Duran Boz – Evini Türkülerle Resimleyen Yolcu

Duran Boz – Evini Türkülerle Resimleyen Yolcu

“İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbettedir diyeceğiz. Türküler bitip tükenirse hatırasız, sevdasız ve yalnız kalır diyeceğiz. Türküler ve şarkılar var. Türküler ve şarkılarda halk var. Millet var. İnsan var. Türkülerde ve şarkılarda şiir var, hikmet var, yaşama kuralları var. Türkülerde ve şarkılarda ahlâk var, töreler var, gelenekler var. Ve asıl en mühimmi yüreğimiz ve gönlümüz var. Muşahhas olarak yürek, mücerret olarak gönül var.”

“Bizler türkülerle gurbetli, türkülerle vuslatız. Türkülerle analı babalı, türkülerle öksüz ve yetim kalmışız.”

Fethi Gemuhluoğlu

 

İnsan gurbettedir. Kendi gurbetini içinde taşır daima. Kurtulmak istese de alenen gurbetinin dışına çıkamaz. Yaratılış şartlarının dışında bir konum seçemez kendisine. Hayatın kıvrak hamlelerine tutunarak yeri, toprağı yurtlaştırır. Öz yurduna olan hasretini içinden söküp atamaz. Garip kalma duygululuğunu sökemez kişiliğinden. Şahsiyetli olmanın, kimlikli yaşamanın burçlarına tırmanmanın yöntemini araştırır hep.

‘Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde’ gerçekliğinden ayrılamaz. Hüznün sularına bata çıka kirlerinden arınır. Hüseynî bir sabahtan destekler edinir kalbine. Bir yöne bakmanın ezberine adar hayatını. Kir tutmayan duyarlıkların sadağından ayırmaz ruhunu. Varoluşuna barınaklar inşa eden dilin çağrışımlarıyla yeryüzüne bakar. Oluşu tersyüz etmeye yeminleşen serpintilerin kıyıcılığını sorgular. Yaşamaya dayanak oluşturan hakikatlerin donanmasını yürütür göğsünde.

Konuşan bir özne olarak yaklaşır yaşadıklarına. Kekemeliklerin gelgitinde ufalanan yaşantılarını gözden geçirir. Sesine ses ekleyen kelimelerin çağrışımıyla dökülmüşlüklerinin çetelesini tutar. Dilin sese dönüşen kucaklayıcılığına açar bağrını. Sessizleştiren yapaylıkların serpintisinden dilini muhafaza eder. İnsanın dış dünyayla olan mücadelesinde yenik düşmemesi için kelamın tazeleyen gücünü yurt edinir. Buradan bakar yapıp ettiklerine.

Dilin gücü türkülerde gizlidir. İncelen bir yüreğin seslenişleri akar türkülerden. Otururken, gezerken, bir başınayken mırıldanır insan. İçten içe konuşur kendisiyle. Dış dünya ile iletişim kurmanın dersine çalışır. Bu tutum kimileyin türkü söylemek şeklinde dışlaştığı gibi kimileyin de şiir formunda taşar yürekten. Şair yüreğinin dışındaki gönülleri sarar sıkıca. Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun söyleyişiyle;

“Ah bu türküler Türkülerimiz Ana sütü gibi candan Ana sütü gibi temiz Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. Ah bu türküler, Köy türküleri Dilimizin tuzu biberi Memleket ahvalini onlardan sor Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni… Ben türkülerden aldım haberi.” demek zorunluluğu ortaya çıkar.

İnsanın tabiat ve eşya ile ilişkisi onun yaşama biçimini de belirler. Çünkü hemcinsleriyle omuz omuza vererek fıtratının gereklerini yerine getirebilecek olan insandır ancak. İnsan; yalnızlaştırmalara karşı tavır geliştirebilir, mevcudiyetinin ayrılmazlarını sürekli tazelenen bir bilinçle yeni baştan kavrayabilir. Açıkçası kendi evini kendisi kurabilir. Kendine yetebilirliğin muazzam burçlarına tırmanabilir. Sessiz kaldıkça, sözsüz kaldıkça gurbette olduğunu kavrayabilir. Aşksız, şevksiz oluşun tehlikelerini anlayabilir. Gide gide hasrette kavruluşun üstesinden gelme bilgisine erebilir. Böylelikle İbrahim’in İsmail’e öğüdünde olduğu gibi ömrünü evini sağlam kurmaya adayabilir.

Âdem’i ademlikten ayıran ince çizgiden hikmeti öğrenir. Bilinçli bir iradenin varoluşunda içkin hâle getirdiği bilginin nüvesini gönlünde taşır. Dolayısıyla kültürün ilk taşıyıcısı, ilk yorumlayanı olur. Âdem’le başlayan sorumluluğu üstlenerek hayat tarzını örer. Mesnetsiz kalmamak için kelamın özgül dünyasından esintiler koşturur göğsünde. Meselesizliğin çöllerine çitilmemek uğraşına sözleşir hep.

Yapıp etmelerinin gündelik hayatta karşılığını bulmasını ister. Hayatla omuz omuza vererek yaşantıyı örmeyi benimser. Yâr ile hemhâl olup ağyarın hışmından korunmayı umar. Uhdesine verilmiş emanetleri korumanın lüzumuna inanır. Özüyle suretinin muhafazasından yana tavır koymayı ister.

İçinin doğruları ışığında dışını okumayı erdemlilik sayar. Doğaya yönelen eliyle birtakım çalışmalara girişmesi sonucu tabiatı kavrama iradesine sahip olur. Tabiatla, toprakla, börtüböcekle ünsiyet kurmaya uğraşır. ‘Tabiatın içinde tabiatla birlikte’ yaşamak bilinçliliğini yol kılavuzu bilir. Kendi içinde derinleşerek durulmayı varoluşunun ayrılmazı yapar. ‘Sermayem derdimdir/Servetim ahımdır’diyen bir yürekle ‘yüce dağlarda’ dolaşmak arzusunu ıraklaştırmaz ruhundan. ‘Aşan bilir karlı dağın ardını/Çeken bilir ayrılığın derdini’ itirafına durarak ‘Gül alıp satmanın zamanı değil’ söylemiyle zamaneden şikâyet eder.

Evinin, ev çevresinin imarını ihmal etmez. Kendine mahsus kültürüyle ‘Yaprak gazel olmuş durmuyor dalda’ der. İçine doğduğu özgün kültürle hayatın uyumluluğu bozuldukça sızlanır. Acısını dindirecek güneşler arar dünyada. Seher yelinden, nazlı yârden haber getirmesini bekler. Elden ayaktan düşüşün sonucunda kaldırılmayı yârden umar çünkü. ‘Başı pare pare dumanlı dağlar’la yolu kesilir sonuçta.

Acı gelip orta yere yığılır günden güne. İnsan kalan, kendine mahsus sesiyle ‘Değmen benim gamlı yaslı gönlüme’ dileğine tutunur. Umut tükenmektedir çünkü. Sevgili başta olmak üzere bu yarayı saracak kimse kalmamaktadır ortada.

Her yerde duvarlar yükselerek barikatlar kurulur insanla gerçeklik arasına. Göz gözü görmezleşir. Ömür boyu engeller yükselir insanın önünde. Yollar dumansız kalmaz. Adına gurbet denilen garipliğin insana mahsus biçimi yürürlüğünü sürdürür. Çünkü ‘Ayrılık derdinin kökü derinde’dir. ‘Baykuşlar dem tutuyor çadır yerinde.’ Olup bitenlerin ardından ‘Boş tarlaya rüzgâr ektim yetiştim’ gerçekliği insanın gözünü perdeler. Bu sırra ermenin, bu sırrı algılamanın imkânlılığı kalkar ortalıktan.

Hayat kozasını patlatıp yapraklanmaya durur. Kendi seyrini belirleme kararlılığına ram olur. Yaşama tarzını; beslenme, barınma tarzını sorunsuz belirleme istenci çıngılaşır kalpte. İnce düşünüşlerin yol göstericiliğiyle aşk atı hamle üstüne hamle yapar. Üretim başlar, kültür dallanıp yapraklanarak özden hareketini ateşler dünyada. İnsanî etkinliklerin hâsılası olan kültür; yaşamı belirleme, ona rengini verme kıvamına erer şimdi.

İnsanın tabiata bakış, eşyayı algılayış ve yorumlayış tarzıyla medeniyet tasavvuru ortaya çıkar. Onun hayata bakışı, hayatı algılayışı söz konusu etkinliklerinin tutarlılığını gerektirir. Tutarsızlıkların afetinden korunmayı buyurur insana.

Gönüllerdeki erinç dışta yankılaşarak eve, ev dışına, ev içine otağını kurar. Yeryüzü serüvenindeki insanın evini kurma arayışı tezgâhlarda şekillenerek örülür. Bireyin hayata tutunmasına, varoluş gerçekliğini algılamasına zemin hazırlanır. Özünü göklerden alan ilkelerin aydınlığında yol çizilip yön bulunur. ‘İki kapılı bir handa’ esenlikle yaşamanın ilkelerini keşfetmek adına gece gündüz yürüyebilmenin yöntemleri omuza biner. ‘Uzun ince bir yolda’ yürümek mecburiyeti kaçınılmaz hâle gelir. Gecesi, gündüzü birbirine karışır insanın.

Böylesine karmaşık bir durumdaki insan, zamanın gelip geçici akıntılarında bozguna uğramamak için çırpınır. Kendisi oluş bilgisini kalbinde yürüterek çürüyüşler karşısında direnme bilincini büyütür göğsünde. Önden gidenlerin deneyimlerini tutamak edinir kendisine. Evreni olduran ahengin örsünde incelmek tutkusuna yabancılaşmadan yaşamak ister. Oluşu meydana getiren bilinçli iradenin çığırından ayırmaz dikkatini. Olanlar karşısında bitap düşmemek için varlığını sözün gücüne ikna eder. Çağlar öncesinden serilen sofradan bereketler devşirebilmek tutumundan ruhunu ıraklaştırmaz. Sayrılıklarına şifa üretecek belgeleri görmezden gelme aymazlığına çeldirmez gönlünü.

Özlem, gurbetteki insanın içini kemirir, ruhunu inceltir hep. ‘Aynı daldaydık aynı daldaydık/Aynı daldan düştük ayrıldık’ deyişi söylenilmek istenenin âşikâr ifadesidir. Bir arada sorunsuz yaşayan insanlık ayrılıklarla özünden ıraklaşmış, yalnızlaşmıştır gitgide. Yalnızlığını susturabilecek mühimmata ihtiyacı vardır artık. Şiirler, türküler birbiri ardı sıra sökün eder. ‘Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde’ itirafının örtüsü aralanır.

Solan gülün niçin solduğunun sorulması zamanı gelip çatar. Beyhude yere çaba harcanmakta, her bakımdan öz olanla irtibat kurulamamaktadır. Bir kere bağ kopmuş, yürek yaralanmıştır çünkü.

‘Mihrican mı değdi gülün mü soldu/Gel ağlama garip bülbül ağlama/Felek baştan başa kimi güldürdü/Gel ağlama garip bülbül ağlama’ sözleriyle ete kemiğe bürünür kimsesizlik. Felek kimseyi güldürmemiş, gurbetleri, acıları, hüzünleri salmıştır insanın bağrına. Daldan dala konmuş, yuva yapıp bir dalda kalma kararlılığına erememiştir gönül. Beyhude yere yanarak canın kıymeti bilinmezleşmiştir. Sorular, sorunlarla içiçe geçerek kimileyin sevinçlere, kimileyin de kederlere açılır.

İnsanın varoluşunu anlamaya yönelik çabası susturulamaz. Zamanla küllenebilir, magmalaşabilir belki. Ancak bütün bütüne ortadan çekilmez. Günü geldiğinde filizlenip ortaya çıkar. Kültürel diriliğin işaretçisi olarak türküler, insanın kendisi oluş bilgisine katkıda bulunarak dünyasına yaban düşenleri köklerine dönmeye çağırır. Kişiyi, hayat öğretisinin öğrencisi olmak tutumuna yöneltir. Bir bilinmeze gönlünü kaptıranların yeniden bilinirin evrensel hakikatine raptolmasını önerir. Gündelik telaşların burgacında ufalanmamak gerektiğini duyurur insana. Ah ile eyvah arasında geçen hayatın çölleşmemesi için sözden/duygudan korunaklar inşa eder.

Yaşamak atlası olanca sadeliğiyle serilir insanın önüne. Söz konusu atlastan seçtikleriyle insanoğlu, kendi istikametine bakmanın dersine çalışır. Yönsüzlük, yolsuzluk, yordamsızlık afetinden korunma zamanlarına akar.

/Ne bildimse senden
Her ne öğrendimse aşktan
Öğrendim sonunda
Kalpte yavrulayan kelamın gücünü
Yüklendim içimin çağrılarına bata çıka
Çağları çağlara dağlayan sözle
Beni bana bırakma/

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>