Ebuzer Şamil – Soyutlaşan Somutluk

Ebuzer Şamil – Soyutlaşan Somutluk

Adam sağ omzundan batan güneşi elinin ardıyla iterek kendine bir yol açtı, kurumuş ve iskelet haline gelmiş çınar yapraklarının üzerine basa basa yükseldi ve bir bankın üzerine oturarak defterini kalemini çıkardı, hayatın akışına uyarak müziği son ses açtı ama kimse duymasın diye onu iyice gizledi. Yazdı ve aslında kafasını en çok karıştıran olayı yazdı o da şuydu: Islak toprağın doğurduğu ölümün bacaklarını dehşetli bir şekilde sarsmasıydı. Toprak çok açtı o ise çok açıktaydı. Eğer toprağa düşerse elini ve ağzını dışarıda bırakacak ve dünyayla olan bağlantısını hiç koparmadan sağlayacaktı. Sonra toparlandı çantasını aldı ve geldiği yerden çıktı. Hayır! Aslında öyle değildi tam toparlanmak istedi ama içinden bir ses biraz daha beklemesi gerektiğini söyledi ve o sese kulak vererek anlamsız bir şekilde gökyüzüne ve kuşlara baktı. Sonra uzaklardan ve çok uzaklardan mavi montuna bürünmüş ay yüzlü bir kız gözüktü. O, kuşlara dalan gözü ve gökyüzüne yayılan aklını toparlayıp bir türlü yeryüzüne inemediği için o kızı göremedi. Olsun! Zaten o kızın gözü de onda değildi. Veya hayır belki de en baştaki gibi çantasını toparladı ve geldiği yerden geri dönerek mavi montlu ay yüzlü kızı ardına aldı ve öyle yürüdü. Bilemiyoruz. Sonra o, güneşe baktı ateşi düşündü, buzu, suyu ve ruhu ve en önemlisi hayatı ve aşkı… Çok garip şeyler bunlar dedi Adam! Elini ceplerine daldırdı ve bir yokluk çıkardı çıkardığı yokluğun karnını deşerek içine girdi ve orada kendisine bir rahim oluşturdu. Adam çok marifetliydi. İnsanlar takıldı gözüne onlar olmasaydı yeryüzü nasıl bu kadar canlı nasıl bu kadar hayat dolu olurdu diyordu. Unutuyordu az kalsın sonra rahmine girdiği yokluğun doğurduğu çocuğu düşündü. Yokluğun çocuğu yani yok olanın yok olmasıyla meydana gelen bir çocuk gözleri yok, aklı yok, düşüncesi var ama her şeyden önce bir yokluk düşüncesine sahip, sadık ve olabildiğince istikrarlı. Şimdi ise elinin ardıyla ittiği güneşi avucunun içine alarak yokluğun rahmine düşürdü karanlıklar daha da karanlığa boğuldu çünkü yokluk kendisini var kılacak olana küskündü. Orada bir hicretin kitabı yazılıyordu küskün bir ensarın zavallı bir muhacire olan sitemine yer veriliyordu. Adam durdu düşündü hep bunu yapıyordu. Ayaklarına baktı sonra yeryüzüne ve ayaklarını taşıyan yeryüzünün hafifliğine dayanarak yerinden sıçradı işte ayakları yerden kesilmiş ve sonra tekrar yeryüzüne değmişti. Adam bunu defalarca yaptı, defalarca yaptı ve artık yapmaktan sıkıldığı sırada ayaklarının tekrar yere değmediğini fark etti. Yer üzerine uygulanan baskıdan sinmiş bir şekilde adamın ayaklarının huzurundan çekildi ve onu yalnız başına bıraktı. Adam yuvarlandığı yokluk rahminde yerçekimini de alaşağı ederek yeni bir dünya oluşturmayı başardı. Ardından ateş gibi yandığını hissetti bu sefer ateşle arasında bir bağ oluşturmak için ateşin nasıl yandığını kendisine sormaya başladı. Ateşi eline aldı avucunun arasında biriktirerek cebinden çıkardığı yokluğun somut hali olan sigarayla ateşin buluşmasında kendisinin rolünü izledi. Ateş yanıyor ve sigara dumanı sigarayla beraber biterken gölgeye düştüğü her anda karanlığa boğuluyordu. Adam buna hayret etti sığındığı yokluğun rahminden çıkarak ilk başta yeryüzüne düşen gölgesini yerden kaldırarak altına girdi ve onu bir yorgan gibi üzerine çekerek altına gizlendi. Gölgelerin dünyası mı? Bilemeyiz. Adam çok marifetliydi. Mavi montlu ay yüzlü kızı gölgesinin üzerine basarak geçerken görünce aniden fırladı ama başı o kızın gölgeye düşen engeline çarptı ve adam daha da derinlere düştü. Her baktığında yeryüzünde bir şeylerin daha da bulanıklaştığını ve gerçeğin gerçek olmadan ilk başta gölgelerin dünyasında soyutlaştığını anlamaya başladı. Gölgenin içindeydi işte ve insan kendi gölgesinin içinde nasıl yaşar? Adam bunu çok iyi anlıyordu çünkü yaşıyordu, çünkü o gölgelerin secde ettiğini ve her secdenin ardında bir acizliğin yattığını biliyordu. Tam burada o kızın gölgeye değen kilit gibi yüzü aklına geldi. Bir secdeyi kilitlemek ne demek? Ellerini birbirine birleştirdi ve başını yeryüzüne daldırdı güneşin gölgeye düşen ışınları ilk başta ellerini sonra yüzünü ve en sonda bütün bedenini temizleyerek onu uykudan uyandırdı. Gölgelerin içinden çıktı ve kendini yeryüzünün bir bilinmezine doğru fırlattı. Çevresinde mistik şarkıların ruhlarımıza şekil veren akışları duyuluyordu burası mistisizm üzerine kurulu bir dünya olmalıydı yani her şeyin görüntüde var olduğu ama görüntünün ardındaki gerçekliğin görünmeyen bir gerçeğe dayanması gerçeğiydi. Adam mavi montlu ay yüzlü kızı bu mistik dünyaya bir güneş gibi doğarken gördü o kızın oluşturduğu her engelden doğan gölgenin karnını yararak ve yokluğun rahminde o yarılmış karınla bir gölgeler dünyası kuran adam sessiz ve oldukça sessiz bir şekilde sessizliğin ezgisini okudu. Gece muhalif, gölgeler içine düşülecek kadar gerçek, güneş hiç olmadığı kadar utangaç ve gündüz gecenin muhalifliğinde bir masum işte bütün bunlar adamın ruhunu yerle bir eden ve gölgelere hapseden ruha yani bir ruhun bir ruhta sükûn bulmasına neden olan duygulardı. Adam yalnızdı, adam yoktu, adam gölgeydi, adam her şeyden önce olması gerekenin olmamış halinde bir rüyaydı. Çok şey vardı adam yoktu. Adam vardı çok şey için geç kalınmıştı…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>