Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Elif Nihan Akbaş – Bütün Yollar Roma’ya Çıkar

Kapıyı çarpıp çıkmadan önce dönüp bana bakmıştı. Kısacık bir an. Gözünü bürüyen öfkenin arasından beni görebildi mi bilmiyorum. Son sözü kulaklarımda uğuldadı bir süre.

“Senin yolun yol değil!”

Benim yolum… Ona cevap vermemem, arkasından koşmamam, “Kapı öyle değil böyle çarpılır!” diyerek apartmanı yeniden sarsmamam hep bu düşünce yüzündendi: Benim yolum…

Gerçekten bir yolum var mıydı benim? Dönüp geldiğim yere bakar gibi gözlerimi kapadım geçmişe doğru. Yabani otlarla kaplı bir araziden ibaretti gördüğüm. Galiba değil adamakıllı bir yolum, bir patikam bile yoktu benim.

Yol olmayan bir şeyler olduğu doğruydu ama neden “senin yolun” demişti o zaman? Yol neydi? Art arda dizilmiş parke taşları mı? Çakıl taşlarının oluşturduğu bir sınır mı? İnce uzun bir çizgiden mi ibaretti, yoksa onu yol yapan başka bir şey mi vardı?

Hani bazı filmlerde düğümün çözülmesini sağlayan berduşlar olur ya. Saçı sakalı bir birine karışmıştır. Genellikle üzerinde kirli bir pardösü ve kenarları yıpranmış, eski püskü bir şapka olur. Sahildeki parkları ve bankları mesken tutar çoğunlukla. Kimsenin ciddiye almadığı bu adamı, o an kafası karışmış kahramanımız dinler sadece. Belki de “Battı balık yan gider” düşüncesidir kahramanımızın o adamla konuşmasına vesile olan. Lakin onu ciddiye almanın ödülünü de ondan duyduğu bilgece sözlerle beynindeki düşünce yumağını çözerek alır.

İşte tam da öyle bir karaktere ihtiyacım vardı. Bir an sahile inip aramayı düşündüm. Ruhumun üşengeç yanı ithal ikameci bir hayat benimsemişti. “Boş ver şimdi sahili filan,” dedi. “Tamam, giyimi kuşamı düzgün, saçı sakalı da birbirine karışmış sayılmaz pek ama senin işini görür yine de. Mesafe kısa. Hem ne zamandır ziyaretine de gitmiyorsun. Böylece aradan çıkmış olur. Bu tarafta bu kadar fayda varken bir film fantezisi yüzünden hem soğuktan donup hem de elin adamına derdini açmanın ne âlemi var?”

Oldukça kısa süren bir düşünme sürecinin ardından ruhumun üşengeç yanına hak vermiş, anahtarımı elime alarak alt komşum Zekai Abi’ye gitmek üzere kapının önünde dura dura tozlanmış terlikleri ayağıma geçirmiştim. Merdivenlerden inerken iç sesim -ya da iç sesimin oldukça başarılı bir taklidini yapan üşengeçliğim- doğru kararı verdiğimi söyleyerek adeta sırtımı sıvazlıyor, beni pohpohlayıp duruyordu.

Zekai Abi kapıyı açtığında bembeyaz, ütülü gömleğinin üzerine geçirdiği mutfak önlüğüne ellerini siliyordu. Beni görünce olgun bir şaşkınlığa kapıldı. Sıradan/ham şaşkınlık insanda kontrolsüz hareketlere neden olurken olgun şaşkınlık ekolünün temsilcilerinden olan Zekai Abi memnun bir tebessümle başını geriye attı, duruşunu dikleştirdi ve üstten, özellikle kalınlaştırılmış bir sesle, “Ooo Abbas Bey, siz bizi hatırlar mıydınız? Buralara uğrar mıydınız?” dedi.

Ben de usulüne uygun bir mahcubiyetle başımı eğerek “Estağfurullah abi, biliyorsun iş güç,” dedim. İşten ve güçten bahsedince bir anda buraya neden geldiğimi de hatırlamış oldum. “Müsait misin abi?”

Kenara çekilerek beni içeri aldı. İçeride çalışılan şeyin ne olduğunu hiçbir zaman çözemesem de her daim “çalışma odası” olarak anılan odaya geçtim. Mutfaktaki işlerini halledip önlüğünden kurtulan Zekai Abi de birkaç dakika sonra karşımdaki koltuğa oturdu.

“Söyle bakalım Abbas’ım. Hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Abbas yolcu mu sence abi?”

“Akşam oldu mu ki?”

“Hı?”

“Vakit tamam mı yani? Akşam diyordun işte oldu akşam deseydik.”

“Sanki o filmlerdeki ambiyansı yakalayamadık be abi.”

“Konuyu bilsem belki bir şeyler yapardık ama…”

Zekai Abi haklıydı. Konuya dair hiçbir açıklama yapmamış, aceleci davranmıştım. Belki de biraz önceki kavganın etkisiyle kafamın dağılması beni aceleci olmaya zorlamıştı. Ben o amaçla başvuruyor olsam da Zekai Abi sahildeki berduşlardan değildi. Şarap değil çay içiyordu. Ben de şarap değil çay kokan bir cevap arıyordum zaten. Çay kokusu ne güzel kokuydu ama…

“Az önce Zehra’yla kavga ettik. Duymuşsundur belki. İnanır mısın, ne üzerine kavga ettiğimizi bile hatırlamıyorum. Sadece son sözleri uğulduyor kulaklarımda. ‘Senin yolun yol değil’ dedi. O zamandan beri düşünüyorum. Benim bir yolum var mı?”

“Cevap buldun mu peki? Var mıymış bir yolun?”

“Vallahi doğrusunu istersen yol nedir onu bile çözemedim. Onu çözsem gerisi gelecek ama.”

Zekai Abi gözlerini belirsiz bir noktaya sabitledi ve başını “anlıyorum” dercesine hafifçe sallamaya başladı. Bu haliyle minibüs camlarına asılan oyuncaklara benzediğini düşünmek üzereydim ki kendimi tuttum. Zihnine üşüşmesi muhtemel düşünceleri ürkütmemeliydim.

“İşte gidilen şeydir yol yani,” dedi biraz sonra. Keşke az önce gülseymişim diye düşündüm. Ben hâlâ gülme şansım var mı diye düşünürken, “Ya da,” diye ekledi, “Hız ve zamanın çarpımıdır.”

Bir an afalladım. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Üzerine kafa yormak da zor geliyordu. Üşengeçliğim sık sık iktidarı ele geçiriyordu. Emri üzerine, “Matematiği karıştırmasak abi?” dedim. Ama artık çok geçti. Zekai Abi’nin yüz ifadesine bakılırsa çoktan kendi dünyasına dalmıştı. Birazdan hayata dair birçok meseleyi birer matematik denklemine dönüştürecek gibi duruyordu. Düşüncelerini bölmemeye çalışarak ağır ağır doğruldum.

“Ben artık kalkayım abi,”

Yüzünde hayal kırıklığına meyyal bir ifade belirdi. Neyse ki Zekai Abi gönlü de hayalleri de esnek bir adamdı. Sadece bükülür, kırılmazdı. Bir süre sonra muhakkak eski düzlüğüne kavuşurdu gönlü de hayalleri de.

“Daha yeni gelmiştin,” dedi sadece.

Zekai Abi’yi severdim ama matematikseldenklemlerine boğulmaya hiç niyetim yoktu. Bahane bahanedir diye düşünerek saçmalığına aldırmadan, “Ocakta yemeğim var,” deyiverdim. Bunu tuhaf karşılamaması bana tuhaf gelse de üzerinde durmadım. Teşekkür ettim, vedalaştım ve kapanan kapının sesini duyduktan sonra yavaşlamak üzere merdivenleri hızla çıkmaya başladım.

Kapıda durdum ama içeri girmek gelmedi içimden. Bu üşengeçliğim olamazdı. Eve girmeye üşenip de kapıda oturacak değildim ya. Nereden çıkmıştı şimdi bu kafa karışıklığı? Ah, hiç kanmamalıydım ruhumun üşengeç yanına. Neticede bir yolum yoktu benim. İthal ikameci bir yaşam tarzı benimsesem bile ürettiklerim yolsuzluktan heba olurdu. Yolsuzluk o haberlerdeki gibi değil de…

Anlaşılmıştı. İçeride beni bekleyen karmaşadan kaçmak isteyen yanım homurdanmaya başlamıştı. Kapının önünde bana göz kırpan ayakkabılarım da bana destek verir gibiydi. El ele verip ayaklandık. Üşengeçliğim bu ani devrimden korkarak benliğimi terk etti. Birlikte kazandığımız zaferin ardından kaynaşmış bir kitle olduk ve kendimizi zafer sarhoşluğuyla sokaklara vurduk.

Kendi kendine hızlanan adımlarımı ara ara dizginlemeye çalışarak dışarıda daha çok zaman geçirme hesapları yaparken Zekai Abi’nin denklemi geldi aklıma. Hızla savuşturdum.

İzimi kaybettirdiğime kanaat getirince sağa saparak genellikle oturduğumuz çay bahçesine yöneldim. Gözüme kestirdiğim masaya yaklaşınca eve kilitleyip çıktığım düşüncelerimin bir sandalyeye oturmuş beni beklediğini görür gibi oldum. Yolun tanımını yapamasam da ilk özelliğini böylece bir kenara yazdım: Nereye gidersem gideyim benimle gelirdi yol. Ne bir çıkarı vardı ne de çıkmazı. Çaresizce sandalyeyi çekip oturdum. Aslında çarenin karşısına oturduğumdan habersizdim. İnsanın kendinden kaçmak için girdiği bütün yollar yine kendisine çıkıyordu anlaşılan. Herkes kendinin Roma’sıydı belki de.

Garsonun şaşkınlığına aldırmadan iki çay söyledim. İlk çayın sonlarına doğru düşüncelerim dedemin suretine büründü. O zamanlar pek ehemmiyet vermediğim sözleri çınladı kulaklarımda. Şifresini ancak çözebildiğim bir mesaj, kilidini ancak kırabildiğim bir hazine sandığı gibi… Galiba o da zor günler için söylemişti o sözleri. Yedi yaşında bir çocuğun anlaması mümkün değildi zira.

Okula başlayacağım gün beni karşısına almış, “Yeni bir yolculuk bu senin için,” demişti. “Unutma Abbas, yol ancak insana bir şeyler katarsa bir yere varır. Yoksa uzar gider sonsuza. Sen sen ol, yol boyunca bulduğun güzellikleri heybene doldur. Seyyahları seyyah yapan yol tepmeleri değil, yolun değerini bilmeleridir yavrum. Heybelerini doldurmak da değil sade, yeri geldi mi o heybedekileri çekinmeden paylaşmalarıdır onları değerli kılan.”

Bunca yıldır bir kez olsun düşünmediğim bu sözleri bu kadar net hatırlamam şaşırttı beni. Görünen o ki dedem heybeme gizli bir cep dikmiş, oraya özenle yerleştirmişti söylediklerini.

Karşımdaki sandalyede oturan düşüncelerim sürgün yerlerini terk etmiş, yeniden zihnime üşüşmüşlerdi. Bu vesileyle sahipsiz kalan ikinci çayı da evlatlık edinerek yudumlamaya başladım. Keşke boş kalan karşı sandalyeyi dedem doldursaydı şimdi. “İyi de yol ne?” deseydim ona. O bir yolunu bulurdu bana anlatmanın. Yıllar sonra da olsa anlardım.

Sanırım ruhumun devrik lideri üşengeçliğim hayatın kollarına sığınmış ve onu da hızla ithal ikameci sisteme alıştırmıştı. Zira ben dedemi beklerken karşımdaki sandalyeye birden Tolga oturdu. Gözlükleri dedeminkilere pek benzemiyordu. Üstelik saçı da vardı.

“Hayırdır Abbas, dalmışsın,” dedi yorgun bir neşeyle. Kendi yorgunluğunu neşeye bulaştırmış olmasını zalimce bulsam da bileşik kaplar teorisinden bahseder korkusuyla ses etmedim.

“Aa, hoş geldin kardeşim. N’aber?”

Selam kelam ve hal hatır kısmını kazasız belasız atlattıktan sonra garsona iki çay talebimi yineledim. Bu sırada üniversitede fizik üzerine çalışan Tolga’nın kısa süren telefon konuşmasının son cümleleri de dikkatimden kaçmamıştı.

“Hayda! Manyak mısın sen yahu? Şimdiuğraşamam senle, sonra konuşuruz.”

Düşüncelerimle ve dedemle arama girdiği için biraz kırgındım Tolga’ya. Fakat bu sonuca tatmin edici bir neden uyduramayacağım için kırgınlığımı gizliyordum. Olgun bir tebessümle telefonunu cebine koyuşunu izledim.

“Hayırdır?”

“Kardeşim ilerleyen bir otobüste zıplamış. ‘Otobüs gidiyor ben gitmiyorum neden aynı yere düştüm?’ diyor.”

“Neden zıplamış ki?”

“Öyle biraz çatlaktır o.”

“İlginçmiş. Ben de merak ettim ama. Neden aynı yere düşüyor peki?”

“Şöyle; otobüsün içinde hareket etmiyormuşuz gibi dursak da aslında biz de hareket halindeyiz. Gidiyoruz yani. Hani fren yapınca aniden öne gitmek gibi. Ya da hani dünya dönüyor da biz fark etmiyoruz ya, onun gibi. Biz de farkında olmasak da dünyayla birlikte dönüyoruz. Yoksa bütün binalar, ağaçlar filan hepsi etrafımızda dönerdi.”

“Yani şimdi biz hiç hareket etmeden hareket mi ediyoruz aslında?”

“Öyle gibi.”

“Hız sıfır yani.”

“Ne?”

“Zekai Abi’nin denklemi diyorum. Yanlış o zaman. Yol nedir diye sordum, hız çarpı zaman dedi. Ama şimdi sen diyorsun ki, hızımız sıfırken bile yol alıyoruz. Onun denklemine göre yol da sıfır olmalı. Yol olmamalı. Ama varmış işte.”

Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “İyi misin?”

“Hem de çok.”

Gelen çayı öyle hızlı içmiştim ki boş bardağı masaya bıraktığımda sıvısını kaybetmiş bir duman yetişme telaşıyla göğe yükseliyordu. Tolga’ya alelacele veda ederek kalktım ve eve doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Zekai Abi’nin denklemi ile Tolga’nın açıklamaları zihnimde çatışıyordu. Dedemin sözleri de bir köşede bilgece gülümsüyordu. “Yol dediğin sadece zamanın bir suretidir,” diye sesleniyordu dedem heybemin gizli cebinden. “Yolculuk dediğin hayatındır. Sen nereye gidersen yol da peşinden gelir. Senin bittiğin yerde biter yol.”

Eve girer girmez bir köşeden başını uzatan üşengeçliğime nanik yaparak kendime bir kahve aldım. Bir kez daha dönüp baktım yabani otlarla kaplı arazime. Kim ne derse desin, oradaydı benim yolum. O yabani otları evcilleştirmeli, sebatla gidip gelmeliydim üzerinde. Ancak o zaman bir patikam olurdu. Yolum ancak o zaman benim yolum olurdu. Patikama çakıl taşları döşer, yağmurdan çamurdan korurdum onu. Geriye taşları seçmek kalmıştı sadece.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>