katarıyla yoldaşlık eder. Umutla ve dahi aşkla yapar söylediklerini.

Bir ömür, son sözü “hu” çalışan âşıkların sözlüğünde pişer. Bitimsiz çağrısına ara vermeden;

“Ey aşkını alanlara salamayan yürek

Nereye gitsem gelir misin benimle”54 dileğiyle çiçekleri eylem saçan bir zamanda yolculuğa razı olur.

1 “ Ko va n l ı k ” kö y ü nü n a d ı n ı ş u ra d a n a l d ı ğ ı n ı s ö y l e r­l e r. A z y u ka r ımı zd a D e d emkö y d i ye b i r ye r va r. Ora d a s a n ı yo r um i l k f e t i h l e rd e, Ko l o n i za tö r Tü r k D e r v i ş l e r i ­n i a n d ı ra n t i p l e rd e n b a z ı l a r ı n ı n ka b i r l e r i o l d u ğ u s ö y ­l e n i r. B i z im kö y d e o n l a rd a n b i r g r u b u nu n a r ı ko va n ­l a r ı n ı n b u l u n d u ğ u ye rmi ş. Onu n i ç i n “ ko va n l ı k ” d i ye t a b i r e d i l i yo r. ( P ro f. D r. Me hme t D emi rc i i l e R ö p o r t a j, Ta s a v v u f, İ lmî ve Aka d emi k Ara ş t ı rma D e rg i s i , Yı l : 7 , S a y ı : 1 6 , An ka ra 2 0 0 6 ) .

2 As ı l a d ı Ab d u l l a h Yama n o l u p P ro f. D r. Ahme t Yama n’ı n d e d e s i d i r.

3 Ta s a v v u f, İ lmî ve Aka d emi k Ara ş t ı rma D e rg i s i , Yı l : 7 , S a y ı : 1 6 , An ka ra 2 0 0 6 .

4 Çime n l i k , b u g ü n Ka ra t a y i l çe s i n e b a ğ l ı Aka b e Ma h a l l e ­s i s ı n ı r l a r ı i ç i n d e d i r.

5 Nü f u s kü t ü ğ ü n e d o ğ um t a r i h i 1 9 5 7 o l a ra k ka yd e d i l e n İ b ­ra h im D emi rc i , o ku l a ka yd ı n ı ya p t ı ra b i lme k i ç i n ma h ke ­me ka ra r ı y l a ya ş t a s h i h i ya p t ı r ı r. B ö y l e l i k l e i l ko ku l a b a ş l a r. An ca k 2 0 . 0 8 . 1 9 5 6 o l a n d o ğ um t a r i h i b u ke z d e 0 1 . 0 8 . 1 9 5 6 o l a ra k ka y ı t l a ra g e çe r. İ b ra h im D emi rc i ; “Ay B u rc u”n d a ye r a l a n “Ağ u s to s” ş i i r i n d e, “Ağ u s to s b e n im a y ım/ B u a y ı n y i r­mi s i n d e ymi ş /G ü n e ş a l t ı n a ç ı k ı ş ım” d i ze l e r i y l e d o ğ um g ü ­nü n e y ı l l a r s o n ra t a r i h d ü ş e r. Ko nya’d a Çime n l i k Ma h a l l e ­s i n d e k i e vd e d o ğmu ş o lma s ı n a ra ğme n d e nü f u s ka y ı t l a r ı n a d o ğ um ye r i o l a ra k Ko va n l ı k ya z ı l ı r.

6 B e b e k ke n ve f a t e d e r.

7 www. b e ya z b u l u t. com, 1 5 Ek im 2 0 0 6 .

8 İ b ra h im D emi rc i , Ça y ı r ( Ya y ıml a nmamı ş K i t a p ) .

9 www. b e ya z b u l u t. com, 1 5 Ek im 2 0 0 6 .

10 www. b e ya z b u l u t. com, 1 5 Ek im 2 0 0 6 .

11 Ya ş t a s h i h i s o r u nu nu çözme k i ç i n komş u l a r ı Nu r i Da y ı ş a h i t l i k ya p a r.

12 www. b e ya z b u l u t. com, 1 5 Ek im 2 0 0 6 .

13 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 1 6 7 .

14 İ b ra h im D emi rc i , Ça y ı r ( Ya y ıml a nmamı ş K i t a p ) .

15 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 2 3 .

16 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 2 3 .

17 Ed e b i ya t d e rg i s i Ş u b a t 1 9 6 9 ’d a ç ı ka n i l k s a y ı s ı i l e s a n a t – e d e b i ya t g ü n d emi n i b e l i r l e r. Ma y ı s /Ha z i ra n / Ka s ım/ Ara l ı k 1 9 8 4 s a y ı l a r ı n ı b i r a ra d a ya y ıml a ya ra k ya y ı n h a ya ­t ı n ı d u rd u r u r.

18 Ed e b i ya t O t a ğ ı – Fi k i r S a n a t Ed e b i ya t D e rg i s i – , O ca k 2 0 0 7 , S a y ı : 1 6 , s. 2 5 .

19 Ma r t 1 9 8 7 ’d e ç ı ka n i l k s a y ı s ı y l a o ku r g ü n d emi n e ye r l e ­ş e n d e rg i n i n ya y ı n ı d e vam e tme k te d i r.

20 Mi l l î Eğ i t im d e rg i s i , S a y ı : 1 1 2 , Ka s ım 1 9 9 1 .

21 Ka y ı t l a r, Ka s ım 1 9 9 0 i l e Ha z i ra n 1 9 9 5 y ı l l a r ı a ra s ı n d a to p l am 4 5 s a y ı ç ı ka r.

22 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 3 5 .

23 İ l k s a y ı s ı Ey l ü l / Ek im 1 9 9 6 ’d a ya y ıml a n a n Ey l ü l d e rg i ­s i , Ey l ü l / Ek im 2 0 0 2 ’d e ya y ıml a n a n s o n s a y ı s ı y l a ya y ı n d ü n ­ya s ı n d a n çe k i l i r.

2 4 1 9 3 0 ’d a S u r i ye’d e d o ğ a n Al i Ahme d S a i d E ş b e r, 1 9 6 1 ’d e B e y r u t ’a ye r l e ş e re k Lü b n a n va t a n d a ş l ı ğ ı n a g e ­çe r. B u ra d a “ S o n s u z s a y ı d a a d ı o l d u ğ u nu” ka b u l l e n e re k mi ­t i k b i r ka ra k te r i n a d ı o l a n “Ad o n i s”i ke n d i s i n e i s im o l a ­ra k s e çe r. S o n ra s ı n d a i s e Pa r i s’te ya ş ama ya ra z ı o l u r. K l a ­s i k Ara p ş i i r i g e l e n e ğ i n i Av r u p a e d e b i ya t ı n ı n ve r iml e r i y ­l e ye n i l e ye n Ad o n i s, ş i i rd e g e l e n e k s e l ka l ı p l a r ı n d ı ş ı n ­d a b i r imkâ n o l u ş t u rma ka yg ı s ı n ı me r ke ze a l ı r. B u nu n i ç i n d e B e y r u t ’t a , “ Ş i i r ( 1 9 5 7 ) ” ve “Me vâ k ı f ( 1 9 6 8 ) ” d e rg i l e r i ­n i ç ı ka r ı r.

25 Ad o n i s, G ü n e ş i n Âye t i n e Uya ra k D ü ş G ö r ü yo r um, O ğ l a k Ya y. , İ s t a n b u l 1 9 9 5 , s. 4 3 – 4 4 .

26 Na r d e rg i s i O ca k / Ş u b a t 1 9 9 5 ’te ya y ı n a b a ş l a ya ra k Ka ­s ım/Ara l ı k 1 9 9 6 ’d a ya y ıml a d ı ğ ı 1 2 . s a y ı s ı y l a ya y ı n h a ya t ı n ­d a n çe k i l i r.

27 Çe ra ğ d e rg i s i , i l k s a y ı s ı Ha z i ra n 1 9 9 5 ’te s o n s a y ı s ı d a Ma y ı s 1 9 9 8 ’d e o lma k ü ze re to p l am 3 6 s a y ı ya y ı n d ü nya s ı n ­d a g ö r ü l ü r.

28 Ni za r Ka b b a n i , İ ş g a l Al t ı n d a , Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i – Tu ra n Ko ç, R e y Ya y. , Ka y s e r i 1 9 9 6 , s. 1 0 1 .

29 Ni za r Ka b b a n i , İ ş g a l Al t ı n d a , Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i – Tu ra n Ko ç, R e y Ya y. , Ka y s e r i 1 9 9 6 , s. 9 9 .

3 0 Ni za r Ka b b a n i , Ga za b a Uğ ramı ş Ş i i r l e r, Tü r kçe s i : İ b ra ­h im D emi rc i , Ma v i Ya y. , An ka ra 1 9 9 9 , s. 9 .

31 İ l k s a y ı s ı 1 5 O ca k 1 9 9 7 ’d e ya y ıml a n a n He ce d e rg i s i , h â l e n ya y ı n l a nma ya d e vam e tme k te d i r.

32 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 2 2 .

33 İ b ra h im D emi rc i , Ay B u rc u, He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 8 , s. 4 7 .

34 İ b ra h im D emi rc i , Ay B u rc u, He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 8 , s. 3 7 .

35 İ b ra h im D emi rc i , Ay B u rc u, He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 8 , s. 7 2 .

3 6 Ni za r Ka b b a n i , B e n B e y r u t, Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i , He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 9 , s. 7 9 .

37 İ b ra h im D emi rc i , Ya ra l ı Ya z ı l a r, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 0 , s. 1 7 – 1 8 .

38 Temmu z /Ağ u s to s / Ey l ü l 2 0 0 0 ’d e B ume ra n g’ı n i l k s a y ı ­s ı ç ı ka r. O ca k / Ş u b a t /Ma r t 2 0 0 1 ’d e ç ı ka n 3 . S a y ı s ı y l a d a ya ­y ı n ı n a s o n ve r i r.

39 İ l k s a y ı s ı 2 0 0 1 ’d e ya y ıml a n a n O ku n t u d e rg i s i 2 0 0 3 ’te ya y ıml a n a n 1 0 . s a y ı s ı i l e o ku ra ve d a e d e r. 2 0 0 3 ’te ya y ım­l a n a n 1 0 . S a y ı s ı i s e “Ca h i t Za r i f o ğ l u Öze l S a y ı s ı ” o l a ra k a r­ş i v l e rd e k i ye r i n i a l ı r.

40 “ Ka v u k l u’nu n Ye r i ” ü s t b a ş l ı ğ ı i l e ya y ıml a n a n b u ya z ı ­l a ra 0 2 O ca k 2 0 0 1 ’d e b a ş l a r. S a l ı ve Cuma g ü n l e r i d ü ze n ­l i o l a ra k g ü n ce l l e n e n b u ya z ı l a r ı 2 6 Ka s ım 2 0 0 2 ’ ye ka d a r s ü rd ü r ü r.

41 “D i l a ğ a c ı ” ya z ı l a r ı , 0 1 Ni s a n 2 0 0 0 ’d e b a ş l a y ı p 0 3 Ni s a n 2 0 0 9 ’a ka d a r d e vam e d e r

42 R o g e r Ga ra u d y, Hâ t ı ra l a r, Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i – İ s h a k Ye t i ş, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 4 , s. 1 4 .

43 R o g e r Ga ra u d y, Hâ t ı ra l a r, Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i – İ s h a k Ye t i ş, He ce Ya y. , An ka ra 2 0 0 4 , s. 1 1 .

44 İ l k s a y ı s ı Ma y ı s /Ha z i ra n 2 0 0 4 ’te ç ı ka n i k i a y l ı k Me t a ­f o r d e rg i s i , Ma r t /Ni s a n 2 0 0 5 ’te i s e 6 . s a y ı s ı y l a ya y ı n h a ya ­t ı n a s o n ve r i r.

45 2 6 Ma y ı s 2 0 0 4 i l e 6 Ey l ü l 2 0 0 7 t a r i h l e r i a ra s ı n d a Ha ­k imi ye t g a ze te s i n d e “ Ş a ş k ı nva t a n d a ş” kö ş e s i n i a ça ra k Ça r­ş amb a ve Pe r ş emb e g ü n l e r i ya z ı l a r ya y ıml a r.

46 1 3 Ey l ü l 2 0 0 4 i l e 9 Ek im 2 0 0 6 y ı l l a r ı a ra s ı n d a Meml e ke t g a ze te s i n d e Pa za r te s i g ü n l e r i ya za r.

47 K i t a p Po s t a s ı , Ni s a n 2 0 0 5 ’te n b a ş l a ya ra k Ka s ım 2 0 0 6 ’ ya ka d a r to p l am 2 0 s a y ı ya y ı n d ü nya s ı n d a g ö r ü l ü r.

48 Kö k l e r d e rg i s i Ni s a n -Ma y ı s -Ha z i ra n 2 0 0 3 ’te ya y ıml a n a n i l k s a y ı s ı y l a e d e b i ya t o ku r u nu n d i k ka t i n e s u nu l u r. Ha z i ra n 2 0 0 6 ’d a ya y ıml a n a n 1 2 . s a y ı s ı i l e d e ya y ı n ı n a s o n ve r i r.

49 İ b ra h im D emi rc i , Ha y Ha y Ha ya t, Eb a b i l Ya y. , An ka ­ra 2 0 0 7 .

50 Ad o n i s, Kö r Kâ h i n , Ya p ı K re d i Ya y. , İ s t a n b u l 2 0 0 8 , s. 8 – 9 .

51 Ni za r Ka b b a n i , Ga za b a Uğ ramı ş Ş i i r l e r ve D i ğ e r l e r i , Tü r kçe s i : İ b ra h im D emi rc i -Tu ra n Ko ç, İ z Ya y. , İ s t a n b u l 2 0 1 1 .

52 Ma h a l l e Me k te b i , Ey l ü l / Ek im 2 0 1 1 ’d e ç ı ka n i l k s a y ı s ı y l a i k i a y l ı k d e rg i l e r a ra s ı n d a k i y ü r ü y ü ş ü n e d e vam e d e r.

53 İ b ra h im D emi rc i , Ay B u rc u, He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 8 , s. 5 0 .

54 İ b ra h im D emi rc i , Ay B u rc u, He ce Ya y. , An ka ra 1 9 9 8 , s. 7 6 .

Etiketler
Devamı

Duran Boz

Yazara ait tüm içeriklere buradan ulaşabilirsiniz.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Please consider supporting us by disabling your ad blocker