Duran Çetin – Bir Gündü

Duran Çetin – Bir Gündü

Aylar olmuştu gitmeyeli. Özlemişti. Tezek ko­kuları, yakılan yaprak ve küçük çalı çırpılardan çıkan du­man bile burnunda tüter olmuştu. Önceden böyle miydi ya. Arada bir gelir, anasının dizinin dibine oturur, bazen dizine başını koyar, annesinin başını okşamasını bekle­yen küçük çocuklar gibi davranırdı. Birkaç hafta geçin­ce, gitmek için bir bahanesi olurdu ya da bir bahane bu­lurdu. Kalkar, hazırlanır, eşi ve çocuklarıyla beraber dü­şerdi yola.

Yine yoldaydı. Yine çocukluğunun geçtiği yerey­di yönü. Ama buruktu. İçi rahat değildi. Onsuz olmazdı. O olmayınca hiçbir şeyin tadı tuzu olmazdı, bunu bili­yordu. Yokluğuna alışamamıştı. Köyü uzaktan gören te­peden baktı alabildiğince uzanan masmavi göle. Sonra da gök kubbenin derinliğinde kayboldu gitti. Köye yak­laştıkça parlayan, gözleri alan sac çatıya takıldı gözle­ri. Ne çok çalışmıştı yapılırken. Gece gündüz demeden, durmadan, dinlenmeden çalışmış, nerdeyse usta olmuş­tu. Yüzünde acı bir gülümseme oluştu birden. Aklına an­nesinin titreyen sesi geldi:

– Oğlum çatı uçtu. Bir gameze gelip götürdü…

Duyduklarına inanamamış, tekrar tekrar neler olduğunu sormuştu. Her defasında annesi sabırla anlat­mıştı. Sonunda anlatmaktan vazgeçmiş:

– O kadar merak ediyorsan gel, kendin gör, de­yivermişti.

Apar topar geldiğini hatırladı. Gördükleri kar­şısında şaşırıp kalmıştı. Nasıl olur, sorusuna cevap bu­lamadan yapılacaklarını planlamıştı. Küçük bir hortum, çatıyı alıp aşağıya bırakıvermişti. Kuyunun yanından sağa, toprak yola döndüğünde hedef belliydi: Mezarlık… Yolun solunda çadırlarda yaşayan günlükçülere takıldı gözleri. Ekmek parası, dedi içinden. Sarı yüzleri güneş­ten kavrulmuştu çocukların, pul pul dökülüyordu ner­deyse. Mezarlığın demir kapısını rayları üzerinde iteler­ken utandı. Annesini ziyaret etmeyeli uzun zaman ol­muştu. Belki de ilk defa bu kadar uzamıştı. Yeni yapılan şadırvandan tenekeye doldurduğu suyu zorlanarak taşır­. ken kızı ve oğlu çoktan mezarın ba­şına varmıştı.

Gözleri yeni mezarlara takıl­dı. Sıra sıraydı. Üç beş tane olmuş­tu. Toprakları yeniydi. Oturmamıştı henüz. Onlar da gitmek istememiş, toprağın bağrında yatmayı hiç dü­şünmemişlerdi belki de. Ama şim­di burada olmaları, gerçeğin ta ken­disiydi. Utangaç bir tavırla mezara yürüdü. Selam verdi annesine, ben geldim, dedi titreyen sesiyle. Elin­deki tenekeyi mezarın üzerinde ku­rumaya yüz tutmuş zambaklara ve büyüyememiş güllere doğru savur­du. İçindeki suyu boşalttı. Büyük bir özenle mezar taşının dibine dizle­ri üzerine çöktü. Kuranı Kerim’i kı­zından aldı. Yasin okudu içinden gel­diği gibi, tane tane ve huzur içinde. Ellerini kaldırdı semaya ve dua etti. Çocukları ve eşi “âmin” dediler. Me­zarın etrafındaki kuruyan otları gö­rünce çok uzun zamandır ziyaret et­mediği gerçeği düşüncesi içine –bir kez daha- bir mızrak gibi saplandı. Utançla kuru otlara ellerini salladı. Yoldu, yoldu, yoldu. Mezarın üzeri­ni temizlediğinde ellerinin dikenler­le sızladığının farkına vardı. Küçük dikenler parmaklarını sarmıştı. Bu benim için ceza olsun işte, diye iç ge­çirdi. Ziyaret araları uzadığına göre, annesine olan özleminde azalma oldu mu, diye korktu. Böyle olsun istemiyordu. Kendisine neler yaptı­ğını, hangi zorluklar içinde büyüt­tüğü gerçeğini unutmak istemiyor­du. Buna hakkının olmadığını düşü­nüyordu. Yapamazdı, yapmamalıydı.

Mezarlara baktı, sonra kar­şılarında duran, yıllarca hayatını ge­çirdiği evlerine. Evin önünde taşların üzerine oturmuş, güneşin batışı es­nasında konuşurken eliyle işaret et­mişti.

-İşte yatacağımız yer burası. Her gün bakarım buraya. Gideceği­miz yer. Kötülük yapmaya değmez. Kimseyi kırmaya değmez. Eve ge­leni boş çevirmeye değmez, derken gözleri ufka dalar giderdi. İşte geldik işte gideceğiz, dediğinde her zaman olduğu gibi “Allah gecinden versin!” duamın cevabı gelirdi:

– Allah hayırlısını versin. Hakkımızda ne hayırlıysa onu ver­sin…

“Demek ki hakkında hayır­lı olan buymuş anacağım.” diye mı­rıldandı.

Meraklı kızı “Ne dedin baba?” diye defalarca sordu. “Bir şey yok” cevabı onu durdurmaya yetme­di. Sorular sorular… Sadece bir gün­dü yaşadığı. Sabahtan her zaman ol­duğu gibi kahvaltı, bahçede emek emek yetiştirdiği fidanları sulama, sonra komşuları ziyaret, yemek der­ken ikindiye yakın bir zaman. Ve bir an: her şeyin durduğu, durulduğu ve koptuğu… Babamın yanında yıkıldı­ğın, onun da yıkıldığı an. İşte o an son bakışlarındı yıllardır birlikte ol­duğun eşine, evine, bahçene, tanı­dıklarına… Sonrası, hastaneye seni getirmem. Ne olduğunu sormuş­tum da midem patlayacak gibi, de­miştin. Ne yediğini sormuştum ze­hirlenmenden şüphelenerek. Manta­rı çok severdin. Belki mantar yedin, zehirlendin diye sormuştum o soru­yu. İlk müdahalede kalp krizi demiş­ti doktor. Zaman ilerledikçe umu­dum iyice artmıştı. Dudaklarım kıpır kıpırdı. Dua doluydu dilim ve gön­lüm. Dudaklarım yanaklarındaydı; sıcaklık yoktu. Defalarca öpmüştüm. Hastanede yoğun bakıma girdiğinde ben doktor arkadaşımla konuştum, atlatmış, dedi. Ben iyice rahatladım. Ama duyduğum haber, aynı günün gecesini tamamlayan zamandaydı. Her şeyin koptuğu andı. Aynı gün­dü. Bir gündü. Hepsi o kadar… Her zaman söylediğin “Nasıl olsa ölece­ğiz.” cümlesini yaşıyordun. Ölümü yaşıyordun. Ölüm seninleydi. Sen ölümleydin.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>